28 Haziran 2009 Pazar

12 EYLÜL GÜNDEMDE: PEKİ YAKILAN KİTAPLAR HATIRLANACAK MI?

Deniz Baykal’ın, 1982 Anayasası’nın geçici 15. Maddesi’nin kaldırılması ve “darbecilerin” yargılanmasının yolunun açılmasını talep ettiği şu son birkaç gün içinde ortalık yine karıştı.

Yaklaşık 30 yıldır “geçici” olarak duran ve bu anlamda bir dünya rekoru kıran maddenin kaldırılması gündeme gelince, 12 Eylül’ün karanlık günleri de hatıralara düşüverdi yeniden.

AKP’li Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu her ne kadar “Evet, 15. Madde’yi kaldırmak gerek, ama...” diye “ipe un serse” de, Pandora’nın kutusu açıldı bir kere.

O dönemde işkence görmüş, hala da hayatta kalmayı başarabilmiş insanlar konuşma fırsatı bulduklarından, başlarına gelenleri anlatmayı sürdürüyorlar, sürdürecekler de. İnsanlık adına sayısız utançların yaşandığı karanlık dönem, aradan geçen yıllar nedeniyle daha soğukkanlı olarak irdelenebilecek belki de.

12 Eylül’ün karanlık günlerinin bir yığın parametresi var. İşkence, toplantı yasakları, işten atılmalar, üniversitelere baskı, gençliği depolitize etme, Kuran kurslarına hız verilmesi, imam hatiplerin gözde hale gelmesi, tarikatların canlanması, kültür ve sanata vurulan ağır darbeler, korkunun tüm haneleri zehirli sarmaşık gibi sarması, işçi haklarının hasır altı edilmesi, insan haklarının bazıları için “hak” olarak kabul edilmesi vb...

Bir yığın antidemokratik uygulama.

Otuz yıla yakın bir süreden sonra bu sistemli “gericiliğin” hesaplaşması yapılabilecek mi?

Bu yazı, başlığından da anlaşılacağı gibi, işin yalnızca “kitap” bölümünü anımsatmak için yazıldı. Tarih boyunca, bir ülkenin geri bırakılması için insan faktörünün kültürsüzleştirmesi yolunun seçilmesi hep uygulandı.

Örnek mi?

İsa’dan Önce 333 yılı... Kazandığı savaşlardan ötürü adı tarihe “büyük” olarak geçecek olan İskender’in vakit bulup da yaptığı “küçük” işlerden biri de Persepolis kütüphanesini yaktığı yıl. Bilime ve sanata saygınlığı ile tanınan “Büyük” İskender, kazandığı zaferlerin sarhoşluğundan ya da sinirlerinin aşırı bozukluğundan olsa gerek, tarihsel ve “büyük” kararını verir: “Persepolis kitaplığı yakılsın!”

O sıralarda dünyanın en zengin ve büyük kütüphanesi olan Persepolis’te yanan İran Destanı, 12 bin dana derisine altın harflerle yazılı 2 milyon dizelik bir kültür hazinesiydi. “Büyük” İskender, herhalde Persepolis kütüphanesini, Persleri tarihsiz bir ulus haline getirmek için yakmış olsa gerek, çünkü böylelikle, hem Perslerden kurtulmuş, hem de Perslere ait kültür mirasını ortadan kaldırmış olacaktı. Kaynakların belirttiğine göre, kütüphaneyle birlikte yalnızca 2 milyon dizelik Pers tarihi değil, yüz binlerce kitap da yanmıştır.

Her “büyük” komutan gibi İskender de, tüm dünyayı ele geçirse bile, ulusların geçmişini asla ele geçiremeyeceğini biliyordu. Ama aynı zamanda, kültür mirasını yok etmenin, ulusların gelişim süreçlerinde kesintilere yol açacağından da emindi. Tıpkı 12 Eylül’ün görünen ve görenmeyen “kahramanları” gibi...

Çin imparatoru Tsin Che Hoang Ti’nin kitap yaktırma gerekçesinde, tarihi yok etmeye çalışmanın en karanlık temellerini buluyoruz: Hoang Ti, “bilginin insanlığa kötülük getirdiği” gerekçesiyle Çin tarihinin en önemli kitaplarını yaktırmıştır. Üstelik İmparator, kitapları insanların mutluluğu için yaktırdığına yürekten inanmaktadır. Hoang Ti’nin bu muhteşem gösteriyi yaptığında takvimler İ.Ö. 213 yılını göstermektedir.

Çok değil, bundan 67 yıl sonra Neron’dan kurtulabilen bilim sanat ürünleri bir kıyıma daha uğrarken, tarih yeni bir kahraman yaratmanın talihsizliğini yaşayacaktır. Romalılar, Annibal’den sökerek aldıkları Kartaca Kütüphanesini, Alp dağlarında geçirdikleri soğuk eve dönüş gecelerinde yakarak ısınacaklardır.

Dönemin en büyük kütüphanesi olan Roma Kütüphanesi ise Vizigotların gelip yakmasına kadar dünyanın en büyük kütüphanesi olma unvanını taşımıştır.

Tam bu sıralarda Anadolu’daki en büyük kütüphanelerden biri olan Bergama Kütüphanesi Sezar tarafından Kleopatra’ya hediye edilince, Kleopatra’nın, kıskançlıktan mıdır, neden bilinmez, Bergama Kütüphanesi’ndeki bütün kitapları aylarca İskenderiye hamamlarında yaktırdığı söylenir.

Sonuçta İskenderiye Kütüphanesi’ndeki kitapların da başına aynı şey gelecektir. Ancak İskenderiye Kütüphanesini kimin yaktırdığı kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklar kütüphanedeki yaklaşık 400 bin kitabın, piskopos Theophilos tarafından yaktırıldığını öne sürerken, diğer bazı kaynaklar kütüphaneyi, Müslümanların İskenderiye’yi ele geçirmesinden sonra Halife Ömer’in yaktırdığını belirtiyorlar.

Söylentiye gore, Amr İbn-ül As, Mısır’ı fethettiği zaman, Halife Ömer’e bir mektup yazmış:

“Burada çok sayıda kütüphane ve içinde binlerce kitap var. Bunları yakayım mı yoksa bırakayım mı?”

Ömer yanıt vermiş:

“Kitapları incele… Eğer yararsız şeylerse, yak. Yok, eğer yararlı şeylerse, yine yak. Çünkü halk, o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmayacaklar ve bize, yani yeniye-yeniliğe sürekli düşman olacaklardır!”

Ünlü astronom ve filozof Nasîrüddin Tûsînin bilim dünyasına olan katkılarında adı onunla birlikte geçen ve bilim adamları gözetmekle isim yapan Hülagu Han’ın, Bağdat’ı istilasından sonra, oradaki 36 kütüphaneyi yaktırdığı, bu yüzden de Dicle’nin aylarca kapkara bir su olarak aktığı yazılır. Bütün bunlar olurken yıl 1258 gibi tarihin ilerlemiş dönemine rastlamaktadır. Çoğu el yazması ve tek nüsha olan milyonlarca kitap bir daha geri dönmemek üzere işte bu “yüce” kişiler tarafından yok edilmiştir.

Barbarlık diye nitelenecek kitap yakma olaylarına Hitler öncesi Avrupa’da da rastlanıyor. Arapların İspanya’yı terk etmek zorunda kalmalarından sonra, Ximenes adında bir kardinal ve Şarlman, Endülüs Kütüphanesi’nden taşıdıkları Araplara ait kitapları Granada’nın Bab-ür-remle meydanında, İspanya’nın Müslümanlardan kurtuluşu adına yaktırmıştır.

