27 Temmuz 2009 Pazartesi

Osmanlı Devleti nerede kuruldu? TARİHİMİZ BİLE KURMACA!...

Ünlü tarihçiden tüm bildiklerimizi yerle bir edecek iddialar!

27.07.2009 14:01
Burhan KAZMALI / YALOVA (AHT)


Yalova Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nin Yalova'da ortaklaşa düzenlediği sempozyumda konuşan Bilken Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil İnalcık, 1993 yılında yayınladığı tebliğde, Osmanlı devletinin Yalova'da kurulduğu tezini tekrarladı. Yalova'daki seminerde konuşan İnalcık, Osmanlı'nın Kayı boyundan geldiği savının da hurafe olduğunu iddia etti.

Termal'de Yalova ve Bilkent üniversiteleri tarafından düzenlenen Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihi Sempozyumu, Yalova'nın Termal ilçesinde bir otelde yapıldı. Burada konuşan Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Halil İnalcık, Osmanlı Beyliği'nin devlet statüsünü 1302 yılında Yalova'da Bizans'a karşı yaptığı Bafeus Savaşı'yla kazandığını iddia etti. İnalcık, 70 yıldan bu yana da bu konudaki gerçekleri dünyaya anlatmak için uğraş verdiğini anlattı.
Türk devletlerinde hanedanın kurulması için hutbe okunması ve sikke bastırılması gerektiğini ifade eden Prof. İnalcık, ''Osmanlı, Karacahisar'da payitahtını kurduğu zaman, çoğu Müslüman olan halk, kadı tayin edilmesini ve hutbe okutulmasını istemişti. Bunun üzerine camilerde hutbe okutulup kadı tayin edildi. Bunun olduğu tarihi, tarihçiler iki asır sonra 1299 olarak kabul etmişlerdir ve öyle süregelmiştir. Bu zamanlarda sikke basımı da söz konusu değildir. Bunların çoğu hurafeden ibarettir'' diye konuştu.
İnalcık, Osmanlı'nın Oğuzların Kayı boyundan geldiği konusunun da hurafeden ibaret olduğunu iddia ederek, "Türk ananelerinde hakanlığa namzet olanlardan birinin zafer kazanması gerekiyor. Osman Gazi, sınırda kendi dönemindeki alplerle mücadele ediyor. Burada tarihçi hangi eseriyle öteki alpleri gölgede bıraktığına bakmalı. İşte bu hadise Bafeus Savaşı'yla gerçekleşmiştir. Yani kendisinden sonra oğlunun hiç itirazsız beylik tahtına oturması, hanedanın kurulmuş olması tarihçinin tespit edeceği en önemli şeydir. Orta Çağ'da hanedan demek devlet demektir. İşte bunu temin eden, Osmanlının büyük Bafeus Zaferi'dir" şeklinde konuştu.

BU TARİH BİZANS KAYNAKLARINA DA GEÇTİ

Osmanlı'nın kurulduğu tarihin Bafeus Savaşı'nın Bizans kuvvetleriyle Osman Gazi komutasındaki ordu arasında geçtiğini, bu tarihin Bizans kaynaklarında da geçtiğini anlatan İnalcık, bu çok önemli savaş konusunda Türk kaynaklarında hemen hiçbir şey bulunmadığını söyleyerek, "Bu savaşın neticesinde Osman'ın şöhreti yayılmıştır. Her taraftan onun emri altına Türkler gelmeye başladı. Demek ki bir ordu sahibidir. Demek ki bu zafer Türk ananesine göre kut sahibi olduğu zaferdir. Kendisinden sonra Orhan hiç itirazsız tahta geçmiştir. İşte bu sebeple bu tarihte bir hanedan olarak kurulduğunu söylüyorum. Bu zamana kadar 1299 olarak kabul ettik. Şimdi (Bu nereden çıktı) diyorlar. Delillerimle, kaynaklarımla ispat ediyorum. Lütfen okuyun" diye konuştu
Yalova Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Niyazi Eruslu da Yalova'nın tarihte sadece kuruluş yeri olarak değil ilk gümüş sikkenin basıldığı ve ilk matbaanın geldiği yer olarak da önemli olduğunu anlattı. Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Doğramacı da, elindeki tarih kitabına atıf yaparak, "İçinde kuruluş tarihi olarak Osman Bey'in 1299'da bağımsızlığını ilan ettiği yazıyor. Ancak artık yeni bulgular var ve bu kez Yalova'da bilimsel deprem yaşanıyor. Bu, tarihi bir andır" dedi.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Şavşat'ta, Deniz Feneri Derneği'ne tepki

Şavşat'ta, Deniz Feneri Derneği'ne tepki

22/07/2009

Sel mağduru Şavşatlılar Deniz Feneri Derneği'nin aracına ve görevlilere tepki gösterdi



Artvin’in Şavşat İlçesi'nde geçen haftaki selden etkilenen felaketzedelere yardıma geldiği öne sürülen Deniz Feneri Derneği'nin aracına ve görevlilere tepki gösterildi. Aracın üzerindeki ‘Yüzyılın iyilik hareketi’ yazısı tahrip edildi.
Olay, sel mağdurlarının Şavşat Kaymakamlığı binası önünde yaptığı eylemin ardından meydana geldi. Kaymakamlık önünde bekleyen grup dağılmadan alana siyah renkli ve üzerinde Deniz Feneri Derneği logosu bulunan 34 BF 3207 plakalı minibüs girdi. Bunun üzerine topluluktan tepki yükseldi. Kalabalık üzerlerine yürüyünce Deniz Feneri Derneği görevlileri aracı terk ederek Şavşat Kaymakamlığı'na girdi.
Gruptan bazı kişiler, Deniz Feneri Derneği'ne ait aracın üzerinde yazan ‘Yüzyılın iyilik hareketi’ yazısını sprey boya ile tahrip etti ve Deniz Feneri Derneği aleyhine sloganlar attı. Protestoculara müdahale eden polislerle aracın çevresindeki gençler arasında kısa süreli arbede yaşandı. Polis daha sonra minibüsü olay yerinden götürdü.

Başbakan'ın gelmemesi eleştirildi

Protesto gösterisi sırasında, selde 77 yaşındaki annesi Lütfiye Acar’ı kaybeden 61 yaşındaki Nebahat Doğan yaptığı konuşmada, yetkililerin kendilerine ilgi göstermediğini söyledi. Başbakan'ın felaketten sonra Şavşat'a gelmediğini hatırlatan Nebahat Doğan, “Başbakan oy için olsaydı buralara gelirdi. Bizlere geçmiş olsun demedi. Annemi felakette kaybettim. Benim annem 4 devlet memuru yetiştirmiştir ve biz vatana hayırlı vatandaşlarız. Benim annem bir set yüzünden hayatını kaybetti. Artvin ve Şavşat CHP’li değil de, AKP’li olsaydı ne kadar yardım gelirdi? Kız kardeşimin evinde kalıyoruz. Şu ana kadar bir iğne dahi yardım görmedik. Biz Başbakanın buraya gelmesini istiyoruz” dedi.
Kaymakamlık önünde toplanan yaklaşık 200 kişi ‘Suçlular yargılansın’ sloganı attı. Sel mağdurları adına okunan basın açıklamasında sorumluların hemen tutuklanması ve olayda maddi ve manevi zarar gören tüm ailelerin mağduriyetleri kalıcı bir biçimde giderilmesi istendi.
Eylemin ardından göstericilerden oluşan 4 kişilik temsilci grubu Şavşat Kaymakamı Serdar Kaya ile bir süre görüştü. Kaya’nın, yardımların kısa sürede yapılacağı sözünü verdiği öğrenildi.(dha)



Unakıtanlarınn önlenemez yükselişi

İSO tarafından açıklanan ‘Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu’ listesi AKP’nin iktidara geldiği tarihten 1 Mayıs 2009’a kadar Maliye Bakanı olarak görev yapan Kemal Unakıtan’ın ailesine ait A.B Gıda Sanayi’nin dikkat çeken performansını ortaya koydu.

2005 yılında ikinci 500’de adı bile olmayan A.B Gıda bu yıl açıklanan ilk 500 sanayi kuruluşu listesinde 434’üncü sırada kendine yer buldu

İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından açıklanan Türkiye sanayisinin en büyük 500 kuruluşu listesinde en dikkat çeken performansı Kemal Unakıtan’ın oğlu tarafından yönetilen ve ortakları arasında eşinin ve kızlarının olduğu A.B Gıda Sanayi Ticaret A.Ş gerçekleştirdi.

2005 yılında İSO tarafından açıklanan ikinci 500 listesinde yer bulamayan, yani Türkiye’nin ilk 1000 sanayi şirketi arasına giremeyen A.B Gıda’nın adı ilk olarak 2006 ikinci 500 listesinde yer aldı. 47.8 milyon TL’lik cirosu ile A.B Gıda, 2006 yılı ikinci 500 listesine 437’inci sıradan girdi. 2007 yılına gelindiğinde ise A.B Gıda’nın cirosunu yüzde 26.3 artırarak 60.4 milyon TL’ye çıkardığı gözlendi. A.B Gıda bu performansı ile 2007 yılında açıklanan ikinci 500 listesinde kendine 239’uncu sırada yer bulmayı başardı.

Bu yıl ise A.B Gıda ikinci 500 listesinden ’Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu’ listesine terfi etti ve kendine 434’üncü sırada yer buldu. A.B Gıda’nın cirosu kriz yılı olan 2008’de bir önceki yıla göre yüzde 112 gibi inanılmaz bir artış gösterdi ve 128.1 milyon TL’ye çıktı. Bu hızlı ciro artışı da A.B Gıda’yı en büyükler listesinde 434’üncü sıraya taşıdı.

Faaliyet kollarına göre yapılan listede ise gıda içki tütün alanında 80’inci olmayı başardı. Kendi sektöründe A.B Gıda Doğuş Çay, Kerevitaş, Aymar gibi şirketleri geçmeyi başardı.

