27 Nisan 2010 Salı

Bir 24 Nisan günü kaybettiklerimiz


YILDIRIM
TÜRKER

Türkiye
26/04/2010
   
24 Nisan’ı geride bıraktık. Bu yıl bu korkunç gün, Türkiye’de de anıldı. İHD Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu da 24 Nisan 1915’te İstanbul’da tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a sürülen 220 Ermeni aydını için Tütün Deposu’nda bir etkinlik düzenledi.
‘24 Nisan 1915 ve Ermeni Aydınlar: Tutuklandılar, Sürüldüler, Bir Mezar Taşları Bile Olmadı’ isimli etkinlikte okunan hayat hikâyelerinden dördünü burada size kısaltarak aktarmak istiyorum. Bu topraklarda birlikte yaşayageldiğimiz insanların acısını paylaşmadan, zulüm görenleri unutuluşa gömmeye çalışarak tıkanıp kalacağımıza, kavruk inkârcılar olarak istediğimiz dünyada yer bulamayacağımıza inandığımız için. Bu acı, hepimizin acısı, diyebilmek için.

Krikor Zohrab

Döneminin, gerek Ermeni toplumunda, gerekse Osmanlı düşünce yaşamında en parlak kişilerinden... Gazeteci, yazar, hukukçu, milletvekili...
26 Haziran 1861’de İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini, Mahrukyan, Tarkmançats ve Katolik Lusaroviçyan Ermeni okullarında tamamladı. Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nin Mühendislik Bölümü’nden yol ve köprü mühendisi olarak mezun oldu. Ermenice Lırakir’de ilk yazıları yayımlandı. Klara Yazıcıyan’la evlendi, Dört çocukları oldu.
1908’de Paris’e zoraki göçün ardından bir yıl sonra İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla memlekete döndü.
Nor Or (Yeni Gün) gazetesini yayımlamayı başladı. Ermeni Cemaat Meclisi’ne en yüksek oyu alarak seçildi; ilk genel seçimlerde Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda İstanbul mebusu oldu.
1912’de ikinci genel seçimlerde, üç ay sonra feshedilecek olan meclise yeniden İstanbul mebusu olarak seçildi.
O, bir edebiyatçıydı. Roman, şiir, eleştiri, makale ve kısa öyküler yazdı. Yapıtları Türkçe’ye de çevrildi. Çağının çok ilerisinde bir kısa öykü anlayışı sergiledi. Yapıtlarında dilde sadelik, halk sevgisi ve gerçekçilik ayırt edici özelliklerindendi. 
Yerleşik değer yargılarını, varlıklı kesimin ikiyüzlü ahlak anlayışını eleştirdi. Yoksul ve yoksunlardan yana oldu. Öykülerinin kahramanları, küçük insanlar, hizmetçiler, suçlular, kaçakçılar, küçük esnaf, küçük memurlardı. Kadınlar çoğu kez öykülerinin merkezinde yer aldı.
Hukukçu olarak Zohrab, Abdülhamit istibdadı altında zor ve tehlikeli siyasi davaları aldı, rejim düşmanı sayıldı. İstibdadın son yıllarında avukatlıktan men edildi. 1908’de Paris’ten döner dönmez Hukuk Fakültesi’nde ceza hukuku dersi hocalığına davet edildi. 1909’da ders notları yayımlandı.
Siyasetçi Zohrab, farklı kimliklerin Osmanlılık temelinde bir aradalığını savundu. Özellikle Ermenilerle Türklerin kardeşliği için mücadele etti. Kendini bu yüzden hem Ermeni, hem de Osmanlı olarak tanımladı. Yalnızca Ermeni toplumunun sorunlarını dile getirmedi, bir bütün olarak Osmanlı toplumunun ve devlet yapısının modernleşmesi için çalıştı.
31 Temmuz 1908’de, Taksim Belediye Bahçesi’nde,  Meşrutiyet-i Osmaniye Kulübü adına 10 bin kişilik bir topluluğa Türkçe hitap etti:
“Ey hür Osmanlılar! Hür vatandaşlar!” seslenişiyle başlayan konuşmasını şu sözlerle bitirdi:
“Dinimiz muhtelif, mezhebimiz birdir. Hepimiz hürriyet mezhepdaşlarıyız.”
Siyasetçi Zohrab, üç dönem milletvekili seçildi. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının ‘sosyalist’ olarak anılan, en aktif
milletvekillerinden biriydi ve etkileyici konuşmasıyla ünlüydü.
Meclis’teki zina tartışmasında ‘veled-i zina’, yani gayrımeşru çocuk konusunda yaptığı ünlü konuşmasında, “...(öyle) bir Mecliste hâkimiyet icra ediyoruz ki, biz orada hem müddei (savcı), hem de hâkimiz. Erkekler, kadınlar üzerinde olan hukukunu tahkim etmek için uğraşıyorlar... Bu cürümde (zina) en büyük kabahat erkeklerdedir,” dedi. Kanunda geçen ‘Veled-i Zina’ için ise, şöyle diyordu: “20. asırda... ben bu nesebi tahrip meselesini anlayamıyorum... Kurun-u vustada (ortaçağda) asilzadelik davaları vardı. O asırda ben falanın oğluyum, falan benim ecdadımdandır, bu veled-i zinadır, piçtir tabirleri vardı.
20. asrın şerefi için ve bütün insaniyetin şerefi için bu tabirleri şiddetle reddederim; bundan sonra yeryüzünde yalnız insanlar vardır, veled-i zinalar, piçler yoktur.”
24 Nisan 1915.. Bir gecede 250 Ermeni aydın tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a tehcir edildi.
26 Nisan 1915.. Zohrab Patrik Zaven’e koştu, kaleme aldığı yazıyı, Patrik ve diğer delegelerle birlikte, Sadrazam Sait Halim Paşa’ya sundu.
28 Nisan 1915.. Tutuklamaları durdurmak için Talat Paşa’ya tekrar yazılı başvurdu. Kaçıp canını kurtarabilecekken son ana kadar bir şeyler yapabileceği umudunu yitirmedi ve temaslara devam etti.
20 Mayıs 1915 Oysa sıra ona gelmişti. Erzurum milletvekili Vartkes Serengülyan ile birlikte tutuklanarak Diyarbakır’a doğru yola çıkarıldı.
Urfa yakınlarında İttihat tetikçisi Çerkez Ahmet ve Nazım tarafından başı taşla ezilerek öldürüldü.
Yolda, eşi Klara’ya yazdığı 15 Temmuz 1915 tarihli mektubu şu sözlerle son buluyordu:
“Sevgilim, bir tanem, artık bizim için son perde başlıyor. Daha fazla gücüm kalmadı. Sağ kalmazsam, çocuklarıma son öğüdüm şu ki daima birbirini sevsinler, sana tapsınlar ve kalbini acıtmasınlar ve beni de hatırlasınlar.”

Rupen Sevag

Ermeni şiirin en büyük isimlerinden Rupen Sevag’ın asıl adı Rupen Çilingiryan...
Silivri’de doğdu. İlköğrenimini orada tamamladıktan sonra Bahçecik’e geçti, sonra Berberyan Okulu’na devam ederek 1905’te mezun oldu.
Başöğretmeninin telkin ve tavsiyeleriyle İsviçre’nin Lozan şehrine gitti. Buradaki Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra birçok hastane ve kliniklerde çalıştı ve bilimin bu dalının sırlarını inceledi.
Sanat sazını, Hipokrat yemini ettiği ve eğitimini aldığı bilim dalı için terk edemedi ama insanlığa olan aşkını, vatan ve insan sevgisini, hem mesleği olan tıp dalında hem de edebiyat alanında çalışarak terennüm etti.
Ermeni kökenli hekimler I. Dünya Savaşı öncesi, tüm Osmanlı coğrafyasında emsal teşkil edecek bir kampanya başlatmışlardı. Amaç, hekimlerin, çağın yeni bilgileri ışığında, konferanslar ve açıkoturumlarla yetilerini geliştirmekti.
Dr. Rupen Çilingiryan, nam-ı diğer Sevag, bu kampanyaya aktif şekilde katıldı. Onun dikkat çekici ve ufuk açan konuşmaları, yankı uyandırdı. Bakırköy’de vatanî gö-revini, her Osmanlı vatandaşı ve yurttaşı gibi, tabiatıyla yerine getirirken, bu konferanslardan biri vesilesiyle ayakta alkışlandı. Ertesi gün de Çankırı’ya ‘tehcir’ edildi, bir daha hiç geri gelmemecesine!
Onu Çankırı’daki kafileye kattılar. Şehirde hep korku içinde, gözetim altındaydılar. “Ayaş’a gideceksiniz!” diye toplananların öldürüldüğü haberleri geliyordu kulaklarına.
Çankırı’da, sıcak bir ağustos günü, Rupen Sevag, şair arkadaşı Taniel Varujan’ın da dahil olduğu beş kişilik bir grupla yola çıkarıldı. Aynı günün akşamı Tüney köyü yakınlarında öldürüldükleri haberi geldi. “O gece, saat 12.00’den hemen önce öldürüldükleri haberini aldık. Haber Tüney’den Çankırı’ya telefonla ulaşmıştı. Polis şefi Nurettin ve İttihat Partisi genel müfettişi Oğuz, bu ölümcül haberi neşeyle karşıladılar.”