Fizikçi Pierre Curie bu kıyım için, “Endülüs Kütüphanesi’nden otuz kadar kitap kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk,” der.

Hiçbiri Roma’daki kadar büyük olmamakla birlikte, kitap yakmalar günümüze kadar sürüp gelmiştir. Sözgelimi, 1562 yılında Güney Amerika’da Maya Uygarlığı’na ait kitaplar, İspanyol papazlar tarafından yakılmıştır. 1566 yılında da, muz kabukları üzerine yazılı İnka antolojilerini yakan Pachacuti, bunu görev aşkıyla yaptığını belirtmiştir. Kitap yakma şöhretinden payını alanlardan biri olan rahip Eugene Evraud, eski Polonezya yapıtlarını yaktıktan sonra, Polonezya adalarında Hıristiyanlık hakkında kitaplar yazmaya koyulduğunda tarih 1872’dir.

Kitap yakmanın en ideolojik tabanlı ve hafızalardan asla silinmeyecek olanı ise Nasyonal Sosyalizm dönemine rastlar. O zamana değin yakılan kitaplar, kütüphaneler için öne sürülen gerekçeler pek açık ve net değildir. Ama, Nazi Almanyasının 10 Mayıs 1933 tarihinde gerçekleştirdiği “kitap yakma töreni”, Almanya’nın, geleceğin dünya lideri olacağına inanan binlerce Nazi tarafından desteklenen toplu kitap kıyımıdır.

Çok değil, 25 yıl kadar önce, 1984 yılının Eylül ayında İstanbul’da toplanan İslam Tıp Kongresi’nde, tepsi içinde tıp kitapları yakılmıştı.

Aynı yıllarda Mis sokağında Cumhuriyet Kitap Kulübü’nün kitapları yakılmıştı.

1980 sonrası resmi kurum ve kuruluşların kütüphanelerindeki kitaplar Seka’ya hamur olmak üzere kamyonlarla götürülmüş, SEKA da almayınca yakılmıştı.

Kitabın yararı, dostluğu, kazançları konusunda herkesin bir araba dolusu edecek lafı vardır. Ama söylenen sözler, kitap okuma sevgisini arttırmıyor, belki azaltıyor bile denebilir. Çok satan kitabın çok iyi kitap olduğu savsatası okuma alışkanlığını da bozmaktadır. Kolay ve rahat okuma tembelliği yaratmaktadır.

Avrupa Birliği sürecinde kilit rol oynayacak 6. uyum paketi Meclis'in gündeminde tartışıldığı sırada, o sıralarda Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül 'Ülkeyi özlediğimiz noktaya getireceğiz' derken, 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nden 15 gün içinde öyle iki karar çıktı ki, düşüncenin, ifade özgürlüğünün hâlâ alevlerle boğuştuğunu anladık. Mahkeme Marquis de Sade'ın 'Yatak Odasında Felsefe'si ile Erje Ayden'in 'İkinci Caddenin Çılgın Yeşili' ve 'Hauptbahnof'tan Bir Trene Bindim' adlı kitaplarını imha etme kararı aldı.

Geçtiğimiz yıllarda Ayrıntı Yayınları'ndan Dragan Babic'in 'Son Sürgün' kitabı için 'imha' kararı verilmişti. Dört kitabın da imha edilme nedeni Türk Ceza Kanunu'nun 426 ve 427'nci maddesine dayandırılıyor: “Halkın ar veya hâya duygularının incitilmesi veya cinsi arzuları tahrik ve istismar eder nitelikte genel ahlaka aykırı yayın yapılması”.

Düşün ve sanat dünyası, yayıncılar, okuyucular ve bu ülke bizim diyen herkes diken üstünde. Çünkü kimse kitapların imha edildiği bir ülkede yaşamaktan memnun değil. Ancak TCK'da böyle bir madde var.

12 Eylül gündeme yeniden taşınırken, işin “kültürü yok etmek” bölümüne ve bunun başlangıcı sayılan “kitap düşmanlığı”na mutlaka değinilmesi gerek. Bu karanlık dönemin en karanlık olaylarından biriydi kitap yakmak ve tarihte görüldüğü gibi bu işi gerçekleştiren ülkeler tarihin karanlığına gömüldüler.

Antik çağda Sparta kenti hep savaşçı yetiştirdi. Sakat ve güçsüzleri öldürdü, sağlam ve sağlıklı olanları baştacı etti. Atina ise insanın beynine önem verdi ve kültür-sanat adamları hep kolladı.

Bu yüzden de Sparta elli yıl içerisinde çökerken, Atina iki bin yıldan fazla yaşadı...

Yaşamaya da devam ediyor…

A.Mümtaz İdil

Odatv.com

27 Haziran 2009

Türkiye'de olur böyle şeyler!

Türkiye'de olur böyle şeyler!

27/06/2009

'Bebek dostu' hastane 1+.5 aydır çocuk doktorsuz


Mehmet ERÇAKIR


ISPARTA - Yaklaşık 3 ay önce ‘bebek dostu hastane’ ilan edilen Yalvaç Doğum ve Çocuk Bakımevi Hastanesi'nde 1.5 aydır çocuk doktoru bulunmuyor. Sağlık Müdürü Dr. Süleyman Önal, unvanın 3 ay önce verildiğini, hastanede görevli tek çocuk doktorunun 1.5 ay önce ayrıldığını belirtti.
Isparta Sağlık Müdürü Dr. Süleyman Önal, iki kadın doğum uzmanının görev yaptığı Yalvaç Doğum ve Çocuk Bakımevi Hastanesi'ne Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tarafından ‘Bebek Dostu Hastane’ unvanı verildiğini söyledi. ‘Bebek Dostu Hastane’ unvanının 3 ay önce verildiğini, çocuk doktorunun yaklaşık 1.5 ay önce ilçeden ayrıldığını belirten Önal, “Çocuk hastalıkları uzmanı Dr. Hese Coşar yan dal ihtisas sınavını kazandığı için İzmir'e gitti. Ancak mevcut hastane için Sağlık İl Müdürlüğü olarak yeni bir çocuk doktoru başvurusunda bulunduk. Önümüzdeki hafta mecburi hizmet kuraları çekilecek ve ilçemize de bir doktor görevlendirilecek” diye konuştu. Önal, hastanenin çocuk doktoru kadrosunun 2 olduğunu belirtti.
Yalvaç Doğum ve Çocuk Bakımevi Hastanesi'nin ‘bebek dostu’ unvanını almak için gerekli kriterleri yerine getirdiğini söyleyen Önal, ‘Bebek Dostu Hastane’ unvanının yaklaşık 1 yıllık çalışma performansına göre verildiğini belirtti. (dha)



Sulu şaka!

28 Haziran Pazar 2009


Kenan Paşa şöyle buyurdu: “Türk halkı yargılanmamı isterse yargıyı beklemem intihar ederim”.
Ne onurlu bir kişiymiş meğerse. Meğer ne gururlu bir asker! Niyeyse paşa, 16 yaşında bir çocuğun kemik yaşını büyütüp idam ettirdikten sonra değil, şimdi, kimse ona dokunmazken intihar etme laflarına başladı. Üstelik onun yargılanması ihtimali iktidar tarafından ‘sulu bir şaka’ olarak algılanırken. Üstelik ülkenin en büyük gazetesinin genel yayın yönetmeni “Darbeci paşayı yargılarsanız bozulurum” yazısı yazdıktan sonra. Üstelik darbeci siyasi kültürümüze karşı geniş bir operasyon başlatılmasına rağmen niyeyse kimsenin aklına onu yargılamak, 12 Eylül darbesinden bahsetmek gelmemesine rağmen.