Kurulduğunda iki tavuk kümesi bir de soğuk hava deposu vardı

2001: Abdullah Unakıtan, annesi Ahsen Unakıtan, kız kardeşleri Zeynep Unakıtan Basutçu ve Fatma Unakıtan ortaklığında AB Gıda kuruldu. İlk kurulduğunda Balıkesir ili Manyas ilçesi Yeniköy mevkiinde faaliyet gösteren kabuklu yumurta üretim tesislerinde sadece 2 adet tavuk kümesi, yumurta saklanan soğuk hava depoları ve civciv büyütme kümesi bulunuyordu.

2003: A.B Gıda, tam hasat zamanı düşük gümrük tarifesiyle 4 bin 400 ton mısır ithal edince piyasa kötü etkilendi. O dönem Maliye Bakanı olan Kemal Unakıtan, “Mısırları tavuklarımız için ithal ettik, sürekli yiyorlar” demişti. Abdullah Unakıtan mısırı gümrük vergisi yüzde 20 iken ithal etmiş, ithalatın ardından vergiler önce yüzde 45’e, sonra da yüzde 70’e çıkarılmıştı. Bu sayede Bakan’ın oğlu Abdullah Unakıtan’ın 360 milyar lira kazandığı iddia edilmişti.

2004: Avek ve Serab Gıda şirketlerine ortak olan Unakıtan’lar bu şirketlerdeki hisselerini devretti.

2005: A.B Gıda, Bandırma’da 2.5 milyon TL’lik yatırım için Hazine’den teşvik belgesi aldı ve KDV istisnası ile gelir vergisinden muafiyet kazandı. Zaten şirket de en büyük atılımını bu yatırım sayesinde yaptı. Yılda 60 bin fosforik asit işlenmeye başladı. Food Grade Fosforik Asit Tesisi Türkiye‘de bir ilk oldu. Fosforik asit rafinasyonu ile gıdada kullanılabilir fosforik asit üretimine de geçildi. Özellikle kanatlı hayvanlara yönelik yem sanayinde kalsiyum ve fosfor kaynağı olarak kullanılan maddeler üretildi. Şirket yıllık 72 bin ton üretim kapasitesi ile yurtiçinde liderliğe oynadı ve Avrupa ve Ortadoğu ülkelerine de ihracat yapmaya başladı.

2005: Türkiye’de bir ilk olarak fosfat tuzlarından biri olan STPP (sodyum tripolifosfat) üretimine başladı. Bu ürün özellikle deterjan ve seramik üretiminde yaygın şekilde kullanılan bir ürün olarak biliniyor.

2005: Telemobil adlı şirketin yönetimine Unakıtan kardeşler geçti.

2005: Maliye Bakanı Kemal Unakıtan‘ın kızları Zeynep ve Fatma Unakıtan, A.B Gıda‘nın Avrupa yakasındaki dağıtımını yapmak üzere FAB Gıda’yı kurdu. Abdullah Unakıtan, Şenol Ayvaz ile birlikte SAB Makine Limited şirketini kurdu.

2006: Kuş gribinin Türkiye’yi kasıp kavurduğu bir dönemde A.B Gıda’nın pastörize yumurtası marketlerde yerini aldı. Pastörize yumurta pazarının yüzde 90’ına sahip şirket, kuş gribi döneminde 1 haftada 1 milyon kutu ürün sattı. 2005 yılının başına kadar yumurtanın KDV‘si yüzde 8, likit yumurtanınki ise 18 idi. Abdullah Unakıtan‘ın sahibi olduğu A.B Gıda, likit yumurta yatırımı yapmaya başlayınca KDV de yüzde 8’e indi.

2008: Enerji alanında büyümek için Zeynep Unakıtan’ın büyük ortak olduğu ZİA Enerji şirketi kuruldu.

2008: A.B Gıda Sanayi A.Ş., Bandırma’da 600 MW kurulu güce sahip termik santral kurmak üzere EPDK’ya lisans başvurusu yaptı. Enerji uzmanları, Unakıtanlar’ın yapacağı yatırımın maliyetinin en az 600 milyon dolar olacağını vurguladı. EPDK santral için gerekli izni kısa sürede verdi.

2008: Abdullah Unakıtan, Başbakan Erdoğan’ın Davos çıkışından sonra ünlenen ’One Minute’ sözünü markaya dönüştürmek istedi. Babasının ABD Cleveland’daki kalp ameliyatından dönüşünde Abdullah Unakıtan bu isimle ilgili tescil başvurusunu geri çekti.

2009: A.B Gıda bünyesinde 7 bin 750 metrekarelik bir kek fabrikası kuruldu.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

SAİD-İ NURSİ RUS AJANI

Adı Nurettin Peker.
Balkan Savaşı'nda, Çanakkale Savaşı'nda, Irak Cephesi'nde bulundu.
Kurtuluş Savaşı'nın gönüllü subaylarından oldu.
İki kez ağır yaralandı, ölümden döndü.
Irak Cephesi'nde esir düştü.
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin temeline ilk harç koyanlardan biriydi.
Nurettin Peker'in anılarını yazdığı "Tüfek Omuza" adlı kitap Doğan Kitap'tan çıktı.
Kitabın 311'inci sayfasına bir göz atalım:
"Kastamonu Valisi Ahmet Avni Doğan'dan aldığım gizli emir üzerine, kendisini daha önce askerden tanıdığımdan, Kastamonu'ya sürgüne gönderilen Şeyh Said-i Kürdi (Nursi) ile eski dost olarak görüşmeye başladım. Çünkü müftüler tarafından verdirilen vaazlar kimi zaman yeterli olmuyordu. Bu vaizler hala cemaate göre konuşuyordu ve Şeyh Said-i Kürdi'nin Nurcuları hala faaliyetteydi. Ruslar! Ruslar! Ah! Ruslar!
Bu kişi babamın da arkadaşıydı ve 1. Dünya Savaşı'nda cephede benimle de beraber savaşmıştı. O Ruslara, ben İngilizlere esir düştük. 'O Moskova'dayken görevlendirildi' derim ben! O ise 'Kaçtım Rus hainlerden' der. Tarih ve devletimiz ne der?
Ben, 1916-1918 yılları arasında Kürtlerin yaşadığı Kuzey Irak, Batı İran ve bizim Osmanlı devletinin güneydoğusunda İngilizlerle, Ruslarla, Ermenilerle bunların aldatıp isyan ettirdikleri Kürt aşiretleri ve Şii asi Arap aşiretleriyle savaştım. 30 ekim 1918'de Dicle grubuyla Musul petrolünü teslim etmemiştik. Ben esir olmuştum. Peki Said-i Nursi neden bizim geçit bölgeden olarak gidip faaliyet yapmadı? Yapabilirdi çünkü gizli örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa'dandı.
Kendisiyle beş yıl boyunca görüştüm ama bana açılmazdı. 'Sen gizli görevini yap oğlum' derdi. Daha çok savaş anılarımızı konuşarak görüşürdük. Balkan Savaşı, Hamidiye Alayları, Edirne Olayı gibi özel görüşmeler yapardı.
Kendisine Kastamonu sevenleri tarafından her öğün tepsiyle yemek getirilirdi. Çamaşırlarını yıkayan hizmetçisi de eski bir Kürt subayıydı.
Bu konu hakkında yazı ve raporlarım vardır. Allah rahmet eyleye..."

Nurettin Peker'in anılarında Said-i Nursi'ye ayırdığı bölüm bu kadar.
Görünen o ki devletin istihbarat birimlerinde Said-i Nursi'nin "Rus Ajanı" olduğuna dair raporlar vardı.

Odatv.com

22 Temmuz 2009

Devlet nasıl yenildi?

KUM SAATİ

Ahmet Altan

Silahla olmadı bu.

Sadece PKK’nın “var olması” yetti devletin yenilmesine.

Aslında PKK’nın devleti silahla yenmesi mümkün değildi.

Devlet, devlet gibi durmayı becerebilseydi böylesine ağır bir yenilgiye uğramazdı.

Ama bizim devletin bütün “bozuklukları”, PKK’nın başlattığı Kürt savaşıyla birlikte gün yüzüne çıktı.

Kendini “ağa”, halkı da “yanaşmalar” olarak gören bir anlayışın sonucu olarak geldi bu yenilgi.

Bir “yanaşmanın” her türlü talebini “küstahça bir saygısızlık” gibi gören bizim “ağa devlet”, Kürtlerin istekleriyle karşılaşınca tam bir “asabiyete” kapıldı.

Çok haklı, çok yerinde olan bu istekler, işin içine hiç silah karıştırılmadan çözülebilirdi.

Ama 12 Eylül denilen o korkunç felaket, Kürtlerin mırıltı halindeki isteklerine bile tahammül edemedi.

Bir ölüm makinesi gibi saldırdı o insanların üstüne.

Diyarbakır hapishanesi, Kürtleri “öfkeden ve acıdan” çıldırtmak için sanki bilinçli bir şekilde kullanıldı.

O hapishanede öyle acılar yaşattılar, öylesine korkunç işkenceler yaptılar, insanları öylesine aşağıladılar ki Kürtlere “dağlara gitmekten” başka yol bırakmadılar.

Kürtler silaha sarılınca da devlet zıvanadan çıktı.

Bu isyanın nedenini hiç düşünmedi, bir çözüm yolu aramadı, insanların şikâyetlerine kulaklarını tıkadı, isteklerini elinin tersiyle itti.

Onların “Kürt” olduğunu bile inkâr etti.

Tek bir amaç seçti kendine.

İsyanı ne olursa olsun bastırmak.

“Bunun başka bir çözüm yolu var mıdır” diye bakmadı bile.

PKK’nın çok sağlam bir halk desteği vardı, dışardan da destek buldu.

Devlet, PKK’yı silahla yok etmeyi, isyanı bastırmayı beceremeyince kendisi için büyük yenilginin yolunu açan hatayı yaptı.

Bütün kurumlarıyla birlikte “hukukun” dışına savruldu.

Bugün Güneydoğu’nun neredeyse her yanından öldürülmüş insanların kemikleri çıkıyor.

Bu korkunç katliamı devletin görevlileri işledi.

Devlet, oralarda görevlendirdiği subaylarını birer “katile” çevirdi.

Hukukçularını “cinayetin suç ortağı” yaptı.

Siyasetçilerini, “cinayet teşvikçileri” haline getirdi.

Polisini “işkenceci” olarak kullandı.