Siamanto

Asıl adı Adom Yarcanyan. Edebiyat tarihine Siamanto olarak geçti. Ermeni edebiyatında ‘Lirik Şiir’in en iyi temsilcisi olarak tanındı. Sorbonne’da felsefe okumuş, döneminin parlak entelektüellerindendi. 24 Nisan tutuklamaları sırasında diğer Ermeni aydınlarıyla aynı kaderi paylaştı. Onu Rober Koptaş’tan dinleyelim. 20 Ocak 2009 tarihli Agos gazetesinde yayımlanan yazısının ‘Siamanto: Acıya Tanık’ bölümünde şöyle anlatılıyor: “...Manchester’daki ‘Vağvan Tzaynı’ (Yarının Sesi) gazetesinde yayımlanan ilk eseri ‘Aksorvadz Khağağutyun’dan (Sürgün Edilmiş Barış) itibaren, 1894-96 yıllarında Anadolu’da yaşanan katliamların yarattığı dehşeti anlattı. Düşsel bir dünyada, acının, ölümlerin, yok olan ve yeşeren ümitlerin şiirini yazdı.
Haksızlıklara karşı koyma, adalet arayışı, intikam ve bağışlama duygusu, ışık ve güzellik ideallerini anlattığı büyülü,
simgesel üslup, onu, Minas Tölölyan’ın ona verdiği ve benimseyip mahlas yaptığı o güzel ismiyle, Siamanto deyişiyle ‘kitlelerin tapındığı’ bir şaire dönüştürdü.”

Taniel Varujan

1884’te, Sivas’ın Pırtnik köyünde doğdu. 12 yaşında İstanbul’a geldi; Beyoğlu ve Kadıköy’de okudu. Yüksek öğrenimine Brüksel’deki Gandhi Üniversitesi’nde başladı.
Üniversite yıllarında şiirleri, ‘Pazmaveb’, ‘Keğuni’, ‘Anahid’, ‘Şirag’, ‘Razmig’, ‘Hayrenik’ gazetelerinde yayınlanınca büyük bir dikkat çekti. Üniversiteyi bitirdiğinde Meşrutiyet’in ilanıyla, diğerleri gibi heyecanla İstanbul’a döndü. Diplomat olmak için eğitim aldığı halde 1909’da yaşam çizgisinde radikal bir değişiklik yaparak öğretmenliğe başladı.
1912’ye kadar, Sivas ve Tokat’taki birçok Ermeni lisesinin müdürlüğünü yaptı. 1912’de İstanbul’a döndü ve başına geçtiği Beyoğlu Ermeni Katolik Lusavoriç Okulu’nda çok sayıda değerli öğrenci yetiştirdi. Eserleri arasında ‘Sarsurner’ (Ürpertiler), ‘Çartı’ (Kıyım), ‘Dırdunçk Demircibaşyani’ (Demircibaşı) yer alıyor.
En ünlü kitabı, şiirlerini topladığı ‘Hatsin Yerkı’ (Ekmeğin Şarkısı) idi. Bu eserini Teotig’in deyişiyle, ‘sevgili eşinin’, ‘baskıcı rejim zabitlerinin elinden zor kurtardığı’ bilinir. Yoksulluğun, alın terinin, emeğin, aşkın ve yurtseverliğin, kendine özgü şarkıcısı ve olağanüstü şairi, hayat dolu bir hayal gücüne ve görülmemiş bir üretkenliğe sahipti.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Bir insan neden idam seyreder?

Bir insan neden idam seyreder?  



Pazar sabahının sükûnetine hiç aldırmadan koca gazete tomarı içinden çıkıp beni şaşırtarak sarsalayan başlığı acaba ben mi buldum yoksa başlık mı beni buldu:
3 fidan’ı idama gönderen adam boğularak öldü.” 68 kuşağının öğrenci liderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararlarını veren...
Bununla da yetinmeyip idamları izleyen dönemin Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin Başkanı emekli Tuğgeneral Ali Elverdi, 86 yaşında “yediği yemeğin nefes borusuna kaçması nedeniyle solunum yetmezliği” sonucu boğularak ölmüştü.
İdam edilen Deniz Gezmiş ile Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan’da 23 yaşındaydı...
Biz böyle bir barbarlıktan geliyoruz.
***
Dahası var...
Tuğgeneral rütbesiyle emekli olduktan sonra, aynı davanın savcısı Baki Tuğ ile birlikte siyasete atılan Ali Elverdi, 1977 yılında Adalet Partisi Bursa milletvekili seçildi.
Onu listesine alarak seçtirten kimdi?
“Altı kere gidip, yedi kere gelen” dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel.
12 Mart 1971 Darbesi’nin baş aktörü Orgeneral Faik Türün’ü de 1977 yılında Adalet Partisi’nden Manisa milletvekili seçtirten de gene aynı Süleyman Demirel değil mi?
Siz böyle bir siyaset kurumu ve böyle bir siyaset anlayışı gördünüz mü?
Parlamento, halk iradesinin temsilcisi mi yoksa cellâtlık yapan darbecilerin arenası mı?
***
Hiç süphesiz halk iradesinin parlamentosu değil. Meclis bugün mini anayasa değişim paketini görüşmeye başlıyor olsa da, 12 Eylül rejimi anayasasının ruhu ve zihniyeti; “parti içi demokrasiyi” yerle yeksan etmiş bulunan “Siyasi Partiler Yasası” başta olmak üzere tüm hukuksal mevzuatı ile taş gibi duruyor.
Neden gerçek bir demokrasimiz ve halkı temsil eden bir parlamentomuz yok?
Cevap basit:
“Vergi alan” bir devlet ile “vergi veren” vatandaş düzeyine henüz gelemedik.
Türkiye’de yaklaşık 48 milyon seçmen var, peki “vergi veren” kaç kişi var?
Nüfus...
Nüfus içerisindeki işgücü sayısı...
Kayıtlı gerçek kişi vergi mükellefi sayısı...
Ve bu kayıtlı gerçek kişi vergi mükellefinin işgücüne oranı...
Ülkelerdeki “gerçek” vergi verenleri işte bu oran belirtmekte...
Örneğin, İtalya’nın 57,3 milyon nüfusu, 23,9 milyon işgücü, 37 milyon da gerçek kişi mükellefi var. Mükelleflerin işgücüne oranı ise yüzde 154,8.
İrlanda’nın 4 milyon nüfusu, 1,8 milyon işgücü, 1 milyon 860 bin gerçek kişi mükellefi var. Kayıtlı gerçek kişi mükellefin işgücüne oranı ise yüzde 104.
Türkiye’de ise kayıtlı gerçek kişi mükellefin işgücüne oranı yüzde 9,3.
Demokrasi, vergi verenlerin vergi alanları kuruşuna kadar denetledikleri rejimin adı olduğu için bize hala çok uzak.
Onun için çocukları asan ve asılmalarını seyreden patolojik bir darbeciliğin temsilcileri, siyasi parti liderleri marifetiyle parlamentoya taşınıyor...
Onun için 12 Eylül otuzuncu yılında hala yaşamakta.
***
Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruluşunun doksanıncı yılını kutlamaya hazırlanırken hala halk iradesine dayalı gerçek bir demokrasiye ve onun oluşmasını sağlayan sosyal gelişmişliğe ulaşamadık.
Sanıyorum siyasetin gündemi bugünden itibaren epeyce bir zaman “başkanlık rejimi” olacak. Eline silah almamış gençlerini gözünü kırpmadan idam edenleri utanmazca parlamentoya taşıyan bir “siyaset anlayışı” ile hesaplaşmadan alelacele bir başka tartışma başlığına geçilecek gibi... Siyaset kurumu, parlamenter rejimi oturtmayı değil, başkanlık rejiminden yola devamı arzulamakta.
Osmanlı’nın “tek adam” anlayışından Cumhuriyet’in “tek adam” rejimine geçip geçmemek gündem olacak...
***
Vergi alan bir devlet ile vergi veren bir vatandaş yapılanmasının doğurduğu “parlamenter demokrasinin” şartlarını bunca yıl oluşturmayınca, tarih kendini mecburen tekrar ediyor. Çünkü görüntü değişse de sosyal yapı özünde hala aynı.
***
Merak ediyorum, Ali Elverdi için TBMM’de de tören yapacaklar mı?

