19 Mayıs 2010 Çarşamba

TÜRKAN SAYLAN'I SAYGIYLA ANIYORUZ....



Türkan Saylan mezarı başında anıldı

Yaşamını ülkemizin eğitim ve sağlık sorunlarının çözümüne adayan, idealist eğitimci, özverili hekim, Türkiye'nin aydınlık yüzü, örnek insan Prof. Dr. Türkan Saylan, ölümünün 1. yıldönümünde anılıyor.
İstanbul- Geçen 18 Mayıs'ta kaybettiğimiz Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı(ÇYDD) Prof Dr.Türkan Saylan bugün saat 11.00'de Zincirlikuyu'daki mezarı başında saygı, sevgi ve özlemle anıldı. Törende konuşan ÇYDD Başkanı Prof.Dr. Ayse Çelikel;
"Değerli dostlar,
toplumsal sorunlar için çözüm üretirken, insanlara hizmet etmeyi bir yaşam biçimi haline getirmiş olan sevgili yol arkadaşımız Türkan Saylan'ı sevgilerimizle, dualarımızla, yüreğimizde hüzün ile anıyoruz. O, görevini en iyi şekilde tamamlayarak huzur içinde aramızdan ayrıldı.
Yorulmak bilmeyen azmi ve iradesi, mücadele gücü, hayatını vakfettiği lepralı hastaları, eğitimine destek verdiği onbinlerce genç, okullar, öğrenci yurtları, kütüphaneler, anaokulları, demokratık özerk üniversite ve insan hakları mücadelesi, Türkan Saylan'ı unutulmaz kılan özellikler ve eserlerinden bazıları.
Türkan Saylan kendisine yapılan iftiralardan, yalanlardan, kötülüklerden hiç yılmadı. Çünkü uğruna mücadele verdiği Atatürk sevgisi, Cumhuriyetimizin değerleri, çağdaş insan ve çağdaş topluma ulaşma ülküsüne inancı tamdı.
Türkan Saylan, ülkesini, toplumunu, insanları seven, onlara yardımcı olmak için uğraş veren, hoşgörülü, uzlaşmacı af etmesini bilen bir toplum önderidir.
Kaybının birinci yılında, yaşama kazandırdığı gençler, hastaları, herhangi bir dönemde hayatını kolaylaştırdığı insanlar, aileler, ÇYDD yöneticileri, şubeler, gönüllüler, dostları ve bütün Atatürkçüler onu hasretle anıyorlar, dualarını eksik etmiyorlar. Işıklar içinde uyu sevgili Türkan Saylan"
sözleriyle bütün Türkiye adına Türkan başkanı selamladı.

Adını taşıyan parkta anıldı
Saylan için Beşiktaş Belediyesi tarafından yaptırılan, öğrencilerle temsil edildiği heykelinin de bulunduğu parkta anma töreni düzenlendi.
Törende konuşan ÇYDD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel, çocukluğunun Arnavutköye yakın bir yerde geçtiğini belirterek, ''Arnavutköyü Türkan hoca her zaman bizimle paylaşırdı. Onun için biz de Arnavutköylüyüz. Benim çocukluğum da burada geçti. O zamanlar bir gün bu parkın adının ''Prof. Dr. Türkan Saylan Parkı'' olacağını hayal edemezdik'' dedi.
Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal da Türkan Saylan'ın Atatürkçü olduğunu, hayatını eğitime, hizmete adadığını ve Beşiktaş sakini olarak onun tecrübelerinden yararlandıklarını anlattı.
Ünal, ''Son aylarında hastaneye ziyarete gittiğimiz zaman, 'Hocam biz bir şey yapmak istiyoruz' dedim. 'Bize izin verir misiniz' dediğimizde 'İsmimi caddelere, sokaklara verme' demişti. Ben de 'Sokaklara vermeyeceğim' dedim. Biz de onun adını bu parka verdik'' diye konuştu.
Törene, tiyatro ve sinema sanatçısı Altan Erkekli'nin yanı sıra, öğrenciler, ÇYDD yöneticileri ile Saylan'ın çok sayıda seveni katıldı.
Törene katılanlar, Beşiktaş Belediye Başkanı Ünal ve Tiyatro sanatçısı Erkekli ile Türkan Saylan'ın küçük öğrencilerle birlikte temsil edildiği heykeli önünde fotoğraf çektirdi.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

CHP’nin çıkışı tabanda taban Kılıçdaroğlu’nda!