Hukukun ve yasanın bekçisi olması gereken devlet hukukun dışına çıkınca, o koskoca örgüt bir çeteye dönüştü.

Susurluk çetelerini, Ergenekon’u düşünün.

Mafyayla yapılan işbirliklerini, cinayetleri, uyuşturucu kaçakçılıklarını, haraç çatışmalarını düşünün.

Zaten sakat bir biçimde kurulmuş olan devlet, “devlet” olma işlevini yitirdi.

“Suç özgürlüğü”, kanserli bir hücre gibi girdiği devletin bünyesinde büyüdükçe büyüdü, bütün yapıları kemirdi.

Etleri döküldü devletin.

Bugünkü haline geldi.

Anayasa Mahkemesi’nin bile anayasayı çiğneyebildiği bir ülkeyiz.

Adlî Tıp, Cumhurbaşkanı’nın bile dikkatini çekecek kadar tuhaf işler yapıyor.

Devletin içinde JİTEM denen ve varlığı sürekli inkâr edilen bir cinayet örgütü var.

Bu yapısıyla, bizim devlet, bir devlet değil artık.

Zaten PKK karşısında yaşadığı büyük yenilgi de bu işte...

Artık devlet olmaması.

PKK’yı hukuk dışı yollarla yok edeceğim derken, kendini, meşruiyetini, varlık nedenini yok etti.

PKK hâlâ duruyor.

Ama bizim devlet kalmadı.

Şimdi bu devletin yeniden kurulması gerekiyor.

Anayasa Mahkemesi’nin anayasaya saygılı olduğu, subayların sadece askerce işler yaptığı, polisin asayişi sağladığı, devletin halkın isteklerine saygı gösterdiği, insanlarına hizmet ettiği bir devleti yeniden inşa edeceğiz.

Devletin “ağalığı” bitti.

Bu halk da “yanaşma” değil artık.

Devletin büyük yenilgisi, aslında çoktan yaşamamız gereken bir dönüşümün yolunu açtı.

Devletin ve halkın rolleri yeniden belirleniyor.

Hâlâ eski alışkanlıklarını sürdürmek isteyen, “ağalık” taslamaya uğraşan birileri var tabii ama onların gücü bu ucubeyi insanlara bir “devlet” olarak kabul ettirmeye yetmiyor.

Yeni bir devlet kurabilmek için önce Kürtlerle barış yapılacak.

Sonra devlet, bu ülkenin asıl sahibi olan halkı, “türbanlı türbansız”, “sağcı solcu”, “Sünni Alevi” diye ayırmaktan vazgeçecek.

Geçmiş günahlar bir bir ortaya çıkacak, suçlular yargılanacak, devlet ve toplum ciddi bir özeleştiri yapacak.

Sonra yeni bir devletimiz ve yeni bir toplumumuz olacak.

Bir daha hiçbir vatandaşını “silaha sarılmak” zorunda bırakmayacak, onlara işkence etmeyecek bir devlet kuracağız.

Sakat bir devletin yenilgisi, gürbüz bir toplumun doğuşuna yol açacak.

Generalin oğlunun bacağı koptu

İngiliz ordusunda görev yapan General Nick Parker'ın oğlu Afganistan'da Taliban bombasıyla bacağını kaybetti. Genç asker Harry Parker ölümle pençeleşiyor.

İngiltere’de ordunun üç numaralı komutanı olan ve birkaç yıl içinde Genelkurmay Başkanlığı’na yükselmesi beklenen Korgeneral Sir Nick Parker’ın oğlu Afganistan’da ağır yaralandı. Afganistan’daki İngiliz kuvvetlerinin komutanlığını da üstlenen ve NATO Kuvvetlerinin ikinci komutanı olan General Parker’in 26 yaşındaki oğlu yüzbaşı Harry Parker, cumartesi akşamı Helman eyaletinde Taliban’a karşı bir operasyona katıldı. Operasyon sonrası karargaha dönerken, yola gömülü bir bombanın patlaması sonucu bir bacağını kaybetti. Ağır yaralı olarak sağlık merkezine götürülen Parker, daha sonra uçakla Birmingham’daki bir hastaneye nakledildi. Doktorlar durumu ağır olan Parker’ın diğer bacağını da kaybedebileceğini açıkladı.

BİZİM KOMUTANLAR

Komutan çocuklarının askerlik gerçeği

Generallerin çürük raporu almayıp askere giden çocukları ve yakınlarından hiçbiri Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki şehirlerde askerlik yapmamış.
Vakit gazetesinin haberine göre, generallerin çürük raporu almayıp askere giden çocukları ve yakınlarından hiçbiri Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki şehirlerde askerlik yapmamış.


YAŞAR PAŞA’NIN 8 AKRABASI

Ergenekon tutuklusu Mustafa Balbay’ın günlüklerinde Balbay’la darbe muhabbeti yaptığı ortaya çıkan

Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt tam 8 akrabası liste başında geliyor. Büyükanıt’ın
*damadı Ercan Caymaz kısa dönem askerliğinde acemiliğini İstanbul Levazım Okulu ve ustalığını da Ankara Muhabere Deposunda yaparken
*damat kardeşi Erhan Caymaz ise yedek subay olarak acemiliğini Ankara’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı’nda, ustalığını da İstanbul Deniz Harp Akademisi’nde tamamlamış. Ercan ve Erhan Caymaz kardeşlerin ikametgâh adresinin İstanbul olması ise gözlerden kaçmadı.


*Org. Büyükanıt’ın yeğenleri Nuh Nihat Gürmarmara, Ahmet Burak Gürmarmara, ve Haydar Mert Mete, askerliğini Ankara’da,

*diğer yeğeni Yunus Ozan Gürmarmara ise hem ustalık hem de acemiliğini Balıkesir’de yapmış.

*Büyükanıt’ın yeğeni Onur Büyükanıt, Aydın ve Çanakkale’de askerliğini yaparken,

*diğer bir yeğeni Sırrı Cem Gürmarmara ise vatani görevini Ankara ve Edirne’de tamamlamış.


meşhur Korgeneral Aslan Güner geliyor. Güner’in oğlu başta olmak üzere tam dokuz yakını var.

*Aslan Güner’in yeğeni Evren Yılmazçürük”.
*Güner’in oğlu Alper Güner’ acemiliğini babasının yanı başında Ankara’da Muhabere Okulu’nda, ustalığını da İstanbul’da Kuleli Lisesi Destek Komutanlığı’nda yapmış.
*Yeğen Hasan Durna, acemiliğini İzmir ve ustalığını Kocaeli’nde,
*yeğeni Ali Haydar Güner, Ankara’da (Muhafız Alayı),
*yeğeni Mustafa Güner hem acemilik hem de ustalığını Ankara’da,
*yeğen Şevki Güner, İstanbul ve Ankara’da,
*adaş yeğeni Aslan Güner Kütahya ve Ankara’da,
*yeğeni İbrahim Orhan, Kütahya ve İzmir’de,
*yeğeni İsmail Güner ise hem acemilik hem de ustalığını İzmir’de yapmış.


SAYGUN’UN DA YAKINLARI RAHAT YERLERDE

Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Ergin Saygun’un
*oğlu Tolga Saygun kısa dönem yaptığı askerliğini İstanbul Piyade Okulu ve Ankara’da tamamlamış.


KORGENERALLER GÜNER, UĞURLU VE MEMİŞOĞLU 4’ER KİŞİYLE LİSTEDE

Korgeneral Hayri Güner’in
*oğlu Tolga Güner, askerliğini İstanbul’da kısa dönem olarak yapmış.
* damadı Oğuz Küçükseyhan ve yeğeni Onur Güner’de askerliklerini Ankara’da tamamlamışlar.
*Diğer yeğeni Koray Güner ise İzmir ve Kocaeli’nde askerliğini yapmış.

Korgeneral Hasan Memişoğlu’nun
*oğlu Mehmet de askerliğini Ankara’da kısa dönem olarak yaparken,
*yeğeni Cem Kunt’lar ise İzmir’de tamamlamış.
*Diğer yeğeni Muzaffer Memişoğlu da askerliğini Kocaeli’de yapmış.


Şemdinli iddianamesinde adı geçen Korgeneral Selahattin Uğurlu da dört isimle listede.
*Oğlu Timuçin Uğurlu, Samsun Sıhhiye Okulu ve Ankara İlaç fabrikasında,
*diğer oğlu Burçin Uğurlu, İstanbul Piyade Okulu ve yine İstanbul Levazım Okulunda,
*yeğeni Haydar Okay Uğurlu, İzmir Ulaştırma okulu ve Maltepe Askeri Lisesi’nde, diğer
*yeğeni Saydam Caner ise İzmir İstihkâm Okulu ve İstanbul’da askerlik yapmışlar.


TÜMGENERAL AHMET YAVUZ: 4 AKRABA

Tümgeneral Ahmet Yavuz’un dört isim ve iki çürükle bu listede özel bir yeri var.

*Yavuz’un hem oğlu Çetin Mert Yavuz hem de yeğeni Buğra Selim Ölçen çürük raporu ile askerlikten muaf tutulmuş.

Generalin
* bir başka oğlu olan Mehmet Selim Yavuz ise acemiliğini İstanbul’da usta askerliğini ise Tekirdağ’da yapmış. Şemdinli iddianamesinde adı geçen Yavuz Paşa’nın bir başka
*yeğeni olan Melih Yavuz ise acemiliğini Antalya’da ustalığını ise Ankara Muhafız Alayı’nda yapmış.

http://www.timeturk.com/komutan-cocuklarinin-askerlik-gercegi-65234-haberi.html

21 Temmuz 2009 Salı

Bazı yargıçlara açık mektup

Bazı yargıçlara açık mektup

Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu, Adliye kapılarında.