Türk adaletine İngiliz isyanı

11/04/2010
Türk adaleti öyle bir şey ki; dışı Leeds United'ı, içi bizi yakar
BASKIN ORAN (Arşivi)
Leeds United’ın başkanı çok sert konuşmuş: “Bu şekilde bir adalet sistemine sahip olan Türkiye’nin AB’de yeri yok!” (Radikal, 05.04.10). Sebep: 10 yıl önce Taksim’de bıçaklanarak öldürülen iki taraftarın katilleri hâlâ bulunamamış. İngiliz başkan, Türk adaleti hakkında bizim bildiklerimizin binde birini duysa herhalde konuşmazdı. Çünkü dili tutulurdu. Yerime sığdığı kadarıyla birkaçını hatırlatayım.
1) Milletvekili Süleyman Sarıbaş bana ve Prof. Kaboğlu’na “Babanız kimmiş, ananıza sorun” dedi, Yargıtay “ifade özgürlüğüdür” diye beraat ettirdi (bkz. B.Oran, Radikal-2, 19.07.09).
Oysa Türk adaleti, bir yargıca “işgüzar” diyen gazeteci Nazlı Ilıcak’ı 11 ay 20 gün hapse mahkum etti (Milliyet, 01.04.10). Bu yargıcı tanıyorsunuz; Sincan 1. Ağır Ceza Yargıcı Osman Kaçmaz. Bir Yargıtay eski üyesi kendisine başvurmuş ve “Kayıp Trilyon davasında ben şahsen zarar gördüm” diyerek Gül hakkında (cumhurbaşkanı olması nedeniyle verilmiş) takipsizlik kararının kaldırılmasını istemişti. Yargıç Kaçmaz da kaldırarak Gül’ü yargılama yolunu açmaya girişmişti. Oysa O. Kaçmaz, Belediye-İş Sendikası davasında takipsizlik kararına yapılan itirazı şu gerekçeyle reddetmişti: “Sendikaya aidat ödeyen denetçiler suçtan zarar görmemiştir, itiraz hakları yoktur” (Haberaktüel, 24.05.09).
2) Hrant, 301’den mahkum edilince, kendini savunan bir yazı yazdı. Bunun üzerine Türk adaleti bir de “Adil yargıyı etkilemeye teşebbüs”ten (TCK 288) dava açtı Hrant’a.
Oysa, Org. Büyükanıt Şemdinli’de bombacıya “Tanırım, iyi çocuktur” demişti. Org. Başbuğ Ergenekon sanığı Org. Saldıray Berk için açıkça “Suçsuzdur” dedi (Taraf, 17.03.10). Türk adaleti soruşturma bile açmadı. Oysa, Askerî Ceza Kanunu md. 148/C şöyle diyor: “Siyasi amaçla demeç veren askerî şahıslar 1 ay ilâ 5 yıl arası hapsedilirler”. Aksine, HSYK, generallere söz söylemeye cesaret eden savcıların, ne biçim yargı bağımsızlığı ise, derhal defterini dürüyor: Org. Kenan Evren’e dava açmak isteyen savcı Sacit Kayasu’yu ve Org. Büyükanıt’ın adını iddianamesinde geçiren Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya’yı memuriyetten attı. Org. Berk’i ifadeye çağıran Erzurum Savcı Tarık Gür’ü görevden aldı. Şimdi de Balyoz’un iki savcısını.
3) Malum gazeteci Can Ataklı, malum Yılmaz Dikbaş’dan alıntı yaparak, Helsinki Yurttaşlar Derneği kurucusu aydınlara açıkça iftira attı: “AB bunlara para yediriyor” (bkz. B.O., R-2, 22.02.09).
Türk adaleti, bu insanların tekzip yayınlatmasını bile önledi. 29.01.09 tarihli kararında, artık ilgiyi nasıl kurabildiyse, şöyle dedi: “Masum gibi gözüken Ermenilerden Özür Kampanyasına imza vermiş bu kişilere karşı çıkmak fikir ve inanç özgürlüğü kapsamındadır”. Aynen, bana “yabancı devletler tarafından maddi ve manevi satın alınmıştır” diyen gazeteci Mustafa Balbay’ı Yargıtay’ın “B. Oran, Agos yazarıdır. Kendi aleyhine eleştirilere, sert de olsa, katlanmak zorundadır” gerekçesiyle aklaması gibi. Yani, Türk adaletine göre, Agos yazarlarına küfretmek Türkiye’de artık hak. (bkz. B.O., R-2, 21.02.10).
4) Nijeryalı gariban mülteci Festus Okey, götürüldüğü Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’nde 34 ay önce öldürüldü, Türk adaleti Nijerya’dan “Bu adam Festus Okey midir?” diye sordu ve tam 10 duruşmadır cevap bekliyor (İ. Saymaz, Radikal, 02.04.10). Halbuki, bir sığınmacı olan Festus’un resmî kimlik bilgileri Ankara’daki BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinde mevcut (T. Korkut, BİA, 30.09.09).
Oysa, Türk adaleti, “taş atan çocuklar”a tek celsede 15 yıla varan cezalar veriyor. Bunların birçoğunun dosyasındaki tek “kanıt”, polis veya asker ifadesi. Tabii, bir de sırtlarının terli oluşu. Diyarbakır’da inşaat işçisi Mahmut Yaşar “ıslık çalarak bölücü örgüt lehine slogan attığı” için 10 ay hapis yedi (Milliyet, 19.03.10). Yine de şanslı; şarkıcı Rojda, bir şarkısıyla “terör örgütünün propagandasını yapmak”tan 1 yıl 8 ay almış bulunuyor (Radikal, 26.03.10).
5) Türk adaleti, gayrimüslim vakıf mallarına şu gerekçeyle el koydu: “Türk olmayanların kurduğu tüzel kişilikler gayrimenkul sahibi olamaz” (Yargıtay 1971, 74, 75 kararları). Bir Rum vatandaşa “Yabancı uyruklu TC vatandaşı” dedi (İstanbul İdare Mahkemesi, 17.04.96 tarihli karar) (İkisi için bkz. B.O., Türkiye’de Azınlıklar, 5. baskı, s. 94 ve 105-106). Yani, laik Türk adaletine göre Müslüman olmayan vatandaşlar “Türk” değil.
Oysa, “Türkiye’nin kurucu antlaşması” Lozan md. 40 şöyle diyor: “Gayrimüslim TC vatandaşları her türlü hayır kurumları kurmak konularında eşit hakka sahiptirler”. Md. 42: “Gayrimüslimlerin mevcut vakıflarına her türlü kolaylıklar ve izinler sağlanacak ve bunların yenilerinin kurulması için gerekli kolaylıkların hiçbiri esirgenmeyecektir”. Md. 37: “38. ilâ 44. maddeler arasındaki hükümler Türkiye tarafından temel yasalar olarak tanınacak ve hiçbir kanun ve hiçbir resmî işlem bunlarla çelişmeyecek ve bunlardan üstün olmayacaktır”. Anayasa md. 90/5: “Temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası antlaşmalar, aynı konudaki ulusal yasa hükümlerine üstündür”.
Türk adaleti, bir ceza davasında, artık ilişkiyi nasıl kurduysa, “Fener ekümenik değildir” diyerek, laik Türkiye’de Ortodoks ilahiyatına da karışabildi (13.06.07 tarihli Yargıtay kararı; bkz. B.O., R-2, 01.07.07).
6) Türk adaleti, seçimde Kürtçe konuştu diye Orhan Miroğlu’na 6 ay verdi; şimdi 5 yıl Kürtçe konuşması yasak. Tahir Elçi, Mahmut Vefa, Mahmut Alınak, Mehdi Tanrıkulu, Nuri Yaman, daha sayayım mı? Seçim kampanyasında Kürtçe “Hemen git su getir” diyen Sırrı Sakık’a bile fezleke düzenlendi (Radikal, 09.03.08).
Oysa, Kürtçe kullanma konusunda, Anayasa md 90/5’in “ulusal yasaya üstün” kıldığı Lozan md. 39/4 diyor ki: “Bütün TC uyrukları her türlü açık toplantılarda, ticarette, basın-yayın organlarında istedikleri dili kullanabilirler ve buna karşı hiçbir kısıtlama getirilemez”.
7) Anayasa Mahkemesi (AYM), türbanı üniversitelerde serbest kılmaya zemin hazırlayan değişikliği anayasanın laiklik ilkesine aykırı bularak iptal etti. “367 Sabih” kararıyla, cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçimini önledi. Şimdi de CHP, bu “sağlam” örneklere güvenerek, daha çıkmamış anayasa reform paketini AYM’ye götürmeye hazırlanıyor.
Oysa, Anayasa md. 148 şöyle diyor: “AYM; Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler”. Yani, sadece oylama usulüne uygun yapıldı mı, süreler gözetildi mi, vs. bunlara bakabilir. Ama, şaşırmamak lazım. Aynı AYM, söylenmemiş şeyler için parti kapattı bu ülkede: DTP’nin kapatılma gerekçelerinden biri, Hikmet Fidan cinayetini kınayacak bir şey söylememiş olmasıydı (bkz. B.O., Radikal İki, 03.01.10).
8) HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek şöyle dedi: “Taslak böyle geçerse devletin temeli, çatısı çöker” (Radikal, 25.03.10). Türk adaletinin ayrılmaz parçası baroların en büyüğü İstanbul Barosu, Sayın Özbek’e “Mahmut Esat Bozkurt Ödülü” verdi.
M. E. Bozkurt? Şunları söylemekle meşhur Adalet Bakanı: “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler” (Milliyet, 19.09.1930); fotokopisini Mayıs başında çıkacak “Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar”da yayınlayacağım.
Türk adaleti öyle bir şey ki; dışı Leeds United’ı, içi bizi yakar. Ama bu böyle kalmayacak. Zaten kalmayacağı için şu anda muazzam patırtı kopuyor. Beni hüzünlendiren, “halkımız”dan kimilerinin Radikal’deki habere yazabildikleri: “Kimi arkadaşlar Türkiye’de meydana gelen üzücü bir olayın emperyalist ülkelerce nemalanmasından [ne demekse?] çok memnun gözüküyorlar. Ben de İngilizlere 1985’te 300 Juventus taraftarının ezilerek ölümüne sebep olan Liverpool taraftarını sorarım, ne oldu onlara? Siz böyle girdiyseniz, biz hayli hayli gireriz ab’ye”. Türkiye’de “antiemperyalizm” kavramının nerelere kadar düştüğüne ve nasıl bir “mantık”la “vatan müdafaası” yapılabildiğine bakınız.