CHP’nin çıkışı tabanda taban Kılıçdaroğlu’nda!
Siyaset bilimci Prof. Hasan Köni, son gelişmeleri değerlendirdi

Mine Şenocaklı

Foto: Burak KARA
Kaset, Baykal’ın istifası, kafa karıştıran açıklamalar, CHP’nin geleceği ve tabii ki ülkenin geleceği üzerine konuştuk siyaset bilimci Prof. Hasan Köni ile... “Düzen değişiyor, düzen değişirken savaş da kızışıyor. Çünkü sadece AKP değil, uluslararası sistem Türkiye’nin değişmesini istiyor, direnenleri ezip geçmeye de kararlı” diyor Köni... Kim kaldı ki direnen? Ona göre son kale CHP. Kumdan kale olmamasının tek yolu ise temelini kuvvetlendirmek. Temel demek, taban demek! Tabana kuvvet çıkışın tek adresi ise onun tercümanı olacak bir lider! Kim? Herkes biliyor; o da tekrarlıyor: Kılıçdaroğlu!

Bir dönem kapanıyor, yeni bir dönem henüz başlamıyor ama... İşte ne oluyorsa bu yüzden oluyor. Şanslı mı addetmeliyiz kendimizi bu tarihi değişime tanık olduğumuz için, yoksa şanssız mı bu toz duman arasında nefessiz kaldığımızdan! Yıkılmaz kaleler birer birer düşüyor. Direnen kim varsa, bir kaset çıkıyor, direnişi kırıyor. Önce askerin, sonra üniversitenin, derken yüksek yargının sesi kısıldı. Tüm bunlar olurken pes perdeden bağıran bir tek CHP kalmıştı. Şimdi bir kaset, kaderini belirleyecek Türkiye’nin en köklü partisinin... Bir farkla, CHP’nin hâlâ bir çıkış şansı var! Kısaca böyle özetliyor siyasi panoramayı siyaset bilimci Prof. Dr. Hasan Köni... Merakla soruyorum, “Nedir o şans?” diye. “Cumhuriyet bir sosyal mühendislik projesiydi. Sünni, laik ve Türk kimlikli bir devlet kurulmak istendi, ama bu kadar tuttu. 75 milyonun ancak 5-10 milyonu kabullendi bu değişimi... Ve kalan 65 milyon, yani taban kendi sözünü söylüyor artık. Onların sözcüsü ise AKP!” diyor Köni.

Anahtar sözcük anlaşılacağı üzere ’taban’ ve işte bu tabanı dinlemeyi ve ona tercüman olmayı başaran rakipsiz kalıyor. Şimdi geliyoruz CHP’nin tek şansına, yine Köni’nin sözleriyle: “Ya hızla değişecek ya da bu kale de düşecek. Kendi tabanına kulak verirse, çıkış var. Bunu herkes görüyor, adını da biliyor; kime sorarsanız aynı cevabı alırsınız: Kemal Kılıçdaroğlu!”

Nasıl ki İsmet İnönü döneminde tıkanıklığı ’Ortanın solu’ sloganıyla Ecevit aştıysa, şimdi de böyle bir dönüşüme gerek olduğunu söylüyor Köni.

