24 Şubat 2010 Çarşamba

Amaç bu...

KUM SAATİ

Ahmet Altan

Eski genelkurmay başkanlarından emekli Orgeneral Büyükanıt, dün Milliyet’ten Fikret Bila’yla yaptığı konuşmada, “27 Nisan Muhtırasının” aslında bir muhtıra olmadığını söylemiş.

27 Nisan muhtırası bizim ordunun yaptığı en büyük hatalardan biriydi.

Halkın tepkilerini fark etmemenin ya da bu tepkilere aldırmamanın sonucunda yayınlanmıştı.

Ve, 22 Temmuz seçimlerinde sandıklar ordunun yüzünde patlamıştı.

Halk, “artık yeter” demişti, “yeter artık siyasete karışmayın.”

Ordu, bu açık mesajı da almadı.

Generaller, eşinin başı örtülü diye Cumhurbaşkanı’nı protesto ettiler, Parlamento’ya gitmediler, Hayrünnisa Gül’ün Çankaya’daki resepsiyonlara katılmasını engellediler, havaalanlarındaki seremonilerde köşe kapmaca oynadılar ve toplumun büyük bir kesimini bütün bu davranışlarıyla kızdırdılar.

Seçim sonuçlarına rağmen “halk bizim umurumuzda değil” havaları vardı.

Bir orduya yakışan davranışlar değildi bunlar.

Halkı, CHP lideri Baykal’la birkaç gazeteden ibaret sanmanın yarattığı hatalardı.

Gelişmişliği yalnızca “sembollerden” ibaret olarak görüp, laikliği “saç ve içki fetişizmine” döndürmenin sığlığını “çağdaşlık” diye tanımlamanın getirdiği yanlışlıklar, kendini “seçkin” diye nitelemekten hoşlanan, derinlikten yoksun zavallı küçükburjuvaların temsilcisi haline getirdi orduyu.

Halktan, hayattan, üretimden, ekonomiden, gerçeklerden kopuk ufak bir zümrenin silahlı ama etkisiz sözcüsüne döndüler.

Dünyanın ve Türkiye’nin hızla değiştiğini bir türlü kavrayamadılar.

Medyanın bir kısmındaki inatçı körlük, onları da şaşırttı.

Silahla, darbeyle, muhtırayla “değişimi” engelleyebileceklerini sanma gafletine düştüler.

Bir diktatörlüğe göre biçimlenmiş cumhuriyetin kendilerine sağladığı “ayrıcalıklarla” geçirdikleri seksen yıl, sanırım onlarda, “onlar istemedikçe hiçbir şeyin değişmeyeceğine” inanma alışanlığını besledi.

Çok fütursuz ve saygısız davrandılar.

Böyle davranmanın bir gereği yoktu.

Darbe hazırlıkları, planlar yaptılar, cuntalar kurdular.

Küçükburjuvalardan aldıkları alkışları, bütün toplumun hayranlığı gibi algıladılar.

Halbuki hem dünya, hem de Türkiye, ordunun artık değişmesini, kışlasına dönmesini, işiyle uğraşmasını, seçimlerde oy alamayan partilerle işbirliği yaparak siyasete müdahale etmemesini istiyordu.

Bugün ordunun siyasi desteği, CHP’nin aldığı oy kadardır.

Bu destek, orduyu eski konumunda tutmaya yetmez.

Daha fazla destek bulamazlar, bu destek de gittikçe azalacaktır.

Ordunun içindeki darbe planlarının, cuntaların ortaya çıkması, cami bombalamak, kendi uçağını düşürmek gibi çılgınca hazırlıkların yakalanması, ordunun, hukukun duvarlarına çarpmasına yol açtı.

Hiç olmayacak sanılan şeyler olmaya başladı.

Balyoz planıyla ilgili olarak “paşaların” gözaltına alınması, poliste ifade vermesi, “bazı şeylerin değiştiğini” sanırım askerlere gösterdi.

Artık askerlerin suç işleme özgürlüğü yok.

Suç işleyen hesabını verir.

Burada önemli olan birilerinin cezalandırılması değil.

Hukuk, bir intikam aracı değildir, amacı cezalandırmak da değildir, asıl amacı, insanların “suç işlediklerinde cezalandırılacaklarını” bilmelerini sağlamak ve suçu engellemektir.

Büyükanıt’ın telaşlı açıklaması, “parlamentoya müdahale” etmenin bir suç olduğunu ve cezalandırılabileceğini kavramış olmasından kaynaklanıyor.

Şu andaki bilgisi ve bilinciyle bir daha “muhtıra” yazacağını, televizyonlara çıkıp “muhtırayı yazmış olmakla”, bir savcıyı “işinden attırmakla” övüneceğini sanmam.

Bu bilincin bütün orduya yerleşmesi, hem orduyu hem Türkiye’yi kurtaracak bir gelişmedir.

Aynı bilinç, hukukçularda da ortaya çıkacaktır.

Genelkurmay Başkanı’nın emriyle savcıları görevden almanın, 367 gibi skandalların, hukuku yok saymanın “suç” olabileceğini onlar da fark edecektir.

Son gelişmeler, “Cumhuriyeti korumak” bahanesiyle hukuku yok sayabileceklerini sanan kesimlerde bir “hukuk bilinci” uyandırıyor.

Yeni ve alışmadıkları bir durum bu, hukukun bile “dokunamadığı” çarpık bir zirveden, hukuka saygılı bir vadiye iniyorlar.

İnmek, onları yüceltecek, kendi halklarından saygı ve sevgi görecekler.

Türkiye de yoluna sağlıklı bir şekilde, güvenle devam edecek.

23 Şubat 2010 Salı

KEMALİZM KAVRAMI -DEMOKRASİ (EMRE KONGAR)

LİBERALLERİN HAKLI ELEŞTİRİLERİ VARDIR VE DOĞRUDUR.DEMOKRASİ,İNSAN HAKLARI,ÖRGÜTLENME VS. YOKTUR BU KONUDA ELEŞTİRİLERİ DOĞRUDUR.AMA BUNU ATATÜRK'E DAYANDIRMALARI OLMUYOR.BUGÜN BU DÜŞÜNCELERİNİ RAHATÇA SÖYLEYEBİLİYORLARSA BU ATATÜRK SAYESESİNDE OLUŞMUŞTUR.HER DEVRİMİ ZAMANIN ŞARTLARINA VE KONJEKTRÖ GÖRE DEĞERLENDİRMEK GEREKLİ.KULLUKTAN MİLLET,MİLLETTEN ULUS YARATMA,ŞAPKA,YAZI VS. DEVRİMLERİNİ HİLAFETİN KALDIRILMASINI O GÜN KOŞULLARDA DEĞERLENDİRİRSEK ATATÜRK GERÇEK ANLAMDA DEVRİMCİDİR. (M.O)

DEMOKRASİ NEDİR?..(Reklam Filmi)

20 Şubat 2010 Cumartesi

Böyle değişir



KUM SAATİ

Ahmet Altan


Seksen yıllık iktidarı bırakmak, o “muhteşem” dokunulmazlıktan vazgeçmek o kadar kolay değil.

Ordu, yargı ve sivil bürokrasi, “hukuk savar” manyetik bir kafes içine alınmışlardı, onların suçları araştırılamıyor, soruşturulamıyordu.

Medya, bu “dokunulmazlığın” sadık bekçisiydi.

“Muhalefet” demek “sivil siyasetçilere” alabildiğine saldırmak, “devlet görevlilerini” alabildiğine yüceltmekti.

Medyanın “muhalefeti” hiçbir zaman “sivil iktidara” muhalefetten, “sisteme muhalefete” geçmemişti.