Empati kurmak gerek
Bazıları kendi hayatlarını hayatın tamamı sanıyor. “12 Eylül’den önce pek dertliydik, darbe oldu da bir oh dedik” türünden yazılar, yaklaşımlar ancak bu türden bir darlıkla, darlanmışlıkla açıklanabilir. Eğer bu türden bir entelektüel ve vicdani ayıp açıklanabilirse!
Üstelik herkes kendi kişisel hayatından bakacaksa meseleye, başkalarının hayatlarından da bakmaya zahmet etmek gerek. Sair zamanlarda o pek sevilen ‘empati’yi uygulamak lazım hiç değilse. 16 yaşındayken idam edilen Erdal Eren’in annesi için 12 Eylül ne? Diyarbakır Cezaevi’nde işkencede ölen bir adamın dileği neydi? Fatsa’da Et Balık Kurumu tesislerinde işkence gören çoluk çocuğun “12 Eylül paşaları yargılansın mı?” sorusuna vereceği cevabı da hayal edin.

Ya işkence görenler?
Anasını babasını yıllarca hapishanelerin küçük, telli deliklerden gören çocuklar ne istiyor? Tüm işkence görenler, bu ülkeyi terk etmek zorunda kalmış tüm insanlar, cezaevi kapılarında kanlı gömlek bekleyen sevgililer, dövülmüş, öldürülmüş gazeteciler...
Hakikat bunların toplamıdır, bizim kendi gördüğümüzle sınırlı bir şey değil. Bir darbenin size zarar vermemiş olması, hatta o darbeden faydalanmanız darbeyi aklamaz. Öyle zannetmek, ölmüş onca kız ve oğlan çocuğuna ayıp olur. Hem de çok ayıp olur.

Asıl ‘sulu şaka’...
Başbakan, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın darbecilerin yargılanmasını engelleyen Anayasa’nın geçici (!) 15. maddesinin kaldırılması talebine “Sulu şaka” dedi.
Asıl ‘sulu şaka’ şudur:
Memleketi ayağa kaldırırsın. Dersin ki “Asker vesayetinde siyasete son!” Bütün entelijansiya sağa sola bakmadan peşine takılır. “Yaşasın!” derler, “Sonunda demokratik bir ülke olacağız!” Bu yolda kurunun yanında yaş da yanar, acayip bir yargı süreci başlar. İnsanlar şüphelenir ama sen dersin ki “Sabredin, ülkenin karanlık darbecilik kültürü sarsılıyor. Sarsacağız. Durmak yok, yola devam!” Herkes fena halde gaza gelmiştir. Ama sonra biri der ki “Arkadaş, darbecilerin başkanı burda. Kendisi resimle meşgul. Ona da mı sorsak acaba ne yapıp ettiğini?” Eğer o noktada sen “Yoook!! Olmaaaz!” dersen, işte bu, dünyanın neresine gidersen git, sulu bir şakadır. Hem de vıcık vıcık!

Kimseye anlatılamaz
Üstelik dünyanın neresine gidersen git bunu anlatamazsın. Arjantin’deki KayıpŞili’de Pinochet’yi yargılamak için yıllarca beklemiş halka bunu anlatamazsın. Yunanistan’da cuntadan çekmişlere, İspanya’da Franco günahlarını görmüş olanlara, İtalya’da Duçe’yi asmış olanlara... Bizim bugün bu ülkede yaşadıklarımızı vicdan sahibi hiçbir halka anlatamazsın. Ama yaşarsın. Böyle, ‘sulu bir şaka’ gibi, vıcık vıcık yaşarsın. Bata çıka bata çıka... Aklımıza mukayyet olacağız. Olmalıyız.
Anneleri’ne, yıllarca parlamentonun önünde her perşembe günü aynı saatte yürüyerek ülkeye bir daha ne yaşamaması gerektiğini hatırlatan bu kadınlara anlatamazsın.

27 Haziran 2009 Cumartesi

ANADOLUyA ÇEKİK GÖZLÜ GELEN TÜRKLER NASIL PALA BIYIKLI OLDU?

Türkler, 11. yüzyılda Orta Asya’dan ufak gruplar halinde Anadolu’ya gelmeye başladıkları sırada çok azı yerleşik düzendeydi, çoğu göçebe ve yarı göçebeydi. Türkler Anadolu’ya devlet kurmaya değil, karınlarını doyurmaya gelmişlerdi, çünkü göçebe toplumun devlet kurma birikimi ve bilinci yoktur.

[ İsmail Tokalak ]

Türkler iddia edildiği gibi Anadolu’ya geldiklerinde çok kalabalık değillerdi. 11. ve 12. yüzyıllarda yaklaşık 4 – 5 milyon insanin yaşadığı tahmin edilen Anadolu topraklarına bir kaç binlik gruplar halinde gelen Türklerin büyük çoğunluğunun, Anadolu’yu Türkleştirip burada bir devlet kurma amacı taşıdıklarını söyleyemeyiz. Anadolu’yu yurt edinmeye çabalayan bu halk, devlet kurumlarını ve kültür oluşturacak enstrümanlarını, elbette ki Bizans İmparatorluğu’nun mirasıyla tanıyıp, tanımlayabilecekti. Dolayısıyla Türkler, Bizans ile kurdukları bağı İslamiyetle kuramayacaklardır. Birçok tarihçi tespit etmiştir ki; Türkler İslami bir makyajla Bizans’ı, kültürünü ve devlet kurumlarını koruyup devam ettirmişlerdir. Ömer Lütfü Barkan’ın aktardığı dikkat çekici tespitlerinden birini hatırlatmak isterim; Bizanslı Rumlar ve diğer Balkan milletleri sadece isim ve din değiştirerek tarih sahnesine yeni ırk, millet ve üzerine yeni görevler almış olarak çıktılar. İslami renk ve cila altında eski Bizans’ı ihya ve devam ettirdiler.

Bin yıldan fazla hüküm sürmüş, birçok antik uygarlığın ve halkın varisi olmuş Bizans Uygarlığı’nın devlet teşkilatından, toprak düzeninden, vergilendirmesinden, maliye sisteminden ve sanat tecrübesinden faydalanılması kaçınılmazdı. Böyle bir uygarlığın devlet teşkilatının yürümesini sağlayacak kurumlardan yararlanılması doğal ve akılcıydı. Selçuklu ve Osmanlı Türkleri var olan bu kurumları ve onları isleten bürokratları kendi sistemlerine alacak kadar rasyonel davranmışlardır.

Bizanslı sanatçılar ve mimarlar Roma Selçuklu Devleti’nde [Anadolu Selçukluları] kendi mesleklerine devam etmişlerdir. Bu sebeple bu Sultanlığın, Bizans kaynaklarında övgüyle anıldığını birçok Bizanslı tarihçiden okuyabiliyoruz. Oldukça ilginç bir örnek ise, iki başlı kartal Bizans’ta olduğu gibi Konya’da da dalgalanıyordu, bir diğeri ise, Selçuklu sikkelerinin üzerinde hem İsa hem de Meryem Ana tasvirleri basılıdır, ayetler diğer bir yüzünde yer alır. Bu örneklerle, Selçukluların Bizans’la ne kadar yoğun benzerlikler kurduğunu bir daha tasvir etmiş oluyoruz.