“Tabanın derdi adalet ve iş”

Peki tabanın derdi ne? Köni’ye göre, muhafazakâr değerlere sahip çıkılması elbette önemli, ama şu anda çok daha önemli olan talepler adalet ve iş! Yani hak ve ekmek! Soruyu bu kez o soruyor: “Peki kendini sosyal demokrat olarak tanımlayan bir parti bu taleplere sahip çıkmayacak da kim çıkacak?”

Köni’ye göre, CHP’de değişim için un da, şeker de, yağ da var. Un, ‘hak arayan taban’, şeker ‘tabana kulak verecek lider alternatifi’, yağ da ‘uluslararası konjonktür’... Yani orta direk, yani Kılıçdaroğlu, yani Türkiye’de eksen kaymasından tedirgin AB... Helvanın pişmesinde ise tek engel var; hâlâ değişime direnen, günü okuyamayan, tabanın sesini duyamayan CHP yönetimi...

CHP, son kale! Savaş daha da kızışacak

Baykal’ın kaseti neden şimdi çıkartıldı? Olanı biteni bize açıklayabilir misiniz?

Biraz geniş açıklayacağım. Benim yaklaşımıma en yakını bugün (15 Mayıs cumartesi) Radikal’de yayımlanan Haluk Şahin’in yazısı... Diyor ki, “Türkiye Cumhuriyeti 2007 seçimlerinden beri daha önce hiç kimsenin geçmediği yerlerden, haritası çizilmemiş sulardan geçiyor. Bu sırada geminin içinde tam bir hegemonya kavgası yaşanıyor...” Yani cumhuriyetin elitleriyle, yeni elitler arasında bir mücadele var. Bu yeni dönemde bir taraftan, eskiden çok kabul etmediğimiz çok kültürlülük, mesela Alevi kültürü, Kürt kültürü, Ermeni sorununu çözme, Yunanistan’la yakınlaşma, Kıbrıs sorununu halletme var. Bir taraftan da bütün bu değişimler devam ederken, güçlü olan tarafın, eski yapının koruma alanlarıyla mücadele etmesi var. Nedir bunlar? Mesela AB’nin de istediği, ordunun sivil toplumun arkasına gitmesi. Peşinden ne var? Uluslararası gelişmelere uygun düşmeyen hukuk sisteminin değiştirilmesi var. Nihayet bu sistemin bir koruyucusu olan muhalefete geliyor sıra. Türkiye’de yeni gelişen bu yapı, dışarıdaki gelişmelerden de destek görüyor. Çünkü dışarıdaki konjonktür de buradaki yapıya, değişime göre belirleniyor.

Ama daha çok buradaki yapı dışarıdaki konjonktüre göre belirlenmiyor mu?

Tabii... Aslında her zaman öyle olmuştur. Bakıyorsunuz Türkiye’nin siyasal yapısına, hep eklektik, yani seçmeci. Bir Türk siyasal modeli yok ki! İşte, Fransız milliyetçiliği üzerine laiklik katarak, Türk milleti üzerinden yarı demokratik bir yapı ortaya konulmuş. Hâlâ o demokrasi oturacak! İşte sonraları dünyada sol akımlar çıktığında, Türkiye’de de çıktı. Ama çoğu arkadaş Marks’ın Kapital’ini bile okumamıştı. Nasıl solcuydular peki? Öbür takıma karşı! Yani solculuğu da bilmiyorlardı. Ondan sonra Ortadoğu savaşları nedeniyle İslami gelişmeler oldu. Amerika, Rusya’yı yıkmak için bu olayları destekledi. Özellikle ılımlı İslam’ı... Ama hiçbir sosyal mühendislik başarılı değildir. Nitekim orada da bir yerde eksen kaydı, ılımlı İslam aşırı sert bir İslami akım haline dönüştü. Amerika şu anda onunla, yani kendi yarattığı Frankeştayn’la boğuşuyor.

Peki şimdi bizde olan ne?

