19 Eylül 2009 Cumartesi

Atatürk diktatör müydü?

Zülfü Livaneli
zlivaneli@gazetevatan.com

Atatürk diktatör müydü?

Batı’da Atatürk’e diktatör demek moda haline gelmiştir. Bizde de buna inananlar vardır.

Oysa ilk gençliğinden beri ordunun siyasete karışmamasını savunmuş bir kişidir o.

İttihat Terakki’yle arasının ilk kez açılması da bu tavrından sonra olmuştur. İttihatçılar onu öldürmek için bir fedai göndermişlerdir.

Anadolu’ya geçtikten sonra padişah yaveri kordonlu üniformasını çıkarıp bir sivil olarak siyasete atılması da bunu yeterince kanıtlıyor zaten.

“Tek adam” olduğu zaman yaptığı bir olayı anlatacağım sizlere bugün.

Lütfen günümüzün, hiçbir eleştiriye, hiçbir fikir tartışmasına tahammül edemeyen başkanlarıyla karşılaştırmanızı rica ederek.

***


Atatürk’ün sofrasındayız. Genç bir milletvekili olan Reşit Galip, Milli Eğitim Bakanı’nın uygulamalarını ağır bir dille eleştiriyor.

Atatürk bu üsluptan hoşlanmıyor.

Diyor ki: “Sözünü ettiğiniz bakan aynı zamanda benim hocamdır. Bakan’ın beni yetiştiren kişi olması bir anlam taşımıyor mu?”

Reşit Galip “Hayır” diyor. “Taşımıyor!”

Atatürk “Bu masada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret edilmesine izin veremem” diye söyleniyor.

Masadakiler buz gibi oluyor..

Ama genç milletvekili, “Doğruyu söylemek için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız eleştiririm.

Sizin yaptığınız her şey doğrudur diye bir kural olamaz ki” diye dikleniyor.

Ve hızını alamayıp liderin yaptığı bazı işleri eleştiriyor.

Bunun üzerine masanın tadı tuzu kaçıyor ve Atatürk, öfkeli milletvekilini, “Yoruldunuz. Biraz istirahat etseniz” diye kibarca masadan kalkmaya davet ediyor.

Herkes bu işin yatıştığını düşünürken Reşit Galip yine konuşuyor:

“Burası sizin değil milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar benim de hakkımdır.”

Derin sessizlik içinde herkes birbirini kuşkuyla süzüyor ve buna Atatürk’ün ne tepki vereceğini merak ediyorlar.

İyice sinirlenmiş olan Atatürk müthiş bir iradeyle kendisine hâkim oluyor ve “Öyleyse biz kalkalım” diyerek masayı terk ediyor.

***


Bu olay 1931 yılının Ağustos ayında Çankaya Köşkü’nde yaşanmıştır.

Birçok tanığın ifadesiyle harfi harfine doğrudur.

Peki bu tartışmadan sonra Atatürk, Reşit Galip’e ne yapmıştır?

Onu tasfiye mi etmiştir, milletvekili listesine mi sokmamıştır?

Hayır, eleştirdiği bakanın yerine Milli Eğitim Bakanı yapmıştır.

***


İşte size iki ibretlik manzara.

Birisi diktatör dedikleri Atatürk.

Ötekiler “demokrat” dedikleri parti liderleri.

Birincisini kıyasıya eleştirebiliyor, yüzüne karşı en ağır eleştirileri yöneltebiliyorsunuz, ötekilerin yanında ağzınızı bile açamıyor “Evet efendimcilik” yapıyorsunuz.

Parti politikalarını eleştirdiğiniz zaman ise olmadık iftiralarla, hakaretlerle karşılaşıyorsunuz.

Çünkü “demokrasiye” geçtik.

11 Eylül 2009 Cuma

Güçlü devlet, öyle mi?

KUM SAATİ

Ahmet Altan


En sevdiğimiz kavram ne?

Güçlülük.

Her şeyimiz güçlü anasını satayım.

Ordumuz güçlü.

Devletimiz güçlü.

Kırmızı çizgilerimiz güçlü.

Hem güçlüyüz hem üniteriz.

Üniter olmazsak güçlü olamıyoruz zaten.

En büyük derdimiz “üniter devlet” olmak.

Hukukçusundan generaline, valisinden siyasetçisine ağzını açıp da “üniter devlet” demeyen yok.

Zaten kırk türkümüz var kırkı da “devlet” üstüne, devlet güçlü olsun, devlet üniter olsun, devlet her şeyin denetimine sahip olsun.

Ne işe yarıyor bu güçlü, üniter devlet?

Memleketin her yanından kan sızıyor.

İnsanlar ölüp duruyor.

Ceset torbasına döndü ülke.

Akıllarını öylesine devlete takmışlar ki dönüp de “millete” bakan yok.

“Güçlü millet” diyene rastladınız mı?

Bu milletin nasıl güven içinde yaşayacağını anlatanı gördünüz mü?

Görmediniz çünkü böyle bir sorunu olan yok.

Devlet güçlü olsun, millet de ne olursa olsun.

Kanadalı bir sendikacının lafını çok severim, daha önce de birkaç kere söz etmiştim, “güçlülük, hanımefendilik gibidir” diyordu adam, “eğer öyle olduğunu söylemek zorunda kalıyorsan, öyle değilsin demektir.”

Bu kadar “güçlülük “lafının altında aslında büyük bir güçsüzlük yatıyor.

Bu ülkede güçlü olan hiçbir şey yok.

Hele devlet hiç güçlü değil.

Devlet dediğiniz şey, halkına hizmet etmek için vardır, gücü halkına götürdüğü hizmetle ölçülür.

Halkını sağlıklı, mutlu, müreffeh tutabilen devlet güçlüdür.


Güç, nutuklarla, aklına gelen her yere bayrak asmakla olmuyor.

Ülkenin bir yanında her gün silahlar patlıyorsa, her gün gencecik çocukların cenazeleri geliyorsa, o devlet güçlü değildir.

Bir iç savaşı bitirmeye gücü yetmeyen, halkının bir bölümünün şikâyetlerine çare bulamayan devletin gücü ne olacak?

Korkutarak güçlü olmaz devlet.

Sorunlara çare bularak güçlü olur.


