24 Nisan 2009 Cuma

Kendi halkından nefret etmek

KUM SAATİ

Ahmet Altan

Osmanlı, son dönemlerinde iyice kötülemişti, girdiği neredeyse bütün savaşları kaybetmişti... Bütün yenilenler gibi o da kendisini yenenlere hem hayranlık besliyor, hem de onlardan nefret ediyordu.

Ve, bütün yenilenler gibi kendisini yeneni taklit etmeye çalışıyordu.

Modernleşmeye” karar vermişti.

Ancak kendisini yenen Batılı ülkelerin “toplumsal” yapılarını değil, “ordularınıörnek aldı, “çağdaşlıkordudan başladı.

Dışarıdan komutanlar getirtildi, uzmanlar getirtildi, kıyafetler değiştirildi.

Ordu, toplumun bulunduğu noktadan daha ileri bir noktaya ulaştı.

“Köylü” ve “esnaf” olan toplumda ise bir değişim yaşanmadı.

Modernleşen, çağdaşlaşan, silahları ve eğitimi yenilenen ordunun ağırlığını dengeleyebilecek tek kesim, başka türde de olsa “eğitimden” geçmiş tek kesim olan din adamlarıydı.

Ordu “Batılılaşırken,” Batı’yı “gâvurluk” olarak gören din adamları “geleneksel” değerlerin sözcülüğünü üstlendi.

Yoksul halkın sığınabileceği tek güç tanrıydı ve “din adamlarıyla” halk, değişik nedenlerle “aynı değerlere, aynı sembollere” tutundular.

Yoksul köylüyle esnaf, yaşamın ağırlığına karşı dinin tevekkülüne ve tesellisine sığınıyordu.

Bu kutuplaşmada, ordu ve Batı eğitimi almış aydınlar bir uçta, halk ve din adamları diğer uçta birikti.

Biri değişimi ve modernleşmeyi, diğeri gelenekselliği ve tutuculuğu temsil ediyordu.

Bu yapı, Cumhuriyet döneminde de aynen sürdü.


Köylü alabildiğine yoksul ve geri bırakılırken, İttihatçıların kestikleri, yurtdışına sürdükleri “azınlıkların” mallarına konarak zengin olanların bir “burjuva” sınıfına dönüşebilmesi için “devlet” desteği verildi.

Yeni bir “burjuvazi” kesiminin kendi sırtından zenginleşmesine karşı ayaklanmasın diye de, “ordu” halkı baskı altına aldı.

Böylece, ordu, yeni zenginler ve aydınlar “modernliğin” temsilcileri oldular Cumhuriyet döneminde... Halk ve din adamları ise gene “geleneksellikte” kaldılar.

Zenginleşen bir devlet ve devletin zenginleşen yandaşları “modern” yüzüydü Cumhuriyet’in.

Alabildiğine ezilen “halk” da “geriliğin ve gericiliğin” yüzü.

Cumhuriyet, din adamlarını ve dini de kendi denetimine alarak “köylüyü” iyice yalnız bıraktı.

Yoksulluğu hiç değişmeyen, hep ezilen köylünün “bilinçsiz” öfkesinin gizli hedefi “devletti” ama bunu açıkça söyleyebilecek bir gücü ve cesareti yoktu.

Zaten sesini duyurabilmek için örgütlenmesine de izin verilmiyordu.


Onlar da devleti temsil eden herkese, orduya, aydınlara, zenginlere “gâvur” diyerek kızıyordu.

Bu “sessiz” kızgınlık, aradaki kısa süren “çok parti” denemelerinin çabuk bitmesi nedeniyle, “demokrasi” gelene kadar sürdü.

“Görüntüsel” de olsa demokrasi ve seçimler dünyanın baskısıyla Türkiye tarafından kabul edilince, köylülerin bir “sesi” ve daha da önemlisi bir “oyu” olduğunu fark etti siyasetçiler.

Devletin denetimine giren “din adamlarının” rolünü de siyasetçiler üstlendi.

Oy istemek için “din” diyorlardı, “Allah” diyorlardı.

Kendi devleti tarafından terkedilmiş köylünün tek güvendiği güç de buydu zaten, dini ve Allah’ı.


Allah’a sığınmış, “modernleşen” devlete ve orduya karşı gelenekselliğe sarılmış köylü, her zaman devlete mesafeli, dine yakın partilere oy veriyordu.

Ama ne kadar oy verse, ne kadar kendisine benzeyenleri siyasi iktidara getirse de, “asıl iktidarda” oturanları, orduyu, aydınları, zenginleri kenara itemiyordu.

İlk büyük kırılma Menderes’in “yol” yapımıyla başladı.

İkinci büyük kırılma da Turgut Özal döneminde oldu.

Türkiye dünyaya açıldı, Anadolu esnafı “üreticiliğe”, böylece de zenginliğe adım attı.

Anadolu gelişmeye başladı.

Zenginleri çoğaldı.

Ve, gerçek iktidarı istemeye koyuldu.

Bu “toplumsal talep” AKP’yi yarattı.

AKP, “modern yüzlü ve ezici” devletle mesafeliydi, hem köylüyü, hem varoşları, hem yeni zenginleri, hem de bütün bunları kapsayan “geleneksellik” ile dini temsil ediyordu.

Ordu, aydınlar, eski zenginler bu yeni hareket karşısında çaresiz kaldılar, “halkın” iktidarının “gericilik” olduğunu söyleyerek “demokrasinin” önünü kesme çareleri aramaya başladılar.

Yüzyıllarca ezilmiş köylünün ve esnafın “gelenekselliği” bir “şeriat” isteği olarak değerlendirildi, “şeriat geliyor” diyerek halk iktidarına karşı “darbeyi ve faşizmi” savunmaya sarıldılar.

Demokrasiye sahip çıkan “modern Batı”dan nefret ettiler.

Türkiye’nin “gelenekçileri” de kaçınılmaz olarak bir zamanlar “gâvur “diye karşı çıktıkları Batı’yla ittifak kurdular.

Şimdi “eski modernler,” Ergenekon türü yapılanmalarla, nefret ettikleri halkı sindirme ve iktidarı yeniden ele geçirme hayalleri kuruyorlar.

Çok geç.

Bir zamanların “ilerici modernleri,” şimdinin “tutucu faşistleri” olarak halklarından nefret edebilirler... “Sorunun” AKP olduğunu düşünüp, onun altında yatanı anlamayabilirler.

Bunu da ilericilik sanabilirler.

Yapabilecekleri tek şey de zaten bir “yanılgının” içine sığınmak ve orada yalanlarla avunmaya çalışıp, ağlamaktır.

OBAMA'DAN ÖNCE HRANT DİNK KONUŞTU

Bugün 24 Nisan. Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler’in tehcirinin başladığı tarih. Bu nedenle her 24 Nisan’da sadece Türkiye’de değil tüm dünyada aynı tartışma yaşanıyor: “Ermeniler’e soykırım yapıldı mı yapılmadı mı?”.

Ancak bugüne böyle bir perspektifin dışında bakan aydınlarda var. Onlardan biri de 19 Ocak 2007 tarihinde öldürülen Agos Gazetesi yazarı Hrant Dink. Hrant Dink, meseleye nasıl baktığını 1 Kasım 2004 tarihinde Agos gazetesine yazdığı yazıda anlatmıştı.

Herkes Obama’nın konuşmasına kilitlenmiş durumda iken “soykırım diyecek mi demeyecek mi?” tartışması yaparken odatv.com olarak biz kalemimizi Hrant Dink’e emanet ediyoruz.

İşte Hrant Dink’in o yazısı:

”Bir gün dahi olsa, ülkemi terkedip, geleceğimi "Batı" denilen o "Hazır özgürlükler cenneti"nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim.
Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu.
Ülkem Sivas için ağlarken, ağladım. Halkım çeteleriyle boğuşurken, boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşledim.
Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum.

Ama artık...
Birilerinin "Bizim Ermenilerimiz" pohpohlamalarından da, "İçimizdeki hainler" kışkırtmasından da bıktım. Normal ya da sıradan yurttaş olduğumu unutturan dışlanmışlıktan da, boğarcasına kucaklanılmaktan da usandım...
Ne 24 Nisanlar'da yürüyebildim, ne de atalarımın anısına anıtlar dikebildim. Ama ne onları o günlerde bıraktım, ne de bugünlerde taşlaştırdım.