İnanılmaz bir el çabukluğuyla “en önemli” muhalefetin “sivillere” karşı yapılacağına, “devlet görevlilerinin iktidarını” pekiştiren bu “sisteme” muhalefetin “ihanet” sayılacağına insanları inandırmaya soyunmuşlardı.

Bu koruma zırhının içinde çok suç işlendi.

Hukuk defalarca çiğnendi.

Ordu canı istediği zaman darbe yapabildi, darbe hazırlıklarını kesintisiz sürdürdü.

Bağımsız yargı, “ordunun darbelerini ve muhtıralarını” hep destekledi.

Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri, anayasayı ortadan kaldıran “darbeci paşaya” saygılarını sunmaya gidebildi.

Yüksek Yargının üyeleri, 28 Şubat döneminde Genelkurmay’da verilen “brifinglere” hiç tedirginlik duymadan koştu.

27 Nisan muhtırasına karşını sesini çıkartan tek bir Yüksek Yargı üyesi olmadı.

CHP ve lideri Deniz Baykal da sadece “sivil iktidarları” eleştirdiler.

Asker cumhurbaşkanlarına karşı saygıda kusur etmeyen Baykal, Çankaya’ya çıkan her “sivile” düşman oldu.

“İlericilik, çağdaşlık, modernlik” hatta “solculuk”, orduyu ve darbeleri desteklemek, halkı alabildiğine küçümsemek, halkın iradesini hiçe saymak demekti onlara göre.

Medya da bu anlayışı alabildiğine pompaladı.

Onyedi bin faili meçhulün olduğu ülkede katiller yargılanmadan dolaşabildi.

Üç bin köy, medyanın sessiz bakışları arasında yakıldı bu ülkede.

Bankalar talan edildi.

Medya patronları zenginleştirildi.

“Ordu, yargı, bürokrasi” iktidarına karşı “halkın iradesini” temsil eden sivil iktidarın haklarını savunmak “gericilikti, tutuculuktu, aşağılık bir işti” çünkü onların kafasında halk “gerici, tutucu, zavallı” bir cahil sürüsüydü.

En doğrusunu “paşalar” bilirdi, paşaların karşısında yerlerde sürünenler, yaltaklananlar, sivil iktidarlara efelenerek “yiğitliklerini” kanıtlarlardı.

Bugün de aynı oyunu sergilemeye çalışıyorlar.

Bu korkunç ve kanlı sisteme karşı çıkmayı, “sivil iktidarı” desteklemek olarak gösteriyorlar, halkın yarısının oyunu alan bir partinin “iktidar” olamayacağını söylüyorlar.

Sivil bir iktidara “muhalefet”, ancak ona karşı “sivil” bir inisiyatifi desteklediğinizde “haysiyetli” bir iştir.

Sivil iktidara karşı “askerî bir iktidarı” desteklemek, silahların gölgesine sığınmak, olabilecek en aşağılık ve alçakça bir iştir.

Kendi halkını satmaktır.

İnsanların iradesini hiçe saymaktır.

Bir sivil iktidar kötüyse, onu seçimde değiştirirsiniz.

Askeri ya da yargıcı iktidardan nasıl indireceksiniz.

Bugün, Ergenekon terör örgütüyle ilişkisi olduğu iddia edilen bir başsavcıyla, Üçüncü Ordu Komutanı’nı korumak için verilen “hukuk dışı” savaşa bir baksanıza.

HSYK, yasaları ve hukuku çiğnediğinde bile ona söz söyleyebilecek bir güç yok bu sistemin içinde.

Daha doğrusu tek bir güç var, o da asker; askerin dediğini yapıyorlar, bunu da zaten onlara istediğini yaptıran paşa açıkça söylüyor.

Bugünkü keskin mücadele, eski ve “hukuk dışı” bir yapıyla, yeni ve demokratik bir yapı kurulmasını isteyenler arasında sürüyor.

Seksen yıllık cumhuriyet boyunca alttan alta hep süren bu mücadeleyi bugün fevkalade anlamlı kılan ise bizzat askerin, yargının ve bürokrasinin içinde bu “sisteme” karşı çıkan birilerinin varlığını göstermesiyle, dünyayla ticaret bağları kuran Anadolu’nun artık “kulluğa” razı olmaması.

Bu eski ve hukuksuz sistem yıkılacak.

Hukukun bizzat “yüksek yargı” üyeleri tarafından çiğnenmesi, yasalara aldırılmaması aslında bu “yenilginin” en parlak göstergesi.

Genç ve bilinçli hukukçuların ortaya çıkmaları, eski dönem hukukçularını ekranlarda bilgileri ve zekâlarıyla perişan etmeleri, hukukun özünü ve gereklerini anlatmaları da değişimi gösteriyor bize.

Yeni bir Türkiye kuruluyor.

Zamanın ruhu bize bunu yapmamızı emrediyor, hiç kimse zamana karşı direnemez.

Büyük bir dönüşümün, yenilenmenin, tazelenmenin tanıklarıyız.

Bunun güvenini ve tadını hissedin.

Tarih, böylesine keskin bir dönüşümün tanıklığını öyle herkese bağışlamıyor.


15 Şubat 2010 Pazartesi

Hadi açıkla Başbuğ

KUM SAATİ

Ahmet Altan
E-Mail Gönder

Böyle olmaz. Kalkıp da “elimizde belge, bilgi var, sabrımız taşarsa açıklayacağız” diyemezsiniz, bu şantaj anlamına gelir çünkü.

Ordunun içindeki darbe planlarını açıklayan gazete biziz. Sizin sabrınız ister taşsın ister taşmasın, biz yeni belgeler bulduğumuzda gene açıklarız. Doğrusu da budur zaten.

Siz, ordunun içinde darbe hazırlıkları yapılmasını yadırgamayıp, bunların yayımlanmasını yadırgıyor ve sabrınız taştığında bunları yayımlayanlarla ilgili “bilgi ve belgeleri” açıklayacağınızı söylüyorsunuz.

Hadi açıklayın bakalım. Elinizde bizimle ilgili bir tek belge ya da bilgi varsa halka açıklayın, savcılığa verin. Bizim gibi yapın, suç olan belgeyi halka gösterip yargıya teslim edin.

Yapamazsınız.

Sizin elinizde bizim “gizli” ya da “yasadışı bir iş” yaptığımızı gösterecek bir tane bile belge yoktur, olamaz. Öyle lafı dolaştırmıyorum ben, gayet açık, gayet net söylüyorum, hodri meydan, açıklayın da görelim. Biz sizin bildiğiniz o “kullanışlı” medyaya benzemeyiz, böyle şantaj kokan laflarla üstümüze gölge düşürülmeye kalkışılmasına da izin vermeyiz.

Hem biraz tutarlı olun. “Kendi halkını düşman gören ordu olur mu diye yazanlar var” diyorsunuz. Onlardan biri benim.

Darbe yapan, darbe hazırlayan, halkın iradesini hiçe sayan ordu, “halkının” düşmanıdır. Sizin iddianıza göre, bu lafı Latin Amerika ile ilgili bir makale yazan bir “Amerikalı” bulmuş ve bu cümleyi Türkiye’ye “getirmişler.” Ne Latin Amerikalıların ne de bizim, darabeci ordunun halk düşmanı olduğunu öğrenmesi için Amerikalı birinin yazısını okumasına gerek var, onlar da biz de bu gerçeği ölümlerle, işkencelerle, zindanlarla öğrendik. Ama beni asıl şaşırtan, bizi “Amerikalıların lafını” kullanmakla suçlayıp, arkasından da “bizim askeri eğitim sistemimiz Amerika’dan alınmıştır” demeniz oldu. Bizim kullandığımız bir cümle bir Amerikalının lafına benzediği için biz “dışarıyla bağlantılı” oluyorsak, “bütün eğitim sistemini” Amerika’dan alan ordu ne oluyor? Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?