İşte bakın sosyal mühendislik olmuyor. Türkiye’de de biz cumhuriyet devrimleriyle demokratik bir yapı yaratmaya çalıştık. Bugün görüyoruz ki o yapı 75 milyon içinde, sadece 5-10 milyon! Demek ki böyle hareketlerin tabandan gelen ulusal sistemlerle gelişmesi gerekiyor.

Şu anda taban ne diyor, ne istiyor?

Bir kere şu Nişantaşı’ndan dışarı çıkıp konuşalım. Çünkü tabanın kültürü o. Bu Şerif Mardin’in teorisidir. Biliyorsunuz, Cumhuriyet kurulurken merkez çevre Sünni, laik ve Türk kimlikli bir yapıda oluşuyor. Ama 1950’den sonra yine Amerika’nın baskısıyla demokrasi kurulup, o taban kültürü merkez çevreye girince değişim yaşanıyor. Demokrat Parti de dine yakın bir partiydi, Adalet Partisi de, Özal’ın ANAP’ı da... AK Parti de dine yakın bir parti. Demek ki toplumun kültürü bu. Ve siz bu arada merkez çevre kültürünü 75 milyona yaymamışsınız. Ordunuz eğitim ordusu, ama halka Türkçe öğretememişsiniz. Kürtler İngilizce konuşuyor, Türkçe konuşamıyor. Öyle değil mi? Bizim hanımın Esenler’de bir okulu var; Melek Erman Köni Eğitim Merkezi... AÇEV ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yardım ediyor. Başörtülü kadınlar ve çocuklar geliyor. Esenler dediğiniz İstanbul’un tam içinde. Ama oraya gelen başörtülü hanımların yüzde 70’i Türkçe bilmiyor. Demek ki sosyal mühendislik bir yere kadar gitmiş, orada kalmış. Tabii ki bu iyi niyetli bir çaba. Cumhuriyeti kuranlar halkı yeniden yaratmak, geliştirmek istiyor. Ama buraya kadar. Paranız yok, Rusya korkusundan habire askeri harcamalarınızı artırıyorsunuz. Daha yeni yeni eğitim harcamaları askeri harcamaların üzerine çıktı.

Cumhuriyet sosyal mühendislik projesiydi ama tutmadı

Aslında zorunlu ilköğretim de askerin isteğiyle 5 yıldan 8 yıla çıktı...

Evet... Ama bu eğitim çalışması da yerine oturmuyor. Halkın istemesi lazım. İşin ilginç tarafı, bu dönemde de yapılan sosyal mühendislik yerine oturmayacak. Yine bambaşka bir yere gidecek.

Şimdi yapılmak istenen sosyal mühendislik nedir?

İslami taban kültürünü yaymak... Ama bu arada ülkeye teknoloji giriyor, uluslararası alanın etkileri giriyor. Yani asla yöneticinin kafasındaki yapı olmuyor. Ve olmayacak. Olması mümkün değil... Bu iletişim çağında halka bir çok şeyi yutturamıyorsunuz. Eskiden radyo ve birkaç gazeteyle ülkenin siyasi yapısını yönetmek mümkündü. Oysa bugün onları da aşan internet ve bloglar var.

Peki biz bu resim içinde Baykal’ın kasetini nasıl okuyacağız?

İşte bütün bu mücadele içinde direnen son kalelerden biri CHP. Yeni gelişen yapının önünde duranlar kimler? Asker, yargı ve muhalefet. Şimdi bu direniş kasetle değişik bir boyuta girdi. Böylece yeni girişimin önündeki kaleler kalkmış oluyor.

O zaman bu kaseti kim çıkarmış olabilir? Baykal diyor ki, tek suçlu hükümet...

Vallahi bu kadar karmaşık yapıda herkes işin içinde olabilir. İçeriden, dışarıdan, CHP’nin içinden, her yerden olabilir.

AK Parti tek başına bu kadar büyük bir hamle yapamaz!

Peki ağırlıklı olarak kim olabilir?