"Onları yaşamımda yaşamayı" sırtladım... Gücümün yettiğince de yaşatarak taşıdım. Bu taşımama sekte vurmaya "Ne?" ya da "Kim?" yeltendiyse onlarla amansızca boğuştum.
Tabi ki atalarımın başına gelenleri biliyorum. Buna kimileri "Katliam", kimileri "Soykırım", kimileri "Tehcir", kimileri de "Trajedi" diyor.
Atalarım Anadolu diliyle "Kıyım" derdi...

Ben ise "Yıkım" diyorum.
Ve biliyorum ki eğer bu yıkımlar olmasaydı, bugün benim ülkem çok daha yaşanılır, çok da imrenilir olurdu.

Yıkıma sebep olanlara da, maşa olanlara da lanetim bundandır.
Lakin lanetim geçmişedir.

Elbette tarihte olan biten her şeyi öğrenmek istiyorum ama o nefret, ne menem bir rezillikse o... Onu tarihteki karanlık inine bırakıyor, "Olduğu yerde kalsın, onu tanımak istemiyorum" diyorum.
Benim geçmiş tarihimin ya da bugünkü sorunlarımın, Avrupalar'da, Amerikalar'da, sermaye yapılması zoruma gidiyor. Bu öpmelerin ardında bir taciz, bir tecavüz seziyorum. Geleceğimi geçmişimin içinde boğmaya çabalayan emperyalizmin, alçak hakemliğini, kabul etmiyorum artık.

O hakemler geçmiş çağlarda arenalarda köle gladyatörleri birbiriyle vuruşturan, onların vuruşmasını büyük bir iştahla seyreden, sonunda da kazanana, yaralının işini bitirmesi için başparmaklarıyla işaret veren diktatörlerin ta kendileridir.
Bunun için de, bu çağda, ne bir parlamentonun hakemliğe soyunmasını kabul ediyorum, ne de bir devletin.

Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanı ile boy ölçüşemez.
Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.

Bunu bir gün tüm Türklerle Ermenilerin de kendi aralarında konuşabileceklerine yürekten inanıyorum. Özellikle de Türkiye ile Ermenistan'ın kendi aralarında da her bir şeyi rahatlıkla konuşabilecekleri ve düzeltebilecekleri ve onlar konuşurken, benim ilgisiz üçüncülere dönüp, "Size de artık üç nokta düşer" diyeceğim günleri iple çekiyorum.

Dünya Ermenileri 1915'in 90. yılını anmaya hazırlanıyor.
Ansınlar... Haklarıdır.
Yukarıdaki satırlar da bendenizin ruh halidir...

Arz ederim.”

Odatv.com

23 Nisan 2009

22 Nisan 2009 Çarşamba

Osmanlı padişahlarının çoğunun anası Hıristiyan'dı

Rıza Zelyut
Gül yüzlü peygamberimiz Muhammet Mustafa; 'Her şey bir şeydir; cahil hiçbir şeydir!' demiş de ne güzel demiş.
Doğumunu kutladığımız şu günlerde O'na bir kez daha selam olsun...
İslam dininde hiç olmayan biçimde; 2009 yılının nisanında, kadınlarımızın dinsel inancı üzerinden politik sonuçlar üretmeye kalkışan yobaz takımına da yuh olsun.
Ne demek istediğimi hatırlatayım mı? Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Türkan Saylan'ı kötü göstermek için onun anasının Hıristiyan olduğunu yazan böcekgillerden söz ediyorum. Bu cahil kesimi hiç mi bilmiyor ki Osmanlı İmparatorluğu'nu yaratan padişahların çoğunun anası Hıristiyan kökenli idi...
Osmanlı Beyliği'ni kuran Osman Bey'den sonraki ikinci bey olan Orhan'ın birincil eşi Nilüfer Hatun, bir Rum kızı idi ve Hıristiyan idi.

Büyük padişahlardan 1. Murad'ın bu 'Padişah Anası' için şimdiki yobazlar lanet hikayeleri mi yazacaklar acaba?
1. Murad'ın da 2'si Rum, 1'i Bulgar 3 Hıristiyan kökenli eşi vardı.
Ya Sırp Kıralı 1. Lazar'ın kızı Despina'ya ne diyecek bizim yobazlar? O Hıristiyan kızı da Yıldırım Bayezid'in nikahlı eşidir...
Bu padişahın ayrıca İspanyol, Rum, Macar, Bulgar kökenli yani Hıristiyan inançtan gelme başka karıları da vardı.

Osmanlı tarihçisi Peçevi; Fatih Sultan Mehmed'in annesinin de Fransız kökenli bir cariye olduğunu; 2. Murat'tan hamile kalınca Müslümanlığa geçtiğini yazar. 2. Murat'ın başka Hıristiyan karıları da vardır. Fatih'in eşi olup Cem Sultan'ı doğuran Çiçek Hatun da Hıristiyan kökenliydi...
Büyük padişah Yavuz Sultan Selim'in anası Gülbahar Hatun da Trabzonlu bir Hıristiyan Rum idi...
Aynı biçimde Kanuni Sultan Süleyman'ın anası olan Hafsa Hatun da Hıristiyan bir aileden gelmişti...

Eğer diğer Hıristiyan padişah analarını öğrenmek isteyen varsa; lütfen Necdet Sakaoğlu'nun özenli çalışması olan 'Osmanoğullarının Ünlü Kadın Sultanları' isimli kitabı bir incelesinler...
Aslında incelemesinler. Çünkü Hatice Sultan'ın sahilsaraylarda Alman asıllı Fransız ressam-mimar Melling'le yaşadığı aşkı da görürler. Ve koskoca Osmanlı torunu bir kadının, elin Gavur'u (!) ile yaşadığı aşkı görürler de moralleri çok bozulur...
Şimdi, yobaz takımına yeniden soruyorum: Osmanlı İmparatorluğu'nu kuranların, yükseltenlerin anaları ve eşleri Hıristiyan kökenli...
Şimdi siz Fatih'i; Yavuz'u, Kanuni'yi de 'anası Hıristiyan!' diye aforoz mu edeceksiniz?

1400 yılı bulan İslam uygarlığında bizim şu yobaz takımı gibi önyargılı bir ekip daha görülmemiştir. Çünkü bunlar; cehaleti ilim ve iman sanan tiplerdir.

19 Nisan 2009 Pazar

Velev ki gayrimüslim

yozdil@hurriyet.com.tr
Velev ki gayrimüslim
Agop.

Artin.

Panayot.

Mihail.

Çanakkale şehitlerimiz bunlar.

Git gör, dolu var.

*

Alay Tabibi Dimitroyati mesela...

Yüzbaşıdır, vurulur.

Ali Çavuş’un yakasına yapışır.

"Bak Ali" der...

"Gávur mavur deyip başka yere gömmeye kalkarlar, sakın ola, beni sizden ayırmalarına müsaade etme."

*

Bizle beraber yatıyor şu anda.

*

Bir yandan "medeniyetler ittifakı" yapacaksın, bir yandan "Türkan Saylan’ın annesi İsviçreli" diye manşet atacaksın... İsviçre’nin Ankara Büyükelçisi’nin eşi, Türk bu arada!

*

İngiliz’e Arap’a Fransız’a bu vatanın mallarını satarken, "Paranın dini olmaz" demeyi pekálá biliyorsun...

Aşkın dini olur mu?

*

Bırak burayı, dışarı bak.

Avrupa’dan Avustralya’ya milyonlarca insanımız yaşıyor gurbette; kimi Alman’la evli, kimi Rus’la, kimi Japon’la...

Suç mudur?

*

Annesi şuymuş, annesi buymuş...

"Cumhurbaşkanı’nın annesi Ermeni" diyen Canan Arıtman’dan ne farkın kalıyor bu durumda?

*

Seni gidi ikiyüzlü sahtekar...

*

Her türlü madrabazlığı yapacaksın, yandaşlarına peşkeş çekeceksin, ahalinin yavrusu açken saray yavrularında keyif çatacaksın, itiraz eden namuslu insanların üzerine yürüyeceksin, iftira atacaksın, haysiyet cellatlığı yapacaksın, etnik kökeni bağrına basarak "Ne Mutlu Türk’üm diyene" diyen Atatürk’ü sırtından hançerleyeceksin, sonra da "Ben Müslümanım" diyeceksin...
Hadi len!

BU FOTOĞRAFLARI GÖRMEZ OLAYDIM DİYECEK


Bir süredir cemaatin yayın organı olan Zaman Gazetesi, Türkan Saylan’ın annesinin eskiden Hristiyan olmasını yazarak Saylan’a misyoner suçlamasında bulunuyor.