Bu devlet hangi büyük soruna çare bulabildi yüz yıldan beri?

Her şeyden geçtim, bir yağmur yağıyor, İstanbul’un caddelerinde insanlar boğuluyor.

Daha “derelerini” ıslah edememiş bir ülkede sürekli devleti nasıl daha güçlü kılacağız diye uğraşıyoruz.

“Sel felaketi geliyor” diye bağırıyor meteoroloji, belediye başkanı hiçbir önlem almıyor, hâlâ dere yataklarına binalar inşa ediliyor.

Bizim birinci sayfada Kâğıthane Deresi’nin yatağına yapılan koca binanın resmini göreceksiniz, bugün yarın oraları da sel götürürse ne olacak?

Güçlü bir devlet olsa buna izin verir mi?

Bunları denetlemez mi?

İnsanlarının ölmesini engellemek için önlemler almaz mı?

Bizde devlet insanları yaşatmak için ne yapıyor?

Hiçbir şey.

İnsanlar önemli değil çünkü.

Devletimiz güçlü olsun, ordumuz güçlü olsun, bir de üniter olalım.

Eeeee?

Siz bu kadar güçlüyseniz biz niye bu kadar çok ölüyoruz?

Üniter olmak en önemli mesele de, bu üniter memlekette neden caddelerde bile insanların boğulması engellenemiyor?

“Milletini” unutmuş bir devlet bu.

Sadece kendisiyle ilgili.

Bu son sel felaketinde sorumluluğu olanlara hesap sorabilecek mi bu devlet?

Ayamama Deresi’nin yatağını ona buna peşkeş çeken belediye başkanına, o bölgedeki toprakları yağmalayan medya patronlarına, yaklaşan sel felaketine rağmen dere yatağının yanındaki trafiği bile durdurmayan yöneticiye hesap soracak mı?

Her depremde yıkılan “devlet binalarının” müteahhitlerine hesap sordu mu?

Üniter devlet olmak o kadar önemliyse bu devlet binaları neden yıkılıp duruyor?

Yirmi beş yılda elli bin çocuk dağlarda öldüyse, yağmur yağdığında caddelerde insanlar boğulduysa tabii ki her yere “güçlü ordu, güçlü devlet” diye yazmak zorunda kalırsın.

“Güçlü” olduğunu o afişlerden başka söyleyen yok çünkü.

Oraya buraya bayraklar asıp, “ben çok güçlüyüm” diye bağıracağına gerçekten güçlü ol da insanlar böyle ölmesin.

Zaten insanları koruyacak kadar güçlü olsa bu kadar çok “güçlülük” nutku atmasına ne gerek kalırdı.

Herkes bilirdi onun güçlü olduğunu.

10 Eylül 2009 Perşembe

Kim öldürdü?

KUM SAATİ

Ahmet Altan


İnsanlık, yaratıldığından beri doğayla başa çıkmaya çalışır.

Uygarlık, doğanın şiddetine mağlup olmamayı öğrenmek demektir zaten.

Deprem gelir, yıkar.

Sen yıkılmayacak bina yapmayı öğrenirsin.

Sel gelir boğar.

Sen, bentler, barajlar yaparak seli durduracak çareler bulmayı öğrenirsin.

Ya da öğrenmez, aldırmaz, insanları ölüme teslim edersin.

Meteoroloji, günlerden beri çok şiddetli yağışların geleceğini söylüyordu.

Aldırmadık.

Yağışlar geldi, Trakya’yı vurdu, yedi kişi öldü.

Meteoroloji, ertesi gün yağışların İstanbul’a geleceğini söyledi.

Trakya’da yaşananlar, İstanbul’da neler yaşanacağını göstermişti.

Gene aldırmadık.

Sabaha karşı sel geldi ve İstanbul’da yirmi dört kişi öldü.

Doğal afet mi öldürmüş oldu şimdi bu insanları?

Seksen yıldır görülmemiş şiddette yağmurlar yağmış.

Yağmurun çok şiddetli yağdığı anlaşılıyor, tamam.

Peki, biz ne yaptık bu yağmurlara karşı?

Ne tedbir aldık?

Hiç.

Bu sadece bugünün işi değil.

Dün İkitelli’de taşan Ayamama Deresi on dört yıl önce de taşmıştı.

Üstüne beton dökmüşler.

Derenin üstündeki beton zemine de matbaalar, TIR parkları yapmışlar.

Dere, o beton zemine rağmen taştı.

Daha önce, bu betonun yeterli olmayacağını söyleyen hiç uzman çıkmadı mı?

Bu kadar mı bilgisiz ve yetersiziz?

Diyelim ki hiçbir uzmanımız yok, peki Trakya’da yaşananlar bize hiç mi bir şey söylemedi?

Derenin çevresindeki TIR parklarını boşaltamaz mıydık?

O bölgedeki trafiği kesemez miydik?

İşyerlerini bir günlüğüne kapatamaz mıydık?

Hepsini yapabilirdik ama hiç birini yapmadık.

Çünkü biz bilime, akla, önleme inanmayız.

Ölecek olanlar “fakir insanlarsa” kimsenin kılı kıpırdamaz bu ülkede.

Devlet, yıllar öncesinden alması gereken önlemleri almamış.

Belediye hiç umursamamış.

Meteorolojinin uyarılarına aldırmamış, selin ortasında belediye otobüsleri duruyor, belediye uyarıları ciddiye almış olsa oraları boşaltır, kendi otobüs seferlerini de iptal ederdi.

Meteorolojiye inanmamışlar, Trakya’da olanları görmezden gelmişler.

Sadece devlet ve belediye de değil insanlara böyle vahşice davranan…

İşverenler de aynı insafsızlığı paylaşıyor.

Bir tekstil firması işçilerini penceresi, kapısı olmayan bir minibüse tıkıştırmış.

Minibüs selin ortasında kalınca, arabanın ön tarafında oturanlar kendilerini dışarı atmışlar ama arkadakiler çıkacak ne bir kapı, ne bir pencere bulmuşlar.

Yedi kadın o minibüsün içinde boğulmuş.

Bu insanların ölmemesi mümkün müydü?

Mümkündü.