Bir de “bilgi sızıntılarından” yakınıyorsunuz.

Sizin sorununuz “sızıntı” değil, sizin sorununuz ordunuzun içinde “darbe planları” yapılması, vahim olan onların duyulması değil, vahim olan onların hazırlanması. Göreviniz, o darbe planlarını yayımlayanları tehdit etmek değil, o darbe planlarını yapanları bulup cezalandırmak.

Bunu niye yapmıyorsunuz?

Bir de “parlamento, referandum yoluyla, demokratik süreçleri işleterek üniter yapıyı değiştirmeye karar verirse” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bunun yanında olmayacağını söylüyorsunuz.

Bakın general, dünyanın hiçbir ciddi devletinde bir Genelkurmay Başkanı bunu söylemeye cüret edemez, “üniter ya da federatif” yapı bir “yönetim tarzıdır”, bunun nasıl olacağına halk ve parlamento karar verir, ordu buna uyar.

Bir ülkenin “yönetim tarzının” nasıl olacağına ancak “muz cumhuriyetlerindeki” ordular karışır, ciddi ülkelerde bu ordunun işi değildir.

Eğitim sistemini aldığınız Amerika “federatif” sistemle yönetilir, oradaki ordu buna karışabilir mi?

Size dostça tavsiyem böyle konuşmaktan vazgeçin. Bu konuşmalarınızla bizi bir “aşiret devleti” gibi gösteriyorsunuz.

Yönetime karışmayın, darbecileri yakalayın, elinizdeki belgeleri açıklayın. Sağlam, güvenilir, hukuka saygılı bir ordumuz olsun. Böyle bir ordu kurmak, tehdit etmekten daha büyük bir onur getirir bir generale.

12 Şubat 2010 Cuma

Gerçeği gördük


KUM SAATİ

Ahmet Altan



Aslında değişimin en belalı noktasına geldik.


Eskiden Türkiye, sorunun ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Şimdi “sorunun” ne olduğu öğrenildi.

Artık, “ordunun ve yargının” bu ülkedeki değişimi engellediğini biliyoruz.

Onların zihninde “hayali” bir toplum var.

O “hayale” uymayan her şeye ve herkese karşılar.

Onların “hayalindeki” Türk, her gün tıraş olan, limon kolonyası kokan, Allaha inanan ama camiye gitmeyen, arada sırada bir iki kadeh parlatan, arabeskten hoşlanmayan, klasik Türk müziği ya da Batı müziği seven, Atatürk’e hayran, laikliğe bağlı, “düvel-i muazzamaya” kuşkuyla bakan, Türklüğün en yüce ırk olduğuna inanan, “memurlardan daha fakir olanları” küçümseyip daha zengin olanları “suçlu” gören, kendi tarihi konusunda kendisine öğretilenden fazlasını öğrenmeyen, öğrense de kimseye söylemeyen, “mili birlik ve bütünlüğü” memurların temsil ettiğine inanan, devleti hiç sorgulamayan, “büyüklerine” saygılı, askerine itaatkâr bir insan.

Yetmiş milyon insanı bu kalıba dökmek istiyorlar.

Kimse “Kürdüm” demeyecek, kimse “ibadete” gitmeyecek, kimse arabesk dinlemeyecek, kimse “Ermeni meselesi nedir” diye sormayacak, kimse Atatürk’ün “yönetim biçimini” sorgulamayacak, kimse felsefe bilmeyecek, kimse Marksizm’le ilgilenmeyecek.

Milliyetçiliği “ırkçılığa” lehimlenmiş, yarı cahil bir küçük burjuva kalabalığı yaratmaya uğraşıyorlar.

Bu hayal zaten başından sakat.

Niye insanlar böyle yarı cahil, felsefeden, tarihten, edebiyattan nasibini almamış, klişelerle konuşan, sorgulamayan, sormayan bir “vasatlık” içine girsinler?

Es kaza onların hayal ettiği gibi bir ülke olsaydık herhalde yeryüzünün en acıklı ülkesi olurduk.

Böyle bir ülke değiliz, olmadık, olamayız.

Gerçekler, onların “hayalinin” çok ötesinde.

Bu ülkede Kürtler var, dindarlar var, solcular var, Aleviler var, işçiler var, kapitalistler var.

Ülke zenginleştikçe, dünyaya açıldıkça, toplumun gerçekleri, karmaşası, sınıfları, zümreleri de ortaya çıkıyor.

Orduyla yargı, gerçeği “kendi hayallerinin” içine sıkıştırmaya çalışıyor.

Onlar toplumu o kalıba sıkıştırmaya çalıştıkça tepkiler de artıyor.

Artan tepkilerle birlikte, “orduyla yargının” tutuculuktaki rolü daha belirginleşiyor.

Şimdi kimin bu toplumu geri çekmeye çalıştığını biliyoruz, biliyoruz ama onlara engel olamıyoruz.

Hukukçularımız hukuku şakır şakır çiğniyor, Anayasa Mahkemesi anayasaya uymuyor ama biz bunu durduramıyoruz.

Toplum, kendi ordusuyla ve yargısıyla çatışıp duruyor.

Ordunun içinden darbe planları, cuntalar, lahikalar çıkıyor.

Yargı ise, “hukuk mantığının” içinde kalmaya razı olmuyor, mantığı, hukuku, adaleti zorluyor.

Şimdi İmam Hatip mezunları bunların “aklındaki” Türk tanımına uymuyor.

İmam Hatip’ten çıkanlar başka üniversitelere gitmesin istiyorlar.

Kur’an okuyan bir doktor fikrinden haz etmiyorlar.

Bunun için de tuhaf tuhaf işler yapıyorlar.

Daha önce kendi denetimlerinde olan YÖK’e emir verip, “katsayı” diye bir şey icat etmişler, hem İmam Hatip’ten hem de diğer meslek liselerinden mezun olanların üniversitelere girmesini zorlaştırmışlar.

Katsayı kararını verip uygulamaya sokan kim?

YÖK.

Danıştay, YÖK’ün bu uygulamasına karşı çıkmış mı? Hayır.

YÖK, bugün “katsayıyı” kaldırıyor ve Danıştay buna karşı çıkıyor.

Bir kurumun “katsayı” koyma yetkisi varsa, o kurumun “kaldırma” yetkisi de vardır.

“Katsayı koyabilirsin ama kaldıramazsın” ne demek? Hangi hukuk mantığına uyuyor bu? YÖK’ün böyle bir yetkisi yoksa neden “katsayı” koyduğunda Danıştay karşı çıkmadı?

Danıştay’ın verdiği kararın hukukla, adaletle hiçbir ilgisi yok.

Bu hukuksuzluk açıkça görülüyor ama hukuk kurumlarının bu keyfiliğine engel olacak bir siteme sahip olmadığımız için buna boyun eğmek zorunda kalıyoruz.

Bu tür hukuksuzlukları, zorbalıkları düzeltmenin tek yolu sistemi “tümden” değiştirmek ve yeni bir anayasa hazırlamak.

Ona da siyasi iktidarın cesareti yetmiyor.

YÖK gibi bir “darbe müessesesini” kaldırmadıkları gibi anayasayı da değiştirmiyorlar.

Onun için de en zor noktadayız, gerçeği biliyoruz ama düzeltemiyoruz.

Bu böyle gitmez elbette, gidemez, toplum kendisine uygun yeni bir düzen kuracak, orduyu ve yargıyı “gerçek” kurumlara dönüştürecek.

Bir toplum gerçeği gördükten sonra gereğini yapar.

Ama “gerçeği” gördüğün anla, o gerçeğin gereğini yaptığın arasındaki zaman diliminde çok itiş kakış, çok hukuksuzluk, çok kargaşa olur.