Cemaat bu konuda o kadar iddiaları yayınlar yaptı ki ÇYDD’nin Dünya Kiliseler Birliği’nden para aldığını iddia etti.

Türkan Saylan’a o kadar yüklenildi ki Saylan dün medya önüne çıkarak iddialara tek tek cevap verdi. Bir insanın Hristiyanlık’tan Müslümanlık’a geçmesinin ayıp olmadığını anlattı.

Oysa Dinlerarası Diyalog çalışmaları ile bilinen cemaatin böyle bir suçlama yapması yadırgandı. Çünkü Fethullah Gülen cemaati, Türkiye’de Musevi ve Hristiyan din kuruluşları en yakın ilişkileri olan cemaat. Hatta Fethullah Gülen 1998 yılında Katoliklerin ruhani lideri Papa ile görüştü. Bu görüşmede ikili el ele fotoğraflar verdi. Karşılıklı hediyeler verildi.

Yine Gülen, Saylan’ın ilişkide olduğunu iddia ettiği Dünya Kiliseler Birliği yöneticileri ile de görüştü. Kiliseler Birliği Gülen’e hediye verdi.

Gülen, ABD’de de dünyanın en büyük Siyonist teşkilatı olan ADL ile görüştü. Görüşmede Gülen ile ADL lideri Foxman birbirlerine sarıldı.

Dünyada Yahudi ve Hristiyan teşkilatları ile en sık görüşen lider olan Fethullah Gülen cemaatinin annesi Hristiyanlık’tan İslamiyet’e geçen bir insanı bu nedenle itham etmesi cemaatin Fethullah Gülen’in hoşgörü felsefesini özümseyememesi olarak yorumlandı.

İşte Fethullah Gülen’in dinlerarası diyalog kapsamında görüştüğü Hristiyan, Musevi ve Siyonist liderler:




Kiliseler Birliği heyeti ile

İsrail hahambaşı Bashi Doron ile

Siyonist Teşkilatı ADL ile

Papa ile







Vatikan Büyükelçisi ile

ABD'li Kardinal John O'connor ile

18 Nisan 2009

Vicdanlar karıştı...

KUM SAATİ

Ahmet Altan


Hoyratlık iyi bir şey değil...

Ama kurnazlık da iyi bir şey sayılmaz.

Hayatı boyunca cüzamla cansiperane mücadele etmiş Türkan Saylan’ın evini, o ciddi bir hastalıkla boğuşurken basmak, evet, hoyratça bir tutum.

Çocukları okutma kampanyasına öncülük eden bir hanımı götürüp bir gece nezarette tutmak da öyle.

Bu sahneleri gördüğünüzde vicdanınız sızlar gerçekten.

Ama koskoca Ergenekon’u, Türkan Hanım’ın kırmızı mendilini başına bağlamış bir halde görüldüğü o unutulmaz resminin arkasına saklamaya çalıştığınızda “kurnazlık” sınırını geçmiş olursunuz.

Ergenekon, darbecilikle ilgili bir dava.

Darbenin ne olduğunu biliyor musunuz?

Salkım saçak idam sehpalarını, zindanlara kapatılan binlerce insanı, işkenceleri hatırlıyor musunuz?

Eğer başarsalardı, o acıları Türkiye bir kez daha yaşayacaktı.

Başaramadılar.

Yenildiler.

Yenilmişlere acıyalım.

Ama bence hangi yolda, hangi savaşta yenildiklerini de unutmayalım.

Ayrıca, Ergenekon’un henüz tümüyle teslim olmadığını, Ergenekon severlerin bu “darbe girişimini” gözlerden saklamak için uğraştıklarını, mümkün olursa bu hareketi yeniden canlandırmak için birilerinin hâlâ kenarda beklediğini de aklımızdan çıkarmayalım.

Lider kadrosunun tümü yakalanmadı henüz.

Gövdesinin de tamamen ele geçirildiği söylenemez.

Bu ülkenin geleceğini, burada yaşayan insanların hayatını yakından ilgilendiren bir kavga hâlâ sürüyor.

Sadece gazeteleri okumak bile kavganın nasıl canhıraş bir şekilde sürdürüldüğünü göstermeye yeter.

Ergenekon soruşturmasını durdurmak, geriletmek, bir darbenin yolunu yeniden açmak için çabalayanların sayısı sanıldığından daha fazla.

O cephanelikleri, cinayetleri, fişlemeleri, işkenceleri, Güneydoğu’da ensesine kurşun sıkılan Kürtleri, Şemdinli’yi, lahikayı, planları, dinlemeleri, bombalamaları unutturmaya çalışıyorlar.

Tutuklanan hocaların her birinin “darbeci generallerle” yaptıkları görüşmeleri, hizmet arz etmelerini, akıl vermelerini, yol göstermelerini, cübbelerinin altından gözüken “postallarını”, Türkan Hanım’ın “resminin” arkasına saklamak mümkün mü?

Ayrıca, bütün Ergenekon davasını sadece Saylan’ın bir resminin üstüne yaslamaya çalışanlar bence Türkan Hanım’a da haksızlık ediyorlar.

Bu kadar yaslanmadan sonra başka gerçekler ortaya çıkarsa, yaşanılacak üzüntü büyük olur.

Türkan Hanım, “ne darbe, ne şeriat” dedi ama o sözü söyleyene kadar darbecilerle uzun bir yol yürüdü.

Saylan’ı bu kadar keskin bir şekilde tartışmaya açmayın bence.

Bu “hoyratlığı” yapmayın.

Ergenekon kavgasını Türkan Hanım üzerinden yürütmeyin.

Doğan Holding’in icra kurulunda olan ve çocukları okutan bir kampanyayı yürüten genç hanıma yapılanlar da üzüntü verici.

Ama bence onu da bir simge haline getirmeyin.

Unutmayın ki bu son tutuklamadaki bütün tanınmış isimler, darbeyi planlayan Eruygur’la yakın ilişki kurmuş kişiler.

O genç hanımın darbecilerle bir ilişkisi var mıydı yoksa sadece çocukları okuttuğu için mi gözaltına alındı?

Bunu en iyi o holdingin bünyesindeki gazeteler bilir.

Oranın yöneticilerinin çoğunu da tanırım.

Bir tanesinin beni ya da bizim gazeteden birini arayıp, “o hanımın, o darbecilerle hiç bir ilişkisi yoktu, onları tanımazdı bile” demesi yeter.

Biz o hanımı sonuna kadar koruruz.

Onu koruyabilmek için elimizden ne geliyorsa yaparız.

Nedense son günlerde çocukken seyrettiğim, adını bile bilmediğim bir film var aklımda.

New York’ta mahalle çeteleri birbirleriyle dövüşürken masum bir kör çocuk bıçaklanıp öldürülür.

O çocuğun öldürülmesiyle ilgili mahkemede geçer bütün film.

Ve sonunda o kör çocuğun her seferinde cinayet mahallinde olduğu, çete üyeleri birini öldürdükten sonra silahlarını o kör çocuğun paltosuna sakladıkları çıkar ortaya.

Filmin başında o kör çocuk için sızlayan vicdanlar, filmin sonunda o kör çocuğun yardımıyla öldürülenler için sızlar.

Biz bir darbe girişiminden söz ediyoruz burada.

Öldürülmüş ve öldürülecek insanlardan söz ediyoruz.

İlk kez bir darbenin ortaya çıkarılması, toplumun bütün kesimlerine nüfuz etmiş, en tepelere tırmanmış bir örgütün yakalanması herkesi sarsıyor.

Yakalanan isimler toplumun “tanınmış” insanları.

Ergenekon’a çok benzeyen bir örgüt İtalya’da yakalanmıştı.

Şu ünlü P2 Locası.

Yedi bin beş yüz kişi tutuklanmıştı.

Çoğu toplumun yakından tanıdığı isimlerdi.

Darbe dediğiniz şey kendisine her zaman toplumun zirvelerinden yandaş bulur zaten, 12 Eylül’de Evren’i kutlamaya giden Anayasa Mahkemesi üyeleri toplumun “saygın” üyeleri değil miydi?

Hoyratlık kötüdür.

Kurnazlık da öyle.

Hoyratlıklara kızalım, vicdanlarımız bunun için sızlasın elbette ama bu darbe yolunda öldürülmüş insanları da unutmayın, vicdanınızda onlar için de bir yer açın eğer mümkünse.