O zavallı kurbanlar gelişmiş bir ülkenin vatandaşları olsalardı ölmeyeceklerdi.

Türkiye’de doğdukları için öldüler.

Aynı Güneydoğu’da ölüp duran çocuklarımız gibi yaşayabilecekken sadece bu ülkenin “seçkinlerinin” aldırmazlığı yüzünden ölüp duruyor insanlarımız.

Çünkü bizim devletimiz, sadece “devlet yöneticilerini” koruyabilmek için örgütlenmiş, sıradan insanlarına boşvermiş.

Ülkenin her yanında boş yere ölüyor insanlar.

Şiddetli bir yağmur yağınca Rize’de, Gümüşhane’de, Tekirdağ’da insanlar boğuluyor.

Deprem vuruyor, kötü yapılmış binalar çöküyor, binlerce insan can veriyor.

Hiç olmaması gereken bir savaş uzayıp gidiyor, evlere genç insanların tabutları gönderiliyor.

İnsanını böylesine öldüren bir devlet olur mu?

Bu ülkeyi yönetenlerin birinin kılına halel gelse hep beraber ayağa kalkarlar, önlem üzerine önlem alırlar ama sıra halka geldi mi başlarını çevirip bakmazlar bile.

Zaten bütün sloganları, bütün nutukları, bütün konuşmaları “devlet, vatan, bayrak” üstüne, siz insandan bahsedenine rastladınız mı hiç?

“Ülkeyi böldürmeyiz” diye atılan nutukların sayısı belli değil, üniformayı giyen, cüppeyi sırtına geçiren, bir partiye yönetici olan “yüce devlet” diye başlıyor nutuk atmaya, “yüce insan” lafını hiç duydunuz mu?

Bu ülkeyi seksen yıldan beri yönetenlerin nutuklarını bir tarasak, bir baksak, kaç kere “devlet” demişler, kaç kere “insan” demişler.

Devlete tapıyorlar.

İnsanları öldürüyorlar.

Bu ülkede insanlar “afetten” ölmüyor, “devletten” ölüyor.

Bizim “öldüren” bu devleti değiştirip, “yaşatan” bir devlet kurmamız gerekiyor, yoksa yağmurda, depremde, savaşta ölür dururuz.

6 Eylül 2009 Pazar

Tuhaf tuhaf sorular

KUM SAATİ

Ahmet Altan


Başım ağrıyor.

Günlerdir boğuştuğum soğuk algınlığı beni bir hırpalıyor.

Eşref Şefik’in benim çocukluğumda meşhur ettiği anlatımla “kuma yatıp da tek gözüyle bakan balık” gibi bakıyorum ekrana.

Bazen her şey saçma gelmiyor mu size?

Buradan sadece iki saat uzaklıkta bir yerde, mesela Roma’da ya da Viyana’da ya da ne bileyim Cenevre’de yaşasaydık bambaşka sorunlarımız, bambaşka dertlerimiz, bambaşka konularımız olacaktı.

Ve bambaşka bir hayatımız elbet.

“İki saat” yüzünden bir ömür tüketilir mi?

Bir keresinde bir arkadaşımla tartışırken bana kızıp “madem o kadar çok demokrasi ve özgürlük istiyorsun, neden demokrasi ve özgürlüğün olduğu bir yere gidip yaşamıyorsun” demişti.

Aslında kabul etmeliyim ki mantıklı bir soruydu bu.

Bu soru ara sıra aklıma takıldı doğrusu.

Demokrasi ve özgürlük istiyorsam neden demokrasiyle özgürlüğün olduğu bir yere gitmiyorum?

Her sorunun olduğu gibi bunun da bir cevabı var elbette.

“Ben demokrasiyi ve özgürlüğü burada istiyorum.”

Ama her cevap gibi bu da başka bir soruya kapı açıyor.

“Derdin gerçekten özgürlükse bunun nerede olduğu ne fark eder?”

Neden coğrafya, özgürlüğün kendisinden daha önemli olsun?

Ve, neden özgürlüğü illa “burada” istiyorum?

Burası benim memleketim olduğu için herhalde.

İyi de insanın “memleketi” neresi?

Memleket dediğin şeyin tarifi sık sık değişir.

Bin yıl önce benim “ırkımın” memleketi Orta Asya’ydı.

Yüzyıl önce benim dedelerimin memleketine Yemen de dahildi.

Benim büyük dedemin “memleket” dediği “topak parçasıyla”, bugün benim “memleket” dediğim toprak parçası arasında büyük farklar var.

Memleketim neresi, yaşadığım yer mi?

Yoksa savaşların, anlaşmaların, siyasi pazarlıkların çizdiği sınırlar mı?

İstanbul mu benim memleketim yoksa bütün Türkiye mi?

Hakkâri’ye hiç gitmedim, orası benim memleketim mi?

Yarın bir gün “ayrılıkçı” Türklerle “ayrılıkçı” Kürtler anlaşırlar da ayrılmaya karar verirlerse, artık benim memleketim olmayacak olan Hakkâri’de “özgürlük ve demokrasi” olsun isteyecek miyim?

Yoksa sadece “elimizde” kalan toprak parçasının özgürlüğü mü ilgimi çekecek?

Hakkâri’de “ne olursa olsun” mu diyeceğim?

Eğer öyleyse neden bugün Hakkâri’deki insanların da özgür yaşamasını istiyorum?

İstanbul’da ve Hakkâri’de aynı bayrağın dalgalanmasından mı?

Ben, bayrağa çok aldırmam ki...

Çok ciddiye de almam.

Altı yüz yıl önce, şu anda benim oturduğum yerde Bizans bayrağı vardı.

Nerede şimdi o bayrak?

Herhalde o zamanlar o bayrağı çok önemseyen, o bayrak için hayatını veren insanlar yaşıyordu burada.

Bugün ne onlar var, ne bayrakları.

Altı yüz yıl sonra burada kimin bayrağının dikili olacağını biliyor muyuz?

Ya da altı yüz yıl sonra hâlâ bayraklar olacak mı?

Bayrağı boşverin, belki insanlar bile olmayacak burada, belki bütün insanlar dünyayı bırakıp uzayda başka bir yere taşınacaklar altı yüz yıl sonra.