19/07/2009

Tek çare, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmak. Bu da bizatihi bir hüzün unsuru zaten

BASKIN ORAN (Arşivi)

Sayın Yargıçlar, meseleye hemen gireceğim. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesiyim. Kurul Yönetmeliği’nin 5. maddesinin amir hükmü gereği 2004’te Azınlık Raporu’nu yazdım. Bazı şahıslar, benim ve Kurul Başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu’nun, adlı adınca söyleyeceğim sakın utanmayınız, anamıza babamıza sinkaf ettiler. Utanmayınız, çünkü bu sinkaflar mahkeme kararlarıyla teker teker aklandı.
Yalnız, madem bunlar hakaret değildir, o zaman bunları birisi kalkıp da sizlere söylese ne olacak? İki olasılık var:
1) Sineye çekmek; çünkü “hakaret yoktur” kararı verdiniz;
2) Hakaret davası açmak. O zaman da kendinizle çelişeceksiniz, tutarlı olamayacaksınız.
Ama isterseniz önce bir hatırlatayım o lafların neler olduğunu.
“Gerekirse kan dökülür”
1) Aslan Tekin adlı şahıs Yeniçağ’da yazdı: “Bence bu adamlar dövülselerdi, milletin yüreği soğurdu. Sevr’ciler tekme tokadı hak etmişlerdir”.
Şiddeti açıkça savunuyordu. Ankara Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Kendisi şiddetli eleştiri yapan bir kişi veya kurum, zora başvurulmadığı sürece aynı şiddette veya daha şiddetli eleştirilere katlanmak zorundadır” deyip. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
2) Bircan Akyıldız adlı şahıs, Türkiye Kamu-Sen Gn. Bşk., İzmir’de konuştu: “Bu Rapor bizi ilmek ilmek bölmeye, parçalamaya yönelik bir düşüncenin sonucudur. Yemin olsun; toprağın bedeli kandır; gerekirse dökülür”.
Bırakın şiddeti, açıkça kan dökmekten bahsediyordu. Ankara Asliye 7. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Tepkinin eleştiri hudutları içerisinde kaldığı anlaşıldığından dava reddedilmiştir” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
3) Emekli General Kemal Yavuz adlı şahıs Akşam’da yazdı: “Ekmek yediğin kapıya ihanet etme, sonra nimet çarpar. Bunlar bir avuç zibididir”.
Ankara Asliye 5. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Rapor hakkında, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve devletin yargı organlarını alenen aşağılamak’tan dava açılmıştır. Bu nedenle davanın reddineÖ” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı. Oysa biz şimdi o davadan beraat ettik; ne olacak durum?

“Gidin, Avrupanıza sokun!”
4) Eski kültür bakanlarından Namık Kemal Zeybek adlı şahıs Halka ve Olaylara Tercüman’da (HOT) yazdı: “Siz o uydurma azınlıklarınızı alın da gidin Avrupanıza sokun”.
Aile terbiyesi izin verdiği için bu kadar açıkça konuştu. Ama Ankara Asliye 11. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınızın düzeyi de mümasilmiş ki bu adamı akladı. “Bu görüşlerin sert eleştirilere tabi tutulması olağandır” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
5) Sırrı Yüksel Cebeci adlı şahıs HOT’da yazdı: “Bunlara Türkiyeli demek, Türkiyeli yılanlara, kurbağalara, çakallara haksızlık oluyor”.
Ankara Asliye 15. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “B. Oran yazılacak olan eleştirilere katlanmak zorundadır” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.
6) Selcan Taşçı adlı şahıs Yeniçağ’da yazdı: “Şu toprağa küfrederek basanlar var. Hain desen, işbirlikçi desen var. Köpek gibi, bir kemikle susan var”.
Ankara Asliye 1. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu adamı akladı. “Yazının kaleme alındığı yayında kamu yararı bulunması nedeniyle hukuka aykırı olmadığı kanaatine varıldığından” diyerek. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi de onadı.

‘Etli kemik vaadi duyan köpek’
7) Servet Kabaklı adlı şahıs Tercüman’da yazdı: “Çanağına yal konulunca ve etli kemik vaadini duyunca yaltaklanan, kuyruk sallayan kanişler, uyanık geçinen şapşallar, salak, tescilli hain, zavallılar. TC devletine-milletimizin birliğine kalleşçe ihanet hançeri sokanlar”.
Ankara Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’ndeki meslektaşınız bu sözleri hakaret kabul etti, tazminata mahkûm etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ndeki meslektaşlarınız kararı bozdu. “Dava konusu sözlerde kişiliğe saldırı amacı yok. Sözler, rapora yönelik düşünce açıklaması niteliğindedir” diyerek.
İlk mahkeme direndi. Böyle mahkemeler de olabiliyor şükür. Dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na gitti. Oradaki meslektaşlarınız, birkaç gün önce 20’ye 23, bu adamı akladılar. Sadece “Usul ve esas yönünden yerinde olan 4. Hukuk Dairesi kararına uyulması uygundur” diyerek.
Şimdi düşünüyorum da, bütün bu kararlar sonuna kadar normaldi Sayın Yargıçlar. Çünkü meslektaşlarınız milletvekili Süleyman Sarıbaş’ı akladıktan sonra, bunlar haydi haydi aklanırdı.

‘Babanız kimmiş, ananıza sorun’
Hatırladınız mı bu Sarıbaş’ı? Yanaklarınız kızarmasın, ellerinizle tutun iki yandan, aynen yazacağım: “Bu Rapor’u yazanlar her kimse, yazdıranlar her kimse, millet bunları tükürüğüyle boğar. Azınlık arayanlar, ANALARINA BABALARININ KİM OLDUĞUNU BİR KEZ DAHA SORSUNLAR”.
Yani bize piç, annelerimize orospu (utanmayın, utanmayın lütfen!), babalarımıza deyyus diyordu. İlk ikisini bilirsiniz de, Deyyus’u bilir misiniz; pezevenk’in bizzat kendi karısını satan türü demektir. Utanmayın lütfen. Ben bunları gelip yemek odanıza yüksek sesle okumuyorum ki. Size yazıyorum sadece bilgi olarak. Etrafınızda çoluk çocuğunuz, eşiniz falan varsa yalnız başınıza sessizce okursunuz, gazeteyi de gizlersiniz, olur biter.
Hatırlıyor musunuz ne yaptı meslektaşlarınız, Sayın Yargıçlar, bu davada? Ankara Asliye 3. Hukuk Mahkemesi bu Sarıbaş’ı tazminata mahkum etti. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi bu hükmü de bozdu. Gerekçe göstermeden. İlk mahkeme de ona uydu, bitti, gitti.

Size söylense aynı şeyler?
Sayın Yargıçlar,
Tekrar başa dönelim.
Aynı hakaretleri, yukarıda adını saydığım şahısların sizlere yapmasına izin verir miydiniz? Çok iyi düşünün.
Elbette vermezdiniz. Kıyametleri kopartırdınız. Davalar açar, mahkûm ettirirdiniz. Çünkü onurlu insanlarsınız siz.
Ama, ben de öyle, başkaları da öyle.
Hakarete izin verince şu oluyor; insanlar diyorlar ki bu nasıl memleket, bu nasıl adalet. Bunları bir halka asla söyletmemek lazım değil mi sizce?
Bendenize gelince. Hayır. Sizin o “ifade özgürlüğüdür” dediğiniz adi kelimeleri hiç kimseye kullanmam ben, çünkü haysiyetli bir insanım. Size değil, hiç kimseye böyle rezillikler yazmayı aklımdan bile geçirmem. İnsanlığımdan utanırım, vicdanımdan korkarım.
Sayın Yargıçlar,
Bütün bu adli süreçten sonra, ben kendimi daha az güvende hissediyorum artık. Bu tür melânetlerin rahatça yapılabildiği bir ülkede yaşamak o kadar hoş bir his değil. Eğer bir vatandaş, üstelik saçları ağarmış emekli bir profesör, bu tür bir huzursuzluk duyuyorsa, bitmiştir o ülke.
Çaresizim. Sizi, her insanda doğuştan mevcut vicdanlarınızla baş başa bırakmaktan başka çare yok elimde bu ülkede.
Tek çare, AİHM’ye başvurmak. Bu da bizatihi bir hüzün unsuru zaten.
(Prof. İbrahim Kaboğlu da bu yazının altına imzasını koymaktadır)


15 Temmuz 2009 Çarşamba

Yeni Aczmendiler

KUM SAATİ

Ahmet Altan

Türkiye’yi karmakarışık etmeye yüz kişi yeter.

Biz bunun en iyi örneğini 28 Şubat’ta gördük.

Siyah cübbeler giyen, siyah kukuletalar takan, siyah sakallı, elleri sopalı yüz “Aczmendi”yi şehir şehir dolaştırıp “irtica geliyor” korkusu yaratmayı başarmışlardı.

28 Şubat’ın harcında Aczmendiler’in epey rolü vardır.

O zamanki hükümet de “dinî hassasiyet” nedeniyle bu oyunu açığa çıkarmaya cesaret edememişti.

Ödlekliğinin bedelini ağır ödedi.

En çok ezilenler de “dinî hassasiyete” önem verenler oldu.

Eğer o zaman dindarlar bu oyuna karşı çıksalardı, “dinî hassasiyetlerin” eli sopalı yüz kişiye bırakılmayacak kadar ciddi bir konu olduğunu söyleselerdi bu tuzağa düşmezlerdi.

Şimdi bu tuzaklı oyunların yeniden denendiğini görüyoruz.

Darbecilere yargı yolu açılıyor, Ergenekon’un kolu kanadı kırılıyor, Avrupa yolunda önemli adımlar atılıyor.

Ülkede bir rahatlama ve özgürlük havası esmesi için gerekli ortam hazırlanıyor.

Tam bu sırada karşımıza yüz kişilik yeni bir grup çıkıyor.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun “esrarengiz” bir kazada hayatını kaybetmesinden sonra hareketlenen Alperenler isimli örgüt, şimdi aynı “ürküntüyü” yaratmaya çabalıyor.

Daha önce onlardan biri Rasim Ozan Kütahyalı’ya saldırmış, bu saldırıdan sonra partisi tarafından bir üst göreve atanarak ödüllendirilmişti.

Fazla bir ses çıkmamıştı.

Önceki gün de aynı adamın liderliğindeki bir grup Topkapı Sarayı’nın bahçesindeki İdil Biret konserini bastı.

Topkapı Sarayı’nda “kutsal emanetler” varmış, oranın bahçesinde içki içilmezmiş.

Konuştuğum “aklı başında” dindar bir genç de, bu “görüşün” doğru olduğunu, kutsal değerlere saygı gösterilmesi gerektiğini söyledi.