17 Nisan 2009 Cuma

Halkın güveni sarsılıyor"

ÇYDD Başkanı Türkan Saylan basın açıklamasında bulundu. Yaptığı konuşmada Saylan, yargının bağımsız olması gerektiğine değinirken basında annesiyle ilgili çıkan dedikodulara da yanıt verdi.
İşte Saylan'ın açıklamasından bazı notlar:





"Ne mutlu bu ülkenin insanı olmak. Ben örgütlü toplumdan yanayım. Öyle olmazsa demokrasiye kavuşamayız. ÇYDD'de gözaltına alınanlar serbest bırakıldı. Ayşe Yüksek hariç YükseK Van'da 8 yıldır gönüllü görev yapıyor. 4 yıl rektör yardımcılığı yaptı. 13 bin öğrenci tarikatlar tarafından paylaşılmış. O öğrencilerişn yoksul olduğunu saptadı. Ekmek arası patatesle besleniyorlardı. Kolları sıvadı ve giyisi bankası kurdu. Her çocuk belli süre içinde oradan kıyafetini alıyor, o kayıtlara geçiyordu. Van 100. Yıl Üniversitesi'nde giyisisi olmayan kalmadı. Cemaatlerin tepkisini çekti. Ardından çete davası açıldı. Tehditlere karşı mahkeme sonunda görevsizlik kararı aldı. Orada 17-18 Nisan'da diğer rektörlerle birlikte Yücel Aşkın da tutuklandı. Biz hukukun üstünlüğünden yanayız. Kötü birşeyler yapanlar tutuklansın, devleti yok etmek isteyenler varsa yokedilsin. Delil olmadan insanlar tutuklanamaz."


"YÖK'ÜN İZNİ OLMADAN REKTÖRLER TUTUKLANAMAZ, YÖK'E SORMADILAR"


"Onunla tutuklanan rektörler YÖK'ün izni olmadan yargılanamaz. YÖK'e bile sormadılar. Bunların hesabı sorulacak. Burada halkın güvenis sarsılıyor. Orada mahkum edilmeden, burada mahkum edelim dediler. ÇYDD olarak biz evrensel hukukun gerçekleşmesini istiyoruz. Bir yargı kaldı elimizde güvendiğimiz. Yargı siyasallaşırsa yanlış olur. Yargının bağımsız olması gerektiğine inanıyoruz. Eminiz adalet yerini bulacak. Yasal çabalarımızı göstereceğiz. Tutuklanan arkadaşlarımız hakkını arayacak. Biz demokrasi çerçevesinden çıkmayacağız. "

"ANNEM MÜSLÜMAN OLDU, LEYLA ADINI ALDI"

"Annemin Hristiyan olduğu konuları var. Annem İsveç kökenli. Babamla tanışmış. Türkiye'ye geliyor. Evleniyorlar, ben oluyorum. Sonra annem Müslüman oluyor. Ve Leyla oluyor adı. Bunlar nüfus kütüğünde yazıyor. Beyoğlu Nüfus Müdürlüğü'nden çıkarılan belgeler var. Annem gece gündüz Kur'an okurdu, İngilizcesiyle. Bize Osmanlı kadını gibi ahkam keserdi. Bir takım basın nereden besleniyorsa, ekmek parası çıkıyor diyorlar, bu belgeleri size vermek istiyorum. İnsan Müslüman olmayabilir. Biz hakiki din dersi almış bir kuşağız. Hafız Ahmet Bey bize herşeyi Türkçesi'nden okuyacaksın. Müslümanlıkla ilgili aklımızda kalan soruları ona sorardık, bize anlatırdı.. Ben bir vatandaş gibi iyi bir din bilgisine sahibiyim. Bunları hiç söylemiyorum"

TÜRKAN SAYLAN'IN YAŞADIKLARINI O DA YAŞAMIŞTI

İtiraf edelim…

On adım ötemizde dimdik duran bir kadın gördüğümüz zaman şaşırıyoruz. Belki de gelişmesi hemen her yerde kısıtlanan kadınların bu kadar yüke rağmen bu mücadeleyi nasıl verdiğine şaşırıyoruz.



Geçen hafta o kadınlardan biri olan Türkan Saylan Türkiye’nin gündeminde idi. Evi Ergenekon Operasyonu nedeniyle basılan Saylan’ın, evini didik arayan polislere “umarım aşk mektuplarımı almadınız” sözleri bir kadının, kansere, yaşlılığa ve baskıya rağmen hayatla nasıl baş edebildiğini gösteriyordu.

Saylan, kendisine yapılan baskılarla ilgili önemli bir söz söyledi: “1 Mart Tezkeresi geçmesin diye yazı yazdık, ondan sonra her şey değişti. Ben bu işin buradan başladığını düşünüyorum”. Saylan kısaca kendine yapılanları Türkiye’nin Irak’ta ABD ile savaşmasına karşı çıkmasına bağlıyordu.

Şaşırtıcı ama ilk değil…

Tarihimizde bir örneği daha var. İsterseniz gelin o kadının hikayesine bir bakalım…

Adı Behice Boran…

Boran Türkiye’nin en kıdemli sosyalistlerinden. Kırım kökenli Tatar bir ailenin kızı olan Boran, Serteller’den sonra gelen Sosyolog sosyalist kuşaktan. Amerika’da Michigan Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Türkiye’ye döndü. Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne doçent olarak girdi. O yıllarda Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes gibi solcu hocaları ile bilinirdi.

Üniversitede sağcı öğrencilerin günler süren eylemleri ve yaşanan çatışmalar sonrası Ankara Üniversitesi Senatosu 11 Ocak 1948 tarihinde aldığı kararla bu üç akademisyeni üniversiteden attı. Behice Boran’a yapılan suçlamalardan biri “kırmızı kalemle sınav kağıdı okuyarak komünizm propagandası yapmak” idi.

Behice Boran vazgeçmedi…

İşte Türkan Saylan ile Boran’ın ortak noktası bu noktada başladı.

Behice Boran 1950 yılında Türk Barışseverler Cemiyeti kurucusu ardından başkanı oldu. Barışseverler cemiyeti Başkanı Boran’ın barış istediği için tutuklandığını bilir misiniz? Nasıl mı?

İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi ile Dünya iki kampa ayrıldı. Türkiye hangi kampta yer alacaktı? Formül bulundu…

1946 yılında gazeteler, Sovyetler Birliği’nin toprak talebi haberleri süslüyordu. Sovyetler Birliği Boğazları istiyordu, Kars’ı istiyordu, Ardahan’ı istiyordu. Bu haberlerin gerçek olup olmadığı hala bilinmiyor.

Ancak bilinen bir şey var ki o günden sonra Türkiye hızla Amerika’ya yaklaştı.

O yıllarda ölen ABD Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşını Türkiye’ye dünyanın en prestijli gemisi Missouri getirecekti. Missouri, Japonya’nın teslim oluşunu görmüş bir gemiydi. Kısacası bu gemi Sovyet tehdidi altındaki Türkiye’ye ABD desteğinin simgesiydi bu gemi.

Bilmem Missouri’yi Obama’ya benzeteniniz olur mu?

Ancak Missouri’nin misyonu biraz benziyor…

O yıllarda Obama’yı karşılar gibi karşılanmadı Missouri. Yani yollar kapatılmadı. Geminin geleceği gün aksine halk kıyılara doluştu. Geminin gelişi boğazda alkışlarla karşılandı. Missouri geliyor diye mahalleler temizlenmiş, ABD askerleri için genelevleri boyanmıştı.

Missouri geldi. Bu andan sonra Türkiye, geri dönmemek üzere ABD’ye yaklaştı. Truman Doktrini’nin, Marshall yardımının içinde yer aldı.

Demokrat Parti bu çizgiyi daha da kökleştirdi. Bunun en belirgin örneği Kore Savaşı idi. ABD Türkiye’yi Kore’de komünistlere karşı savaşa çağırdı. Bakanlar Kurulu bu çağrıya olumlu yanıt verdi. Bir tugay asker hiç tanımadıkları bir ülkeye hiç tanımadıkları insanlarla savaşmaya gönderildi.

İşte o yıllarda bu savaşın ciddi bir muhalifi vardı, Behice Boran. Boran’ın başkanı olduğu Barışseverler Cemiyeti, Menderes hükümetinin Kore’ye asker gönderme kararını çıkardıkları bir bildiri ile protesto etti. Bildiride

Aziz Türk Halkına,
Adnan Menderes Hükümeti, Kore'de harp etsin diye 4500 Türk çocuğunu General Mac Arthur'un emrine veriyor.
Adnan Menderes Hükümetinin bu kararı Türk Milletine nasıl gösterilirse gösterilsin Amerikan menfaatleri uğruna harbe katılmamız demektir. Hükümet bu kararını Amerika'nın zoru ile vermiştir.” dediler.