Sürekli değişen bayrakları, sınırları, memleketleri neden önemseyip de özgürlüğün illa “burada” olmasını istiyorum?

Buranın dilinin benim dilim olmasından belki.

İyi ama Diyarbakır’daki adamın dili benimkiyle aynı değil ama ben orada da özgürlük olsun istiyorum.

Niye?

Bazen kendi samimiyetimden kuşkuya düşüyorum.

Bayrakların, devletlerin, sınırların, orduların, savaşların olmayacağı bir dünya istiyorum, böyle bir dünyanın olacağına da inanıyorum ama gene de “özgürlük” dendi mi illa burada da olsun diyorum.

Biraz çelişkili gözükmüyor mu?

Sanki “özgürlüğü” değil de “burayı” daha çok önemsiyorum, aksi olsa, özgürlüğün olduğu yere giderdim ama ben özgürlük buraya gelsin diye uğraşanlara katılıyorum.

Burası, neden “özgürlüğün” kendisinden daha önemli?

Burasını, özgürlüğün kendisinden daha mı çok seviyorum?

Tam bilmiyorum ama galiba burayı seviyorum, bayrağını, sınırını falan değil, burayı seviyorum, buranın küfürlerini seviyorum, buranın hergeleliğini, buranın yemeklerini seviyorum.

Belki biraz da tembelim, ben özgürlüğe gideceğime özgürlük bana gelsin diye bekliyorum.

Gelecek mi?

O kadar çok istiyorum ki, eğer gelmezse, bir başka ülkeye değil ama bir başka âleme giderken üzgün gideceğim.

Bakın, ne yaptınız...

KUM SAATİ

Ahmet Altan


Önceki gece Türkiye bir titredi.

Ali Kırca’nın yönettiği Siyaset Meydanı programında 16 yaşında bir Kürt çocuğu, “Atatürk sizin için neyse Sayın Abdullah Öcalan da bizim için odur,” dedi.

Böyle bir söz bir Türk televizyonunda ilk kez söyleniyordu.

Türklerin nasıl bir şaşkınlık ve öfke duyduğunu tahmin etmek zor değil.

Onların şaştığı söz, Güneydoğu’da neredeyse kimsenin tekrarlamaya bile gerek görmediği bir “gerçek” birçok Kürt genci için.

Sen ülkenin bir bölgesinde yaşayan insanların neler hissettiğiyle, neler düşündüğüyle hiç ilgilenmezsen, bütün gazeteler Türklerin resmî görüşlerini tekrarlayıp sanki bütün ülke aynı görüşleri paylaşıyormuş gibi yayınlar yaparsa, gerçekle karşılaşınca böyle şaşkına dönersin.

Türkler, bana sorarsanız asıl üzülecek meseleye değil de bambaşka meselelere üzüldüler, Atatürk’le bir “faninin” üstelik de Türk resmî literatüründe “bebek katili” ve “teröristbaşı” olarak nitelenen birinin kıyaslanması ve Öcalan’a “sayın” denmesi üzdü onları.

Beni üzen ise daha başkaydı.

Türkler daha kendi Atatürk tabularını kıramazken, Atatürk’ü “bir insan” olarak gösteren filmlere bile tahammül edemezken, Kürtlerin de Türkleri aynen taklit ederek kendilerine bir tabu bulup, bir “Atatürk” icat etmeleri üzücüydü bence.

Kürtler, Türklerin seksen yıl önce yola çıktığı noktadan yola çıkacaklarsa uzun bir yol gidecekler demektir.

Kendi “ırkıyla” çok övündüğü anlaşılan bu genç Kürt çocuğu, belki de içten içe kızdığı Türklere ne kadar benzediğinin farkında değildi.

2009 yılında aynı topraklarda yaşayan iki ırk “kimin tabusu daha büyük” kavgası yaparsa, o toplum biraz zor gelişir.

Binlerce yıl savaşsalar da, “tabulara tapınan” ortak anlayışla hiçbir yere varamazlar.

“Tabunun” kim olduğunun çok önemi yok aslında, önemli olan bir tabuya tapınan toplum olmaktan kurtulacak gelişmişliğe ulaşmak.

Beni üzen ikinci konu ise Kürt çocuğunun aklındaki “siz” “biz” ayrımının bu derece keskin olmasıydı.

Aynı “tabu” gibi bu “siz” “biz” ayrımı da Türklerle Kürtleri çok benzeştiriyordu.

Çünkü aynı programa katılan Türk çocukları da kesin bir “biz” inancıyla, “siz” olarak gördükleri Kürtlere saldırıyorlardı.

Dokuz yaşında bir Türk çocuğu, “hastaneye gittiğinizde tabii Türkçe konuşacaksınız, size Kürtçe konuşan doktor mu bulacağız” diyordu.

Henüz ilkokulda olan bir oğlancık Türk olduğu için daha şimdiden memleketin “efendileri” arasına girmiş, hastanelerde kimin nece konuşacağına karar vermişti.

On bir yaşındaki bir Türk kızı da “Kandil’i bombalamanın” Kürt sorununu çözeceğini söylüyordu.

Bunlar küçücük çocuklar, ırklarını boşverin, bunlar bizim çocuklarımız ve biz çocuklarımızı hastalandırıyoruz.

Irkları farklı ama hastalıkları aynı.

Aynı öfkeyi, aynı düşmanlığı paylaşıyorlar.

Bu yaştaki çocukların içine böylesine bir “nefreti” yerleştirebilen bir toplum, geleceğinden ne bekler?

O programa katılan çocukların yaşıtları, gelişmiş ülkelerde internetten, twitter’dan, filmlerden, kitaplardan, sinemalardan konuşuyorlar, kendilerine ait odalarda oturup video oyunları oynuyorlar.

Bizim çocuklarımız ise savaştan, “önderlerinden”, düşmanlıktan konuşuyorlar.

Birbirlerine, kendi “ırklarının” daha güçlü olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar.

Bencil ihtiyarların “şoven” konuşmaları öldürücü bir mikrop gibi sızmış bu çocukların ruhuna.

Bu çocuklar biraz daha büyüdüğünde, bugün dağlarda süren savaş kentlere, sokaklara iner, birbirlerini öldürürler.

Gerçek bir iç savaş çıkar.