Roma hukuku ve devlet düzeni modern Avrupa’nın şekillenmesine yardımcı olurken, Bizans sistemi de Selçuklu ve Osmanlı’nın şekillenmesine yardımcı olmuştur. Hem Avrupa’yı istila eden göçmen kavimler hem de Bizans’ı fetheden Türkler at üzerinde kılıçlarıyla gelip Bati Roma’yı ve Bizans’ı fethederken, aynı zamanda devraldıkları kültürel mirasla fethedildiler. Osmanlı Bizans’tan etkilenip kozmopolit bir kültür yaratır. Bizans’ın diplomasi kültürünü, Osmanlı devraldığı bürokratlardan öğrenecektir, varisi olduğu imparatorluk gibi uzun yasayabilmeyi diplomasi gücüyle başarmıştır. Roma’da kendini istila eden barbarlar diye adlandırılan Avrupai kavimleri uygarlaştırmıştır. Avrupa kültürünün temelleri böyle atılmıştır. Ancak Avrupalıların Roma’ya yaklaşımlarıyla bizlerin Bizans’a yaklaşımları benzeşmemektedir. Avrupa devletleri ile Türk devletlerinin kuruluşları arasındaki benzerlikleri ve miras aldıkları kültüre yaklaşımlarını başka bir makalemizin konusu yapmak zorundayız...

Bizans devlet ve kültür kurumlarının gerek Selçuklular döneminde gerekse de Osmanlılar döneminde korunması ve devamıyla birlikte, bu uygarlığın halklarının kimlik değiştirerek, bu devletlerin tebaasının çoğunluğunu oluşturduklarını söyleyebiliriz.

Bu aşamada karşımıza başka bir soru çıkmaktadır; Anadolu’ya gelen Türklerin nüfusu ne kadardı? Fuat Köprülü 20. yüzyıl başlarında Anadolu halkının büyük çoğunluğunun fetihle Anadolu’ya gelen Türkmenlerden oluştuğunu iddia etmiştir. Bu makalesinin yayınlandığı yıllarda, Köprüsü’nün bu görüşü revaçta idi. 1922’den bu yana çıkmış çok sayıda ciddi araştırma bu iddianın yersiz olduğunu, aksine Anadolu halkının etnik yapısında Türkmen geninin azınlıkta olduğunu göstermiştir. Bu iddiayı tartışmak bir yana, Türkler Orta Asya’dan Yakın Doğu’ya oradan Anadolu’ya, aileleri, sürüleri ve kültürleriyle milyonlarca kişilik gruplar halinde gelmediler. Ayrıca önceki yüzyıllarda batı İran ve Anadolu’ya gelen birçok Türk ve Türkmen boyları Balkanlara, Kuzey Karadeniz, Gürcistan ve Suriye topraklarına da yerleşmişlerdir. Yani hepsi Anadolu’ya yerleşmemişlerdir. Bu gün Karadeniz’in öte yakalarındaki Türk boylarının önemli bir kısmi bu bahsettiğimiz boylardan oluşur. Abartılı rakamlar verebilecek olsak dahi Anadolu’ya gelen Türkler, yerli halkın ancak onda birine yaklaşabiliyordu.

Türkler, Anadolu’ya gelirken bir kaç binlik gruplar halinde gelebilmişlerdir. Göçebelerin, aile ve hayvanlarıyla uzak mesafelere göçü oldukça zordur. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde ortalama 4–5 milyon insan bu topraklarda yaşıyordu. Elbette ki Türkler, bir kaç yüzyıl içinde kendilerinden sayıca fazla olan bu yerli halklarla karıştılar. Yerli halkların önemli bir kısmi zamanla İslami seçmiştir. Oğuz boylarıyla birlikte çok sayıda İranlının da Anadolu’ya gelip yerleşmiş olduğunu tespit edebilmekteyiz. Bu çoklu nüfus yapısı, Türklerle karışım sonucu fiziksel görünüş olarak Anadolu’ya özgü Türk toplumunu yaratmıştır.

Türk erkekleri Orta Asya’dan Anadolu’ya, pala bıyıklı, kara yağız görünüşlü delikanlılar olarak gelmediler. Çekik gözleri, basık burunları, ortadan kısa boyları, buğday tenleri, düz ve oldukça uzun saçlarıyla, Moğollara çok yakın bir görünüşe sahiptiler. Kadınlarsa bugünkü Türk kadınlarından çok, çekik gözleri, belirgin elmacık kemikleriyle Orta Asya’daki kadınlara benziyorlardı. Anadolu’ya gelen Türkler, bugünkü Anadolu halkına özgü görünüşlerine, bir kaç yüzyıl içinde Anadolu’da oluşan etnik sentez yoluyla kavuşabildiler.

M.Balivet’in Orta Çağ’da Türkler isimli eserinde, “Türkler seyrek sakalları, örülmüş saçları, kırmızı ya da beyaz börkleri ya da koni şeklindeki şapkalarıyla, gönderlerin ucunda sancak olarak salladıkları at ya da dişi kurt kuyruklarıyla, yanları sıra ilerleyen boynuzlu başlıklar taşıyorlardı. Kemik gerdanlıklar ve zincirler asılı küçük çıngıraklar takmış Saman Babalarıyla, göçebe olsun olmasın Türklerin pek çoğunun Orta Çağ Müslüman toplulukları arasında çok aykırı görüntü sergilediğini” anlatır.

Bu nüfusun Anadolu halklarının ancak %10’una denk geldiğini tespit eden araştırmacılar, Türklerin çok kısa sayılabilecek bir zamanda yerli halkla karıştıklarını yazarlar.

Türklerin Anadolu halkları ile kültürel etkileşimi kaçınılmaz olarak ırksal bir kaynaşmanın da ürünüdür. Anadolu’da ki büyük etnik grupların, -Rumlar ve Ermenilerin- 20. yüzyıla kadar büyük kısmı İslamileşmiş, bir kısmı da İslami görünüm kazanmışlardır. Yakın zamanlardaki bilimsel araştırmalar, Anadolu’da yaşayan Türklerin ırksal özelliklerinin Orta Asya Türklerinden oldukça farklı olduğunu kanıtlamıştır. Gerek Selçuklu gerek Osmanlı dönemlerinde ulus olarak Türk kavramı kabul edilmemiş, Türk sözcüğü göçebe Türkmen toplulukları için aşağılama amacıyla kullanılmıştır.

Anadolu’da Türk olarak adlandırılan ırkın, karışık bir ırktan geldiğini Türk tarihini Türklerden daha iyi tanıyan ve inceleyen Avrupalılar çok iyi biliyordu. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 20. yüzyılın başında periyodik olarak gizli (confidential) damgasıyla hazırlattığı Türkiye hakkındaki raporlarda, Türk ırkının bu özelliği ve tarihsel olarak nasıl bir senteze uğradığı çok açık şekilde anlatılmıştır.(*) Nisan 1919 da gizli ibaresiyle hazırlanan raporda Bizans’ın İslamiyet ve Türkler üzerindeki etkisi anlatılıyor. Bugünkü Türklerin fiziki yapısı ve görünüşlerinin Orta Asya’dan gelen, Moğol görünüşlü Türklerle bir benzerliğinin kalmadığını, bunun da uzun yüzyıllar Anadolu’da ki Hıristiyan yerli halklarla karışmaları, bugünkü görünümlerinin Anadolu’da yerli Ermeni ve Rum kadınlarıyla evlilikler sonucunda olduğunu belirtir. Osmanlı’da uzunca bir zaman Türklüğün küçük görüldüğünü, fakat 1918-1919’a gelindiğinde İslami kimlik yanında Türk kimliği bilincinin kabul görmeye başladığına dikkat çekilir.(…)

İngiliz Gizli Servisi tarafından da fark edilen “Türklüğün küçük görülmesi” hadisesine bir örnek vermek isterim.