Tam da o kargaşayı ve hukuksuzluğu yaşıyoruz şimdi.

İyileşmeden önceki son kriz bu.

9 Şubat 2010 Salı

60 YILLIK KARANLIK TARİHİMİZ!..


Bulgaristan sınırında katledildi
Sabahattin Ali (Yazar- Şair) Yazılarından dolayı hapis yatan Ali’yi, kaçarken Bulgaristan sınırında, kaçakçı Ali Ertekin öldürdü. Cesedi 2 Nisan 1948’de bulundu. Cinayeti itiraf eden ve emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ertekin, 4 yıla hüküm giydi, fakat birkaç hafta sonra aftan yararlanarak serbest kaldı.





Türkiye’nin en cesur kalemiydi



Uğur Mumcu (Gazeteci) Cumhuriyet Gazetesi yazarı olan Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993’te Ankara’daki evinin önünde, aracına konan bombanın patlamasıyla hayatını kaybetti. Olay yerindeki delillerin süpürülüp atılması tartışma yarattı. Mumcu’nun katilleri hâlâ sokakta.

60 YILLIK KARANLIK TARİHİMİZ!..

Evinin önünde öldürüldü
Ümit Kaftancıoğlu (Yazar) Asıl adı Garip Tatar olan yazar, derlemeci ve radyo programcısı Ümit Kaftancıoğlu, 11 Nisan 1980’de evinin önünde silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Cinayete yardımdan 8 yıl 4
ay hapse çarptırılan M.K, 4 yıl hapis yattı. Diğer sanıkların ise kimlikleri tespit edilemedi.



İETT durağında öldürüldü
Cavit Orhan Tütengil (Öğretim üyesi) İÜ S
osyoloji Enstitüsü Başkanı ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Prof. Tütengil, 7 Aralık 1979’da İstanbul’da durakta öldürüldü. Tütengil’i öldürmekten gözaltına alınan Recep Öztürk delil yetersizliğinden serbest kaldı. İfadesine başvurulması gerektiğinde ise yurtdışına kaçmıştı.


Kontrgerillanın üzerine gitti

Doğan Öz (Savcı) Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz, kont
rgerillanın örgütlediği sivil kesimlerin üzerine korkusuzca gitmişti. 24 Mart 1978’de Ankara’da ülkücü İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü. Çiftçi suçunu itiraf etti ancak beraat etti. Çiftçi 1997’de ise MHP Genel Başkan adayı oldu.



Tetikçiler 10 yıl sonra yakalandı
Çetin Emeç (Gazeteci) Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü olan Çetin Emeç, 7 Mart 1990’da şoförü Sinan Ercan’la beraber öldürüldü. 2000 yılında yakalanan İrfan Çağrıcı ve 4 arkadaşına idam cezası verildi. Sanıkların bu cezaları daha sonra müebbete çevrildi.


Türkiye’nin cesur kalemiydi
Abdi ipekçi (Gazeteci) Milliyet Gazetesi Başyazarı İpekçi, 1 Şubat 1979’da Ağca tarafından öldürüldü. Ağca, idamla yargılanırken cezaevinden kaçırıldı. İtalya’da 2000’e kadar hapis yattıktan sonra Türkiye’ye iade edildi. Aldığı ölüm cezası çeşitli aflarla 10 yıla düştü, geçen 18 Ocak’ta iseserbest kaldı.

60 YILLIK KARANLIK TARİHİMİZ!..

İlhan Erdost (Yayımcı) 12 Eylül sonrası yasak yayın basmak ve bulundurmaktan göz altına alındı. 7 Kasım 1980’de Mamak Cezaevi’nde görevli erler tarafından dövülerek öldürüldü. Tetikçileri belli olan İlhan Erdost suikastının asıl emir veren katilleri hiç aranmadı, bulunmadı, cezalandırılmadı.

Madımak’ta diri diri yakıldı
Nesimi Çimen (Ozan) Alevi Bektaşi Halk Ozanı Nesimi Çimen, 2 Temmuz 1993 günü Sivas Katliamı’nda Madımak Oteli’nde öldürüldü. 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 85 sanık 2-15 yıl arası cezaya çarptırıldı. 37 sanık hakkında ise beraat kararı verildi.


JİTEM’ci Aygan cinayeti itiraf etti
Musa Anter (Yazar) Kürt yazar ve şair Musa Anter, 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Cinayete adı karışan Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım, Cemil Işık, Ali Ozansoy için yakalama emri çıkarıldı. JİTEM’ci ve PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan cinayeti itiraf etti.


İşçi sınıfının babasıydı
Kemal Türkler (Sendikacı) DİSK Başkanı Kemal Türkler 22 Temmuz 1980’de evinin önünde öldürüldü. İnfaz emrini Türkeş’in verdiği iddia edildi. Türkeş, 4 yıl 6 ay ceza aldı. Türkler’in cenazesine yüz binler katıldı. İşçiler, Edirne’den Van’a kadar üretimi bırakarak saygı duruşunda bulundu.


Katili yurtdışına kaçtı
Turan Dursun (Yazar) Yazar, düşünür, eski müftü Turan Dursun, 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul’daki evinden çıktığında silahlı saldırıya uğradı. İslami Hareket Örgütü üyelerinden İrfan Çağrıcı müebbet hapisle cezalandırdı ve halen cezaevinde. Tetikçi Muzaffer Dalmaz ise yurt dışına kaçtı.


60 YILLIK KARANLIK TARİHİMİZ!..

Hasret Gültekin Sivas’ta diri diri yakılan aydınlardan biri de ozan Hasret Gültekin’di. Sayısız uluslararası festivalde Türkiye’yi temsil eden Gültekin, Madımak’ta katledildiğinde henüz 22 yaşındaydı. Ölümünden 72 gün sonra, 13 Eylül 1993’te bir oğlu oldu. Oğluna Roni Hasret adı verildi

.

Behçet Aysan (Doktor) Şair ve tıp doktoru olan Behçet Aysan da Sivas katliamının kurbanlarındandı. Katliamdan sonra yakalanan çok sayıda sanık, çeşitli hapis cezalarına mahkûm edildi. Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise hala firarda.



Metin Altıok (Şari -yazar) Sivas katliamından ağır yaralı olarak kurtuldu ancak komadan çıkamayarak 9 Temmuz 1993’te Ankara’da vefat etti. Olayın failleri çeşitli hapis cezalarına mahkûm edildi. Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamadı.



Cevat Yurdakul (Emniyet Müdürü) Adana Emniyet Müdürü Yurdakul, 28 Eylül 1979’da göreve giderken otomobili tarandı. Türkeş’in verdiği emirle öldürüldüğü iddia edildi. Katillerinden Kemalettin Koca, cinayetten 20 yıl sonra 2009’da yakalandı. Koca, Ülkücü Gençlik Derneği Davası’ndan hüküm giymişti.





Sevinç Özgüner (Doktor) Diş Doktoru Özgüner, birçok kez ölüm tehdidi almıştı. 23 Mayıs Kayıt Seçenekleri1980’de Mecidiyeköy’deki evinde ülkücüler tarafından öldürüldü. Türk Tabipleri Birliği Merkez konseyi üyesiydi. 1951’de TKP üyesi olmakla suçlanan ve işkence gören Özgüner’in failleri hala bulunamadı.

60 YILLIK KARANLIK TARİHİMİZ!..

Onat Kutlar (Yazar) Sinema eleştirmeni ve yazar Onat Kutlar 30 Aralık 1994’te Taksim’deki Marmara Oteli’nin kafesinde patlayan bombayla ağır yaralandı ve 11 Ocak 1995’te hayatını kaybetti. Terör örgütü PKK’nın üstlendiği saldırıyla ilgili 20 sanık yakalandı, dördü müebbet hapis yedi.