Bu sistemin değiştirilmesini isteyen güçler yapmış olabilir. Ama mesela AK Parti’nin de İran’a, Ortadoğu’ya yakınlaşması, bundan da hoşlanmayan sistem biraz sonra ona da el uzatabilir diye düşünüyorsunuz. Herkes kullanılabilir. Birileri gelir, “Hadi bak bu parti için daha iyi olacak” der. Siz AK Parti’den yapıldığını sanırsınız. Aslında dışarıdan gelen büyük sistemin adamlarıdır onlar. Onların kimler olduğunu bilmezsiniz ki!

Büyük sistemin adamları mı?

Evet. Yani Türkiye’deki sistem değişikliğini uluslararası sistem de destekliyor. Yoksa AK Parti tek başına bu kadar büyük hamleler yapamaz. Sisteme uymazsa zaten sistem ona da mutlaka bir yerde çarpar.

Gidişat nereye doğru peki?

Bunu söylemek çok spekülatif olur.

Benim anlattıklarınızdan çıkardığım AK Parti de böyle devam etmeyecek?

Evet.

Baykal’ın kaseti bir kırılma diyebilir miyiz o zaman?

Hayır. Baykal’ın kaseti uluslararası sistemin istediği yöne doğru bir gitme.

Baykal istifa ederek iyi bir manevra yaptı diyebilir miyiz peki?

Öyle ama yaşatmazlar. Çünkü Baykal sisteme karşı. Dışarıda yapılan yorumları okuyun. “Türkiye’nin önü açıldı” deniyor. Çünkü Türkiye’de sistem değişiyor. Sistemin önünde duran yapılar gidiyor. Bunlardan biri de CHP. Sistemin önünde duruyor, direniyor. Sistem bu yapıyı istemiyor ki!

Yine soracağım o zaman, Türkiye’de nasıl bir değişim olacak?

Değişim oluyor zaten, görmüyor musunuz! Tabanın sistemin içine girdiğini görüyoruz. Eski dönemin elitleri gidiyor, yeni elitler geliyor. Taban kültürüyle... Yeni elitler gelirken bu değişimin önünde duran askeri yapı, sivil yapının arkasına gitmeye zorlanıyor. Kürt açılımını yapabilmek için, Ermeni protokollerini açabilmek için, Yunanistan’la sorunları çözebilmek için hukuk sisteminin değişmesi lazım. Öbür türlü bunları yapanları eski sistem suçlu olarak görüyor. O da gidiyor. Sistemin üçüncü ve son ayağı muhalefet. Şimdi muhalefet de gidiyor.

Referandumdan ‘hayır’ da çıksa AKP kazanır

O zaman AKP daha da güçlenecek?

Evet daha da güçlenecek. Ama AK Parti’yi destekleyen uluslararası sistemin de bu değişim yönünde baskıları var. O sistemle birlikte değişiyor bu yapı. Eğer uymazsa bu sisteme, AK Parti de gider. Belki de bu değişimi yapacak olanlar CHP’ye yeni gelecek olanlar... Yani yeni sisteme göre CHP’yi kavrayıp, bu yeni yapı içinde ona güç kazandıracak olanlar. Nasıl ki Gordon Brown başarılı olamadı, gitti. İki genç geldi yerine, öyle.

Peki referandum 60 gün değil de, 30 gün sonra yapılsaydı ne olurdu?

Bu ilk bölüm konuşmamız uluslararası sistem analizi üzerindendi. Şimdi iç yapıya dönelim. Diyelim ki böyle bir kaset çıkarıldı. Çünkü iktidar muhalefeti yıpratmak istiyor. O sırada muhalefet de Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa Mahkemesi dedi ki, “Bu son anayasa değişikliği şekil olarak Anayasa’ya aykırı.” Referandumda ise halkın çoğunluğu değişikliğe “Evet” dedi. Hukuki olarak referandum kuralları Anayasa Mahkemesi’ni bağlamaz. Bunun üzerine, “Bakın ben size demokrasi getirdim, muhalefet reddetti” diye AK Parti erken seçime gider. Ve o mağduriyet boyutuyla seçimleri alabilir. Diyelim ki Anayasa Mahkemesi’nden de anayasa değişiklikleri geçti. Bu sefer CHP’nin müthiş bir değişimi yakalaması lazım. Ya eski sistemle devam ederler, uluslararası konjonktürü dikkate almazlar, derler ki, Türkiye böyle. O zaman olayın nasıl gelişeceğini görürüz. Ya da değişirler.