Nefretin ideologları

   
Hakkâri’de anasının kollarından sökülüp alınan, sürüklenerek götürülen 14 yaşındaki çocuğu görmüşsünüzdür. Haberlerde yayımlanan görüntüler karşısında kanal değiştirmediyseniz. Elinize geçen gazete dört beş polis tarafından yerlerde sürüklenip hırpalanan bir çocuğu haberden sayıyorsa. Kör sağır değilseniz.
Polisler götürmesin diye çırpınan çocuğun, çığlıklarına yakarılarına kulak asılmayan ananın kollarından nasıl çekilip koparıldığını, buna rağmen kuzusunu koyvermeyen ananın da yerlerde sürüklendiğini.
Çünkü anasına sığınmıştı. İnsan o yaşta anasına sığınır.
Ana da anaydı ha; nefretten gözü dönmüş onca adamın pençelerinden korumak için, kenetlendiği çocuğunu asla bırakmıyordu. Ana ve oğul bir olmuşlardı bu nefretin karşısında. Çocuğun her bir kol ve bacağından biri tutmuş çekiştiriyordu. Ana da yüzüstü yere kapaklanmış, bırakmıyordu oğlunun paçasını.
Uzun uzun seyrettik. Aralarında bizimkinin de olduğu birkaç gazete bu görüntüleri, ‘insanlık yerde sürünüyor’ manşetiyle taşıdı ilk sayfalarına. Diğerleri için o Hakkârili çocuk, taş atan, terörist büyüklerince kullanılan bir piç kurusuydu besbelli. Onları incitmiyordu bu görüntüler. Kendini kurda kuşa koymamak için anasının yerlerde süründüğünü, itilip kakıldığını gören bir çocuğun yaşadıkları hayatımızla bire bir ilişkilendirebildikleri bir konu değildi.
Mesele de budur zaten. Bu memlekette Kürt sorunu değil, insanlık sorunu var.
Bu iç kanırtıcı sahne, bu korkunç nefret skeci vatanın her köşesinde yayımlandı.
Konu, Ahmet Türk’e Samsun’da attırılan yumruktu. Hakkâri halkı toplanmış o yumruğa kefil olan devleti protesto ediyor; temsilcilerine, bilge bildikleri yaşını başını almış bu adama reva görülen muameleyi hazmedemeyeceğini haykırıyordu.
Hepimiz gibi. İnsan kalmaya yeminli, alçakça yükseltilen ırkçılık bayrağı karşısında durmaya yeminli, barışı özleyen herkes gibi.
Bu arada bir başka belediye meclisinin MHP’li üyesinin konuşmasını da izlemiştik. Sırrı Sakık’ın üç yıl önce ölen eşi Gülsima Sakık’ın Gölbaşı Belediye Mezarlığı’na gömülmüş olmasını eleştiriyor, ‘buraya teröristleri gömdünüz’ diye haykırıyordu. Sorsanız inançlı bir Müslümandır; mezarlık milliyetçiliğinden, siyaset nebbaşlığından geri adım atmıyordu.
Ahmet Türk’e atılan yumruk da nefretin ideologları tarafından bir kez daha Kürtlere tanrının bahşettiği bir sınav olarak yansıtıldı.

Bunca nefret varken

Çünkü hepsi birer sınav.
Şanlı Genelkurmay’ın yalanları bir bir çıkıyor. Kendi askerine sahip çıkamayan, onun ölümüne neden olan, nedamet getireceğine bundan da bir fırsat alanı çıkarıp suçu PKK’nın üstüne atanlarda en ufak bir utanç kırıntısına rastlamak mümkün değil.
Çünkü hepsi Kürtlere birer sınav.
Ahmet Türk’ün göz göre göre, onca devlet görevlisi önünde yumruklanması da Kürtlerin tepkisini ölçmek için geliştirilmiş bir taktik sanki. Burnuna vur ve itidal bekle!
Nitekim akabinde ortaya çıkıveren basın mücahitleri, nefret ideologları hemen üstünde tartışacağımız zeminin sınırlarını çiziverdiler.
Doğal olarak ipi ilk geren Hürriyet gazetesinin son keşfi, Çandar’ın mükemmel adlandırmasıyla ‘basının Ogün Samast’ıydı.
Tekrarlamak insanı kirletir, Yılmaz Özdil, sahibinin tanımıyla  ‘her zamanki olağanüstü zekâ, ondan üstün üslup ve espriyle yazılmış’ yazısıyla açıkça ‘oh olsun’ diyordu. Ardındaki kara kalabalığa güvenerek.
Hürriyet gazetesi ve altındakiler tarafından şehvetle ‘en komplekssiz adam’ olduğu sıkça vurgulanan Özkök’ün stratejisi gereği iyice azıp kudurana kadar üçüncü sayfa güzeli olarak sunulan milli değerler her seferinde bir adım daha ileri atıyorlar. Kahramanlıklarından sarhoş, frenleri patlamış şekilde basın tarihinin en utanılası ırkçılık-ayrımcılık-nefret dilinde yeni çığırlar açıyorlar.
Eski güzel Çölaşan’ın da gitmesine yakın suikast, sabotaj, kundaklama konularında sivrilmiş karanlık devlet köstebeklerini vatanın kahraman evlatları ilan ettiğini, ‘komşunun’ ormanlarını yakan bu zevatla nasıl kahve içip coşkulu sohbetler edişini ballandırdığını hatırlayın. İşi bitince ıskartaya ayrılmıştı.
Aynı şekilde Bekir Coşkun da tetikçi olarak uzun süre kullanılıp romantik hayvan-doğasever üslubuyla nefret konusunda coşkulu ürünler vermişti. O da amiral battı oyunundan emekliye ayrıldı.
Şimdi Özdil’le öğreniyor yoksul mutsuz insanlar, diğer yoksul mutsuz insanlardan nefret etmeyi.
Özdil’in geçmişi parlak. Sonunda yuvasını bulmuş bir başka kahraman kalem Fatih Çekirge’yle birlikte ilk ‘Star’ gazetesindeki başarılarını kimse unutmadı. Sokak ortasında döner bıçaklarıyla katledilen iki Britanyalı futbol taraftarı üstüne ‘Two Size’ manşeti atıp Türk’ün gücünü Türk katillerine bir kez daha hatırlatmışlardı hani. Hürriyet’i çoktan hak etmişlerdi, anlayacağınız. 
Hürriyet gazetesi bu konuda liderliği kimselere kaptırmıyor.
Andıç anılarından geçtim daha birkaç yıl evvel de Pınar Selek üstüne bir soytarının uydurduğu bir haber müsveddesini, üstelik ilgili şahsın tamamen uyduruk olduğunu belirtmesine rağmen kocaman bir manşetle duyurmuştu sözgelimi. Pınar Selek’in Öcalan’dan evlenme teklifi aldığı söylentisini, yıllardır çekmediği kalmamış bu genç sosyologun kocaman fotografıyla yayımlamış, her zamanki gibi beğenmediklerini mahallenin katillerine işaret edip sonra da mahalle baskısının yakıcılığından yakınmayı sürdürmüştü.
Katillerin yanında durmayı, hedefe kitlesini katiller ve katil ruhlular olarak belirlemeyi hiç savsaklamadı.
Ertuğrul Özkök, yine anıyorum, Hrant öldürüldüğünde yazmıştı:
“Bu işi çözmek istiyorsak, hepimiz empati duygularımızı geliştirmeliyiz. Mahalledeki o çocuğu da anlamaya çalışmalıyız. İkinci Cumhuriyetçi fikirlere sahip birisi, kendisi için ‘Vatan haini’ ifadesinin kullanılmasından rahatsız oluyorsa, başkalarının da başka ifadelerden rahatsız olabileceğini düşünmelidir.
Mesela, milliyetçiliğin çok kötü bir şey olduğunun sürekli vurgulanmasından.”
Oysa bu katil gençleri anlamak, onların yarılmış bilinçlerini referans olarak almaktan çok farklıydı elbet. Özkök’ün önerisi, onların parçalanmış, paralanmış, vahşileşmiş, kan tutmuş çarpık bilinçlerini toplumsal mutabakatımızın bir kefesine yerleştirmekti. Özkök, ‘hırsızın da suçu var’ diyordu. ‘Öyle demeseydi.’ ‘Çocukları kızdırmasaydı.’
Dışkılanmış duyarlıkları; açlığın, şiddetle emzirilmişliğin, sevgisizliğin, ilgisizliğin birer yaratısı olarak karşımızda duran katili, dilimizin sınırı olarak belirliyordu. Böylelikle ölümün hak edilesi olduğunu da belirtmiş oluyordu.

Bir de ötekiler

Ahmet Türk’e saldırı, diğer kimi gazetelerce de bir ‘Kürde sınav’ muamelesi gördü.
Zaman gazetesi provokasyonun amacına ulaştığını duyuruyor, gösterilerden yakınıyordu. Osman Baydemir’i de ‘tahrik edici’ bulduğunu belirterek. En gülüncü kimi yerlerde Baydemir’in ‘şerefsiz’ sözünün hicaptan noktalı yayımlanmasıydı. ‘Şe...siz’ diye.
Bu hassasiyetin samimiyeti karşısında, tuzu kuru olsa insan kasıklarını tuta tuta güler, ama yerimiz dar.
Vatan gazetesinin manşeti neydi dersiniz: ‘Tehlikeli Cümle. ‘Spot: ‘Ahmet Türk’e atılan yumruk kadar  Baydemir ’in tehditkâr sözleri de tehlikeli’. Yani Vatan’a kalırsa, taraflar ödeşmiş durumda.
Türk’ün attığı yumruk, Kürdün ‘şerefsiz’ diye haykırması, işte kimsenin birbirine borcu kalmadı.
Ali Kırca’nın nihavent makamı vurguları ve gerdan kırmalarıyla tel’in ettiği de göstericilerin cüretiydi.
O da ne kadar güvenilir bir çapa adam olduğunu sergiliyordu.
Basınımız, siyaset alanından daha güçlü bir katılımcısı nefret liginin.
Kürt sevmemek, Kürt taşlamak da yakında fikir özgürlüğü olarak tanımını bulabilir, uyduruk siyaset arenalarında.
 