Bu, olay çıkarmak için kullanılmış bir bahane.

Birincisi, Topkapı Sarayı “kutsal bir mekân” değil, para verilip bilet alınarak içine girilen bir müze.

O müzenin içinde bacakları, kolları çıplak binlerce turist dolaşır.

O müzenin içinde yıllarca içki servisi yapılmış bir lokanta vardır.

Topkapı Sarayı ne zaman “kutsal bir mekân” oldu?

Evet, “kutsal emanetler” var o müzenin içinde, kimse de gidip o bölümde içki içmeye kalkmıyor.

Orası gereken saygıyı görüyor zaten.

Müzenin bahçesiyle “kutsal emanetlerin” ne alakası var?

Ayrıca o “kutsal emanetlerin” biraz ötesinde de Aya İrini denilen bir kilise bulunuyor ve orada yıllardır konser veriliyor.

Bütün bunlardan da geçtim...

Topkapı Sarayı denilen yerin içinde “harem” var.

O haremde padişahların kadınları çırılçıplak içine atıp âlem yaptığı “havuzlar” var.

“İçoğlanlara” ait bölümler var.

Halife olan padişahların bizzat kendileri o sarayın içinde içki içer, âlem yapar, içoğlanlar barındırırlardı.

Halifelerin “kutsal” bulmadığı bir mekânı 2009 yılında aniden “kutsal” ilan etmek, konserde içki içiliyor diye baskın yapıp “şerefsizler” diye bağırmak nereden çıktı?

Din vurgulu bir gazete tahrik ediyor, yüz tane adam da gidip konser basıp olay çıkarıyor.

Allahtan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay gereken tepkiyi gösterip, konser basanların “ilkel yaratıklar” olduğunu söyledi.

Alperenler hiç çekinmeden bakanı da “tehdit” ettiler.

Bir iki sol kökenli AKP’li dışında AKP yönetiminden ses çıkmadı.

AKP yönetimi içkiden hoşlanmayabilir, konserden de hoşlanmayabilir ama birilerinin bunlara “zorbalıkla” engel olmaya çalışmasına ses çıkarmazlarsa...

AKP’nin ve dindarların yaşam tarzından hoşlanmayarak tankları sokaklarda dolaştıran andıççılardan, muhtıracılardan, darbecilerden ne farkları kalır?

AKP’liler müze bahçesinde içki içmeyi “gâvurluk” olarak görüp barbarlık karşısında sessiz kalırlarsa, belediye kuruluşlarında içki içilmemesini “irtica” olarak görüp demokrasiyi dinamitlemek isteyenlerden nasıl ayrışırlar?

İki zorbalık karşılaşır o zaman ve silahı daha fazla olan kazanır.

Bu tür zorbalıklar, eninde sonunda silahı sahneye çıkarmak isteyene yarar.

En başından “zorbalığın” her türünü kesin bir şekilde durdurmazsanız sonuç herkes için hüsran olur.

Önemli olan “zorbalığı” hayatımızdan çıkarmak.

Herkesin hayatını özgürce yaşamasına olanak verecek iklimi yaratmak.

Alperenler, aynen Aczmendiler gibi, dehşet yaymaya yönelik eylemler yapıyorlar.

Ben Kütahyalı’ya saldırı gerçekleştiğinde de söylemiştim bu tür saldırıların önünün hemen kesilmesi gerektiğini.

O zaman gereken refleksi göstermedi hükümet.

Şimdi de Günay dışında pek tepki göstermiyorlar.

Yıllarca bu oyunları izlemiş tecrübeli bir Türkiye vatandaşı olarak yeniden söylüyorum.

Hemen tedbir alınmazsa Alperenler yeni olaylar çıkaracaklar.

Bu olayların sınırının ne olacağını şu anda bilemeyiz ama pek hayırlı bir iş olmayacağı açıkça görülüyor.

Adam dövmek, konser basmak derken iş kan dökmeye kadar gider.

Bu yol, o yol.

Bu ülkenin gerçek dindarları, 28 Şubat’ın taşlarının böyle döşendiğini unutmasınlar.

O yolu yeniden açmaya çalışanlar var.

Aynı yollardan geçmekte olduğunuzu, o yollara kan döküldüğünde mi anlayacaksınız?

Dolmanın yanına cacık da lazım...

9yozdil@hurriyet.com.tr




Dolmanın yanına cacık da lazım...


Memleketin

fabrikalarını sat...

Telefonlarını sat...


Bankalarını sat...

Bana mısın demez.

*

Kendi tarlasına

inek girsin...

Komşusunu tarar!

*

Evindeki boş tenekeyi

bile atmaz.

Eli titrer, kıyamaz.

Ama, Kıbrıs’ı ver...

Kılını kıpırdatmaz.

*

Vahdettin sendromudur bu.

*

İşgal gemilerini getir Boğaz’a demirle, gıkını çıkarmaz...

"O boğaz bu vatanın" diyene, idam fermanı çıkartır!

*

Nabucco da böyle bi şey.

*

Nasıl olsa, memleket topraklarına döşenen dünyanın en uzun borusu, kendi tarlasından geçmiyor... Onun için alkışlıyor. Halbuki, istimlak başlasın, görürüz hangi boru, kimin tarlasına döşeniyor!

*

Üstelik...

Belirsiz olan sadece

güzergáh değil.

Gazı kim verecek?

*

Rusya yok... Çünkü, bu boru, Rusya’nın kolunu bükmek için bize döşeniyor. İran olmaz... ABD cızzz yapar sonra bizi... Zaten İran’a izin verseler bile, kendine zor yetiyor; hatırlayın, geçen sene ağır kış oldu İran’da, parasını ödediğimiz gazı bile kesti de, paniğe kapılmıştınız, "Doncak mıyız?" diye, taaa Nijeryalardan gemilerle getirmek zorunda kalmıştık... Kazakistan desen, imzaya bile gelmedi, ne gazı? Mısır, bırakın ihracatı, önümüzdeki yıl ithalatçı olması bekleniyor. Irak’ta terör var; borunun döşenmesi ile havaya uçması arasındaki süre 4.5 dakika... Azeri gazı, yetersiz; kendileri söylüyor... Türkmenistan, senede 70 milyar metreküp gaz üretiyor, sadece bu yıl için "Satacağım" diye söz verdiği, 80 milyar metreküp Rusya’ya, 40 Çin’e, 10 İran’a, etti 130, kendi de 20 kullanıyor, 150... Yani, ürettiğinin iki mislini satacağım diye taahhüt etmiş, kara kara düşünüyor, nerden bulacağım diye!

*

Kuru fasulyeyle

olmuyor bu iş.

Gazı kim verecek?

*

İşte onu da ben yazayım...

*

"Tarihi" dedikleri imza töreni için bir basın merkezi kuruldu... "Tarihi" dedikleri törene, o kadar dandik dundik hazırlanmışlardı ki, gazetecileri "bilgilendiren" görevlilerin yaka kartlarında "personel" anlamına gelen "staff" kelimesi yerine, yanlışlıkla "stuff" yazıyordu.

*

Nedir "stuff" birader?

"Dolma içi!"

*

E dolma içinden alınan bilgilerle de, anca dolma yapılabiliyor tabii...

Onun için "doldurdular" manşetleri, "rüya değil gerçek, asrın rüyası, yüzyılın imzası" filan.

*

Şimdi bu dolmanın yanına "hıyar"dan bi de cacık yapın, daha güzel girersiniz AB’ye... Hadi afiyet olsun.

Dalkavukların tarifesi (DUYURULUR)


dalkavuk

14 Temmuz 2009 Salı

İkinci dip dalga Ekim’de

14 TEMMUZ 2009
SAL 00:20

VERSO Araştırma Şirketi Sahibi ve Analist Erhan Göksel, ekonomik krizde yakalaşan 2. dip dalgasını ve siyasete etkisini anlattı.

  • İkinci dip dalga Ekim’de -

Küresel ekonomik krizi aylar öncesinden haber veren VERSO Araştırma Şirketi Sahibi ve Analist Erhan Göksel, ekonomik krizle ilgini yeni öngörülerini, Türkiye ve dünyanın nereye sürüklendiğini gazetemize anlattı. Krizdeki 2. dip dalgasının Ekim'de geleceğini söyleyen Göksel, bu krizin siyasete etkilerini, Çin'deki Uygur Müslüman katliamının perdesi arkasını, ABD'nin krizden çıkış reçetesini, AKP hükümetinin geleceğini ve Saadet Partisi'nin yapılacak ilk seçimde nasıl bir sonuç alacağını Milli Gazete'ye değerlendirdi. İşte Göksel'in röportajından çarpıcı detaylar...

Ekonomik krizi çok önceden gördünüz. Yeni bir dip dalgası geliyor diyorsunuz. Ne zaman geliyor? Şu an kriz hangi noktada?

Ekim ayında dünyada ikinci bir kriz dalgası, dip dalgası geliyor. Neden? ABD'deki bütün iktisadi veriler, ikinci bir dip dalgasının geldiğini gösteriyor.

Somut veriler var mı?

Birincisi, ABD'nin 787 milyar dolarlık paketi, yeterli desteği sağlayamadı. İkincisi; ABD, krizi dünyaya fatura etmek için 1 trilyon 362 milyar dolar bastı. Bu, dolara olan güveni sarstı.

Ve dolar, euro karşısında çok ciddi şekilde devalüe oldu. Üçüncüsü, ABD'de işsizlik rakamları. Sadece geçen ay, 467 bin kişi yeni işsiz kaldı. İşsizlik, ABD tarihinin 1929'dan bu yana, en büyük rakamına ulaştı. Daha da büyüyor.

ABD, bu krizin bütün maliyetini, 3. dünya ülkeleri ile ABD dışındaki kapitalist ülkelerin üzerine yıkmayı hedefliyor. Beni böyle düşündüren, ABD'de son 5 ay içinde tam 52 bankanın kapanmasıdır.

Halka yansıması nasıl?