Bizans İmparatorluk ailesinden gelen Theodoros Spandounes (Spandugnino) 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesiyle Osmanlı idaresinde bir süre hizmet vermiştir. Türkçe de bilen Spandounes, Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar Osmanlı Sultanlarının kökenleri hakkında bir eser yazmıştır. Spandounes’in Türklere bakışı olumludur. Eserinde Fatih Sultan Mehmet’in Bizans ile Osmanlı’nın bağlantısı konusundaki bir görüşü hakkında şöyle yazar; Fatih, Türk tarihçilerinin iddia ettiği gibi atalarının göçebe çoban kabileler olarak Tatarların-Moğolların-Oğuzların bulunduğu bölgeden [Orta Asya] geldiğine inanmıyordu. Fatih Sultan Mehmet, ailesinin Bizans İmparatorluk ailesi Komnenoslardan geldiğine inanıyordu. İlber Ortaylı’nın büyük Türk olarak göklere çıkardığı Fatih’in bu sözleri hakkında nasıl yorum yapacağını merak etmekteyim, buradan kendisine duyurulur. Ayni zamanda, Nizamülmülk’ten konu açıldığında, Nizamülmülk’ün Sünni olduğunu, hem de ne Sünni olduğunu söyleyen İlber Ortaylı’nın, Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı eserinin 30. bölümünde, toplu halde şarap içmenin kurallarını anlatan bu devlet adamının nasıl bir Sünni olduğunu, eseri Siyasetname’yi bir daha okuduğunda karar vereceğinden eminim.

Osmanlı tarihçilerinin, tarihte yaşanan çarpıklıkları nasıl bir gözlemle anlattığına dair bir diğer örnek ise, Celal-Zade’dir. Osmanlı tarihçisi Celal-Zade, Sultan Selim’in Sah İsmail etrafında toplanan Türkmenlere ve Müslüman Türk kökenli Mısır Memlüklülerine karşı savaşmasını haklı göstermek için onları kâfir ilan eder. Ardından devam eder; görünüş itibariyle prensibi sapıklık olan kâfirlere harp ve cihad cennet mekân atalarımızın mutlu adetlerindendi... Diye ekler. Celal-Zade’nin bu tutumu, Osmanlı’dan beri birçok tarihçinin alışkanlığı olmuştur, bu alışkanlık ve tutum günümüzde de devam etmektedir.

(...)

Her toplum, her uygarlık, her kültür bir sentezin ürünüdür. Mühim olan bu sentezin nasıl oluştuğunu, tarihe tarafsız yaklaşarak, tek yanlı, aşırı milliyetçi şövenist bakış ve görüşlerden soyutlanarak ortaya çıkartmaktır.

Türklerin kendi gerçek kimliklerini tanımaları, dünyada ki yerlerini anlamaları için; uzun yüzyıllar birlikte yaşadıkları milletlerle akraba olduklarını, bu milletlerle ortak bir tarihi yaşarlarken yeni bir ırk yarattıklarını itiraf etmeleri gerekmektedir. Kendimizi doğru tanımlamak için atılacak önemli adim ise; birlikte yaşamış olduğumuz halklarla ortak kültürümüzü, tarihimizi keşfetmektir. (Daha önceki makalelerimde vurguladığım), çok renkli ve desenli bir halinin, bazı renklerine hor davranıp, bazı desenlerini görmezden gelerek, halıyı ancak kıymetsizleştiririz. Tam manasıyla soldurup tek renk yaparız. Kültürümüzdeki bileşenlerin hakkını vermek, onları doğru ve adil tanıtmak gerçek bir saygının gereğidir. İnce ince dokunmuş, işlenmiş bir tabloyu, incelikle ve dokunaklı anlatmak/korumak zorundayız.

Lena Umay

Odatv.com

KAYNAKCA:

- Theodor Spandounes, On The Origin of The Ottoman Emperors

- Bilge Umar, Türkiye halkının Ortaçağ Tarihi

- Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi

- Michel Balivet, Ortaçağda Türkler

- İsmail Tokalak, Bizans-Osmanlı Sentezi

- Speros Vryonis JR, Studies on Byzantium Seljuks and Ottomans

- Kürşat Başdemir, Eski Anadolu: Tarihsel ve Kültürel Süreklilik

- Ömer Lütfü Barkan, Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler

- (*) Anatolia Handbook Prepared Under The Direction of The Foreign Office No:89, April 1919

- (*) A Handbook of Turkey In Europe-Admirality war Staff Intelligence Division, January 1917

- M. Celal-Zade, Selim Name

26 Haziran 2009 Cuma

Sistem seni istemiyor!

Ece Temelkuran
Kıyıdan

26 Haziran Cuma 2009

“Bu sistem beni yetiştirdi ve artık beni istemiyor.” Genetik mühendisi bir arkadaşım önceki gün böyle dedi. Bu, sık sık duymaya başladığım bir şey son günlerde. Bazısı bunu “Ben artık eskidiğimi hissediyorum” diye anlatıyor bunu, bazısı “Türkiye muhafazakârlaşıyor” diye açıklıyor.
Mesele sadece AKP hükümeti ve bu hükümetin yarattığı ‘korku imparatorluğu’ değil. Türkiye daha geniş ve daha derin bir değişimden geçiyor.
Bu değişimin hepimizin kişisel hayatlarında bir karşılığı var. Genetik mühendisi arkadaşımın dediği gibi, “Bu ülkenin bana kötü davrandığını, gitmemi istediğini düşünüyorum” diyebilirsiniz.
Ya da başka bir şekilde ifade edebilirsiniz. Ama şurası çok açık. Bir insan modeli yaratılıyor ve Batılı, laik, demokratik değerlerle yetiştirilmiş insanları sistem kusmaya hazırlanıyor.
Bu, bütün meslekler ve bütün toplumsal sınıflar için geçerli. Sistem, bizi kusuyor.

Paralel toplum
Üst orta sınıfın ya da üst sınıfın çok derdi olan bir mesele değil bu. Çünkü onlar zaten bir süredir paralel bir toplumda yaşıyorlar.
Söyleyin bana onları bu ülkede ne ilgilendiriyor? Sağlık sisteminin değişmesi mi?
Onlara ne, zaten özel hastanelerde özel doktorlarına tedavi oluyorlar. Sosyal güvenlik sistemleri mi? Zaten emekliliklerinde harcamak için bol bol bireysel emeklilik sigortası yaptırıyorlar. Eğitim sisteminin bozulması mı? Zaten çocuklarını ya özel okullara ya da yurtdışında eğitime gönderiyorlar.
Dolayısıyla bir paralel ülkede ve yan yana yaşadıkları insanlarla birbirlerine hiç değmeden yaşıyorlar.
Paralel ülkede yaşadıkları için de hükümetin aldığı kararlar onların kişisel hayatlarını hiç etkilemiyor, takip etmek, tepki vermek gereği bile duymuyorlar. Gel gör ki orta sınıf öyle değil.

Değişen insan modeli
Türkiye, başka bir ülke olacak. Kimileri “Rejim elden gidiyor” diye yerinebilir, “Bizimkiler, Allah’ın izniyle, yönetici pozisyonlara geldiler” diye övünebilir.
Doğruya doğru, şu anda üstte olan ‘pehlivan’ ılımlı İslam ya da daha genel anlamda totaliter bir muhafazakârlık. Durumu nasıl okursanız okuyun sonuç şu:
Bu cumhuriyet, yatırım yaptığı ve desteklediği insan tipini değiştiriyor. Bir profesöre aylarca hapishanede tedavi edilmeden yapılan hukuk işkencesi de bundan, benim genetik mühendisi arkadaşımın kendisinin bu ülkede artık istenmediğini hissetmesi de.
AKP’ye karşı her türlü muhalefetin darbeci olmak silahıyla karşılaşması, “Siz partiyi bölmeye çalışıyorsunuz” diye feveranlara yol açması da bundan, Ergenekon davası nedeniyle içeride olanların en asgari insan haklarının savunulamaz duruma gelmesi de bundan.