Yasemin Cebenoyan (Arkeolog) Arkeolog Yasemin Cebenoyan da Taksim’deki The Marmara Oteli’nin kafesine PKK’nın yaptığı bombalı saldırıda Onat Kutlar ile beraber hayatını kaybetti. Yargılanan yirmi sanıktan dördü, 2003’te müebbet hapse çarptırıldı.




Gözaltında dövülerek öldürüldü

Metin Göktepe (Gazeteci) Evrensel Gazetesi Muhabiri Metin Göktepe, 8 Ocak 1996 tarihinde polislerce gözaltına alındı ve dövülerek öldürüldü. 1998 yılında polis memurları Murat Polat, Şuayip Mutluer, Saffet Hızarcı, Fedai Korkmaz, Metin Kürşat ve Seydi Battal Köse 7 yıl 6 ay ceza aldı.

60 YILLIK KARANLIK TARİHİMİZ!..

























60 YILLIK KARANLIK TARİHİMİZ!..

8 Şubat 2010 Pazartesi

Bal gibi politik

Can Dündar Ada

9 Şubat Salı 2010

Tam bir kavram kargaşası... Başbakan diyor ki: “Beni TEKEL işçisi seçmedi; halkım seçti. TEKEL işçisininki haklı değil, ideolojik bir eylemdir.”
Türk-İş Başkanı cevap veriyor:
“TEKEL işçisinin eylemi siyasi değil; ekmek mücadelesi...”
* * *
Siyaset korkusu, bize 12 Eylül’den miras...
Kenan Evren “Siyasiler tencereyi pisletti” dediğinden beri siyaset, “umacı” muamelesi görüyor.
“Aman yavrum siyasete bulaşma” tembihiyle büyüyen nesiller de siyaseti bulaşıcı hastalık sayıyor.
1970’lerin grevlerini hatırlayanlar, bugün TEKEL direnişine baktıklarında araya bir askeri darbenin girdiğini çok net hissetmişlerdir.
Başbakan’ın “Beni işçi seçmedi, halk seçti” yaklaşımı, yarım asır önceki “Halk plajlara hücum etti, millet denize giremiyor” serzenişini hatırlatmıyor mu?
Böyle laf eden, “Zaten direnişçilerin bir kısmı parayı alıp vazgeçiyor” diyebilen bir siyasetçi, seçim meydanına çıkabilir miydi?
Ya Türk-İş önünde açılan pankarta ne demeli?
“Tayyip Amca! Atamamızı yap, 3 çocuk bizden sana...”
Herhangi bir grev çadırında hesap sorulan iktidara böyle göz kırpılır mıydı?
* * *
Galiba söylenmek istenen şu:
“TEKEL işçisi, siyasi bir hedefle yola çıkmadı; siyasi bir angajmana da sahip değil.”
Ama 70’lerde herhangi bir üniversite kantinine uğramış herkesin bilebileceği gibi, “sınıf mücadelesi zaten eylem içinde politikleşme marifetine sahiptir.”
Haklı bir talebin reddedilip iktidarın hışmıyla karşılaşması, apolitik işçileri bile politize eder.
TEKEL örneğinde aynen böyle oldu.
Kazanılmış hakları için yola düşen işçiler önce polis şiddetini, copunu, biber gazını tattılar. Bu, onları keskinleştirdi; hem direniş azmini hem toplumsal desteği artırdı.
Medyanın dikkati çekildi. Aileleri direnişe katıldı. Destek halka halka büyüdü.
Eylemi uzaktan izleyen kimi sendikalar, partiler, örgütler müdahil olmak zorunda kaldılar.
Yani “sıkı duran” işçiler, alkışlanacak bir kararlılıkla sendikaları peşlerinden sürükledi; deyim yerindeyse “politize etti”.
Başbakan’ın rest çeken umursamaz tavrı ise ılımlı Türk-İş’i günden güne daha radikal bir pozisyon almaya, sonunda (“genel grev” denmese de), “bir günlük iş bırakma”ya zorladı.
Katılımın düşüklüğü, direnişin “siyasileşmesi”nden değil, yeterince “siyasileşememesinden” kaynaklanıyor bence...
Eğer Başbakan’ın dediği gibi, ay sonunda olaya polis müdahale ederse, asıl “siyasileşme” orada olacaktır.
* * *
“Politik”ti, “değil”di tartışması nafile:
Konunun bam teli, vahşice uygulanan özelleştirme politikaları ve hükümetin çarpık sosyal adalet anlayışıdır.
Kızılay’daki çadırlarda protesto edilen de, iktidarın “sosyal devlet”ten vazgeçme tercihidir.
Yani konu, bal gibi ideolojik ve politiktir.
İşçiler, sonunda kendilerini işsiz bırakacağı aşikar olan bu sürecin başında “politik” tavır alıp tepkilerini gösterselerdi, bugün çok farklı durumda olurduk.

Not: Nicedir bu köşeyi paylaştığım sevgili Ece Temelkuran bir başka köşeye taşındı. Buradan “Hayırlı olsun” dileklerimi yolluyorum.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Ülkücü irade

KUM SAATİ

Ahmet Altan



Bazı kavramlar zehirlenmiştir.

Toplumun belleğinde o kavramlar, kötü ve kanlı çağrışımlar yaptırır.

Biri kalkıp, medyayı suçlayarak “milliyetçi ülkücü irade bu ahlaksızlığı asla unutmayacaktır” dediğinde bir anda geçmişi hatırlarsınız.

Sokaklarda vurulan solcuları, Bahçelievler’de öldürülen yedi genci, Mehmet Ali Ağca’yı, Susurluk’u, mafyayı hatırlarsınız.

“Milliyetçi ülkücü” iradenin eserleridir bunlar.

Hele bu “iradenin unutmayacağını” söyleyen parti lideri, bir de “sabırlarının bir sonu” olduğunu da söylüyorsa, durup “ne diyor” diye bir bakarsınız.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dört medya patronuyla AKP’yi, ürkütücü hatıraları yeniden zihinlere getirerek tehdit etti.

Derin devletle işbirliği yaparak 1980 darbesinin hazırlanmasında çok önemli bir rol üstlenen “milliyetçi ülkücü” iradeyi sokaklara dökmediği, mafyayı partisinden uzak tuttuğu, gerçek bir siyasi parti gibi davrandığı için Devlet Bahçeli daima övgüyle ve saygıyla karşılandı.

MHP’nin bugün izlediği politikalara karşı olanlar bile bir gün kalkıp da “geçmişi” MHP’nin başına kakmadı, kimse bu ucuzluğa düşmedi, MHP bir siyasi parti gibi davrandığı için herkes de MHP’ye bir siyasi parti olarak davrandı ve sadece onun politikalarını eleştirdi.

Toplumla ve medyayla bu “olumlu” ilişkisi sonucunda da MHP’nin oyları yükseldi, ilk seçimlerde “ana muhalefet” partisi olma ihtimali güçlendi.

Bilmiyorum bu “ihtimal” mi MHP’nin dengelerini altüst etti.

Yoksa Şamil Tayyar’ın yazdığı gibi parti içindeki “Ergenekoncu” bir kanadın muhalefetine fazla dayanamadığı için mi Bahçeli ve MHP yöneticileri birden şaşırtıcı bir sertliğe savruldular.

Osman Durmuş’un, “peygamberle”, “GATA’ya alınmayan Emine Hanım’la” ilgili sözleri ve türbanı yasaklayan askerleri destekleyen tutumu MHP’ye ağır bir siyasi fatura çıkardı.

Anadolu’nun affedebileceği, unutabileceği bir tavır değil bu.