ABD'deki insanlar panik içinde. 29 krizini yaşadıkları için insanlar tasarrufa yöneldi. Artık tüketmiyor. İnsanlar, bugün Newyork'ta kazak yamıyor. Burada tehlikeli bir şey var. Eğer ABD bu yolda yürümeye devam ederse, devletin gelirlerini ciddi bir şekilde zafiyete uğratacağı için dolara olan güveni sarsılır. Doların değer kaybı hızlanır. İkincisi, dünyanın tek rezerv parası olan dolar da ABD'nin bu imkânı ortadan kalkar.

Nitekim G-8 toplantısında Çin'in önerisi üzerine, böyle bir konu gündeme gelecekti. Ancak Çin'deki olaylardan dolayı Hu Cintao katılmadığı için askıya alındı. Yani Çin ile ilgili son gelişmeler rastlantı değil.

ABD'nin yeni planı

ABD yönetiminin planı ne size göre?

Evet. Obama yönetiminin Afganistan, Pakistan, Çin ve İran ile ilgili bir senaryo hazırlığı içindeler.

Ekonomideki çöküşü siyasal olarak destekleyerek, ekonomiyi ayakta tutmaya çalışıyorlar. ABD'yi bu krizden ülkenin askeri teknolojik üretimi çıkarır. Bunun için de, tekrar Çin'den Türkiye'ye kadar olan coğrafyada çok sayıda sıcak ortam oluşturmak için düğmeye bastılar.

Ama piyasalar sizin söylediğiniz gibi algılamıyor. Dip göründü. Artık çıkış başladı gibi yorumlar yapılıyor?

Onu bizim medya söylüyor. ABD, birkaç gün önce 2. paketi tartışmaya açtı. Son G-8 toplantısında, ekonomi hala tehlikede önlemlere devam edilmedi denildi. Türkiye'de borsa hala ciddi şekilde manipüle ediliyor. Mesela Mark Mobius, 'Biz Türkiye'den hisse almaya devam edeceğiz' diyor.

Ama hemen arkasından ilginç bir şekilde, sessizce 3 milyar dolarlık varlığını 1 milyar dolara indirmiş.

Son 5 aydır sürekli el altında satmış. Uzakdoğu Asya'da, Rusya'da ve diğer ülkelerdeki gelişmelere bakın. DTÖ Başkanı Paskal Lamy, 'Daha kötüsü geliyor' dedi G-8 zirvesi öncesi. Bütün bu gelişmeler beni doğruluyor.

Peki, daha kötüsü ne olabilir?

Daha kötüsü; bütün bunların sonucu savaş demektir. ABD, ekonomiyi düzeltmek için savaşın kaçınılmaz hale geldiği noktadadır.

Afganistan, Pakistan, Çin'deki gelişmelerin ekonomik krizle bağlantısı mı var yani?

Hem de çok ciddi. Çok net bir şekilde ABD bu coğrafyayı dizayn etmek istiyor. Çünkü enerji kaynakları, Çin ile Türkiye arasında. Ve bu bölgeye, merkez diyor. Dizayn ederken bizim gibi ülkelere de rol biçiyor.

Bir kere Pakistan'da Pencap yönetimi Taliban'a geçti. Obama, Afganistan'da saldırı başlattı.

Obama, seçimlere kadar İran'la ilgili yumuşak bir politika izledi. Ama seçimden sonra 15 gündür çok sert bir şekilde İran'ın aleyhine döndüler. Çünkü İran'da yapmaya çalıştıkları turuncu devrim başarısız oldu. Şimdi geriye İran'ı aynen Irak gibi silah zoruyla yıkmak kaldı. Eğer İran'a bir müdahale olursa bu coğrafya yanar. Yine Pakistan darbenin eşiğinde. Niye? Çünkü Pakistan'daki nükleer silahların; güçlenen Talibanın eline geçmesi tehlikesini önlemek istiyor.

2. dip dalgası Türkiye'yi nasıl etkileyecek?

Hükümet ısrarla, şu ana kadar krizden en az etkilenen ülke olduğunu söylüyor. Yeni dalga Türkiye'yi nasıl etkileyecek?

Hükümetin hiçbir ciddi önlemi yok. Sanayi, 13,6 küçüldü. Son 5 ayın sanayideki ortalama küçülmesi yüzde 20,4. Dünyadaki en ağır küçülme. Bizi yanıltan şey, kayıtdışı sisteme giren çok miktardaki sıcak para. Bizim hesaplarımıza göre, 13 milyar dolar var. Bu para Türkiye'de bir finans krizi olmasının önünü kesti.

Nasıl?

Bankalar kâr ediyor açıklamalarına biz inanmıyoruz. Bankaları, işte gelen bu sıcak para kurtardı. Bankaların bilançoları kesin olarak makyajlıdır.

Sanayi yüzde 20, finans piyasası yüzde 30 küçülecek, borsa yarıya inecek ancak bankalar kâr edecek? Bu nasıl iş? Bir de üstelik bankaları kâr ettiren şey, devlete sattıkları kâğıt. Onun da faizleri de düştü. Çıksın bir bankacı, nasıl kâr ediyorlar, açıklasın lütfen.

Türkiye, dünyada oluşacak 2. kriz dalgasından büyük yara alacaktır. Çünkü Türkiye'nin en büyük partneri Avrupa'dır. Ürettiği malın yüzde 50'sini Avrupa'ya satıyor. Avrupa da ürettiği malın yüzde 58'ini ABD'ye satıyor. ABD'li almazsa, Avrupa ayakta duramaz. Dolayısıyla bu krizin ilk büyük dalgası, Avrupa'yı vuracaktır. İkinci dalgası da Avrupa yüzünden, bizi vuracaktır.

Bu yeni kriz dalgası Türkiye'yi ne zaman etkiler?

1929 krizini iyi bilen bir insan olarak söylüyorum. Ekim'de başlayan kriz, asıl pik noktasına, birinci dalgasına 1930'un Ocak sonunda oluştu. 1931 yılının Kasım'ında ikinci dalga ile dibi göründü. İşte bu nedenle ikinci dalga Türkiye'ye bu kış başında gelir. Çünkü bütün ulusal ve uluslar arası veriler bunu gösteriyor.

Bu krizden çıkış ve toparlanma ne zaman olur? Öngörünüz var mı?

Çok net söyleyeyim. Bu ikinci dalga sonrası; aşağı doğru bir zik zak dalga olacak. Ayrıca dibe vurduktan sonra, bir L harfi gibi, Türkiye 5-6 sene kendisini çok küçük büyümelerle ve uzunca yıllar toparlanamadan götürecek. Tekrar V harfi gibi bir çıkışı kimse beklemesin. Bu dünyada da olmayacak. O çok net gözüküyor. Bunu görmek için, iktisatçı olmaya da gerek yok. Ama Türk milleti, rakamlarla manipüle ediliyor. Örneğin biz yüzde 13,8 küçüldük diyorlar. Çok ayıptır. Çünkü dünyada büyüme rakamları, dolara endekslidir. Dolarla hesaplanır. Neden böyle yaptılar? Geçen senenin ilk üç ayında dolar 1.2 TL idi. Dolar şimdi 1.55 TL. Dolar bazında baktığınızda Türkiye yüzde 29 küçülmüştür. Bunlar, rakamlarla çarpıtılıyor.

Şubat-Mart'ta erken seçim geliyor

Bu krizin erken seçimi gündeme getireceğini söylüyorsunuz? Neden?

Dünyadaki bütün ekonomik çalkantılar, siyasi yapılardaki çalkantıyı beraberinde getirir. Bu çok evrensel bir kuraldır. Türkiye bu kadar ağır bir ikinci büyük kriz dalgasına yakalanırsa, inşallah söylediklerim çıkmaz, o zaman iktidar ciddi yara alır.

Bu şu demektir: Eğer AKP 2011 seçimine kadar beklerse, bunun siyasi sonucu yüzde 20 oy bile alamaz. Tayyip Erdoğan, çok iyi bir siyasetçidir. Bilgisi azdır. Ama siyasi refleksleri ve zekâsı çok olan bir insandır. Son baharda bu krizi gördüğünde, en hızlı bir şekilde seçime giderek yüzde 35 oy alıp, yine iktidarını korumaya çalışacaktır. Artı Sayın Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı konusunda kararlı olduğu bana göre açıktır. Onu iyi tanıyan ve siyaseti iyi izleyen birisi olarak söylüyorum.

Cumhurbaşkanı olabilmesi de, parlamentoda çoğunluğu elde tutmasından geçiyor. Yüzde 35'i yakalayacağı bir zemin ancak şimdilerde mümkün. Bu nedenle; krizi daha da artıracak bir şey yapabilir. Tıpkı 2007'de yaptığı gibi tarımı pompalayarak ve seçim yatırımlarını artırarak, önümüzdeki Şubat-Mart'ta seçimi yapabilir. Tabi bu onun tercihi.

Yapmazsa ne olur? Onu net söyleyeyim. 2011'de, yüzde 20 oy alamaz. Ama Mart'ta seçim yaparsa, birinci olmada favoridir. Yani seçim kaçınılmazdır. Tayyip Bey'in reflekslerini bildiğim için, bu hatayı yapmayacağını düşünüyorum. AKP'nin başında şimdi yeni bir sorun var.

Nedir o sorun?

Saadet Partisi. Ve her geçen gün büyüyor. Çünkü AKP dürüstlük konusunda, özellikle Deniz Feneriyle, tabanında ve mütedeyyin insanlarda büyük bir kuşku oluşturdu. Deniz Feneri ve Zahit Akman'ın durumu açıkça ortaya çıktığı halde, Tayyip Bey'in inanılmaz bir şekilde savunması, AKP ile ilgili şaibe kuşkularını tıpkı ANAP dönemindeki gibi artırdı.Ωİsmini vermeyeceğim. AKP'nin lider kadrosundan çok önemli bir dostum bana, AKP iyice ANAP'laştı. Bir bardak su ver diyorsun. Kaç lira vereceksiniz diye soruyorlar dedi.

AKP iyice ANAP'laştı

Ne demek, ANAP'laşma başladı?