Ancak Türkiye’nin ABD yanında savaşa girmesine karşı olan bu barış bildirisi pekte barışçıl sonuçlara yol açmadı. Boran bu sözler nedeniyle 161. maddeden yargılandı. Savaş zamanında kamuyu endişeye sevk ederek milli menfaatlere zarar vermişti. Mahkeme böyle söylüyordu. 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1951’de cezaevinde oğlu Dursun’u doğurdu. Boran’a cezaevi kapılarını açan Kore Savaşı, Türkiye’ye NATO kapılarını açtı.

İşte Türkan Saylan’dan neredeyse 60 yıl önce savaşa karşı çıktığı için cezaevine düşen Behice Boran’ın hikayesi ve karnındaki Dursun bebeğin…

Barış Terkoğlu

Odatv.com

16 Nisan 2009

TÜRKİYE'NİN GERİ KALMIŞLIĞININ YANITI!.. BUYRUN OKUYUN

50 Cent, Kenan Evren'e fark attı
Liseliler, Türk ve dünya tarihine damga vurmuş kişilikleri tanımadı

Hamit SEÇİL/ANTALYA, (DHA)


ANTALYA'da, TÜBİTAK için 4 lisede 289 öğrenciyle yapılan bir araştırma, öğrencilerin Türk ve dünya tarihine damga vurmuş kişileri çok fazla tanımadığını ortaya çıkardı. Fotoğrafları gösterilen 12 Eylül darbesinin lideri ve 7'nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i `Tanımıyorum' diyen erkek öğrencilerin oranı yüzde 69, kızların yüzde 88 çıktı. İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy'u da erkek ve kız öğrencilerin yarısından fazlası tanımadı. Küba'da devrime imza atan Che Guevara, Sultan Vahdettin ve Karl Marx'tan daha çok tanınırken, `50 Cent' adı ile popüler olan ABD'li rap müzik sanatçısı Curtis James Jackson, tanınırlıkta ünlü piyanist Fahir Atakoğlu, Ayhan Işık, Müşfik Kenter, Ayşe Kulin ve Orhan Pamuk'un toplamını geçti.

Antalya Anadolu Lisesi 11'inci sınıf öğrencileri Mustafa Kürşat Sert ve Meysa Baykal tarafından felsefe öğretmeni Seda Ünal gözetiminde geçen Ocak ve Şubat aylarında TÜBİTAK için hazırlanan bir araştırmanın sonuçları, anketi yapanları da şaşırttı. Sonuç raporunda, `Çalışmamız boyunca bilimin nesnellik ilkesine uygun davrandık. Ancak çalışmamızın sonucunda ortaya çıkan, yakın tarihimizdeki önemli kişiliklerin ve sanatçıların tanınmayışı bizi şaşırtan bir durumdu" denildi.

ANKETİ YAPANLAR DA ŞAŞIRDI

Antalya'da dört farklı ortaöğrenim kurumunda eğitimlerine devam eden 289 öğrenciyle yapılan araştırmada, deneklere tarihi ve siyasi kişiler, sanatçı ve düşünürler ile tarihi yerlerin fotoğrafları gösterildi, `Tanıyorum', `Tanımıyorum' şıklarını işaretlemeleri istendi. Dünya ve Türkiye siyasi tarihine bir dönem damgalarını vuran Sultan Vahdettin, Enver Paşa, Ernesto Che Guevara, Kenan Evren ve Karl Marx içerisinden en bilindik kişi Che Guevara çıktı. Che ankete katılan erkeklerin yüzde 75'i, kızların da yüzde 66'sı tarafından tanınırken, Türkiye'nin yakın siyasi tarihine damgasını vuran Kenan Evren'i ise erkeklerin yüzde 69'u, kızların ise yüzde 88'i tanımadı. 1980 darbesinden 10- 11 yıl sonra doğan ve bugün lise eğitimi alan öğrencilerin yarısından fazlasının Kenan Evren'i fotoğrafından tanımaması, anketörleri en çok şaşırtan durum oldu.

KENDİMİZE YABANCIYIZ

`Küreselleşme, ortaöğretim gençliğini kendi kültüründen uzaklaştırarak toplumsal kimliğine yabancılaştırmaktadır' hipoteziyle ortaya atılan araştırmada, kendi sanatçılarımızı tanımadığımız ortaya çıktı. Oynadığı 200'e yakın filmle Türk Sinema tarihine `Taçsız Kral' olarak geçen ve 1950'li yılların sonunda şansını Hollywood'da deneyen Ayhan Işık, ankete katılan erkeklerin yüzde 22'si, kızların ise yüzde 27'si tarafından tanındı. Buna karşılık, Hollywood starı Angelina Jolie'nin ise ankete katılan her 100 kişiden 80'i tarafından tanındığı saptandı. Nobel Edebiyat ödülü alan yazar Orhan Pamuk ise ankete katılanların ancak yüzde 47'si tarafından tanındı.

FAHİR ATAKOĞLU'NU TANIYAN YOK

Araştırmaya denek olarak katılan öğrencilerin tamamına yakınının Antalya merkeze 70 kilometre uzaklıktaki Side'de bulunan Apollon Tapınağı'nı bilmedikleri ortaya çıktı. İtalya'nın simgesi olan Pizza Kulesi ise erkeklerin yüzde 61'i, kızların ise yüzde 45'i tarafından tanındı. Besteleriyle birçok müzik ödülü alan ünlü piyanist Fahir Atakoğlu'nu hemen hemen hiç kimse tanımazken, son yıllarda dünyayı saran `Rap' müziğinin Amerikalı temsilcisi 50 Cent'i ankete katılanların çok büyük bir kısmının tanıdığı belirlendi. 50 Cent'i tanıyan erkeklerin oranı 92, kızların ise 82'i çıktı.



Tanıyorum Tanımıyorum
Erk. Kız Erk Kız
Mehmet Akif 49 41 51 61
Mevlana 77 72 23 28
Yunus Emre 77 65 23 35
J.K,Rowling 2 5 98 95
Orhan Pamuk 49 45 51 55
Ayşe Kulin 3 1 97 99
Mona Lisa 87 91 13 9
Kaplumbağa Terbiyecisi 35 31 65 69
Apollon Tapınağı(Antalya) 5 5 95 95
Pisa Kulesi (Roma) 61 45 39 55
Angelina Jolie 78 91 22 9
Brad Pitt 81 88 19 12
Ayhan Işık 22 77 78 73
Müşfik Kenter 2 5 98 95
50 Cent 92 82 8 18
Fahir Atakoğlu 0 3 100 97
Sultan Vahdettin 45 24 65 76
Enver Paşa 15 11 85 89
Che Guevera 75 66 25 34
Kenan Evren 31 12 69 88
Karl Marx 16 5 84 95


Ölmüyorum diriliyorum!

Ölmüyorum diriliyorum!
Evinin ve başkanı olduğu derneğin şubelerinin saatlerce aranması 5 yıldır kanser tedavisi gören Türkan Saylan’ı yıkmadı

Meltem GÜNAY / VATAN


Evinin ve başkanı olduğu derneğin şubelerinin saatlerce aranması, yöneticilerinin Ergenekon’dan gözaltına alınması 5 yıldır kanser tedavisi gören Türkan Saylan’ı yıkmadı. Aksine daha da güçlendi Hoca... Dün izinli olarak hastaneden ayrılıp evine giderken de son kanına kadar dayanacağını gösterdi herkese. “Sağlam gözüküyoruz tabii. Diriliyoruz. Daha yaşamam gerekiyor. Ama bunlar hep sizler için. Giderken size daha iyi bir dünya bırakmak istiyoruz” diyordu çevresini saran gençlere. Sözleri sık sık ’Ne mutlu Türk kadınına’ sloganları ve alkışlarıyla kesilen Saylan, bu desteğe en güçlü haliyle cevap veriyordu: “Bu bana darbe değil, doping oldu. Aslında yapanlar da şaşırdı rahatsız oldu. Yanlış yaptık demişlerdir. Şimdi karnım su topladı, iki kemoterapi alıyorum hem damarımdan hem karnımdan. Yine de işlerimizi yürütmeye çalışıyorum. Hocalar bana doping yapıyor. 3 ünite kan ve çeşitli serumlar verdiler. Biraz iştahım açıldı. Kortizon yaptılar. Diriliyorum...”