Baykal da değişimin zorunlu olduğunun farkında değil mi sizce?

Farkında ama Türkiye’de insanların kişisel çıkarları sistemin üstünde. CHP’nin tabana inmesi lazım. Ilımlı, mütedeyyin insanlara inmesi lazım. Yeni bir şeyler söylemesi lazım. Bütün bunları şimdiye kadar yapmalıydılar aslında. Mesela Avrupa Birliği’ni CHP’nin savunması lazımdı. Sosyal demokrat bir parti olarak Kürt açılımını, Alevi açılımını, ordunun toplumun arkasına gitmesini de öyle... Tutucu, muhafazakâr diyorsunuz, ama reformlar öbür taraftan çıkıyor. Ters bir durum bu.

Peki nasıl bir değişimle şansı olur CHP’nin?

Karşı koyamayacağınız bir değişimde klasik laflar ederseniz size kimse oy vermiyor. Türkiye’de sağ hep yüzde 60-70 oy alır. Ecevit nasıl yüzde 42’ye geçti? “Ortanın solu” dedi. Ortanın solu halktı.

Ve yeni bir şey dedi.

Evet. “Vatanı nasıl kurtardık, haydi inkılap tarihi dersleri baştan!” demekle olmaz. Halk bunu istemiyor. İnsanlara, yeni bir şeyler söyleyeceksiniz ve dışarıdaki konjonktürü de dikkate alacaksınız.

Peki çatışmalar daha da sertleşecek mi?

Tabii sertleşecek. Görmüyor musunuz hapishaneden Apo ne diyor? “Ayın 31’ine kadar beklerim. Eğer çözüm olmazsa şehirlere kadar bu iş yayılır” diyor. Yani diyor ki, siz o kadar Anayasa değişikliği yapıyorsunuz, ama orada Kürtleri tanımayla ilgili bir şey yok, öyle mi? O zaman biz de mücadele ederiz. İyi de bu Anayasa’yı değiştirmeden bunu yaparsa AKP, Yüce Divan’da yargılanır. Peki Kürt açılımını nasıl yapacak? Açsa yargılanacak, açmasa PKK saldırıyor. Kendimizi biraz da onların yerine koymamız lazım.

Derviş, misyonunu tamamladı...

Peki CHP’nin yeni lideri Derviş olabilir mi?
Olmaz.

Neden?

Kullanıldı, bitti.

Misyonunu tamamladı mı yani?

Evet.

Peki kim tarafından kullanıldı? Bu büyük sistem tarafından mı?

Evet.

Peki ya Kılıçdaroğlu?

Türkiye’deki yapı kabul ediyor onu. Bunu anketlerde görüyoruz. Ama CHP içindeki yapı onu kabul eder mi? O parti bürokrasisiyle, delege sistemiyle olabilir mi, olamaz. CHP’nin altındaki siyasal sistem sabitlenmiş. Kılıçdaroğlu, Baykal’ın kurduğu o bürokratik yapı değişmeden bir şey yapamaz.

Başka biri çıkabilir mi peki?

Çok zor!

YARIN

- Bu gidişle Türkiye’de eksen kayar mı?

- İran laik olabilir peki ya Türkiye?

- AB neden suçlu?