AKP şimdi, Özal döneminin sonlarında olduğu gibi bir hanedan görüntüsü içine girdi. Tanıdığım AKP'li milletvekilleri ve oy verenlerin bana en çok sordukları şey ne biliyor musunuz? Tayyip Bey'in İstanbul'da yeni bir eve taşınması. Taşındığı villadaki beş tripleksinde kendisine ait olması. Yandaş medya bile bunu yazmak zorunda. Şimdi siz 2002 yılında çocuklarınızı bile okutamayacaksınız, çocukların parası yok diye mal beyanı vereceksiniz, arkadaşınız Remzi Gür okutacak. Sonra başbakan olacaksınız. Ve 5 tane tripleks villa. Hepsinin toplam fiyatı 5 milyon dolar eder herhalde.

Refah Partisi'nin yükselişini ilk siz görmüştünüz. Son dönemde yaptığınız araştırma ve izlenimleriniz, Saadet Partisi için neyi gösteriyor?

Şu anda kamuoyunda; AKP'nin alternatifi, geniş yelpazede yok gözüküyor. Ne Demokrat Parti ne ANAP, hele Meclis'teki CHP ve MHP, AKP'nin karşısında gözükmüyor. Fakat AKP'yi çok rahatsız eden bir durum var; Saadet Partisi'nin özellikle teşkilatlarında anormal dinamizm. Saadet Partisi, bu seçimlerde düşük oy aldı. Ancak bunun en büyük nedeni, Başbakanın Davos'taki tavrıdır. Başbakan, İsrail konusunda her zaman ayağını sürüyordu. Milli unsurların, ülkeye sahip çıkan kesimin Çağlayan mitingi, AKP'nin uykularını kaçıran en büyük olay oldu.

AKP'nin aldığı bu oy oranı; seçim döneminde yaşanan kutuplaşma nedeniyle CHP'nin kazanmasına karşı olan milli kesimlerin 'oylar bölünmesin' diye oy vermesi yatıyor. Bu saatten sonra Saadet Partisi'nin oyları çok ciddi şekilde artmıştır. Nitekim bir başarı söyleyeyim. Çeşitli nedenlerle Haziran'da 30 ilçe ve beldede seçim yenilendi. Bu seçimlerde, AKP oylarını 4 puan artırdı. Bu doğaldır. Ara seçimde iktidara oy verilir. Fakat seçimde ikinci MHP, ama bir puan eksiğiyle Saadet Partisi yüzde 14 oyla üçüncü çıkmıştır.

Saadet'in Meclis'e gireceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın

Yapılacak ilk seçimde Saadet Partisi, Meclise girer mi? Veya ne oy alır?

Saadet Partisi'nin bundan sonraki ilk seçimde, barajı rahatlıkla aşıp Meclis'e gireceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Buradaki kritik şey, barajı aşma meselesi değildir. Saadet Partisi'nin AKP'nin toplumsal tabanını ikame edip edemeyeceği meselesidir. Bu da, Saadet'in açılımlarına bağlıdır. Sayın Erbakan'ın şu anda yaşayan siyasiler içinde en büyük deneyim ve birikimi olan insan olduğunu düşünüyorum. Geçmişte çok eleştirdiğim, göremediğim yanlarını, yıllar sonra gördüm.

Milli Görüş'ün Lideri Sayın Erbakan ve birlikte mücadele ettikleri dava arkadaşları çok doğru bir karar verdiler. Numan Kurtulmuş'un önünü açtılar ve Genel Başkanlığa gelmesini sağladılar. Numan Bey genç ve birikimli insan. Ancak Saadet Partisi'nin başarılı olabilmesi; AKP ile yarışıyor olmaktan öte iktidar olabilmesinin en temel gerekçelerinden biri; topluma, Türkiye'nin ABD ve İsrail politikalarına karşı çıkmasının farkını iyi anlatabilmesi, yaşanan bu ekonomik krizden çıkışın çok zor olacağını, çözüm olarak bir siyasi ve ekonomik programı hazırlayıp, sunabilmesine bağlıdır. Bunu sunabilecek en iyi ve deneyimli kadroların Saadet'te olduğunu görüyorum.

Türkiye Özal'ın ölümünden sonra ağır ağır IMF'nin kucağına düştü. Ve IMF sürecinde bugüne kadar geldik. Bu süre içinde, ekonomi sadece bir kere iyi yönetildi. O da Erbakan'ın Refahyol dönemidir. Geçmişte bunu anlayamamıştım ama, üzerinden 10 yıl geçtikten sonra, bunu çok net görüyorum. Türk halkının, Türk müesses nizamının Refahyol dönemindeki ekonomi politikalarından dolayı, Erbakan'a özür borcu vardır. Ona karşı çıkma hatası yaptıkları için.

Çin'deki katliamın asıl gerekçesi

Çin'de Müslüman Uygurlara yönelik katliam ve vahşeti, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şurası yanlış anlaşılmasın. Çin'in Urumçi'de Uygur Türklerine karşı, soykırıma varan insanlık dışı bir müdahale yaptığına hiç kuşku yok. İnsanların hepsi, kafalarından vurulmuş.

Fakat, bütün bunlardaki tahrik unsuruna bakmak lazım. Ayrıca ben, bir olay bittiğinde, bu olayın sonucunun kime yaradığına bakarım. Bu olayların sonucu, G-8 zirvesine, küresel para olan doları değiştirelim diyen Çin Devlet Başkanı Hu Cintao gidememiştir. Ve teklifi, rafa kalkmıştır. Dünya, Çin- ABD kamplaşmasına gidiyordu. Yeni bir Yalta'da paylaşacaklar diyorduk. Ve şu anda dünya paylaşılmış gibi gözüküyor. Çünkü Afrika'nın önemli bir kısmı Çin'e, Türkî cumhuriyetler ve Ortadoğu ise ABD'ye bırakıldı.

Hükümetin Çin'e yönelik tepkisi çok zayıf kaldı. Sizce neden?

Neden one minute diyemediler? Çünkü ekonomi dökülüyor. Abdullah Gül, gittikten sonra bu olayların olması rastlantı mı? Gül'ün gitmesini kullanan birileri mi oldu onun arkasından?

Çin'in 2 milyar dolarlık yatırımının Türkiye için, çok büyük önemi var. Hükümet, bu 2 milyar dolarlık dövizin neması yüzünden ağzını açamamaktadır.


Piyano ve sopa...

bcoskun@hurriyet.com.tr



Piyano ve sopa...


O şarap içmez...

Dolayısıyla şarap içerken piyano da dinlemez...


Bu yüzden piyano dinlerken şarap içenlere kızdı... Ve “Piyano çalarken şarap içiliyormuş...” diyerek İdil Biret konserini bastı.

*

O piyano çalanı da bilmez...

Kendisi “sopa çalmayı” bilir...

Bu nedenle sopasını alıp geldi; Vivaldi dinlerken şarap içenlere sopa çalmaya...

(Neyse ki Vivaldi 1741’de ölmüştü, ona da sopa çalmak isterdi...)

Vivaldi kilisede papaz eğitimi aldı. Keman çalarken orada duran küpten şarap içince, ona bir şey oldu...

“Ne oldu?” derseniz...

“Vivaldi” oldu...

*

Mozartlar, Bach’lar, Vivaldi’ler...

Onlar bu dünya ile, yobaz öbür dünya ile meşguldü...

Bu yüzden veremin ilacını, gözlüğü, televizyonu, röntgen filmini, motoru, elektriği, telefonu, megafonu, ampulü onlar buldular.

Bizim yobaz insanlık yararına bir tek şey bulmuş değil...

Ki piyano dinlerken şarap içenlere kızan arkadaş şöyle yaptı:

Fransızın cep telefonu ile cemaatle haberleşti... İsveçlinin saatine baktı... İtalyan’ın megafonu ile piyano dinlerken şarap içenlere bağırdı... Amerikalının bulduğu ampulün altında namazını kıldı...

Japon’un arabasına binip gitti...

Siz de zaten onu Alman icadı televizyondan izlediniz...

*

Bu bir zihniyet...

Ve o zihniyet aslında iktidarda...

Belediyelerin tesislerinde, kamu alanlarındaki restoranlarda, lokantalarda, kır bahçelerinde biranın-şarabın yasak olması rastlantı değil...

Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, bakanların, müsteşarların, genel müdürlerin, daire başkanlarının, şeflerin, kısacası tüm iktidarın “şarap içmeyenlerden” oluşması da...

İçkili yerlerin şehirlerin dışına atılması girişimini ise unutmamışsınızdır...

Bu sopası olan arkadaşlar ise sadece biraz daha aceleciler...

Sopalarını alıp geldiler...

Piyano dinlerken şarap içenlere sopa çalmaya...

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Başbakan 'soykırım' dedi, Çin malı dağıttı!


Başbakan 'soykırım' dedi, Çin malı dağıttı!

13/07/2009

Çin'in Uygur Özerk Bölgesi'ndeki olayları "soykırım" ve "vahşet" ifadeleriyle değerlendiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Antalya sokaklarından ise çocuklara Çin malı oyuncak dağıttı.

Partisinin Antalya 3'üncü Olağan İl Kongresi'ne katılan Başbakan Erdoğan, burada partililere hitap ettikten sonra Antalya sokaklarında çocuklara oyuncak dağıttı.

Olayın ilginç yanı ise, Erdoğan kongrede Çin’in Uygur Türklerine yaptıklarını bir kez daha ‘vahşet’ olarak yorumlarken, dışarıda çocuklara dağıtılan oyuncakların Çin malı olmasıydı.


İçki içiliyor diye İdil Biret konserini bastılar

12/07/2009

Alperen Ocakları'nın Topkapı Sarayı'nda 'kuşattığı' dünyaca ünlü piyanist İdil Biret, konsere arka kapıdan girdiğini anlattı ve 'Hiçbir şey beni durduramaz' dedi. Organizatör polisin iki saat eylemcilere müdahale etmediğini savunurken BBP eylemi savundu Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı 'Hesap verecekler' diyordu.