Garnitürden kusmuğa
22 Temmuz seçim gecesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmadan sonra “Biz artık bu ülkenin garnitürüyüz” diye yazmıştım.
Bu cümlemi bugün yeniliyorum. Artık bu sistem ülkesini düşünen ama AKP’liler gibi düşünmeyen insanları kusuyor.
Hem de bunu son derece sert bir biçimde yapıyor. Yani bugünlerde ülkenin size kötü davrandığını, artık sektiğinizi ya da istenmediğinizi düşünüyorsanız bu sizin bireysel meseleniz değil.
Bu, toplumsal bir mesele. Sizi bu ülkenin ‘kaymağı’ olarak yetiştirmiş olabilirler.
Ama artık istenmiyorsunuz. Bunun hepimizin meselesi olduğunu anlarsak ancak o zaman bu muammanın içinden çıkabiliriz gibi geliyor bana.

25 Haziran 2009 Perşembe

Yılın flaş transferi...

yozdil@hurriyet.com.tr

Yılın flaş transferi...
Mehmet Topuz, Fener’de.

Gökhan Zan, Galatasaray’da.


Aziz Yıldırım, Adnan Polat’a, "Arda’yı bize ver, tiko para 20 milyon Euro vereyim" demiş filan.

*

Fani işler bunlar...

Yılın transferi, İhsan Özkes’tir.

*

İmam.

Kuran kursu hocası.

Yüksek İslam Enstitüsü mezunu.

Hadis master’ı yaptı.

Müftü.

*

Din baronlarının "gávur" dediği Türkan Saylan’ın cenaze namazını kıldıran müftü... CHP’li oldu.

*

Santrfor...

*

CHP formasıyla attığı ilk gol şu:

"Bazı partiler ’din’ gibi görülüyor. Halbuki, yüce dinimiz bu partiler yokken de vardı. Hiç kimse Müslümanlığı AKP’den öğrenmedi. Din istismarı yapıldığı için, Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımları kan kaybediyor. Din üzerinden siyaset, din üzerinden ticaret yaparak, geçimlerini din üzerinden yürütüyorlar. Neden bir Almanya, bir Japonya olamıyoruz? Çünkü bu millet, sağ partiler tarafından sağıla sağıla bu hale geldi. Millet aş bekliyor, iş bekliyor, huzur bekliyor. Olan, pırıl pırıl gençlerimize oluyor. İmam hatipliler, başörtülüler, muhafazakár insanlar, dini siyasete alet eden partilerin en büyük mağdurlarıdır."

*

Ampul gibi 90’a taktı yani!

*

Yılın transferini gerçekleştiren Başkan’ı aradım, Gürsel Tekin’i... "Telefon ettim, CHP’yle nikáh kıymanızı istiyorum dedim, Atatürk çocuğuyum, şeref duyarım dedi... Ne herhangi bir talebi oldu, ne de bir şartı, çay bile içmedi... Rica ettik, aktif görev alacak CHP’de."

*

Kendi payıma, bu tür diyalogları her gün yaşıyorum... İnternetle mesaj gönderen, telefon eden imam hatip mezunu, ilahiyat mezunu vatandaşların "dinin siyasete-ticarete alet edilmesinden ne kadar rahatsızlık duyduklarını" biliyorum...

*

Sayısız İhsan Özkes var.

*

Özetle.

Dinimizi, rant sağlanacak futbol takımına çevirdiler.

Takdir-i ilahi sanırım...

Din adamlarımız tarafından küme düşürülecekler.

Darbe...

bcoskun@hurriyet.com.tr

Darbe...
DARBELERİ önlemek için 12 Eylül’ü yapanlardan da hesap sorulmalı diyorlar...

Bu iyi bir fikir sanki...


Anladığım kadarıyla 29 yıl sonra Kenan Evrene gidip “Niye darbe yaptın?” diye soracaklar.

Neye dayanarak yapacaklar bunu?..

Elbette Kenan Evrenin yaptığı, yürürlükte olan, geçerli bu anayasaya dayanarak.

Yani o an Kenan Evren kızıp “O zaman verin benim anayasamı...” diyerek ellerinden alıp yırtsa anayasayı...

Ne Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı kalıyor, ne Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı, ne Deniz Baykal’ın muhalifliği, ne TBMM, ne siyasi partiler ne de darbeyi yargılayacak yargı...

*

Böyle ufak tefek teknik sorunlar var.

Misal; 12 Eylül’ü yargılayacak mahkemeler tabii ki “belge” isteyeceklerdir... İyi de; daha geçen gün ortaya atılan taze “darbe belgesini” bulamadı arkadaşlar...

Ya da; 12 Eylülün yargıladığı “Dev-Yol” davası 27 yıldır bitmiş değil, sanıkların tümü torun sahibi, bastonla gidip-geliyorlar mahkemeye...

Kenan Evren’i neresine sıkıştıracaksanız böyle bir çelişkinin?..

*

Asıl önemlisi; bugünkü yapının tüm aktörleri, varlıklarını 12 Eylül’e borçlular.

Çünkü:

12 Eylül bir “insanı silme” projesiydi.

Sendikalar, üniversiteler, sivil toplum örgütleri yok edildi 12 Eylül’de...

Kökleri olan siyasi partiler, siyasi partilerin kadın kolları, gençlik kolları... Sessiz ve sinmiş işçi, ülke sorunlarına duyarsız gençlik, pısırık ve ürkek bir halk...

Tümü 12 Eylül’ün eseridir.

Ve tarikatların etkinleştiği, en çok imam hatibin açıldığı, Özal eliyle yeşil sermayenin yaratıldığı dönemdir 12 Eylül...

*

Hem Tayyip Erdoğan, hem Abdullah Gül, hem Aa Ke Pe... Hem Bülent Arınç gibi politikacılar... Hem onları destekleyen bu kimliği silinmiş toplum...

Tümü 12 Eylülün eseridir...

O zaman niye sorgulayacaksınız 12 Eylülü?..

Ya Paşa kızıp anayasasını geri alırsa...

22 Haziran 2009 Pazartesi

KARAMANLI DİYE KİME DERLER?

Tarihte, Anadolu Selçukluları isminde bir devlet kurulmamıştır. 1070’li yıllarda Anadolu’da bağımsız bir Selçuklu Türk Devleti kurulduğu doğru değildir. Bu dönemde, Suriye’nin kuzeyinde, Irak ve Gürcistan’da hâkim olan Büyük Selçuklular ya da İran Selçukluları’nın basında Melik Şah bulunuyordu.(ö.1092). Anadolu Selçuklu Devletinin’nin kurucusu kabul edilen, aynı zamanda Sultan Melik Şah’a bağlı bir komutan olan Süleyman Şah’ın Anadolu’da ayrı bir devlet kurması söz konusu değildir. Süleyman Şah’ın ayrı bir devlet kurmasının belirtileri olan kendi adına para bastırması ve hutbe okutması hakkında hiç bir kanıt yoktur…

İlk Haçlı Seferlerinin başladığı yıllarda, Türkler Orta Anadolu şehirlerini ele geçirmişlerdi. 1059 yılında Sivas (Sebasteia), 1068 yılında Kayseri (Ceasarea) gibi önemli şehirlere hakim olmuşlardı. Selçuklu kumandanı Süleyman Şah, Hristiyanlık ve Bizans için oldukça önemli olan İznik’e hakimdi. Önemli bir ticaret ve kültür şehri olan İznik, uluslararası üne çokça zaman önce sahip olmuştu. İznik’e hakim Süleyman Şah, 1086 yılında Bizans İmparatoru Aleksios Komneneos (Kastamonu’ya adını veren aileden-Komnenoslar-) ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. Süleyman Şah, Makedonya ve Yunanistan’ın Epir bölgesini Bizans'ın elinden almaya çalışan Sicilyalılara karşı Bizans adına savaşmış ve galip gelmiştir. Bu olay neticesinde de Bizans’la saldırmazlık anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşmanın ardından Süleyman Şah, silahını Türk kardeşlerine karşı çevirmiştir. İmzaladığı bu anlaşmanın hemen sonrasında, 1086’da İznik’ten çok uzakta, Halep şehri yakınlarında -Aynü Seylem- Selçuklu Türkleri ile yaptığı savaşı kaybetmiş, bu mağlubiyeti gururuna yediremeyip intihar etmiştir.