Eşi “türbanlı” diye Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına engel olabilmek için 27 Nisan muhtırasını veren orduya en ağır darbeyi halk, AKP’ye yüzde 47 oy vererek vurmuştu.

Böyle giderse buna benzer bir silleyi MHP’nin de yemesi büyük bir ihtimal.

Durmuş’un densizliğini affettirecek bir çelebilikle açıklama yapacağına Bahçeli, “tehditler” yağdırdı.

“Peygamber” ve “türban” falsolarının yanına bir de 12 Eylül’ü hatırlatan “milliyetçi ülkücü irade” lafı, “sabrımız biter” tehdidi eklendi.

İnsan ister istemez merak ediyor.

Bir siyasi partinin sabrı biterse ne olur?

Pek bir şey olmaz, fazla fazla o partinin yandaşları kızdıkları gazeteleri almaz, sevmedikleri kanalları seyretmez.

Ama “milliyetçi ülkücü iradenin” sabrı taşarsa daha fazla şeyler olabileceğini biz geçmişten biliyoruz.

Biz o “iradenin” içinde silah, ölüm, kan, cinayet gördük.

Bahçeli’nin sözleri, kendi partisinin içinde o günleri özleyenlere de bir yeşil ışık yakma tehlikesini taşıyor elbet.

Tabii, şunu da unutmamalılar.

12 Eylül’den önce işlenen cinayetler “derin devletin” himayesindeydi.

Katiller de, onları kışkırtanlar da yakalanmıyordu.

Eğer bugün “milliyetçi ülkücü irade” eskiye tevessül ederse bu kez bambaşka bir gerçekle karşılaşırlar, bir iki kişi sokaklarda ölür belki ama öldürenler de, onları kışkırtanlar da, makamları, unvanları ne olursa olsun bir daha gün yüzü görmemek üzere zindanı boylarlar.

Ergenekon’u, cuntaları, darbecileri temizlemeye uğraşan bir ülke, “milliyetçi ülkücü iradenin” eski usul sertliğine hiçbir şekilde hoşgörü göstermez.

Başbakan Erdoğan, bu tavrın “faşistçe” olduğunu hemen çıkıp söyledi.

Devlet Bahçeli gerçekten de, “faşist, tehditkâr” bir üslupla “peygamber” ve “türban” konusunda densizce konuşarak seçim kazanabileceğini mi sanıyor?

Bu şiddet çağrıştıran tavrın sonucunda gerçekten sokaklar hareketlenir de silahlar patlarsa, bunun bedeli sadece seçim kaybetmek olmaz, mahkemeler ve cezalar da olur.

Bu ülke, MHP’ye bir darbenin yolunu kanla açma izni vermez.

Bence Bahçeli üslubunu, tehditlerini, saldırılarını bir daha düşünsün.

“Sabırdan” söz ettiğinde, “sabrın biterse ne yapacaksın” diye sorarlar adama.

Ne cevap verecek Bahçeli?

Tehlikeli ve kanlı sular bunlar, 12 Eylül’de o sularda MHP gemisi karaya oturdu, kendisi de çok kurban verdi, Bahçeli yeniden aynı kayalıklara bindirmeye mi hevesleniyor?

Bahçeli, cinayeti değil de siyaseti hatırlatan sözlerle konuşursa, hem milliyetçi gençleri, hem kendi geleceğini, hem de partisini kurtarır.

Osman Durmuş densizlik edecek, Bahçeli öfkelenecek diye kimse bir daha ülkeyi tehlikeye atmaz.

Bahçeli’nin yeniden o soğukkanlı ve sokaklardan uzak kimliğine dönmesinde yarar var, geçmişi hatırlatan tehditlerin kimseye yararı yok.

Ama zararı tahminlerden fazla olur.

5 Şubat 2010 Cuma

Çelebi böyle olur bizde demokrasi dediğin

Zülfü Livaneli
Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com
Çelebi böyle olur bizde demokrasi dediğin

İnsan bazen bu ülkenin gündeminden bıkıyor.

Yıllar geçiyor, dünya değişiyor, ömürler tükeniyor ama biz bir vida gibi hep aynı noktayı delip duruyoruz.

Askeri siviline düşman, sivili askerine düşman, gazeteciler hepten birbirine düşman.

Böyle ülke mi olur.

Didişe didişe geçen bir ömre ömür mü denir!

Üstelik bütün bunlar ne diye?

Niçin ilk gençlik yıllarımızdan beri bu şiddete, bu ilkelliğe, bu kör dövüşüne, bu düşmanca ortama katlanmak zorunda kalıyoruz?

Nedenini hemen söyleyeyim: Cehalet yüzünden.

Yıllar önce ülkeyi kurtaracağına inanan bir takım cahil askerler hayatımızı kararttılar.

Şimdi de ülkeyi kurtaracağını söyleyen cahil siviller yüzünden olmadık belalara gidiyoruz.

Yahu iki cehaletten birine mecbur muyuz?

Ya askeri dikta ya sivil dikta!

Normali yok mu bunun?


Hani deveye sormuşlar, inişi mi seversin yokuşu mu diye.

Bunun düzü yok mu demiş ya, bizimki de o hesap.

İki kötüden birini seçmek zorunda mıyız?

***


Meclisteki kavga bu ortamın doğal sonucu.

Benim için hiçbir şaşırtıcı yanı yok.

Yine ucuz atlatılıyor bu kavgalar.

Genel Kurul salonuna belinde silahıyla giren o kadar çok milletvekili gördüm ki...

Ne de olsa kavga sırasında bir milletvekilinin hayatını kaybetmiş olduğu, daha geriye gidersek kuliste tabancayla vurulan Deli Halit Paşa’nın üç gün masa üzerinde bırakılarak kan kaybından öldüğü bir meclis bu.

Süt neyse kaymak da o oluyor.

Böyle başa, böyle tıraş!

Çelebi böyle olur bizde demokrasi dediğin.

İktidarda kaldığın sürece her yerini yalarlar, düştüğün anda ise...

Neyse o kadarını söylemeyeyim artık.

Zaten herkes biliyor.

4 Şubat 2010 Perşembe

Büyük ahlaki çöküş

Zülfü Livaneli
Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com
Büyük ahlaki çöküş

Yalnız Türkiye’nin değil, bütün dünyanın ahlaki bir çöküş içinde bulunduğunu söylediğim zaman kimsenin hak vermemesine alışmış birisi olarak susuyordum.

Çünkü son yıllarda cebi biraz para görmüş eski solcular, böyle görüşleri dinozorluk olarak niteliyorlardı.

Baksanıza hayat ne güzeldi: Lüks lokantalar, büyük alışveriş merkezleri, Türkbükü tatilleri, Batı’yı kıskandıracak eğlence merkezleri...

“Bu değirmenin suyu nereden geliyor” diye sormak eski kafalılık haline gelmişti.

Hele gelir dağılımı adaletsizliğinden, yarı aç yarı tok yaşayan geniş halk kitlelerinden söz etmek iyice gericilikti, çağı anlamamaktı.

Önemli olan işsizlik, açlık değil hangi şarabın iyi olduğu, hangi lokantanın neyi iyi pişirdiğiydi.

Bizim gibilere kötümser dinozor gözüyle bakıyorlardı.

Nasıl olsa gazeteler de halk için değil, elitler için çıkıyordu.

***


Son günlerde iki dostun haber vermesi sayesinde okuduğum iki makale, büyük ahlaki çürüme konusunda yanılmadığımı göstermesi bakımından sevindirici oldu.

Birincisi Edgar Morin’in Le Monde’da yayınlanan yazısı.

Fransız düşünür, büyük bir çürüme yaşadığımızı ama bunun bir metamorfoza uğraması olasılığını dile getirmiş.

Eric Hobsbawm ise yeni bir dünya savaşı için bütün koşulların oluştuğu fikrinde.