Elverdi'yle karşılaşma

19/04/2010 02:00
Elverdi'yle yıllar sonra sokakta karşılaştık. 'Utancınız içinde ölürsünüz' demiştim
ORAL ÇALIŞLAR (Arşivi)
Tuğgeneral Ali Elverdi 12 Mart 1971 askeri darbesinin en acımasız isimlerindendi. Ankara’da kurulan 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin başkanıydı. Hukuk okumamıştı, yargıç değildi. O zamanlar askeri mahkemelere hukukçu olmayanlar başkanlık ederledi. Bir numaralı mahkemede, Denizlerin yargılandığı THKO davası, bizlerin yargılandığı Dev-Genç davası gibi davalar görüldü.
Denizleri idama mahkûm edildiği son duruşmanın da başkanıydı. Onların idam edildiğini gözüyle görebilmek amacıyla infazın yapıldığı Ankara Ulucanlar Cezaevi’ne bizzat gitmiş ve idamların sonuna kadar başlarında beklemişti. O aslında çok daha fazla gencin asılmasından yanaydı. Elinden gelse hepimizi asacaktı. Zaten duruşmalar sırasında gerginlik çıktığında ince tiz sesiyle bağırır ‘Hepinizi vurdururum’ demekten de geri durmazdı.
Dün sabah bilgisayarın başında haberleri izlerken onun öldüğünün haberini okudum. Biz 68’liler onun öldüğünü sanıyorduk. Nasıl bir duyguya kapıldım derseniz. Aslında hiç bir şey hissetmedim. O, hukukun olmadığı bir ortamda hukukçu olmayan bir mahkeme başkanı olarak ölüm emrini uygulama görevini üstlenmişti. Denizleri elimizden alan adamların başında geliyordu. Mahirleri kurşuna dizdirenlerin arasındaydı. Dikta rejiminin sadık hizmetkarıydı.
Ali Elverdi, emekli olduktan sonra ona bu kez Süleyman Demirel elverdi ve iki dönem Adalet Partisi’nden milletvekili seçildi. Tıpkı 12 Mart’ın karagözlüklü komutanı Faik Türün gibi, tıpkı Deniz Gezmişlerin davasının savcılarından Baki Tuğ gibi Demirel kontenjanından Meclise girmişti. Zaten darbecilerin verdiği idam kararını onaylayan Meclisteki Adalet Partisi ekibinin başında da Demirel bulunuyordu.(Unutanlara hatırlatmak için: Demirel, 12 Eylül döneminde de Ankara Sıkıyönetim Komutanı olan Recep Ergun’u Meclis’e taşımıştı.)
Bu tarih bizim tarihimiz. Türkiye’nin darbelerle ileriye gideceğini sanan, seçilmiş yönetimleri düşman görenler için incelenmesi yararlı bir örnektir 12 Mart darbesi.
Ali Elverdi’yle yıllar sonra o milletvekili iken Ankara’da sokakta karşılaşmıştık. Yargılayıp idama mahkûm etmek istediği onlarca gençten birisiydim. ‘Beni tanıdınız mı?’ diye yanına yaklaşıp sordum. Birden geriye sıçradı: “Endişe etmenize gerek yok, size bir şey yapacak değilim. Kendi utancınız içinde ölürsünüz. Buna inanıyorum” dedim. Emniyette olduğunu hisssetti. Rahatlamış bir şekilde yüzüme baktı...
Yürüdüm gittim. 
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda yatıyorlar. Mezarlarının yan yana olmasına bile izin verilmemişti.
Şimdi Ali Elverdi için Meclis önünde bir tören yaparlar. Sonra askeri tören eşliğinde tabutu bayrağa sarılır ve ‘kahramanlar mezarlığı’na gömülür.

Ali Elverdi


Ali Elverdi
Emekli Tuğgeneral Ali Elverdi’nin (solda) başkanlığındaki 1 Numaralı Sıkıyönetim?Mahkemesi 12 Mart döneminde ağır cezalara hükmetmişti. Elverdi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararını verdikten sonra geleneksel olarak kalemini kırmıştı.
19/04/2010 02:00
Ali Elverdi tarih ve halk affetmez ve unutmaz... Elverdiler militarizmin bataklığında bir kez, bir tek kez sahte bir şaşaa ile öte yakaya gönderilecektir. 6 Mayıslarda ise Denizleri hep, özgürlük, âşığı, yürekleri sevgi ve dayanışma duygusuyla dolu binler anacaktır...
ATİLLA KESKİN (Arşivi)
Kimdir?
1924 yılında Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde doğan Ali Elverdi, liseyi bitirdikten sonra Harp Akademisi’ne girdi. Harp Akademisi’ni bitirdikten sonra tuğgeneral rütbesine kadar Yükselen Elverdi, 12 Mart 1970 darbesinde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Askeri Mahkemesi Başkanlığı’nı yaptı. Darbenin ardından 4’üncü ve 5’inci dönemde Adalet Partisi milletvekili oldu. Elverdi, 1980 yılında ‘Bu Vatana Kastedenler’ başlıklı bir kitap da yayımladı. Elverdi Gezmiş, Arslan ve İnan’ın 6 Mayıs 1972’de idam edilmeleri sonrası “Ben yalnız adli değil siyasi kararlar da verdim” demişti. Elverdi için 20 Nisan Salı günü Kocatepe Camii’nde tören düzenlenecek.


Deniz Gezmiş’le birlikte idama mahkûm olan Atilla Keskin, önceki gün ölen emekli mahkeme başkanı Elverdi’yi yazdı...

Sabahın köründe çalışmak için bilgisayarımın başına oturduğumda, Ali Elverdi’nin öldüğünü öğrendim.
Ne kin... ne nefret... ne iyi olmuş gebermiş gitmiş.. gibi duygular kabardı bende.
Duygusuzdum...Sadece anılar canlandı...
İdam cezası vererek kalemini kırdığı dördüncü gençtim. Üstündekiler sessiz kalsaydı sadece ben değil, yaş ortalaması 22 olan, 18 genç de idam edilecekti.
Sevgili yoldaşım Hüseyin İnan’la birlik idam kararı okunurken, Elverdi’nin yüzüne bakıyorum. Kıpkırmızı, ter içinde, telaşeli ve korkak bir yüz.
Yüzümüze bakamıyor... Korkuyor mu... Belki... Ama üzülmediği her halinden belli...
Hüseyin’in yüzüne, dede İnan’ın yüzüne bakıyorum sonra... Bu resim arşivlerde, gazete köşelerindedir hâlâ... Muzip bir gülümseme var yüzünde...
Bu kararı vereceğinizi biliyorduk, umurumuzda bile değil diyen bir gülümseyiş onunkisi...
Hâkim değildi Ali Elverdi, ipimizi kendisi çekmeye aday bir cellattı...
Bağırıp çağıran, sloganlar atan bizleri anlamıyordu, anlamaya da çalışmıyordu hiçbir zaman. Taşlaşmış, duygusuz bir yürekti taşıdığı, adım gibi biliyorum.
Ne ülke sevgisi, ne halk sevgisi, ne ütopyaya bağlılık gibi duyguları vardı.
Gencecik insanların canları pahasına ütopyalarından vazgeçmemesini, pişman olup aman dilememesini bir türlü anlamıyordu.
Sadece o mu? Başındaki generaller de...
Canlı bir sinama sahnesi gibi hâlâ gözümün önündedir. Mahkemenin başladığı gün, biz 18 genç: “Kahrolsun Amerika, Yaşasın sosyalizm,” diye slogan atarken, askerlerin dipçiklemesi ile yetinmeyen Faik Türün askerleri yarıp gelmiş, tekme tokat bizlere girişmiş, ağzından tükrükler saçarak, evet tükrükler saçarak ... gördüm o sahneyi çünkü böyle anlarda hep detaylara bakarım... “Hâlâ mı sosyalizm!!!” diye bar bar bağırıyordu.
Ne konuşmalarımız, ne çoşkumuz, ne sevgimiz, hiç ilgilendirmiyordu, tepede ter içinde oturan Ali Elverdi’yi... Onu tek mutlu kılan bağırıp çağırdığında, askerelerin ‘Hazır ola geçmesi’, ‘tir tir tirmesiydi’ sadece... O sadece otoritesini kullanabildiğinde, o sadece insanlar üzerinde korku yaratabildiği anlar mesuttu.
Biz gencecik yüreklerimizle anlıyorduk onu, faşizmle ilgili o yaşta pek çok kitap okumuştuk.
Kışla talimatnamelerinden başka bir şey okumamış olan Elverdi’nin bizi anlaması elbet olanaksızdı...
Cenazesi, devlet töreniyle kaldırılacakmış...Ona layık olan da budur. Militarizmin en kanlı, en cırtlak renkleri ve sesleriyle uğurlanacak öte yakaya...
Yaptığı ‘hırsızlıkları’ karıları anlatan; darbe yapmaya çalışıp da beceremeyen, birbirini ihbar eden cezaevindeki Ali Elverdiler çok üzüleceklerdir.
Keşke savcı bu omuzlarında bol yıldız, bol ay taşıyan bu tutukluları bir günlük serbest bıraksa da, onlar da, ‘silah arkadaşları!’bu zorba için son görevlerini yerine getirebilse...
Tarih ve halk affetmez ve unutmaz... Elverdiler militarizmin bataklığında bir kez, bir tek kez sahte bir şaşaa ile öte yakaya gönderilecektir.
6 Mayıslarda ise Denizleri hep, özgürlük, aşığı, yürekleri sevgi ve dayanışma duygusuyla dolu binler anacaktır... Buna adım gibi eminim.

Atilla Keskin, yazar, yurtdışında yaşıyor. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’la birlikte THKO(Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) davasından yargılandı. İdama mahkûm edildi. Son dakikada kararı yargıtaydan döndü. Uzun yıllar cezaevinde kaldı. Dönemi anlatan kitaplar yazdı.


Güldal Kızıldemir’in 1987 yılında Ali Elverdi’yle Nokta dergisi için yaptığı söyleşi

Menderes’ler şehit, Deniz’ler hain

Nokta: Batı ülkelerinin hemen hemen tümünde idam cezası kalkmış durumda. Türkiye’de idam cezasının tartışıldığı şu günlerde, siz olaya nasıl bakıyorsunuz?