Osmanlı Tarihçileri (Aşıkpaşazade, Nesri), Süleyman Şah’ın Ertuğrul Gazi’nin babası olduğunu savunurlar, Osmanlı’yı Selçuklunun bir devamıymış gibi göstermek istemişlerdir. Ayrıca Süleyman Şah’ın düşmanla savaştan dönerken boğulduğunu, bu sebeple “gazi“ unvanını hak ettiğini düşünmüşlerdir. Oysa ki, Süleyman Şah, Türk kardeşlerine karşı silah doğrultmakla, ne İslami ne de milli davranmıştır. Büyük Selçukluların emrindeyken devletine ihanet etmiştir…

1097 yılında Bizanslılar, Haçlı ordularını Bizans adına İznik’i almaları için görevlendirmişti. Onlara öncü kuvvet olarak Rum-Türk melezi olan, hem Rumca hem de Türkçe konuşabilen Türkopoli(Türkoğlu) birliklerini vermişti. Halkla her iki dilde anlaşabilen Türkopoliler, şehri Bizans adına almışlardır. Şehirde katliam yapılmasını önlemişlerdir.

1097 yılından sonra, Selçuklu Türkleri’nin başkenti olan Konya’nın, Türkler tarafından kesin ne zaman alındığı bilinmez. 1071,1075 yılları öncesi tahmin edilmektedir.

Selçuklu Devleti’nin kurulduğu yılların, Sultan Melik Şah’ın öldüğü 1092 ya da İznik’in kaybedilip, Konya’nın başkent olduğu 1097 olması gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihçilerinin verdiği “Anadolu Selçukluları“ ismi de sonradan uydurmadır. Anadolu’da kurulan Selçuklu Türk Devleti’nin ismi, Diyar-i Rum Sultanlığıdır. O dönemdeki ismi; Roma Selçuklu Sultanlığı, Mülük-i Selcukiyye-i Rumiye’dir. Bu ismin tam anlamı, Selçuklu Roma devletidir. İlk Osmanlı tarihçileri Rum yerine, Anadolu ifadesini Selçuklular için kullanmamışlardır.(Nesri, Aşık Paşazade) Bu devletin resmi dili farsçadır.

(…)

Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde sağlamca oturmuş toplumsal ve siyasal düzenlemeler buldular. Bizans’ın topraklarını ele geçiren Selçuklular, onların devlet düzenini de almışlardır. Anadolu Selçukluları, Bizanslılarla savaşmasına rağmen ilişkilerini savatsan çok kültür ve ticaret alışverişi üzerine geliştirdiler.

12. yüzyılın ortalarından itibaren Selçuklular, daha iyi örgütlenmiş, hoşgörülü bir devletti. Yöneticileri, Bizans kaynaklarında, kurnaz ve azimli olarak anılmışlardır. Bu kaynaklarda, II. Kılıç Arslan ise topraklarında yaşayan pek çok Hrıstiyana iyi davranması ile anlatılmıştır. Bizans ve Selçuklu ilişkilerinin, yoğunluğuna örnek verecek olursak; Bizans devlet kademelerinin yüksek mevkilerinde özellikle Aksoukh ailesinden Türkler, Selçuklu Devleti’nin devlet kademelerinde de Bizanslılar yer alıyordu.

Bizans saraylarına özgü, usuller, kurallar, kaideler, Selçuklu saraylarında da mevcuttur. Örneğin, İslamın yasaklamasına rağmen Bizans’ta olduğu gibi, Selçuklu saraylarında da içki içiliyordu. Hatta, Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizamülmülk (1018-1092), Selçuklu Devleti’nin sorunları üzerine kaleme aldığı Siyasetname adlı eserinin 30. bölümünde, toplu olarak nasıl şarap içileceğinin kurallarını, şartlarını anlatmaktadır.

Selçuklu şehzadeleri, zaman zaman, Bizans saraylarında eğitiliyor, Farsça ve Türkçe konuşabilen şehzadeler, Rumca öğrenirken, siyaseti ve diplomasiyi tanıyorlardı. Bu sayede, Selçuklu Türk Devleti’nin idaresi, Bizans usul ve kanunlarıyla şekillenmiştir. Özellikle 11. yüzyıldan itibaren, Anadolu’da Türk nüfusu artmış, bu nüfus, yerleşik düzeni ve kültürü Bizans halklarıyla kaynaşarak özümseyebilmiştir. İslam tarihçilerinin, bizlere anlattığı gibi, Türkler ve Bizanslılar sürekli savaşmamışlardır. Anadolu’ya gelen Türklerin, büyük çoğunluğu, İslam adına gazalara katılmak için değil, bu topraklarda yaşayıp, buraları yurt edinmek için gelmişlerdir. Bu sebeple Bizans’a ve yerli halkına düşmanca davranmamışlar, kendileri için ideal olan yaşam tarzını seçip özümserken Milli ya da İslami bir tercihte bulunmamışlardır.

(…)

Bizans, Türklerin askeri gücünden yararlanmaya çalışmıştır. Bizans, Türkleri yüzyıllardır tanıyordu, kendisi için en iyi askerlerin Türkler olduğunu biliyordu. Türklere karşı savaşırken Türklerden yardım almak zorunda kalmıştı. Aynı zamanda, Anadolu’daki bazı Türk gruplarını Balkanlara taşımış, ve onları Hristiyanlastırdıktan sonra Anadolu’da iskân ettirmiştir. (Çepni Türklerinden bir grup ve Kumanlar…)

Örneğin melez Türkopoli askerleri, 11. ve 12. yüzyıllarda Bizans’ın oldukça tercih ettiği askerlerdir.

Türkler gerek yerleşmek için gerekse de paralı asker olarak 6. yüzyıldan bu yana Anadoluya taşınmışlardır. Bugün Moldovya ve Romanya’da yaşayan Oğuz Türklerinden, Ortodoks Hristiyan olan Gagavuzlar, büyük olasılıkla 10. ve 11. yüzyıllardan itibaren Anadolu’da yasayan Türklerdir. Ayrıca, Rumca bilmeyip Türkçe konuşmaya devam eden bu halk, Lozan Antlaşması’yla Ortodoks-Hristiyan olduklarından Rum sayılıp 1924’te Yunanistan’a sürülmüşlerdir. Bu halkın büyük çoğunluğuna Karamanlılar denirdi. Bunlar, 10. yüzyıldan itibaren Hristiyanlaşmış Kuman ve Peçenek Türkleridir. Nedense bu halk Türkler’de, Orta Asya’dan taşınabilen kültürel öğelerin taşıyıcıları olmalarına rağmen, milli bir refleks olarak dahi korunmamışlardır.