Bunlar çok ciddi beyinler.

Batı’da alarm zilleri çoktan çalmaya başladı ama buralardan hâlâ duyulmuyor.

Kapitalizmin nimetleri sayılıp dökülüyor.

Oysa Harvard Business School’un yani kapitalizmin Mekke’si olan okulun yönetim kurulunda bulunan bir arkadaşım, son toplantıyı anlattı.

Orada bulunan herkes vahşi kapitalizmin bittiğini, artık geriye dönüşün mümkün olmadığını belirtmiş, yeni bir düzenin gelmekte olduğunda fikir birliğine varılmış.

Böyle fikirler az gelişmiş ülke aydınına geç ulaşır ama bir gün mutlaka
ulaşır.

2 Şubat 2010 Salı

Birinin gerillası ötekinin teröristi

Türkiye’de en çok Şarkiyatçılık adlı kitabı ile tanınan Filistin kökenli ABD’li edebiyat profesörü Edward Said, 2000 yılının yazında, ailesiyle ziyarete gittiği Güney Lübnan’la İsrail arasındaki Babel Fatma sınır kapısında, oğlu ve çevredeki gençlerle şöyle bir iddiaya girmişti: Taşı en uzağa kim atabilir? Said’in yapmak istediği, Filistinli çocukların ve gençlerin 1987’de başlayan Birinci İntifada’da yaptıkları ‘taş atma’ eylemini tekrarlamaktı. Gençler de, Said de taşlarını atabildikleri kadar uzağa fırlattılar. Gerisini Said’den dinleyelim: “Bu taşla yirmi iki yıllık işgalden sonra topraklarımızdan çekilen bir orduya ‘yürrüüü, bir daha da sakın buralarda görünme’ dedik. Sağlıklı bir anarşi, zafer sarhoşluğu var. Ben ve Babel Fatma’daki diğer insanlar, hayatımızda ilk kez kazandık...”

O gün kimse Said’e dava falan açmadı ama Said’in İsrail sınırının ötesine taş atarken çekilmiş fotoğrafları yayımlandığında Amerika’daki Yahudi lobisi ayağa kalktı. Said ‘teröre sempati göstermekle’ suçlandı. Entelektüelliği sorgulandı ve Columbia Üniversitesi’ndeki görevinden alınması istendi. Rektör Jonathan R. Cole Said’i görevden almadığı için yapılan eleştirilere ve suçlamalara öğrenci gazetesinde yanıt verdi:” Eğer Said’in özgürce yazma ve konuşmasını güvence altında tutmayı reddedeceksek, bir sonraki bastırılanın kim olacağını da, kimin fikirlerini çekinmeden ifade edeceğini belirleyen engizisyon üyesinin kim olacağını da şimdiden düşünmeye başlamamız yerinde olmaz mı?” (Akademik özgürlükler konusunda bir ders niteliği taşıyan açıklamanın tamamı için bkz. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=164966)

Türkiye'de sol bitti mi? (BİTİRMEDİLER Mİ?..)

Türkiye'de sol bitti mi?
CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye’de sol sorunu var” sözleri “yeni arayışı” alevlendirdi.

Prof. Fuat Keyman, “CHP’nin dönüşmesi gerekiyor” derken, CHP’li Umut Oran, “Sadece solu değil, toplumu kucaklamalıyız” diye görüş bildirdi. Tarhan Erdem’e göre ise yeni bir parti lazım

CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun ODTÜ Mezunları Derneği’nde hafta sonunda yaptığı açıklamalar, CHP’nin solu kucaklamakta eksikliği olup olmadığı ve solda yeni partiye ihtiyaç olup olmadığı sorularını gündeme getirdi.

Kılıçdaroğlu, önceki gün ODTÜ Mezunları Derneği’nde mezunların soruları üzerine “Türkiye’de sol sorunu var. Halktan ve sendikalardan koptu. Türkiye’de CHP dışındaki sol öldü” ifadelerini kullandı.

“Sol yok, sağımız güçlü. Bu yüzden sağa gidiyoruz. Çünkü oy alacağız, kimden alacağız? Sol sokağı göremedi” diyen Kılıçdaroğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Oturduk, sıcak evlerimizde gazete okuduk. Ankara’da sosyolojik uçurumlar var. ‘Ankara’nın öbür tarafına gidelim’ dedik mi? Altındağ’da bir aileye misafir olduk mu, onları misafir ettik mi? Onlar bunu yapıyor, biz yapmıyoruz. Rahata alıştık, tatillere gidiyoruz.”
Siyasetçiler, siyaset bilimciler ve kamuoyu araştırmacıları ise Milliyet’e, Kılıçdaroğlu’nun bu sözlerini ve solda yeni parti çalışmalarını değerlendirdi:

CHP’nin dönüşmesi gerekiyor

Prof. Dr: Fuat Keyman (Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler öğretim üyesi): Asıl sorulması gereken Türkiye’de sola gerek var ama CHP’deki sol mu, CHP dışındaki sol mu? Sola gerek var fakat gelinen noktada 1992’de kurulan CHP’nin tarihçesine bakınca toplumdaki sorunları çözecek parti yapısından çok kendisini toplumdan uzaklaştıran bir yapı görüyoruz. Özellikle son yıllarda sol vurgusunun ikinci plana atıldığını, rejim koruma adına milliyetçi yapıya, devlette kurumlara yanaşan yapıya sıkıştığını görüyoruz. Bunun tezahürü de CHP’nin toplumda güven inşa edici değil toplumsal kutuplaşmayı körükleyici politika izlemesi oldu. Bunun göstergesi de 29 Mart seçimlerinde belli merkezlere sıkışmasıyla ortaya çıktı. Bunun için CHP’nin dönüşmesi, dönüşürken de topluma, demokratlığa açılacak sol yüze sahip olması gerekiyor. Kılıçdaroğlu’nun bu söylemi devam ettirilmeli.

Kişi değil sistem sorunu var
Umut Oran (İşadamı, CHP üyesi): Biz tabii ki sol partiyiz, soldaki en büyük akımı biz oluşturuyoruz. CHP soldaki ana damar, onun hakkını vermemiz gerekiyor. Doğru, militanca çalışmalıyız. AKP iktidarı sürekli toplumu bölüyor, bizim toplumun tümünü kucaklamamız lazım. İktidar olacaksam halka inmek zorundayım, sadece sola değil. Sahada bu potansiyeli görüyorum. Genel merkezin yapacağı kurultay çok önemli, ortaya koyduğu tavır sıkı bir rüzgâr estirebilir. Yeni bir yönetim sistemine ihtiyaç var. Genel Başkan çok tecrübeli, her konuda cevap verebiliyor ama bir sistem konuşmamız lazım. Amaç yönetimin verimli olması, temel amaç iktidar olmak. Bir anlamda iktidar olmak için taktik değiştiriyorsunuz. Kemal Bey bir yıldır sahalarda koşturuyor çok iyi nabız tutuyor, burada aktardığı gözlemleridir. Yoksa parti içinde genel başkanlık sorunu yok. Kişi değil sistem sorunu var.

Yeni, çağdaş bir parti lazım
Tarhan Erdem (KONDA kurucusu): Kılıçdaroğlu parti yönetiminden şikâyet etmiyor, lafı buraya çekmeye gerek yok. CHP içinde samimi politika yapanlar ondan daha ağır şeyler söylemektedir. Seçime 15 ay kalmışken parti içinde hiç kimse böyle bir çıkış yapamaz. Şu anda bile Kılıçdaroğlu’nun bu sözü milletvekili adaylığında tereddüt uyandırmış olabilir. Tam Gün Yasası’nda partin iki defa yıllarını vermiş, sonra sen geliyorsun, karşı çıkıyorsun. Bu mu sola çıkmak? Kılıçdaroğlu, düşünüp taşınıp bunları parti liderine karşı çıkmak için söylemiş değil, idare etmek için söylüyor. CHP’nin soldan koptuğu falan yok, zaten kopuk. Ne yapılması gerektiği çok açık, önce çağdaş demokrat parti haline gelmen, ona göre politika geliştirmen lazım. Ama AB’ye karşı tereddüdü olan parti çağdaş olabilir mi? Deniz Baykal bugünkü anayasayı koruyor. Yeni bir çağdaş demokrat parti, aklı başında 40 - 50 kişinin parti kurması lazım.