Türkiye’nin geleceğinin böyle olmasını mı istiyorsunuz?

Bu savaşı durdurmamanın, barışı sağlamamanın bu ülkeye maliyetinin nasıl korkunç olduğunu eğer o programı seyrederken görmediyseniz, hiç görmeyeceksiniz ve kendi ülkenizi kanlı bir karmaşaya, bir yokoluşa sürükleyeceksiniz demektir.

Bu savaşı durdurun.

Bu çocukları kurtarın.

Bu ülkeyi kurtarın.


Kin dolu çocukları iyileştirip onlara güzel ve mutlu bir hayat vermek elimizdeyken, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen o bencil ve vicdansız ihtiyarlar için bütün bir ülkeyi, bütün bir gençliği yakacak mısınız?

Bu çocuklar otuz yaşına geldiğinde, bugün politikacı, asker, gazeteci, yazar olarak Türkiye’ye yön vermeye çalışanların çoğu ölmüş olacak ama biz bu dünyadan ayrıldığımızda bu çocuklara miras olarak nefreti ve düşmanlığı bırakacağız eğer bir an önce barışı sağlamazsak.

Çocuklarınıza bırakmak istediğiniz miras bu mu?

Doğrusunu isterseniz, bu nefreti, bencilliği, kendi ölümünden sonra bile çocukların ölmesini sağlama arzusunu, gençliğe duyulan bu gizli öfkeyi tiksindirici buluyorum.

Barışa çok acele kavuşmamız lazım.

Biraz daha oyalanırsak, bu savaş delisi ihtiyarlar, çocukların tüm geleceğini yok edecekler.

3 Eylül 2009 Perşembe

ERMENİ AÇILIMI İLE KÜRT AÇILIMI NEDEN BERABER YÜRÜTÜLÜYOR?

19. yüzyılda neredeyse tüm kıta Avrupa’yı ve Yakın Doğu’yu saran milliyetçi rüzgarlar, üzerinde yaşadığımız toprakların da en derin meselelerinin doğusuna sebep olmuştu. Daha önceki makalelerimizde bahsini yaptığımız, Anadolu’nun etnik zenginliği, iste esen bu milliyetçi rüzgârlarla öldürücü darbeleri almıştı. Bilindiği üzere; son günlerde en çok tartıştığımız “kimlik” sorunumuz, deyim yerindeyse tam da bu zamanlarda uç vermiş, etkileri bugünlere dek sürecek hastalıklarımızın zemini hazırlamıştı. Bu hastalıkların teşhisi için yasadığımız problemlerin tarihsel arka planını hakkıyla, deyim yerindeyse tarihçilik namusuyla incelemek ve bir daha anlatmak gerekmektedir. Son zamanlarda yoğun bir şekilde tartışmaya açtığımız “Kürt meselesi” ve dün haberdar edildiğimiz İsviçre hakemliğinde başlatılmış olan “Ermenistan-Türkiye görüşmeleri”ni, iste 100 yıl evvel zemini hazırlanmış bu hastalıklarımızın bu günlerdeki yeniden teşhisi ve tanımlanışı olarak nitelemekle haksızlık etmiş olmayacağım.

Ünlü İsviçreli tarihçi Hans-Lukas Kieser, 2001’de Zürih’te verilen bir seminerde “Ermeni Meselesi”ni ana hatlarıyla şöyle aktarmaktadır;

“Doğu Anadolu’da günümüze dek süren iç huzursuzluğun kökeni 19. yüzyıl’a değin uzanmaktadır. Bu yüzyılda Ermeni, Süryani ve Kürt sorunu başlamış, Alevi sorunu da farklı bir nitelik kazanmıştır. Kürtler ve Ermeniler o zamanki cokethnik yapılı olan altı Doğu Vilayetinin –Sivas, Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır, Mamuretülaziz- nüfusunun genelde çoğunluğunu oluşturmaktaydılar. Tarihi Ermeni Meselesi (La question armènienne), Tarihi Doğu Sorununun (La question orientàle’ nin) önemli bir parçasıydı. La question orientàle 19. yüzyıldaki Osmanlı İmparatorluğu’nun ve bununla beraber bütün yakin Doğunun geleceğini sorgulamaktaydı.

Ermeni meselesi demek, Osmanlı Doğu Vilayetleri’ndeki Ermeni azınlığın gittikçe güçleşen durumunun nasıl ve hangi çerçevede iyileştirilebileceği idi. Asıl problem var oluşla ve yaşantıyla ilgiliydi, emperyalist diplomasinin hazırladığı bir oyun değildi. 1914’e, yani Birinci Dünya Savaşı’na kadar, Ermeni toplumunun temsilcilerin ve uluslararası yetkililerin tercihi bu sorunu Osmanlı’nın modern, çoğulcu bir hukuk devleti olmasını sağlayarak çözmekti. Doğu Vilayetleri’nde bağımsız ya da Rusya’ya bağlı olan bir Ermenistan kurulması söz konusu değildi. 8 Şubat 1914’te imzalanan, Avrupa Devletleri ve Ermeniler tarafından istenen ve desteklenen Doğu Vilayetleri reform planı bunun resmi belgesidir.

Ermeni Meselesi’nin önemli sosyal, ekonomik ve dini yönleri de vardı. Hukuki eşitlik demek, iktidarın asırlarca süren dini hiyerarşisinin bozulması, yani <> Sünni Müslümanlarla aynı hukuki haklara ve aynı sosyal konuma sahip olmaları idi. (…)

Çok dinli toplumun ekonomik alanda en verimli unsuru olan, taşrada ziraat yapan ve taşralı şehirlerde küçük burjuvaziyi oluşturan Hıristiyanlar idi. Bunlar Tanzimat’tan sonra geleneksel hiyerarşiden kaynaklanan sömürüyü kabul etmediler ve siyasi ortaklık talep ettiler. Fakat Ermeniler bekledikleri eşitliğe ve hukuki güvenceye ne Tanzimat’ta ne ondan sonra gelen padişah Abdülhamid’in döneminde sahip oldular…”