Elverdi: Bizim Avrupa’dan farklı durumlarımız var. Soydan gelen bir kin davası var, üstelik bizim dinimizin icabı da var. Kısasa kısas, yani yapana yapılır. Öldürdüyse canı alınır. Bu doğrudur demiyorum ama, doğruymuş gibi davranan çok Türkiye’de.

Nokta: Söylediğiniz bu kısasa kısas anlayışı siyasi nedenle idamları pek açıklamıyor.

Elverdi: İlle de kısas diye bir şey yok. Öldürmeyene de idam cezası verilir. Mesela vatan haini, vatanının sırlarını bir ülkeye satmış. Veya ideolojisi öyle istiyor, kendisi aslen Türk değil, karışık. Buna da idam cezası verilir.

Nokta: Türkiye’de farklı dönemlerde siyasi nedenlerle idam edilen kişilerin tümünü vatan haini olarak mı görüyorsunuz?

Elverdi: Hayır. Menderes’lerin-ki demokratik ve tarafsız bir mahkeme değildi. Onlar uydurma mahkemelerdi. Köpek davası, bebek davası derken üç kişiyi şehit ettiler, asmadılar. İdam hükmü değil bu.

Nokta: Siz Menderes’ler için ‘şehit edildiler’ diyorsunuz, Talat Aydemir’ler ve Deniz Gezmiş’ler için de aynı görüşü savunan kesimler var. İdam cezaları şu veya bu şekilde tartışılıyor...

Elverdi: Menderes’ler vatan haini olarak ne yaptılar? Onları asan ihtilaldi.

Nokta: O zaman Deniz’leri asan da 12 Mart idi denebilir mi?

Elverdi: Denemez. 12 Mart’tan sonra sıkıyönetim geldi, anarşistler yakalandı ve ortalık düzeldi. Ama, seçimlerden sonra afla yine hapishaneleri boşalttılar.

Nokta: Deniz ve arkadaşları bir başka mahkemede yargılamaydılar, gene idam edilirler miydi?

Elverdi: Evet. Çünkü yaptıkları eylem 146/1’in üzerine oturuyor. İstanbul’da mahkemeler neticelenmeden sıkıyönetim kalktı, af çıktı dosyalar toplandı. Ertuğrul Kürkçü bizim mahkememizde yargılandı, İstanbul’a havale edildi. Afla birlikte Ertuğrul Kürkçü müebbete çevrildi. Aslında idam cezası almıştı.

Nokta: Sonuçta ortaya çıkan farklılıkları nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin Ertuğrul Kürkçü’nün idam edilmemesi adli bir hata mıydı?

Elverdi: Tabii, milli irade, o kurtulmuş, öbürü kurtulamamış.

Nokta: Deniz’lerin ölmesi de şanssızlık o zaman.

Elverdi: O zaman şanssızlıktır diyebiliriz. Şanssızlık ama, adalette böyle hadiseler çoktur.

Nokta: Bu ‘şanssızlık’ sizce ne yarar sağladı?

Elverdi: O bir ibret-i müessese olmuştur. Onlar asıldıktan sonra hadiseler durmuştur.

Nokta: Hadiseler gerçekten durdu mu?

Elverdi: Yüzlerce dosya mahkemede durdukça olaylar durmaz. 0 dosyalar Meclis’te bekletilmeyip infaz edilse, bakın nasıl durur. Bunların sürüncemede bırakılmaması gerekir.

Nokta: Yani sizce 146/1 çok zorunlu ve gerekli bir madde mi?

Elverdi: Elzemdir. 146/1 olmasa, erken kalkan eline silahını alır
ihtilal yapar.

Nokta: 146. Madde’nin uygulanmadığı ülkelerde insanlar sabahları erken kalkıp ihtilal mi yapıyorlar?

Elverdi: Onlar bizim gibi ülkeler değil. Bizim komşularımız arasından bir tek dostumuz var mı?

16 Nisan 2010 Cuma

O biliyor

Ahmet Altan KUM SAATİ 16.04.2010
Ahmet Altan

O biliyor
Bizim devletin gücü ve güçsüzlüğü aynı noktada ortaya çıkar.
Devlet güçlüdür çünkü bu ülkede olup biten her melanetten haberi vardır, kim ne yapmış, kim ne yapacak, ne zaman yapacak, bütün bu bilgiler kayıt altında devletin bir köşesinde durur.
Cinayetlerden, suikastlardan, saldırılardan, örgütlerden haberdardır.
Güçlü olduğu nokta aynı zamanda en güçsüz olduğu noktadır.
Çünkü bütün bu melanetlerin içinde “kendisinden bir parça” yer alır.
Onun için her şeyi bilmesine rağmen hiçbir şeyi önlemez ya da önleyemez.
Şimdi davalar ilerledikçe, bütün bu gizli örgütlerin, cinayetlerin, suikastların, katliamların birbirine bağlı olduğu, “çok parçalı” bir yapının ülkeyi kaosa sürüklemek için değişik olaylarda kan döktüğü ya da dökmeyi planladığı anlaşılıyor.
Birbirinden “bağımsız” gözüken örgütler ve cinayetler birbirine bağlanıyor.
Bir bakıyorsunuz, Malatya’daki Zirve katliamı Kafes Eylem Planı davasına dahil edilmiş.
Malatya’daki “öfkeli çocuklar” büyük bir planın parçası olarak kullanılmış.
“İrticayla Mücadele Eylem Planı”nın altında imzası bulunan albay, Ergenekon yöneticisi olduğu ileri sürülen Bedrettin Dalan’la aynı dosyaya girmiş.
Dalan’ı “kaçması” için uyaran ve aynı dosyada yargılanan MİT görevlisinin, Hrant Dink’i “öldürülmeden” önce “tehdit ettiği” ve adının Dink cinayetine karıştığı belirtilmiş.
Bir “darbe hazırlığına” karıştığı için yargılanan MİT görevlisi, “öldürülecek” olan Dink’i “vali yardımcısının yanında” tehdit ettiğinde, bu gelişmelerden MİT’in haberdar olmaması mümkün mü?
Haberdar olan sadece MİT mi?
Jandarmanın “muhbiri” de cinayetin azmettiricilerinden biri olarak yargılanıyor.
Jandarma görevlileri, “işlenecek cinayetle ilgili” istihbaratı saklamak suçuyla yargılanıyor.
Peki ya polis?
Dün, gazeteci Nedim Şener’in yargılandığı davada, Emniyet Müdürlüğü eski İstihbarat Başkanı, daha önce yazılan bir bilgiyi bir de sözlü olarak doğruluyor ve “bugün İstanbul Emniyeti’nde görevli üst düzey bir polis yetkilisinin Dink’le ilgili bilgileri cinayetten önce kendisinden sakladığını” mahkemede açıklıyor.
Dink suikastının bir kapısı MİT’e, bir kapısı jandarmaya, bir kapısı polise, bir kapısı Ergenekon’a açılıyor.
Devlet, Dink’in öldürüleceğini biliyor.
Ama önlemiyor.
Çünkü bugün karşımıza çıkan iddialara bakılırsa, “önleyecek” olanlar zaten cinayetin önünü açan adamlar.
Devletin görevlileri, “işleneceğini” bildikleri cinayetleri neden önlemiyorlar, neden katillerin önünü açıyorlar diye sorduğunuzda aynı cevap çıkıyor karşınıza:
Ergenekon.
Bir bakıyorsunuz Dink cinayetinde adı geçen MİT’çi aynı zamanda Ergenekon sanığı, bir bakıyorsunuz Kafes Darbe Planı bu MİT’çi Ergenekon sanığının karıştığı Dink suikastından “operasyon” olarak söz ediyor.
İddianameler yazıldıkça anlaşılıyor ki Dink, Rahip Santoro, Malatya’daki misyonerler devletin gözleri önünde ve “devlet görevlilerinin denetimi altında” öldürülmüşler.
Ve Ergenekon kocaman bir ahtapot gibi hepsini sarmış.
Birbiriyle hiçbir ilişkisi yokmuş gibi gözüken insanlarla cinayetler yavaş yavaş aynı kabın içinde toplanıyorlar.
Bunca cinayetin, kanın, katliamın amacı ne?
Kaos yaratıp, toplumu bu kaostan “kurtaracak” olanların ilânihaye iktidarda kalmasını sağlamak.
Ergenekon’u “çeşitli bahanelerle” savunanlar aslında bunu, “ima ettikleri” ya da açıkça söyledikleri gibi “AKP karşıtı oldukları” için yapmıyorlar, onlar bu savunuculuğu “eski düzenin, gizli bir darbe yönetiminin” hep sürmesi için yapıyorlar.
Onlar AKP’nin iktidarına karşı değiller, onlar “halkın temsilcisi” olan her türlü “sivil” iktidara karşılar.
Bugün Türkiye’de her türlü kurumun içinde süren çatışma da zaten bu temelin üzerinde sürüyor.
“Devlet, cinayetleri işleyenleri barındıracak mı yakalayacak mı”, “devletin gücünü kullananlar, bu güçle bir darbe yönetimini sürdürecek mi sürdürmeyecek mi”, bu sorulara verilen cevaplar “tarafları” belirliyor.
Eğer, “cinayetler işlensin, kaos yaratılsın, yargı suçluları yakalamasın, devlet güçsüz kalsın, bir darbe yönetimi hep sürsün” diyorsanız Ergenekon’u savunun, “devlet içindeki güçsüzlüğü temizleyip güçlensin, halk gerçek egemen olsun, cinayetler işlenmesin” diyorsanız Ergenekon’un karşısına dikilin.
Ülke sizin, hayat sizin, tercih sizin.
ahmetaltan111@gmail.com