Cemaatlerin işine gelmiyor

Saylan son nefesine kadar da mücadeye kararlı: “Gerekirse AİHM’ye gideceğim. Bir güzel kızımız okumaya başlayıp da 12-13 yaşında örtünüp evlenmiyorsa o zarar veriyor cemaatlere. Ah onu biz kapacaktık, biz işte Atatürk düşmanı yetiştirecektik ama elimizden aldılar diye bir düşünce var. Bu haksızlığı çocuklara yapmamamız lazım. Bunlar ancak eğitimle sağlanır.

KAMPANYAYA BAĞIŞ YAĞDI

Türkan Saylan, dün akşam saat 19.00’da canlı yayında Kanal D Ana Haber’in konuğu oldu. M. Ali Birand, bu akşam da Saylan’ı konuk edecek. Birand, programında tüm Türkiye’yi derneğe ve binlerce öğrenciye desteğe çağıracak. Türkiye, iki gün sürecek bu anlamlı kampanyada, Türkiye İş Bankası Kuledibi Şubesi’nin (Şube Kodu: 1078) 250469 numaralı hesabına bağışta bulunabilecek. Ayrıca 5414’e boş SMS göndererek, SMS başı 5 TL bağışlayabilecek ve binlerce öğrenciye destek verebilecek.

Yoksulluk ve sol

Dünya, insanlık tarihinin en büyük kırılma noktasından geçiyor.

Daha önce bir benzerinin hiç görülmediği bir değişim bu.

İnsanoğlunun “bedeniyle” çalışma dönemi bitiyor.

Beş bin yıllık insanlık tarihinde ilk kez oluyor bu.

Biz beş bin yıldır “hayatı”, bedenimizle çalışma esası üzerinden anlayıp yorumluyoruz.

Bütün toplumsal analizlerimiz de bunun üzerinedir.

Köleler vardır, efendiler vardır.

İşçiler vardır, patronlar vardır.

Kölelik bitti.

Şimdi de işçilik bitiyor.

Bu, insanoğlu için tarihinin en olumlu dönüşümü aslında.

Ama “dönüşüm”ün içinde olmak büyük bir çalkantının içinde olmak demektir.

Afrika’da, kurak yerlerden yağmur alan bölgelere göç eden büyük bizon ve ceylan sürüleri vardır.

Yollarının üstündeki nehirleri geçerken bir “cehennem” yaşarlar.

Kimisi suya kapılır, kimisini timsahlar kapar, kimisi timsahlardan kaçmaya çalışırken çamurlu yamaçlarda kayıp bacağını kırar.

O nehri geçtikten sonra mümbit araziler başlayacaktır ama o nehrin içi can pazarıdır.

Biz tam o nehrin içindeyiz işte.

İşçilik bitiyor ama henüz yerine ne konulacağı bilinmiyor.

İşsizlik yeryüzünde artıyor.

“İşçilerin var olduğu” bir hayata göre eğitilmiş ve hazırlanmış insanlar, bu yeni dönemde ne yapacaklarını şaşırıyorlar.

Ne yapacağını bilmeyenler sadece işçiler değil.

Para sahipleri de ne yapacaklarını bilmiyorlar.

Amerika’da patlayan, oradan da dünyaya yayılan kriz, “para sahiplerinin” paralarını bu yeni çağda kullanmayı becerememesinden kaynaklandı.

“Emek” sahibi için de,”para” sahibi için de büyük bir altüst oluş bu.

Ve bu “nehrin” kenarından dolaşma imkânımız yok.

Bunun içinden geçeceğiz.

Bütün dünyayı etkileyen bu büyük sarsıntı Türkiye’yi de derinden etkiliyor.

Siyasi iktidarın, önlemleri almakta gecikmesi, seçim hesaplarıyla ayak sürümesi şimdi bedelini ödetiyor.

İşsizlik yüzde 15,5’u geçti.

DİSK’in hesaplarına göre ise işsizlik yüzde 24, her dört kişiden biri işsiz demek bu.

Bir başka araştırmaya göre de toplumun yüzde ellisi yoksul.

Sadece yüzde 1,5’u “mutlu” azınlık.

Bu tablo, korkunç bir tablo.

Acılarla dolu bir tablo.

Bunun üstesinden nasıl geleceğiz?

Bu, manasız siyasi polemiklerle, tuhaf atışmalarla halledilecek bir sorun değil.

Böyle bir soruna, en azından “teorik” düzeyde bir çare bulmak aslında “sol” kesimin işi.

Sol, bu “cehennem nehrinin” içinde parçalananlara, kayanlara, örselenenlere bir çare aramalı.

Solun tarihî görevi bu.

Ama bu, “işçi sınıfına” ağıt yakarak veya “işçi sınıfının” kaybolmasını “kötü” bir şey sanarak ya da “kapitalistlere” küfrederek çözülecek bir sorun değil.

Çok ciddi analizler gerekiyor.

Meseleyi, sadece “siyasi” boyutuyla değil “toplumsal” boyutuyla ele almak, bu büyük değişimin nedenlerini kavramak, bu nedenlerden kaynaklanan sonuçların nereye varacağını kestirmek ve insanları bu “dönemin” çilelerinden kurtaracak yöntemler bulmak lazım şimdi.

Bizde ne yazık ki bunu becerebilecek derinlikli sol kadrolar yok.

Marksist felsefeyi bilen, bu felsefeyi özümsemiş, Marksist bir bakış açısıyla “liberal” bir ekonomi anlayışını “biraraya” getirmeye çalışacak, ekonomiye “insani” boyutu katacak bir örgüt bile bulunmuyor burada.

Zaten bu eksikliğin siyasi tezahürünü, “çaresiz emekçilerin” AKP saflarına kaymasında görüyoruz.

Liberal ekonomi, yeni çağın, en azından şimdilik, egemen ekonomisi.

Bu ekonomik anlayışın “insani” yanı çok zayıf.

Ezilenlerle, sokakta dilenen sahipsiz çocuklarla, işsiz kalanlarla, yoksullarla çok fazla ilgilenmiyor.

Liberal ekonomiye sol, “insani” bir bakışı nasıl kazandıracak?

Liberalizmi lanetlemek, bir işe yaramaz.

Globalizme sövmek de bir işe yaramaz.

Gerçekleri görmeden, gerçekleri anlamadan, gerçekleri kabul etmeden çözüm bulmazsınız.

On dokuzuncu yüzyılın solu vardı, yirminci yüzyılın da solu vardı.

Yirmi birinci yüzyılın solu hâlâ yok.

Sol, hâlâ yirminci yüzyıl jargonuyla konuşmaya devam ediyor.

Bu yeni yüzyılda ne yapacağız?

Bu nehri nasıl en az kayıpla geçeceğiz?

İşini kaybeden “emek”e yeni bir yer nasıl bulacağız?

İnsanları bu yeni çağa ve yeni hayata nasıl hazırlayacağız?

Bunların şu anda çok açık ve net cevapları yok.

Bu cevaplar ancak bu konular tartışılarak bulunacak.

Ama önce bunu tartışacak insanları bulmamız gerekiyor.

Ne yazık ki onları bu ülkenin sol kadroları içinde henüz bulamıyoruz.

Toplumun dikkatini çekecek gürbüz bir ses çıkmıyor soldan.

Halbuki bu sesin çıkmasının tam zamanı.

DOĞRU YAPILMIŞ BİR YORUM'..

DEMİREL İÇİN AĞIR SÖZLER
Demirel'in Ergenekon'un arkasında durduğunu iddia eden Çelik, "Bunu siyasi hayatında kara bir leke olarak görüyorum" dedi. Bakan Çelik şunları söyledi:
"Defalarca darbelere maruz kalmış bir siyasetçi olarak, darbe kelimesinin bile kendisini rahatsız etmesi lazım. Keşke Sayın Demirel bu yaşına başına rağmen havaalanına kadar giderek gösterdiği enerjiyi kendisine muhtıra verildiği zaman kaçarak yapmasaydı. Demirel, demokrasi mücadelesi verseydi Türkiye bu noktada olmazdı."
internethaber

15 Nisan 2009 Çarşamba

Vaktidir...

15 Mayıs 2007 günü bu köşede şu yazı yayımlandı: “‘Konuşsaydım, bunları söyleyecektim.’
İzmir-İstanbul uçağına girince İzmir mitinginden dönen yolcular tarafından ayakta alkışlanan Türkân Saylan, ‘Niye konuşmadınız Türkân Hanım?’ sorumu elime konuşma metnini vererek cevapladı.
Mitingi düzenleyenlerin ‘prensip kararıyla’ yaptırmadıkları konuşma, aslında mitingin temel prensiplerine çok uygundu. Ben metne bakarken içeri Doğu Perinçek girdi. Kimse Doğu Perinçek’i alkışlamadığı gibi, uçakta tuhaf bir sessizlik oldu.