ÇGD'DEN VAKİT'E: GAZETECİLİĞİN YÜZ KARALARI

KÜLTÜR BAKANI GÜNAY'DAN ALPEREN OCAKLARI'NA: ZAVALLILAR


İSTANBUL - Türkiye’nin tanıtımında ‘simge’ olarak kullanılan, birçok uluslararası etkinliğe ev sahipliği yapan Topkapı Sarayı Müzesi önceki akşam utanç verici bir barbarlığa sahne oldu. Dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in vereceği konserde şarap içileceği haberini ‘Mukaddes yerde içki su gibi akacak’ diye veren Vakit gazetesini okuyup, kendilerine vazife çıkaran Alperen Ocakları üyeleri müze önünde toplandı. Konser afişlerini yırttı, tekbir getirdi, namaz kıldı. Utanç görüntüleri üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, “Türkiye’yi geriye götürmek isteyen zavallıların bu tür saçma girişimlerine kimse müsaade etmeyecektir” dedi. İdil Biret ise “Müziğin birleştirici ruhu zedelendi” diye konuştu.
Dünyaca ünlü piyanist İdil Biret’in önceki gün Topkapı Sarayı’nda konseri vardı. Piyanoda İdil Biret olacak, ona The Whitehall Orchestra’sı eşlik edecek, Çaykovski’nin eserleri sunulacaktı. ‘Hakan Erdoğan Prodüksiyon’un organize ettiği konserin duyurusunda, etkinliğin Topkapı Sarayı’nın Birinci Avlusu’nda olacağı belirtiliyordu. Duyuruda ayrıca konuklara ‘şarap’ ikramı olacağı da yazılıydı.

Vakit hedef gösterdi
Vakit Gazetesi bu duyurudan yola çıkarak cuma günü konseri haberleştirirken ‘Mukaddes avluda şarap küstahlığı’ başlığını kullandı ve Osmanlı döneminde askerlerin cepheye uğurlanıp, Kuran-ı Kerim okunan avluda şarap içileceği belirtildi. Haberin detayında şu ifadeler yer aldı: “Konserin reklamlarında ‘Şarabını al gel, mehtabı seyredelim’ teması işleniyor... Topkapı Sarayı Müdürü İlber Ortaylı, şarapla özdeşleştirilerek konserin reklamının yapılmasının çok yanlış olduğunu söyledi.”
Bu haberden kendilerine vazife çıkaran Büyük Birliği Partisi’ne (BBP) bağlı Alperen Ocakları soluğu önceki akşam saat 20.00 sıralarında Topkapı Sarayı’nın önünde aldı. Yaklaşık 50 kişilik grup önce içeri girmek istedi. Ancak sarayın güvenliğinden sorumlu jandarma tarafından engellendi. Bunun üzerine çevrede asılı olan İdil Biret’in konser afişlerine yönelen kalabalık, tekbir getirerek, afişleri yırttı. Bu taşkınlıktan sonra da sarayın önünde Türk bayrakları üzerinde toplu olarak namaz kılındı ve Doğu Türkistan’daki Uygur Türkleri için dua edildi.

‘Caz konserini kınıyoruz’!
Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Mustafa Kayatuzu, “Doğu Türkistan’da yaşanan olaylara rağmen duyurulan Topkapı Sarayı içerisinde hain, saygısız ve şerefsizce yapılan şarap partili caz konserini nefretle kınıyoruz. Bugün burada yaşanan bu rezilliğin sorumluları mutlak suretle bunun hesabını verecek” dedi. Daha sonra tekbirler eşliğinde yürüyüşe geçen kalabalık sarayın Gülhane kapısından tekrar konser salonuna girmeye çalıştı. Çevik kuvvet ekipleri gruba müdahale etti.
Yaşanan olayları NTV’de değerlendiren İdil Biret, konser öncesinde sarayın kapısına geldiklerini ve protestocu grup nedeniyle konseri dinlemeye gelenlerle birlikte bir süre beklediğini anlattı ve şunları söyledi: “Daha sonra afişleri indirdiler ve ateşe vermeye çalıştılar. Bu arada beni gelip arabayla aldılar, başka bir kapıdan ben konsere girebildim. Ancak biraz gecikme oldu. İçeri girer girmez konser başladı. Hiçbir şey beni durduramaz.”
İdil Biret, hisleri sorulunca “Hiçbir şey yaşamıyorum. Aynı şekilde bir koruma falan gibi de bir şey yok. Çok üzülen dostlarımız arıyorlar. Basından ilgi var. O da çok güzel bir şey” dedi. Müziğin insanları birleştirmek için yapılan bir şey olduğunu vurgulayan İdil Biret, bu tip olaylarla müziğin asıl ruhuna büyük bir zedelenme getirildiğini ve buna çok acıdığını sözlerine ekledi.
İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel ise şunları söyledi: “O adamları görseydiniz, ‘çalacak piyanist budur’ desen gidip üzerine saldırıp bıçaklarlardı. Gözleri dönmüş saldıracak yer arıyorlardı.” Büyükyüksel Vakit Gazetesi’ne dava açmayacaklarını belirterek “Dava açalım da, adamlarını üzerimize gönderip bıçaklatsınlar mı karımı? Bunlar katil” dedi. Büyükyüksel eşinin ‘Hiç bir şey beni durduramaz’ sözlerine “‘Türkiye’yi bırakıp giderim’ diyenler var. Biz onlardan değiliz. Biz buranın insanıyız. Hiç bir yere gitmiyoruz. Bunlarla mücadele edeceğiz” diyerek destek verdi.
Organizatör Hakan Erdoğan yaşanan olayları şöyle anlattı: “Canımızı Kültür Bakanı sayesinde kurtardık. O grup saatlerce orada durdu. Saat 20.00’de toplandılar, polis saat 22.00’da müdahale etti. Hatta İdil hanım da konsere gelirken kendini bir ara onların ortasında bulmuş, Allah’tan tanımamışlar. Ben polise müdahale etmelerini söyleyince ‘vatandaş eylem yapıyor’ cevabı aldım. Daha sonra Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı aradım, o da benimle aynı üzüntüyü paylaştı, polise talimat verdi ve müdahale edilmesini sağladı.”
“Bu konsere şarap firması sponsor değildir” diyen Erdoğan, “Konser yüzde 100 seyirci bilet paralarıyla yapılmıştır” diye konuştu.
Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı, Vakit Gazetesi’ndeki haberin kendisine atfedilen bölümünün doğru olmadığını belirterek, “Ben soruşturma açtıramam. Öyle bir yetkim yok. Bu bir kültür işi. Kültür lazım. Çaykovski bitti, İdil Biret bitti, sponsorun şarap firması olması mı kaldı?” dedi.
Radikal konseri izleyenlere ulaştı ve neler yaşadıklarını sordu. 41 yaşındaki Faruk Nazlan, şunları anlattı: “Şoktayım. Çok korkuyorum. O eylemciler içeri girseydi o güzellik karşısında onlar da bizden olurdu.”
İşletmecilik yapan Gülsün Sami’yse “Kimse olayın farkına varmadı, bu sabah (dün) gazetelerden öğrendim. Yarın konser olsa yine giderim” diye konuştu.


Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay da “Vakit gazetesinin provokasyonu yüz kızartıcıdır” dedi. (Radikal)

Sabıkası çok kabarık örgüt
BBP’nin gençlik örgütü Alperen Ocakları’nın adı hep olaylarla gündeme geldi. Bu olaylardan bazıları şöyle:
*Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Kayatuzu BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu bir TV programında eleştiren Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’yı yumrukladı.
* Hrant Dink cinayetini azmettiren Yasin Hayal, BBP üyesi ve Alperen Ocakları’nın müdavimiydi. Yine cinayetin diğer sorumlusu olarak yargılanan Erhan Tuncel de Alperen Ocakları üyesiydi.
Eski Trabzon Alperen Ocakları Başkanı Mustafa Öztürk de, aynı davada uzun süre tutuklu olarak yargılandı.
* Sultanbeyli’de 30 Mart 2006’da lise öğrencileri arasındaki kavgada, Kürt kökenli öğrenci Şahin A. bıçaklanarak öldürülmüştü. Katil zanlısı V.K.’nin Alperen Ocakları üyesi olduğu ortaya çıkmıştı.
* Alperenler, Papa Benedictus’un Kasım 2006’daki Türkiye ziyareti sırasında Ayasofya Müzesi’nde korsan namaz kılıp slogan atmışlardı.



11 Temmuz 2009 Cumartesi

Eski ve hüzünlü bir hikâyedir bu...

bcoskun@hurriyet.com.tr



Eski ve hüzünlü bir hikâyedir bu...


ARTIK yaşlandılar, ama 30 sene önce başlayan “Dev-Yol davası”nın sanıkları olarak hâlâ yargılanıyorlar.

Önceki gün onları yine mahkeme koridorlarında gördüm, saçları bembeyaz “çocuklar”ın...

Torunları var...

Bazıları öldü...

Bir araya gelince romatizmalardan, ağrılardan, sancılardan söz ediyorlar. Birbirlerine torunları soruyorlar...

30 yıl...

Eski ve hüzünlü bir hikâyedir bu...

O kuşağın “çocuklar”ı kazma kürek alıp yola çıktılar o günlerde. Cep harçlıklarını biriktirip demir-çimento aldılar...

Zap suyuna köprü yapacaklardı.

Ki köylüler geçebilsin, hastalar suyun ortasında ölmesin, anneler bebeklerini hastanelerde doğursun diye.

Köylüler çevre tepelere toplanıp onlara baktılar.

Onlar anlattılar köylülere:

“Size köprü yapacağız...”

Halkımız çok vefalıdır!

Köylüler onları ihbar ettiler o gece...

Kimisi asıldı...

Bir şafak vakti, idam kürsüsüne doğru, kollarına giren infazcıları itip yürüdüler ve sadece son arzularını söylediler:

Özgür Türkiye...

Aradan çok zaman geçti...

O köylüler bu sefer nohut karşılığı oy vererek kendi iktidarını yarattılar... O iktidar fidanları asanları sıkıştırıyor...

“Ergenekon davası da 30 yıl sürer” diyorlar...

Ne kadar karışık ve ne kadar acı bu yazgı...

(........)

Suya köprü yapmaya kalkan “çocuklar” yaşlandılar...

Önceki gün yine mahkeme koridorundaydı hayatta kalanlar...

Saçları bembeyaz, omuzlar çökmüş...

Romatizmalardan, sancılardan söz ediyorlar... Torunları oldu, dava çıkışı onları parka götürecekler...

Eski ve hüzünlü bir hikâyedir bu...