Karamanlılar ve diğer gayri müslüm Türkler, Yunanistan’a sürüldüğünde Rumca bilmiyorlardı. Sadece Türkçe konuşabiliyorlar, Türk gibi yaşıyorlar, ancak sadece Rumlar gibi dua ediyorlardı. Bunun cezasını da ülkelerinden sürülerek ödemişlerdir. Göçetmelerine, yeni yurt edinmelerine rağmen yüzyıllarca kendi dillerini, geleneklerini, müziklerini ve geleneksel ritüellerini koruyabilmişlerdir. Bu Türkleri işimize gelmiyor diye Rumdan sayabilir miyiz?

Bu insanlarımıza ve ne yazık ki tarihimize yapılan “milli“ müdahalenin savunucuları, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’a “gazi“ unvanını hala hak göreceklerdir. Bu, bizi elbette şaşırtmayacaktır.

Lena Umay

Odatv.com

12 Haziran 2009 Cuma

Çocuklara ne oluyor?

yozdil@hurriyet.com.tr

Çocuklara ne oluyor?


- Alo, polis amca...

- Efendim kızım.

- Annemi öldürdüm!


*

Deniyor ki:

"Çocuklarımıza ne oluyor?"

*

Saçları dökülüyor.

Uykudan sıçrayarak uyanıyorlar.

Mide spazmı geçiriyorlar.

Bazıları kabız, bazıları ishal.

Kimi ha bire yiyor.

Kimi yemeden içmeden kesiliyor.

Hafıza kaybı yaşıyorlar.

Sebepsiz yere başları dönüyor.

Korkuyorlar.

Elleri titriyor.

Hırçınlaşıyorlar, aniden parlıyorlar.

Dokun, ağlıyorlar.

Altını ıslatan var.

Regl dönemleri sapıyor.

*

Henüz 10-11 yaşındalar.

*

Sınav sayısını azaltacaklarına, güya reform yaptılar, sınavı artırdılar...

Manyağa çevirdiler çocuklarımızı.

*

Anneler zaten kafayı yedi...

- Çalış.

- Çalıştım.

- Daha çalış.

24 saat kavga.

*

1975'te 150 tane dershane vardı bu memlekette... Şu anda 5 bin.

*

Netice?

El álemin çocukları Disneyland'a gidiyor...

Bizimkiler psikiyatra.


*

Onun için, bırakın vatana millete ailesine hayırlı olmasını filan...

Kafanıza sıkmadığına dua edin.

Medya medya güzel günler hani ya...

bcoskun@hurriyet.com.tr


Medya medya güzel günler hani ya...

TÜRK medyasını anlamak zordur.

Burada dürüst olunmaz...
Mertlik, açık sözlülük suçtur...
İkiyüzlülük, herkese şirin gözükmek, döneklik para eder de, yalakalıkları başlarına taç yaparlar.
Son zamanlarda başka bir işim olsun isterim.
Taş taşımalıyım, çöp toplamalıyım, yerleri silmeliyim... Yorgun düşmeliyim, belim ağrımalı, sancılarım tutmalı, başım dönmeli, dizlerimin üzerine çökmeliyim...
Belki acılarımdan oturup ağlamalıyım...
Ama gurur duymalıyım yaptığım işten...

Bakın; Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor...
Batı kapıları bir bir kapanıyor yüzümüze... Avrupa mahkemelerinde, dolandırıcılıktan, aile içi şiddete kadar her yerde mahkûm oluyoruz... Batılı liderler açık açık Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğinden söz etmeye başladılar... AB seçimlerinde Türkiye karşıtlarını destekliyor Avrupalı...
Farkında değilsiniz; AB rüyamız bitti...

Niçin?..
Çünkü toplum öncüleri bu büyük geçişte, Türkiye’ye ihanet ettiler...
İşte başta; kitlelerin eğilimlerinden, bilinçlendirilmesinden, yönlendirilmesinden, bilgilendirilmesinden ilk sorumlu medya...

Mensubu olduğum yüce meslek...
Türkiye’nin başına örülen çorabı halktan gizledi medya...
Bir ilkelliğin, bir gericiliğin, bir yobazlığın, bir hınzır tuzağın farkındaydı ama yumdu gözlerini...
Tam altı yıl ekranlarda, gazete sayfalarında, köşelerde farklı bir dünya sunuldu insanlara...
İktidar yalakaları ekran ekran gezdirilirken, gazete köşelerine AKP’nin adamları yerleştirildi ve karşı devrim sürerken kapattılar gözlerini...
Sanki her şey yolundaymış gibi...


Dönün bakın; öyle mi?..
Bir rüyanın sonundayız...
Ve ben en çok çocuklara yanarım...
Bizim kuşaklar zaten kaybetmişti, ama çocuklar...
Çocuklara çağdaş bir dünya için sözümüz vardı...
Olmadı...

6 Haziran 2009 Cumartesi

Dikili'de su cep yakacak! (10 TON SU 1 KURUŞ OLDU.9


Dikili'de su cep yakacak!

05/06/2009

Dikili'de Belediye Başkanı CHP'li Özgüven 10 ton suya bir kuruş ücret alacak


İZMİR - Dikili İlçesi'nde, 10 tona kadar şebeke suyunu halka ücretsiz veren ve bu yüzden yargılanan Belediye Başkanı CHP'li Osman Özgüven, suya ‘zam’ yaptı. Özgüven başkanlığındaki belediye meclisi, 10 ton su için halktan 1 kuruş ücret alacak.
Belediye Başkanı Osman Özgüven, kent halkının daha iyi, daha huzurlu bir hayat sürmesi için 10 tona kadar suyu ücretsiz verdiklerini, 11'inci tondan itibaren ücret almaya başladıklarını hatırlatarak, “Ancak yasa gereği belediyeler ürettikleri mal ve hizmetlerden ücret almak zorundalar. Suyu ücretsiz verdiğimiz için, bu yasa çerçevesinde Dikili Asliye Ceza Mahkemesi‘nde yargılanıyoruz. Yargıya saygımız büyük ama suyun da bir insan hakkı, yaşam hakkı olduğunu düşünüyoruz ve kesinlikle satılmaması gerektiğine inanıyoruz” dedi.
Yargılanması nedeniyle suya zam kararı alındığını kaydeden Özgüven, “Dün belediye meclisimizde konuyu görüştük ve 10 tona kadar sudan 1 kuruş ücret almaya karar verdik. Uygulama hemen başlıyor. Belediyeler ticarethane olarak görülmemeli. Biz bu zihniyete karşıyız. Ancak yasalar karşısında 10 tona kadar su kullananlara ücret belirlemek zorunda kaldık. ve 10 ton suya 1 kuruş bedel belirledik” dedi.
İnsan vücudunun yüzde 75'nin sudan oluştuğunu kaydeden Özgüven, “İnsan elektriği kesildiği zaman elektriksiz yaşayabilir ama susuz yaşayamaz. Üç çocuklu bir ailenin bedelini ödeyemediği için suyunun kesildiğini düşünün. Burada susuzluktan dolayı hastalık da olur, her şeyde. Belediye olarak birçok hizmet için ücret almıyoruz. Ancak sadece su için bize dava açılıyor. Bunun bilinçli yapıldığını düşünüyorum. Günümüzde 1 litre süt yarım litre sudan daha ucuz hale geldi. Buradan da anlaşılacağı gibi suyumuzu satmak istiyorlar. Suyun satılmasına karşı birilerinin tekerine çomak sokuyoruz. Suyun satılmasına karşıyız. Suyun yaşam hakkı olduğunu savunuyoruz. Suyun bedava olmasından yanayız. Bunun için yargılanıyoruz” dedi. (dha)