Yaptırılmayan konuşma
Hiç yapılmayan konuşmada, tıpkı Hrant’ın eşi Rakel Dink’in söylediği gibi, ‘Küçücük çocukları katil yapan ırkçılığa karşıyız’ deniyordu, ‘Asla olmayacak darbelere karşıyız!
Biz, bu topraklardan fışkıran, yetenekli, kanaatkâr, namuslu, sevgi dolu insanlar’ diye sesleniyordu konuşma.”
Türkân Saylan’ın konuşmasına önceki gün de izin verilmedi. Bunu yapanlar bu kez ‘darbeci’ diye anılanlar değil ‘darbe karşıtlarıydı’.
Saylan’ın evinin aranması ve burs alan çocukların belgelerine el konması gösterdi ki Ergenekon operasyonu artık başka bir mecraya sapmıştır. Bu mecra neresidir?

Vicdan meselesi
Türkân Saylan, “Adımız darbeciye çıkmasın” diye birçok insanın bugünlerde birbirine yaptığı gibi evinin altında toplananlara “Şşşş” diyordu eli dudağında. Ama gelinen yeni mecra tam tersini gerektiriyor. Artık konuşma vakti.
Saylan, bu ülkede bir değerler sistemini temsil eder.
Demokrasi ve laiklik arasında bir seçim yapmaya zorlanmadığımız bir ülkeye duyulan özlemi temsil eder.
Kadının erkekle, hukuk önünde zenginin fakirle, toplumsal hayatta Müslüman’ın inanmayanla eşit olduğu bir ülkeye duyulan özlemi temsil eder.

Anadolu’nun yüzü denize, uygarlığa dönük kültürel zenginliğini...
Saylan, geri bıraktırılmış bir ülkenin mazlum kız çocuklarının elinden tutma vicdanını temsil eder.


Nereden ahbaplar?
Fethullah Gülen, Ergenekon soruşturmasının daha yeterli yolu almadığını söylüyordu geçenlerde. Enteresan bir biçimde Alperen Ocakları’nı kollayarak konuşmalar yapıyordu. Nereden ahbaplar onlar? Londra’da Lordlar Kamarası’nda beraber yapılan toplantılardan mı? Yoksa çok daha eskiden mi? Darbe zamanlarından mı?! Her ne ise, diyeceğim şu:
Fethullah Gülen de bu ülkede bir değerler sistemini temsil eder.
Gülen de eğitimle ilgilidir, tıpkı Saylan gibi.
Fakat o, başka türlü çocuklar üretir. Vakti geldiğinde onu Türkiye’ye getirmeye yeminli çocuklar.
Tüm sermayeyi ve tüm iktidarı ele geçirmek isteyen çocuklar.

Herkesi kendine benzetmek isteyen, kendilerine benzerlerini üretmek için sonsuz bir finans ağının desteğiyle okullar kuran çocuklar.

Gülen de Saylan gibi hasta
Gülen de tıpkı Saylan gibi hastadır.
Onun sağlığına muktedirler, Saylan’ın sağlığına çoğu aç kız çocukları duacıdır.
Gülen’in ziyaretine ensesi kalınlar ve boynu kıldan inceler gider, Saylan’ın ziyaretine sesi hiçbir yerde duyulmayan, okula gidebilmek için dev gibi törelere karşı incecik boyunlarıyla meydan okuyan çocuklar. Ne ‘darbeci’ çocuklardır onlar, bir bilseniz! Darbe üzerine darbe alırlar ve yine de eğilmez boyunları.

Gülen de Saylan da bu ülkede birbirinden farklı değerler sistemini temsil eder. Ergenekon harekâtı bu değerler sisteminin mücadelesi midir?
Eğer değilse niye Gülen bu kadar çok konuşurken Saylan ‘Şşşşş!’ demek zorunda bırakılmaktadır?

Artık konuşma vaktidir.
15 Nisan Çarşamba 2009


NE ZAMAN DEVLET OLACAĞIZ?.. BU BİR İNSAFSIZLIKTIR...

Türkan Saylan'dan şok itiraf
15 Nisan 2009 / 14:50
İşte Saylan'ın kabul ettiği o gerçek;


Dünya Kiliseler Birliği'nden yardım aldıklarını kabul etti. İşte Saylan'ın sözleri...
Başkanı olduğu ÇYDD'de aramalar yapılan Türkan Saylan, Dünya Kiliseler Birliği'nden yardım aldıklarına dair belge düzenleyen MİT'e ateş püskürdü. Saylan, 'cüzzi' de olsa Dünya Kiliseler Birliği'nden yardım aldıklarını doğruladı.

Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Servisi'nde kanser tedavisi gören ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan soruları yanıtladı. Saylan gözaltına alınan tüm arkadaşları ile birlikte teker teker AİHM'ye gideceklerini belirtti. "Kayaya çarptıklarını anlayacaklar. Zaten bunu anlamış durumdalar" diye konuşan Saylan yağmur gibi burs akmaya devam ettiğini söyledi. ÇYDD'nin Dünya Kiliseler Birliği'nden yardım aldığına dair MİT belgesi ile ilgili soruları yanıtlayan Saylan "MİT'e açmış olduğumuz 3 dava var. Bunu üstümüze yapıştırmaya çalışıyorlar. Tüm hukuki mücadelemiz sürecek. Sağ basın üzerimize yıllardır leke atmaya çalışıyor. Aslı astarı yok. Dünya Kiliseler Birliği verdiyse de cüzi bir şey vermiştir" dedi. Öte yandan Aydın Doğan Vakfı 2008 Ödülü'nü alan tiyatro sanatçı Genco Erkal çekini Türkan Saylan'a verdi. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de dün yorgunluk nedeniyle güçten düşen ve yeniden hastaneye kaldırılan Saylan'a telefon ederek 'geçmiş olsun' dileğinde bulundu.

(Sabah)

14 Nisan 2009 Salı

İSHAK ALATON'UN BU YAZISI LİBERALLERİ KIZDIRACAK

Karl Max ve Saygınlık .

ABD’de ilk kriz, mortgage piyasalarında Ekim 2007’de patladı. İlk başta fazla gürültü kopmadı. Mayıs 2008’e gelindiğinde dünyanın en başarılı CEO’larından biri olarak kitaplara konu olan GE’nin efsanevi yöneticisi Jack Welch, Türkiye’ye gelerek bir konuşma yaptı. Konuşmanın bitiminde, ben söz aldım ve kendisine “Sizin bu serbest piyasa ekonomisi krize girdi. Galiba Adam Smith öldü. Çözüm için belki de insanlığın Karl Marx’ı yeniden keşfetmesi gerekiyor” dedim. Salondan sürekli alkış kopunca; Welch, soruyu pek de anlamadığını bugün daha da net gördüğümüz şu cevabı verdi: “Salondakiler sorunun içeriğine değil, akıllıca ve komik olmasına alkış tuttu. Yoksa burada bulunan hiç kimsenin serbest piyasa ekonomisine bir inançsızlığı olduğunu zannetmiyorum.”