19. yüzyıldaki tarihi kökler Tanzimat döneminde Osmanlı Devleti, çoğu Kürt bazıları da Asuri veya Ermeni olan yerel yönetimlerin yerine Doğu Anadolu’da merkezi sistemi gerçekleştirmeye çalışıyordu, ancak bunu başaramadı. Tanzimat ile Hukuk devleti ve dini eşitlik ilan edildi. Fakat Tanzimat, dini ve etnik gruplar arasında önceden var olan, hiyerarşik düzenin bozulmasına ve de özellikle taşrada anarşi ve kin oluşmasına neden oldu. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Tanzimat yönetimi, bölgenin gerçeklerini araştırıp kabul ederek ve var olan şartlara göre bir siyasi sistem oluşturmak yerine, Fransa’nın aşırı merkeziyetçi, az çok homojen bir topluma uygun olabilen idari sistemini ithal etti. Hedefi: Modern ve güçlü bir devlet olmak ve kendini iktidarını korumaktı. Bu hedef o zamanki bati devletlerinin özellikle İngiltere’nin çıkarlarına uygundu. Çünkü İngiltere için Rusya ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan sağlam bir Osmanlı İmparatorluğu önemli idi. Rusya Müslüman karşıtı ve yayılmacı politika izliyordu.

Bu tarih çerçevesinde Osmanlı hükümeti tarafından Doğu vilayetlerinde sağlıklı ve barışçı bir iç gelişme gerçekleştirilemedi. Aksine 16. yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla birlikte padişahı da kabul eden Kürt beylikleri zayıflatıldı. Yani 1830’lardan sonra, o bölge büyük sosyal felaketlere sahne oldu: katliam, zulüm, pogrom, tehcir ve bitmeyen sıkıyönetim. Ermeni halkı ve kültürü 1915’ten sonra yok edildi. “Kürdistan Seferi” olarak adlandırılan iç savaş 1830’larda başladı ve ancak yüz sene sonra 1938 Dersim harekâtı ile sona erdi. (…)

Tanzimat’la beraber Sünni Kürt öz güvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı: Gayri Müslimlerle Müslümanlar arasında hukuki ve siyasi eşitlik ilan edilmesi, Kürtlerin günlük yaşamdaki üstünlüğünün sorgulanmasına neden oldu. Tanzimat’ın getirdiği değişiklikler, Kürtlere çok şey kaybettirdi, fakat bir şey kazandırmadı diyebiliriz. Birçok Alevinin ve Müslüman olmayanların durumları farklı idi. Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını sevinçle karşıladılar: Modern hukuk devletini ve eşitliği haklı olarak kendileri için önemli bir sosyal düzenleme sayıyorlardı. Fakat ne yazık ki onlar da hayal kırıklığına uğradılar. Neden? Reformların tatlı yüzü –refah, güvenlik ve eşitlik- yalnızca bazı büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi. Taşrada ise genel durum ağırlaştı. Çünkü eski düzen yerine beklenen yeni bir düzen gelmedi. Bundan dolayı karmaşa ve güvensizlik iyice arttı. Bu durumdan en çok zarar görenler Sünni olmayan azınlık grupları idi, yani Hıristiyanlar, Aleviler ve Yezidiler. Kendi devletlerinin onları artık koruyamayacağını anladıklarında bu gruplar artık dışarıdan yardım beklediler. Bölgede bulunan misyonerler aracılığıyla süper devletlerden destek ve koruma istediler. Böylece uluslararası diplomaside Ermeni Sorunu ve ardından da Alevi, Yezidi, Süryani ve Kürt sorunu doğdu. 1878 Berlin Antlaşmasının 61. maddesi Doğu Anadolu’daki Ermeniler için uluslar arası koruma öngörüyordu. Ancak gerçekte hiç bir zaman uygulanmadı. (…)

Tanzimat’tan sonraki padişah Abdülhamit Kürt krizini kararlı bir İslam birliği politikasıyla çözmeye çalıştı ve bunu kısmen de olsa başardı. Hamidiye alaylarının oluşmasıyla birçok Sünni Kürt aşireti, yine siyasi hukuki ve ekonomik imtiyazlarını kazandı. Kürtler dolayısıyla Abdülhamid’e <>, “Bàve Kurdan” unvanını verdiler. Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlayarak Doğu Vilayetlerindeki hâkimiyetini sürdürdü. Tanzimat prensiplerine aykırı olmasına rağmen, Tanzimat döneminde bile bu anlaşma gayri resmi olarak yürürlükte idi. Aksi halde devlet iktidarını koruyamazdı. Hamidiye olaylarından en çok zararı görenler; yine Ermeniler, Yezidiler ve Dersim’in dışında yaşayan Aleviler idi. Doğu vilayetlerindeki halkların birlikteliği, özellikle Kürt-Ermeni komşuluğu ve dostluğu oldukça bozulmuştu. Aynı bölgede yasayan bu insanlar arasındaki dayanışmanın eksikliğini sık sık kin ve nefretin doldurduğu acı bir gerçektir.

O dönemde, Berlin Antlaşması’nda verilen sözlerin yerine getirilmediğini gören bazı genç Ermeniler, tepki göstermeye başladılar. Protestan misyoner okullarında, kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa’da batili liberal eğitim gören bu gençler hükümete isyan etmeyi kararlaştırdılar. Önce 1887’de Cenevre’de, daha sonra da Tiflis’te devrimci dernekler kurdular. Bunlar doğu vilayetlerinde milliyetçi ve sosyalist propaganda yapmaya ve az da olsa gerilla faaliyetleri sürdürmeye başladılar. Hedefleri: Kürt rayalarıyla beraber sisteme karşı bir devrim hazırlamaktı. « gavurların » bir İslam devletini protesto eden davranışları yerel beyleri ve padişahı son derece rahatsız etti.

Ancak Abdülhamid bu konuda belki yanlış bilgilendirildi. Sadece kısa zaman için aynı yerde kalan, kendi vilayetlerini yalnızca yüzeysel şekilde tanıyan valiler ve ajanlar bu ermeni güçlerin askeri gücünü fazla büyüttüler. (Örneğin bunların gücü PKK hareketiyle kesinlikle karşılaştırılamaz.) Padişah bazı Sünni şeyhleriyle var olan ilişkilerini kullanıp Müslümanları kendi haklarını savunmaya çağırdı. Derneklerin bu faaliyetlerini genel bir Ermeni isyanı olarak nitelendirerek toplumu Ermenilere karşı kışkırttı. Böylece -belki de tam istemeden- çok geniş katliamlara yol açtı. Sonbahar 1895’te Sünni Kürtler, Türkler ve Çerkezler yaklaşık yüz bin Ermeni’yi öldürdüler. Katillerin çoğu kışkırtılan, bunu kendilerinin var olma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi. Kurbanların yüzde 99,9 u masum, militan siyasete karışmayan Ermeniler ve Süryaniler idi.