Canlıda krize sokan diyalog "Tecavüz edilen atlar"

"Tecavüz edilen atlar" ekrana çıktı, Cüneyt Özdemir kahkahayı patlattı. İşte gülmekten kırıp geçiren o diyaloglar;
CNN Türk'teki "5 N 1 K" programını sunan Cüneyt Özdemir, dün ilginç bir konu ve konuğu ağırladı. İzmir'de saf kan yarış atları bir aygırın tecavüzüne uğrayan Mustafa Akın, soruları cevaplarken, Özdemir sık sık 'gülmekten' kendisini alamadı. Trajikomik bir olayla karşı karşıya kaldığını anlatan Akın, bitişikteki bahçeden çiftlikten çitleri kırarak giren ve 'seri' tecavüzleri gerçekleştiren aygırın ellerinde olduğunu belirterek, "Suçluyu yakaladık. Ancak ne yapacağımızı bilemiyoruz" dedi.
Özdemir, İzmir'deki çiftlikte gerçekleşen ilginç tecavüz olayını ele aldı.
İnciraltı Atlı Spor Tesisleri'nden katılan Akın, soruları cevaplarken, Özdemir gülme krizine tutuldu. Özdemir, ' gülmekten soru soramıyorum.' dedi.
"Korkunç bir olayla" karşı karşıya olduklarını belirten Akın, aygırın ellerinde olduğunu ancak sahibini bulamadıklarını söyledi. Akın, "Burada üç saf kan yarış atı ve üç binek atımız var. Buna tecavüz demeyelim. Trajikomik bir olay. Bahar ayı geldi. Çiftleşme dönemi. Sanırım erkek aygır, sabaha karşı çitleri kırarak, yan bahçeden çiftliğimize girdi. Burada "Happy Girl" isimli safkan Dinyeper'in yavrusu yarış atımıza tecavüz etti. Bahar ayı olduğu için bu atlarda istekli. Rızayla çiftleşme desek daha iyi olur. Beşiyle de çiftleşmiş. Sabah ve gece çiftleşme olmuş." diye konuştu.
150 Milyara yakın maddi kayıba uğrayabileceklerini belirten Akın, "İngiliz taylarının yavruları olursa bu bizim 4 yılımızı alacak. Normalde bunların çiftleşeceği erkeklerin soyu ve sopu belli olmalı ki, doğan yavru safkan yarış atı olsun. İki ingiliz kısrağı için 4 yıllık zarar söz konusu." dedi.
Yasal işlemleri başlattıklarını belirten Akın, kime dava açacaklarını bilemediklerini söyledi.
"Suçlu elimizde"
Akın, "Suç var, suçlu aygırı yakaladık, bağladık. Ancak kimi suçlayacağız? Polise, 'atlarımızın ırzına geçildi' diyoruz. Onlar da 'ne yapalım' diyor" diye konuştu.
Özdemir, 'aygırı ne yapacaksınız?' diye sorunca Akın, "İstiyorsanız, size hediye edelim. Siz bakın." demesi gülüşmeye sebep oldu.
İki gündür bir yandan gülüp diğer yandan ağladıklarını belirten Akın, "Kısraklarım ziyan oldu. Küçük kısraklar kesin gebe kalmıştır da, ingiliz taylarının hamile kalmasını temenni etmiyorum. Çünkü annesi ve babasının ırkı belli olmayan tayları koşulara sokamıyorsunuz. " şeklinde konuştu.
Aygıra, "Coşkun" adını koyduklarını da anlatan Akın, çiftlikteki bir eşeklerinin de "mağdure" olduğunu belirterek, "Gülizar adlı eşeğimiz de mağdure. Depresyona girmiş. Saklanıyor, bizden kaçıyor" dedi.
Arkadaşlarının arayarak, 'geçmiş olsun ne oldu kızlarına?' diye sorduklarını anlatan Akın, çiftlik dışında tuttukları aygırın gece bir seyisin ayağını çatlattığını, diğerinin de parmağını kırdığını anlattı.
Akın, hayvanların gebe kalması halinde kürtajı düşünebileceklerini de kaydetti. Akın, "Atlar eğer doğurursa, kırma atlar için herhangi bir nüfus cüzdanı çıkaramıyoruz. Dışarıdan bir melez atı koşulara koyamazsınız. Yavru doğarsa binek için kullanırız" dedi.
Akın, Hapy Girl'ün ismini koşularda kötü reklam olmaması için "Maya" olarak değiştirdiklerini de sözlerine ekledi.

14 Nisan 2010 Çarşamba

HADİ EDİN...

Birileri Kürtleri çıldırtmak için harekete geçti.
Önceki gün sadece Kürtlerin değil bu ülkede yaşayan vicdan sahibi her insanın sevgisini, saygısını kazanmış olan Ahmet Türk kalleş bir saldırıya uğradı.
Güvenlik görevlileri Türk’ü korumadılar, yeterli önlemleri almadılar.
Samsun’daki devlet memurlarının aldırmazlığıyla gerçekleşen olaya Başbakan’la, İçişleri Bakanı’nın hemen tepki göstermesi, “geçmiş  olsun” diye arayıp ziyarete gitmeleri bir nebze rahatlattı insanları.
Ama o olayla ilgili “kuşkuları” ortadan kaldırmadı.
Üstelik dün Hakkâri’de yaşanan rezillik, “bu devletin içinde bir şeyler oluyor” şüphesini daha da güçlendirdi.
Polisler, Ahmet Türk’e yapılan saldırıyı protesto eden çocukların arasından bir tanesini yakalamışlar.
Çocuğun babası KCK operasyonları sırasında hapse atılmış bir belediye başkanı.
Beş polis, ağzını burnunu kanattıkları on dört yaşındaki çocuğu yerlerde sürüklüyorlar.
Annesi, çocuğu kurtarmak istiyor, onu da yere yıkıyorlar.
Ne oluyor?
Nedir bu vahşet?
Ahmet Türk’ü ziyarete gidip, “onun asaletini” öven İçişleri Bakanı’nın duyarlılığı ile o bakana bağlı polislerin saldırganlığı arasındaki çelişkiyi nasıl açıklayacağız?
Bir yandan devlet “açılımdan” söz ediyor, bir yandan devletin görevlileri Kürt Türk herkesi öfkelendirecek işler yapıyor.
Tam “Anayasa’nın” değişmesi gündemdeyken, 12 Eylül Anayasası’nın  “hukuk kurumları” demokratik hale getirilecek, “sistem”  önemli ölçüde değiştirilecekken birden “devletin” saldırılara göz yummasıyla ya da bizzat devlet görevlilerinin kendilerinin saldırganlaşmasıyla karşılaşıyoruz.
Osmanlı’da oyun çoktur.
Ama biz Osmanlı’dan da “oyunundan” da bıktık artık.
Halk, doğru dürüst bir ülkede yaşamak istiyor.
Devletin sultası altında ezilmemek istiyor.
Kendini “elit” sanan ama dünyayı da hayatı da algılayamayan bir grup tarafından aşağılanmamak istiyor.
Belli ki halkın “öfkesini” başka kanallara dökmek, Türklerle Kürtleri birbirine karşı kışkırtmak isteyenler var.
İstiyorlar ki “sistemi ele geçirmiş” bir gruba yönelik tepki, hedefinden sapsın.
Bunu yapamayacaklar.
Hiçbir şey, insanların bu sisteme duyduğu öfkeyi saptıramaz.
Geçen gün, Yüksek Yargı’nın bir üyesi “Pakistan’daki yüksek yargıçların”  istifa etmiş olduğunu hatırlatıp kendilerinin de “istifa edebileceğini” ima etti.
Hadi istifa edin.
Edin bakalım, ne olacak?
“Aman gitmeyin” diyecek kimse çıkacak mı?
Pakistan’daki yüksek yargıçlar bir “diktatöre” karşı tavır almışlardı, darbeci bir diktatörün yazdırdığı anayasaya sahip çıkmak için değil.
Bu ülkede “Yüksek Yargı’nın” halk desteği, CHP’nin ardındaki destek kadardır.
İlkeleri arasında “demokrasi” bulunmayan bir partinin taraftarları destekliyor sadece bu insanları, o taraftarların da hepsi değil üstelik, onların arasında da “darbeden ve darbe anayasasından” hoşlanmayanlar var çünkü.
Zaten “yüksek yargıç” da “istifa” sözünü ertesi gün unuttu.
Aynen “referanduma gidelim” diyen Deniz Baykal’ın, “olur gidelim” cevabını  alınca çark etmesi gibi çark etti.
Bu ülkede ne ordu, ne yüksek yargı, ne de CHP artık “halkın” desteğini kazanır.
O dönem kapandı.
İnsanlar gerçeği gördü.
Kendilerine ait olan iktidarı istiyorlar ve alacaklar.
Bu halkın içindeki grupları birbirine karşı kışkırtmak da bu sonucu değiştirmez, bu ülkede ne yaşanırsa yaşansın, sonunda bugünkü düzen değişecek.
“Ben halka hesap vermem” diyen ordu da, yargı da, halka hesap veren, hukukun denetlediği kurumlar haline dönüşecek.
Ahmet Türk’e saldırının kapısını açmak, çocukları yerlerde sürüklemek, öfkeyi arttırır ama Türküyle Kürdüyle bu halkın “değişim isteğini” yolundan saptıramaz.
Türkiye’nin kendi vatandaşları arasında “eşitliği” sağlaması,  özgür bir ülke olması, barış içinde değişmesi, bugün bu değişimi engellemeye çalışanlar da dahil herkesin yararına.
Bu vahşet, bu saldırganlık, değişimi önlemeye yetmez.
Boşuna denemeyin bu kışkırtmaları, insanların öfkelerini arttırırsınız ama onlara “aslında kime öfkelendiklerini” unutturamazsınız.
Gerçeği içimize öyle derin bir acıyla kazıdınız ki hiçbir şey o acının izini içimizden silemez.
ahmetaltan111@gmail.com

10 Nisan 2010 Cumartesi

7 şehidin hesabını kim verecek?