Son zamanlarda ekonomi, gereğinden fazla ısındı. Bunun gerisinde, Çin, Hindistan, Rusya ve Ortadoğu gibi yükselen yıldızların ABD ekonomisi üzerinde yarattığı baskıyı da gözardı etmemek gerek. ABD, daha fazla dolar bastı. Ama bu aşırılık ona zarar verdi ve bugün yaşanan sıkıntıları doğurdu. Gemi yavaş yavaş su almaya başladı ve şimdi herkes bir şekilde kıyıya ulaşma derdinde. Zenginle fakir arasındaki dengesizliğin dünyayı sarsacağını, 2007’de ekonomik kriz ilk sinyalini vermeye başladığında fark etmiş ve buna bir çare bulmak gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Petrol ve gıda fiyatları hızla yükselmeye başlamış ve ekonomik durumu yetersiz olanlar büsbütün sıkıntıya girmişti. Bu arada, başta ABD olmak üzere zengin ve refah seviyesi yüksek ülkelerin zenginliği katlanıyordu. ABD’nin, yani 305 milyon kişinin yarattığı artı değer, toplam 14 trilyon dolardan fazla. ABD’nin, bugüne kadar biriktirdiği borç, birkaç yıllık milli hâsılaya tekabül etmekte. ABD, aslında imkanlarının çok üstünde bir yaşam standardına sahip oldu. Başka bir açıdan bakacak olursak, dünya nüfusunun % 5’ine sahip olan ABD’nin, toplam dünya kaynaklarının % 48’ini harcadığını görüyoruz. Borçlanarak harcama sarhoşluğuna girdiklerini de söylemek mümkün. Bugünlerde tüm dünyada öyle bir ekonomik kriz yaşanıyor ki, ABD’deki gazeteler, boyutları ve etkisi itibariyle 1929 Buhranı’nın bile çok ötesinde, derin bir çöküşten söz ediyor. Bu çöküşle birlikte kapitalizm de sorgulanıyor. ABD ve Avrupa, ekonomik krizin yarattığı etkilerle derinden sarsılırken, krizlere alışık Türkiye’nin; bu durumlara aşina olduğunu görürüz. Belki de bu yüzden, Türkiye’nin krizi, nispeten daha az zararla atlatma yolunda olduğunu düşünüyorum. Türkiye için en büyük tehlike; kendimize çok güvenerek rehavete kapılmak, krizden etkilenmeyeceğimizi düşünmek ve gerekli tedbirleri almamak olur. Bu rehavet, çok kötü sonuçlar doğurabilir. Bu durumu önlemek için hem dikkatli hem de gerçekçi olmalıyız. Türkiye, çok jeostratejik bir noktada bulunuyor. Ortadoğu’da büyük bir para birikimi var. Türkiye’nin dinamik, üretken bir yapısı ve zihniyeti var. Bence Türk insanı da, son yıllarda tüm bu sıkıntıların yarattığı birikimle, dünyayı fethetmeye hazır. Bunun etkilerini de dünyanın her yerinde görmekteyiz. Bizler, ekonominin dümenini aşırı reaksiyonlar verip yanlış yollara doğru çevirmedikçe, Türkiye iyi bir şekilde yol almaya devam edebilir. Bu aşırı reaksiyonlardan biri de, bu krizden dolayı devletin paniğe kapılarak, bazı yanlış kararlar alması olabilir. Bunlar, geçmiş zamanda çok yaşandı. Günümüzde tüm bu yaşananlara Marx’ı okumuş ve özümsemiş biri olarak baktığımda şu yorumu yapıyorum: 230 yıl önce Adam Smith, piyasanın görünmez elinin bütün sıkıntıları ve ekonominin bütün sorunlarını çözebileceğini söyledi ve haklıydı. Bu düşünceden ayrılmamak gerekiyor. Zaten arkasında Adam Smith’in felsefesi yatarken, kapitalizmin öldüğünü söylemek yanlış olur. Ancak kapitalist sisteme de, devletin gerektiği yerde olmasının sağlanması gibi ince ayarlar yapılabileceğini düşünüyorum. Şimdiye kadar, devlet gerektiği yerde yoktu, gerek-mediği yerde çoktu. Görünmez elin kontrolden çıkarak aşırılıklara gitmesini, aşırı risklerin alınmasını teorik olarak engellemenin tek yolu, devletin önleyici birtakım kurallar koyabilmesidir. Bu kuralları; şeffaflık, hesap verebilirlik ve gereğinden fazla risk almama yolunda baskı koyulması şeklinde özetlemek mümkündür. Kapitalist sistemin terk edilip tekrar devletçiliğe dönülmesi hayalcilik olur. Bu durum kendi içinde, verimliliğin ortadan kalkması, rüşvetin ve yolsuzlukların artması vb. gibi yeni problemler yaratır. Sovyetler Birliği döneminde yaşandığı gibi, küçük bir sınıfın büyük bir kitleyi sömürdüğü bir sisteme dönüş olur. Bu da zaten hemen reddedilmesi gereken ve bugünkü Rusya’nın bile savunmadığı bir şey.

Bu krizin dünya çapında yarattığı fırtınanın belki de tek iyi sonucu, 21’inci asrın devamında; kuralların geçerli olduğu, saygın insanların ve kurumların ön plana çıktığı, saygınlığa yönelik kuralların geçerli olduğu bir sistemin ortaya çıkması olacak. Yaşanan bu sıkıntılar sonucunda; Finlandiya, Norveç ve İsveç gibi ülkelerin sistemlerinin ne kadar insancıl olduğu ortaya çıkmış oldu. Saygınlığa yönelik kurallarıyla ayakta kalmaya çalışan kurumlar, bu krizi de en az zararla atlatacak ve yollarına devam edecektir. Buna tüm kalbimle inanıyorum.

İshak Alaton

14 Nisan 2009
odatv

Saylan, "Bu işin peşini bırakmayacağız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar gideceğiz" dedi

Saylan hastaneye yattı

Ergenekon Soruşturması kapsamında dün evi aranan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Türkan Saylan, kemoterapi tedavisi için bugün hastaneye yattı. Saylan, "Bu işin peşini bırakmayacağız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar gideceğiz" dedi

Gözaltına alınan üyeleriyle ilgili avukatlardan sürekli bilgi alan ÇYDD Başkanı, "Doğu ve Güneydoğu'da yaptığımız çalışmalar bazı cemaat ve tarikatleri rahatsız ediyor" diye konuştu.

Profesör Saylan, dünden bu yana çok sayıda kişinin Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ne bağış yapmak için kendisini aradığını da söyledi.

Bu arada Aydın Doğan Vakfı'nın yılın sanatçısı seçtiği sanatçı Genco Erkal, kendisine verilen 50 bin dolarlık ödülü bugün ÇYDD'ye bağışladı.

Saylan'ı ziyaret eden Erkal, "Hiçbir şey eyleme geçen cehalet kadar korkutucu olamaz, laik ve çağdaş eğitim için ÇYDD'yi seçtim" dedi.

ntvmsnbc

Türkan Saylan'a kalkan eller...

İsmet BERKAN - Radikal


Türkan Saylan'a kalkan eller...

Kimin aklına gelirdi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) ile ilgili olarak baskına uğrayacağı, derneğin Türkiye’nin dört bir yanındaki şubelerinin aranacağı, dernek yöneticilerinin gözaltına alınacağı ve hepsinden önemlisi, bu ülkenin yetiştirdiği nadir anıt insanlardan Türkan Saylan’ın evinin basılıp aranacağı?
Benim gelmezdi. Dün bir yaşıma daha girdim.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, belki kurulduğu günden beri hükümetlerin en sevdiği dernek hiç olmadı. O yüzden, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarından önceki hükümetler döneminde de, son yedi yıldır Ak Parti döneminde de, devletin müfettişleri sık sık gelip bu derneği denetledi, toplanan bağış paralarını yerinde kullanıp kullanmadığını titizlikle inceledi.
Belki bu anlamda, halktan bağış toplayıp iş yapan dernekler içinde devletin denetiminden en çok geçen dernek ÇYDD’dir.
Ve o ÇYDD dün Ergenekon savcılarının mahkemeden aldıkları izin çerçevesinde basıldı, burs verilen öğrencilerin listesi dahil derneğin bütün hafızasına el kondu. Savcıların hangi karinelerden hareketle ÇYDD’yi bastıklarını bilmiyoruz ama şunu biliyoruz: ÇYDD’de suçla, suistimalle ilgili şeyler bulmak zordur.
Bu cümlenin yüz katı, bin katı kuvvette bir cümleyi de Türkan Saylan için söylemek isterim. Türkiye’de daha yaşarken heykelinin dikilmesini hak etmiş çok az sayıda insandan biridir bence Türkan Saylan.
Bırakın hayatının son 20 yılını adadığı kız çocuklarının okula gönderilmesi işini, sırf cüzam hastalığının bu topraklardan silinmesine yaptığı katkı nedeniyle Prof. Dr. Türkan Saylan’ın heykeli dikilmelidir; bir insanın, bir insan iradesinin neleri değiştirmeye kadir olduğunu herkese göstermek için.
O yüzden, dün Türkan Saylan’la ilgili yapılan açıklamalar içinde en çok Prof. Dr. Gencay Gürsoy’un bütün Türk hekimleri adına söylediği sözleri beğendim: “Bugün hepimiz Türkan Saylan’ız...”
Evet öyleyiz.
Kimsenin ama kimsenin gücü yetmez Türkan Saylan’a el uzatmaya, onu kirletmeye.
Tandoğan’daki mitingin aksine, İstanbul Çağlayan’da kürsüye çıkıp ‘Ne şeriat ne darbe’ diyen insandır o; o yüzden İzmir’de kürsüye bile çıkarılmayan insandır o.
Bugün onun adını darbecilerle, darbe teşvikçileriyle yan yana getirmek kadar büyük bir yanlış olamaz.