1895’te genelde yerel halk, devletin kışkırtması/desteğiyle katliamları yaptığı için, sosyal bilimciler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır. Bazı tarihçiler ise bu olayları kısmi soykırım (partial genocide) olarak kabul etmektedirler. Ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının çok yüksek olmasını ve bölgeler arası organizasyonu göstermektedirler.

Lena Umay

Odatv.com

2 Eylül 2009

2 Eylül 2009 Çarşamba

Benim Allahım


KUM SAATİ

Ahmet Altan

Marcel Proust’un çok yıllar önce keşfedip yazdığı gibi geçmişin anıları, kokular âleminin muhafızlığında saklanır ve her koku bir kapı açar o unutulmuş sandığınız zamanlara.

Üstüne çörek otu serpilmiş pişkin pide kokusu, birçokları gibi beni de alır bir fırının kapısına götürüp bırakır.

Vakit nedense sonbaharın son günleridir.

Hava serincedir ve akşam inmeye hazırlanır.

Kendine bir iş yaratmak isteyen yaşlı amcalarla çocukların biriktiği uzun kuyruktakiler, minare ışıkları yanmadan önce pideleri alıp iftara yetiştirebilmek için telaşlarını saklayan bir sabırla beklerler.

Sünnet hediyesi bir saati bileklerine takabilmiş olan çocuklar sık sık saatlerine bakarak iftar vaktini hesap etmeye uğraşırlar.

Ben o çocukların arasında beklerim.

Ayaklarım üşür hafiften, açlığımla gurur duyarım.

Diğer çocuklar gibi benim de yüzümde başka zamanlarda pek rastlanmayan bir ciddiyet vardır, önemli bir iş yapmakta olduğumu bilirim.

Ramazan’ı belki de en çok bundan severim.

İftar sofrasına oturulduğunda kimse çocuk muamelesi yapmaz sana, oruç tutmaya başlaman büyüdüğünün işaretidir ve büyükler şefkatli bir saygıyla davranırlar büyümeye başlayan çocuklara.

Fırına girdiğinde, pişkin hamur kokulu sıcacık bir buhar çarpar yüzüne.

Fırıncı, uzun saplı küreğini ateş renkli fırın kapağından içeri sokar ve olağanüstü bir ustalıkla içerdeki pideleri seri hareketlerle küreğinin üstüne dizip hızla çeker.

Çıraklar, müşterilerin elleri yanmasın diye kâğıtların üstüne koyup verir pideleri.

Ama ellerin gene de yanar.

Konuşmalar kısa kısadır, kaç tane istediğini söylersin sadece.

Elinde hazırladığın parayı verirsin, aceleyle alırlar.

Kutsal bir ortaklık, herkesi iftara zamanında yetiştirebilmek için müthiş bir yardımlaşma vardır.

Kimse kimsenin sırasını kapmaya çalışmaz.

Ezana birkaç dakika kala pideleri alıp hızla koşmaya başlarsın, bir iki kez tökezleyip düşecek gibi olursun ama zaferle girersin eve.

Sofra hazırdır.

Herkes sofranın başındadır.

Topun patlamasını sofrada beklemek sevaptır çünkü.

Teyzen hemen pideleri parçalayıp bir kayık tabağa dizer.

Sen de sofraya oturursun.

Top patlar.

Hayır, acele etme, açsın ama gene de aç değilmişsin gibi uzanmalısın o ilk zeytin tanesine.

Büyük bir adam gibi.

Sen artık büyüdün, sen oruç tutuyorsun, sen bu sofrada saygı görüyorsun.

Ve, Allah seni seyrediyor.

Her davranışını görüyor, onun için oruç tuttuğunu biliyor, telaş ederek onu utandırmamalısın, sabrı öğrenmelisin.

İlk zeytinin damağına yayılan kekremsi tadı, sonra bir bardak su.

Sonra çorba.

Çorbadan sonra ilk mırıltılı konuşmalar.

Gerçek, saf, içe işleyen bir mutluluk, bir sevinç, büyük bir koruyucun olduğuna inanan o mutlak güven ve huzur.

Sen iftarını açarken Allah sana gülümser, memnun olur, sen iyi bir çocuksun seni sever, sen onu seversin.

Benim Allahım öyleydi, severdi beni, onu kızdırdığımda bile severdi, ben de onu severdim, korkmazdım hiç ya da diyelim babamdan korktuğum kadar korkardım, daha fazla değil.

Ne garip beni Allahın olmadığına dindarlar inandırdı, öyle bir Allah anlattılar ki benim Allahıma hiç benzemiyordu, öfkeli, kızgın, gazaplıydı anlattıkları, cezalandırıyordu.

“Bu benimki değil” dedim, dinimiz birdi ama Allahımız farklıydı artık.

Yollarımız ayrıldı.

Ben çocukken teraviye korktuğumdan gitmiyordum ki, oraya sevindiğimden gidiyordum, Allah gülümsesin diye gidiyordum, memnun olsun diye gidiyordum ve o memnun olduğunda ben çok seviniyordum.

İyiydi bizim aramız.

Konuşurduk bile.

O bana pek cevap vermezdi, daha ziyade ben söylerdim o dinlerdi, isteklerimi samimice anlatırdım, “şu sınıfı geçmeme bir yardım etsene” derdim, sesini duymazdım ama gülümseyip “böyle haylazlık edersen benden yardım bekleme” dediğini sezerdim, hiç gücenmezdim, gülümserdim, “çalıştıktan sonra ben de geçerim ne olacak” demezdim ama aklımdan bunun geçtiğini onun bildiğini bilirdim.

Küstü mü acaba diye endişelenirdim.

Kızması değil ama küsmesi kötü olurdu, bak küsmesinden korkardım.