TÜRKİYE, 28 Mayıs 2009 Perşembe günü Hakkâri’de devriye görevi yapmakta olan 7 askerin mayınla şehit olduğu haberi ile sarsıldı.

Olay aslında çarşambayı perşembeye bağlayan gece meydana gelmişti. 6 asker olay yerinde, 1’i de hastanede hayatını kaybetmişti.

Dün bu patlamayla ilgili olarak gözden geçirdiğimiz gazete arşivleri, bu tür ölümlerden sonra artık kanıksadığımız türde haberlerle doluydu. Birinci sayfalarda ölen askerlerin ve gözyaşları içindeki acılı annelerin fotoğrafları, devlet ve hükümet yetkililerinin yayımladıkları mesajlar, şehit babalarının “vatan sağ olsun” açıklamaları gibi...

En ilginci, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklaması. “Mayın terörün en kalleş yöntemidir ve uluslararası toplum tarafından da yasaklanan bir silah türüdür” demiş Gül ve olayla “sorunun çözümü yönünde herkesin iyi niyetle yoğunlaştığı bir dönemde karşılaşılmasına” dikkat çekmiş.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise “Silahlı kuvvetlerimizin kahraman mensuplarının karşısına çıkma cesaretini bulamayan bölücü örgüt, varlığını ancak bu tür hain ve kalleş pusularla hissettirme telaşı içindedir” demiş.

Arşivler, bu olaydan sonra bölgede askeri hareketliliğin arttığını, PKK’ya dönük operasyonların yoğunlaştığını da anlatıyor.

GENELKURMAY BRİFİNGİ: IRAK’TAN SIZDILAR


O dönemde gazete manşetlerinin çoğunda eylemin PKK tarafından yapıldığı mutlak kesinlik içinde duyuruluyor. Bakın 5 Haziran 2009 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nda düzenlenen olağan basın brifinginde gazetecilere nasıl bir açıklama yapılmış:

“27 Mayıs 2009 tarihinde saat 23.40’ta Hakkâri ili Çukurca bölgesinde arazide yaya olarak operasyon icra eden birliğimizden 6 personelimiz, Bölücü Terör Örgütü mensuplarınca tuzaklanan patlayıcının infilak etmesi sonucu şehit olmuş, 8 personelimiz yaralanmıştır.

Olay yerinde yapılan incelemede patlayıcının basma düzenekli olarak hazırlandığı, tuzaklamayı yapan teröristlerin Irak kuzeyinden sızdıkları tespit edilmiştir.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve silah arkadaşlarına başsağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.” (Genelkurmay web sitesinden.)

SAVCILIK: “MAYINLARI TSK DÖŞEDİ”


Şimdi aynı olayla ilgili olarak Van Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından önceki gün yapılan açıklamayı hatırlayalım:

“Cumhuriyet Başsavcılığımız tarafından yapılan soruşturmada, Çukurca 20. Jandarma Sınır Tugay Komutanlığı’na bağlı askeri birliğin, 27 Mayıs 2009 tarihinde, Çukurca Hantepe üst bölgesinin doğusunda intikal halindeyken, daha önceden araziye güvenlik amaçlı döşenmiş mayının patlaması sonucu askerler Ziya Bener, Deniz Demirci, Özkan Dumlu, Cafer Çelik, Kemal Özer, Adil Yılmaz ve Oğuz Kır’ın şehit olduğu, Muhterem Akalın, Samet Koca, Ferhat Bilmez, Muhammet Akdeniz, Aytaç Güney, Fırat Güneş ve Muhammet Solmaz’ın da yaralandığı ve şehit yakınlarından Raziye Demirci ve Refik Bener’in şikayetçi olduğu tespit olunmuştur.

Bir kısım asker şüphelilerin eylemlerinin, ‘bilinçli taksirle birden çok kişinin ölümüne sebep olmak’ suçu kapsamında mütalaa edilebileceği hukuki kanaatiyle ve bu suçun 353 sayılı Asker Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulu Kanunu’nun 9. maddesi kapsamındaki suçlardan olduğu değerlendirilerek, soruşturma dosyası gereğinin takdir ve ifası için 4 Mart 2010 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığına gönderilmiştir.”

TÜRKİYE’NİN YANITINI BEKLEDİĞİ SORULAR


Görüleceği gibi, Genelkurmay’ın açıklamasıyla Van Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan tespit birbirini tutmuyor. Genelkurmay PKK’yı sorumlu tutarken, Başsavcılık soruşturma sonucuna dayanarak “Güvenlik amaçlı döşenmiş mayın” diyor. Bu çelişkiye karşılık, Başsavcılığın elinde bu tespitini destekleyen kuvvetli delillerin bulunduğu anlaşılıyor.

Başsavcılığın tespitinin doğru çıkması halinde, Türkiye şu soruya yanıt verilmesini bekleyecektir: Mayın döşenmiş olan bir araziye birliğin sevk edilmesi göz göre göre bu gençleri ölüme atmak değil midir?

En iyimser senaryo, o bölgeye mayın döşeyen komutanlarla birliği aynı araziye operasyona yollayan komutanlar arasında bir koordinasyon sorunu yaşandığıdır.
Türkiye’nin yanıt beklediği bir başka soru da şudur: Savcılığın tespiti doğruysa, patlama olduktan sonra gerçeğin karartılması TSK hiyerarşisi içinde hangi kademede gerçekleşmiştir?

Genelkurmay Başkanlığı’nın bu sorulara açık, tatmin edici yanıtlar vermesi kurumun inandırıcılığı ve itibarı bakımından büyük bir sınav olacaktır. 
Sedat ERGİN

3 Nisan 2010 Cumartesi

İki emekli parkta güvercinlere yem atıyorlarmış.

İki emekli parkta güvercinlere yem atıyorlarmış.
Birincisi: ‘- Şu güvercinlere ne zaman yem atsam siy...aset adamlarımızı hatırlıyorum’ demiş.
Diğeri ‘- Neden?’ diye sorunca eklemiş:
Birincisi: ”- Yerde dolaşırlarken elimizden yiyorlar. Havalanınca da kafamıza ediyorlar…’

Anayasa işçinin suratında patladı

Serdar Akinan

kategori2


Tam 78 gün Ankara'nın soğuğunda beton üzerinde yattılar.
Tek bir yere, tek bir kişiye zarar vermediler.
Hak aradıkları için dayak yediler. Ama yılmadılar...
Bu bir hak, emek, hukuk, inanç mücadelesiydi. Vakur ama kararlıydılar...
Başbakan onlara mart başına kadar süre tanıdı. O tarihte barındıkları çadırları kendi elleriyle söktüler.
Ankara halkına ve Sakarya esnafına minnetlerini sundular. Sakarya'nın sokaklarını geldikleri günden temiz bırakıp memleketlerine döndüler.
Önceki gün tek bir günlüğüne Ankara'da buluşacaklardı.
Kamuoyuna kısa bir bildiri okuyacaklardı. Hepsi bu...
Ama Tekel işçisinin gölgesi onları ürküttü.
Ankara'ya sokulmadılar. Girmesine izin verilen küçük grup da Sakarya'da sopalandı ve gazlandı...
Bu hükümet aylardır ne anlatıyor?
'Ülkede demokrasi yok... Demokrasi getireceğiz...'
Demokrasi nedir? Emek nedir? Hak nedir? Hukuk nedir? İnsan hakları nedir?
Bu kavramları kağıt parçalarına yazmakla olmuyor bu işler.
Mevcut anayasamıza bakarsak 'Türkiye'de demokrasi yoktur' mu yazıyor?
'Türkiye sosyal bir hukuk devleti değildir' mi yazıyor?
Veya yasalarımızda 'Türkiye'de mağduriyetini anlatmak isteyen insanlar bir araya toplandığında dövülür' mü yazıyor?
Neymiş demokratikleşme paketiymiş... Artık acı acı gülüyorum... Ve inanın dün Ankara'daki görüntülere bakınca da bu ülkede yaşamaktan utanıyorum.
Neymiş efendim, 'Orada toplanan işçi değildi...'
Ankara halkı Tekel işçisine destek veremez mi? Ankara'da okuyan öğrenciler gelip slogan atamaz mı? Slogan atmak suç mu? Avazı çıktığı kadar bağırmak?
İşçileri hukuka aykırı şekilde kapı önüne koymanızı eleştiremez mi insanlar?
Bir araya gelip uygulamalarınızı eleştiremez mi?
Basın mensupları yapılan eleştirileri kamuoyuna duyurmak için görüntü alamaz mı?
Dün bu ülkenin başkentinde anayasa keyfi olarak askıya alındı.
Dün, Ankara'da mevcut anayasanın:
23. maddesi (seyahat özgürlüğü)
25. maddesi (düşünce ve kanaat hürriyeti)
26. maddesi (düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti)
28. maddesi (basın hürdür, sansür edilemez)
34. maddesi (toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı) açıkça rafa kaldırıldı.
Şimdi kalkıp bize 'Bu anayasa bize dar... Demokratikleşme paketi' diyorsunuz...
Dün fiilen yaşanan şuydu:
Bir cuntanın yazdırdığı ve artık bize dar gelen bir anayasa metninde olan haklar iktidar tarafından sırf işine öyle geldi diye açıkça çiğnendi.
Bu ülke bir polis devleti haline getirilmiştir.
Yaşanan faşizmdir.