Devrimlerle değerler barışmalı
Adil Gür (A&G kurucusu): Dünyada sol varoşlarda düşük gelirlilerden oy alır. Türkiye’de ise CHP daha çok elitlerden, yüksek gelirlilerden ve yüksek eğitimlilerden alıyor. Bizim araştırmalarımıza göre Türkiye’de kendini solda tarif edenlerin oranı yüzde 18 - 20. Halbuki Türkiye’de seçmenin büyük çoğunluğu, yüzde 50’den fazlası kendisini merkezde görüyor veya hiçbir yerde tarif etmiyor. Bu nedenle CHP’nin, sağ olmasa bile kendisini merkezde tarif edenlerden oy alması gerek. Önümüzdeki dönemde CHP’nin varoşlarla, mütedeyyinlerle kucaklaşması gerekiyor. CHP’nin din üzerinden politika yapması gerekmiyor, o kesimi incitmeyecek duruşa sahip olması yeterli. Türkiye’de CHP, dünyadakinin aksine devletçi bir yapı sergiliyor. Mayısta yapılacak kurultayda toplumun uzun süredir beklediği değişim talepleri gerçekleşirse, ki bu birkaç adamı değiştirmekle olmaz, CHP’nin algılanışı değişecektir.
CHP’nin bu ülkenin devrimleriyle değerlerini barıştıracak adımlar atması her şeyi çözecektir.

Çizmeleri giymek gerekiyor
Prof. Dr. Oğuz Oyan (CHP İzmir Milletvekili): CHP aslında oy aldığı kitlelerin dışına taşarak ancak iktidar iddiasını güçlendirebilir. Bunun için de sınıfsal olarak, sosyolojik olarak oy alması gereken kitlelere ulaşmalı. Bugünkü koşullarda CHP’nin kendi programını hayata geçirerek gecekondu ve kırsal çalışmalarla daha fazla motive olarak çekebileceği önemli oylar var. Tabii yeniden yapılanmayı, bir yenilenmeyi, gençleşmeyi sağlamak gerekiyor. CHP’nin dışında sosyalist bir oluşumun temelleri atılmadı. Bu olsaydı CHP’yi daha solda tutmak konusunda işe yarardı. CHP aslında muhalefet olarak görevini yapıyor ama bunun Meclis dışına iyi anlatılması lazım. Varoşlara topuklu ayakkabıyla gidilemeyeceğine göre, örgütün çizmeleri giymesi gerekiyor.

Suyu kesip ‘Tarla niye kurudu’ diyorsunuz

Gürsel Tekin (CHP İstanbul İl Başkanı): Bunları ben de söyledim 3 ay önce. Sorun 12 Eylül darbesinin analiz edilmemesindan kaynaklanıyor. Ben Uğur Mumcu okuduğum için gözaltına alındım, doğal olarak sol da özeleştiri yapamadı, toparlanamadı. Nüfus 50 milyonken sendikalı işçi sayısı 3 milyondu, bugün nüfus 72 milyon, sendikalı sayısı 650 bin. Bir tarlanın suyunu, gübresini kesiyorsunuz, sonra niye ‘tarla kurudu’ diyorsunuz. Solun yeniden inşa edilmesi, kendini yeniden tarif etmesi lazım. Doğal olarak eksikliğimiz var ama başbakanın sakız ettiği darbe dönemi olmasaydı başbakanın takımı iktidar yüzü görebilir miydi? Kemal Bey’in söylediklerini belli bir kesim anlamak istemedi. Solda boşluk yoktur, CHP bütün solu kapsayacak partidir. Özeleştiri gerekiyorsa son yıllarda 10 tane kavgalı kurultay yapıldı, İzmir’deki Çiğli’deki görüntüler içimi acıttı. İstanbul’da aynı manzaralar olsun, ertesi gün atarım. Sosyal demokrat partide şiddet olur mu? CHP’ye saldırmayı moda haline getirmiş olanlar bundan vazgeçsinler. Bir daha aynı saldırılar olursa şiddetle karşılık verilecektir.

Merkez sol yeni siyasi yapıda başarı sağlayamadı

Seçim sonuçları, merkez solun son 20 yıl içinde, yüzde 20 - 30 arasında bir oy bandında sıkıştığını ortaya koyuyor. Seçim tablolarına göre, CHP ile DSP’nin temsil ettiği merkez sol, 1990’lardan itibaren Türkiye’de oluşan yeni siyasi yapıda önemli ölçüde başarısız kaldı.
Sol son 20 yıl içinde, özellikle büyük kentlerin varoşlarındaki oyları, ağırlıklı olarak muhafazakâr sağa kaptırdı. Son 20 yılda yapılan genel seçimlerin merkez sol açısından analizi özetle şöyle:

1991: Daha sonra CHP ile birleşecek olan SHP, oyların yüzde 20.75’ini alarak üçüncü parti olarak sandıktan çıktı. DSP, bu seçimde yüzde 10.75 oranında oy aldı. İki sol partinin toplam oyları yüzde 31.5 oranında kaldı.

1995: Bu genel seçimde solda atak yapan parti DSP oldu. DSP, atak yapmasına rağmen ancak yüzde 14.64 oranında bir oyla sandıktan çıkabildi. CHP ise yüzde 10.71 ile ülke barajını zor geçebildi. İki partinin toplam oyları ise yüzde 25.35 seviyesine geriledi.

1999: Bülent Ecevit’in merkez sağa da açılan yeni politikaları ve PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması gibi faktörler nedeniyle oylarını yükselten DSP, bu seçimin birinci partisi oldu. Ancak, DSP, sandıktan birinci parti olarak çıkmasına rağmen oyların ancak yüzde 22.19’unu alabildi. CHP ise yüzde 8.71’lik oy oranıyla, cumhuriyet tarihinde ilk kez ülke barajını aşamayarak, Meclis’te temsil edilemedi. İki partinin toplam oyu yüzde 30.90 oldu.

2002: Ecevit’in hastalığı nedeniyle DSP bu seçimde dibe vurarak, yüzde 1.22 seviyesinde oy alabildi ve baraj altında kaldı. CHP, DSP’deki çözülmeye rağmen ancak yüzde 19.41 oy oranıyla sandıktan ikinci parti olarak çıktı. Solun toplam oyu ise yüzde 20.63’e geriledi.

2007: Bu genel seçimde, DSP adayları, CHP listesinden aday oldu. Yani iki parti seçime tek listeyle girdi. CHP, seçimde ancak yüzde 20.88 oranında oy alabildi ve yine muhalefette kaldı. Son yıllardaki seçimlerde, İP, ÖDP ve TKP gibi partiler ise yüzde 1’in altındaki seviyelerde oy alarak, genel tablo içinde değerlendirmelerde dikkate alınacak bir varlık gösteremedi.






SORU-CEVAP
CHP VE KADROLARI ACABA SOL MU?..
HAYIR.SOLLA HİÇBİR İLGİSİ YOKTUR.
SOLU TEMSİL EDEBİLİYORMU ?.
SOLU TEMSİL ETMEDİĞİ GİBİ AKSİNE
SOLA ZARAR VERMEKTEDİR.