Onu küstürecek bir şey yapmadım.

Büyüdüm, günah işledim ama onu küstürecek günahlar değildi bunlar, bilerek kimseye kötülük etmedim, kimsenin hakkını yemedim.

Benim günahlarıma sizin Allahınız çok kızabilir, benimki kızmaz işte, belki bana şöyle bir parmağını sallar ama o kadar.

İyidir o, çok iyidir.

Onun için belki ben, fırın kapısında pide bekleyen çocuğu böylesine şefkatle ve sevinçle hatırlarım.

Onun için belki ben, işler çok sıkıştığında şöyle gökyüzüne doğru bir bakarım

Orduyu yıpratmayalım

Biliyorsunuz, sarraflar altının saflığını anlamak için dişlerine vururlar.

Sanki çok değerliymiş gibi sık sık kullanılan sözlerin değerini anlamak için de onları bir mantığa vurmak gerekir.

Bakalım göründüğü kadar değerli mi o laf.

Bu ülke, sistemini böyle birkaç tuhaf cümlenin etrafına örmüş.

Sistemi o cümleler ayakta tutuyor.

O cümlelerin en çok bilinenlerinden biri, “orduyu yıpratmayalım” lafı.

Nedir bu lafın değeri, bir bakalım.

Ne demek istiyor bu insanlar “orduyu yıpratmayalım” derken, bir anlayalım.

Bunu anlayabilmek için de önce bir soralım.

“Orduyu yıpratmak” olarak kabul edilmeyen herhangi bir ordu eleştirisi var mı?

Böyle bir tek eleştiri biliyorum.

“Ordu halkla ilişkiler konusunda yeterince iyi değil.”

Bunu söylemek orduyu yıpratmak olarak görülmüyor.

Bunun dışında “yıpratmak” tarifine girmeyen bir eleştiri gördünüz mü?

Ben görmedim.

Orduyla ilgili her eleştiri “yıpratma” kalıbının içine alınır.

Peki, ordu hangi konularda eleştiriliyor?

Ordu temelde iki ana konuda eleştiri alıyor.

Biricisi, bütün ağırlığıyla siyasetin içinde var olmak için direnmesi.

İkincisi, askerî yetenekleri ve disiplini.

O zaman şu soruyu soracağız.

Ordunun siyasetin dışına çıkmasını istemek neden “orduyu yıpratmak” oluyor?

Ordunun “yıpranmaması” ancak siyasetin içinde kalmasıyla mı mümkün?

Niye İngiliz ordusu siyaset dışında durduğunda yıpranmıyor da Türk ordusu siyasetin dışında kaldığında yıpranmış oluyor?

Yoksa, “orduyu yıpratmayın” derken aslında “ordunun siyasi varlığını eleştirmeyin” mi demek istiyorlar?

Galiba öyle demek istiyorlar.

Ordu, halkın iradesiyle gelmiş parlamentodan daha güçlü olsun istiyorlar.

Peki, bu ülkenin ve ordunun yararına mı?

Genelkurmay Başkanı, sanırım biraz da kavramları karıştırarak, hep aynı lafları söylüyor.

“Biz ulus-devletin ve üniter-devletin savunucusuyuz.”

Baştan sona yanlış bir cümle bu.

Ordu, “devletin” savunucusu değildir.

Ordu, “ülkenin” savunucusudur.

Ülkenin sınırlarını “düşmanlara” karşı korur, vazifesi budur, bunun için eğitilir, bunun için para alır.

İkincisi, eğer Türk ordusu “ulus-devletin” savunucusu olmak istiyorsa yapabileceği tek şey “ayaklanmaktır”; çünkü Türkiye’nin resmî politikası “ulus-devletten” çıkıp “ulusötesi” bir örgütlenme olan Avrupa Birliği’ne girmektir.

Hem Avrupa Birliği’ne üye olup hem ulus-devleti nasıl savunacaksınız?

Eğer Avrupa üyesi olursak Avrupa’nın parasını, anayasasını, bayrağını kullanacağız.

Başka ülkelerle ortak parası, ortak anayasası, ortak bayrağı olan ulus-devlet olur mu?

Eee, ordu Avrupa Birliği’ne karşı mı?

Karşıysa ordunun dediğini mi yapacağız, halkın iradesiyle seçilen parlamentonun dediğini mi?

“Üniter-devlet” ise bir idare biçiminin adı ve değişik ülkelerde değişik uygulamaları var.

Ne tür bir üniter-devlet olacağımıza ordu mu karar verecek?

Ordu, parlamentodan üstün mü?

Parlamentodan üstünse burada halkın iradesini yok sayan askerî diktatörlük var demektir.

Bir diktatörlüğe karşı çıkmak “orduyu yıpratmak” mı?

Eğer “diktatörlüğe” karşı çıkmaya “orduyu yıpratmak” diyorlarsa sahtekârlık yapıyorlar, bu orduyu yıpratmak değil demokrasiyi savunmaktır çünkü.

Ordunun disiplinsizliğini eleştirmeye gelince...

Bizimkisi disiplinsiz bir ordu, yaptığı darbelerden ve verdiği muhtıralardan belli disiplinsizliği.

Disiplin sadece ordu içinde olmaz, ordunun bütününün kendi üstü olan hükümete ve parlamentoya saygı göstermesiyle olur.

Çünkü ordu bir bütün olarak üstlerine başkaldırır ve laf dinlemezse, kendi içinde de disiplinli olamaz, parlamentoya diklenerek siyasette var olan ordu siyasileşir ve kendi içinde “hizipler” oluşur ki onlara cunta denir.

Şimdi bana söyleyin, neden ordunun siyaset dışında, kendi mesleğine odaklanmış, işini yapan bir yapı olmasını istemek orduyu “yıpratmak” sayılsın?

“Orduyu yıpratmayın” diyenler “ordunun gizli diktatörlüğüne dokunmayın” demek istiyorlar aslında.

Ordunun “siyasi iktidarını” korumak için ülkeyi, demokrasiyi, hukuku, gelişmişliği, çağdaşlığı “yıpratanlara” da bir sormalıyız.

Sizin bu “diktatörlükten” nasıl bir çıkarınız var?

Bize bir de bunu anlatsanıza.