14 Mayıs 2010 Cuma

Kılıçdaroğlu MHP’den oy çalar

Kamuoyu araştırmalarıyla tanınan Adil Gür’e göre, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığındaki bir CHP’ye, hem MHP’den hem de Kürtlerden oy gelir. 
Yaptığı kamuoyu araştırmalarıyla adından söz ettiren A&G Araştırma Şirketi’nin sahibi Adil Gür, istifa eden CHP eski Genel Başkan’ı Deniz Baykal’ın önümüzdeki kurultayda geri dönmesinin hem kendisine hem de partisine zarar vereceğini söyledi. Kurultayı CHP’de değişimin yaşanması için büyük bir fırsat olarak değerlendiren ünlü araştırmacı Gür, Taraf’ın sorularını yanıtladı.
» Kaset tartışmaları ve Deniz Baykal’ın istifası CHP tabanında nasıl bir etki yaptı?
Olay çok yeni. Elimde yapılmış bir araştırma yok. Ancak şunu söyleyebilirim, insanlar oy vereceği partinin liderinin sözlerine bakarak karar verirler. CHP tabanında da genel başkanın açıklaması doğrultusunda ağırlıklı olarak bunun bir komplo olduğu kanaatinin hakim olduğunu düşünüyorum. Daha farklı düşünenler de mutlaka olabilir.
» Bu tartışmalar referandum sürecinde nasıl etki yapar?
Sayın Baykal önümüzdeki kurultayda aday olmazsa, geri dönmezse iktidar partisinin bunu referandum sürecinde bir kampanyaya dönüştüreceğini zannetmiyorum.
» CHP tabanı Baykal’ın dönmesini ister mi?
Taban ister. Hele ortada bir mağduriyet algısının olduğu bir dönemde istememek vefasızlık olarak algılanır.
» Başkanlık için Kemal Kılıçdaroğlu’nun ismi ön planda.
Deniz Baykal’dan sonra kamuoyunda en popüler isim Kılıçdaroğlu’dur. Kılıçdaroğlu 29 Mart Yerel Seçimleri’nde CHP’nin oy oranından daha fazla oy aldı. Kılıçdaroğlu- Gürsel Tekin ikilisinin şöyle bir farkı oldu: İstanbul’da özellikle varoşlarda düşük gelirli, eğitimli garibanlardan da oy aldılar. CHP’nin en büyük problemi de bu zaten. Çünkü CHP zenginlerden oy alıyor. İstanbul’da Kılıçdaroğlu varoşlarda yaşayanlardan da dindarlardan da oy alabildi.
» Hangi partilerden oy alır?
Kılıçdaroğlu ve CHP’nin içerisindeki yenilikçi ekibin yönetimde olması sadece AK Parti’den değil, önemli ölçüde MHP’den de oy alacaktır. CHP’de yenileşmiş bir yönetim sadece AK Parti’yi değil, MHP’yi de vurabilir. Yeni CHP, önceki seçimlerde yönetime olan rahatsızlıklarından dolayı MHP’ye giden oylarını da geri alabilir. Yenilenmiş CHP, ayrıca oy alamadığı Güneydoğu’dan da oy alacaktır. Tabi, Kılıçdaroğlu Kürt Açılımı konusunda Önder Sav gibi düşünüyorsa bu olmaz.

Karar

KUM SAATİ 14.05.2010
Ahmet Altan
Karar
Yüksek Seçim Kurulu’nun referandumla ilgili verdiği kararı görünce, bazı CHP’lilerin Baykal’a neden bu kadar öfkeli olduklarını, neden sürekli olarak başkanlıktan çekilmesini istediklerini daha iyi anladım.
Yüksek yargı organlarının “hukukla” ilişkilerini iyice kestiklerini bir kez daha kanıtlayan bu karar, bütün yasa maddelerini birbirine karıştırıp zorlama bir sonuca varıyordu.
Kurul, “seçimle referandumun aynı şey olduğuna” karar vermiş ve referandum tarihini 120 gün sonraya atmıştı.
Profesör Serap Yazıcı, kendisine bu konuda sorulan soruya cevap verirken, “hukuk fakültesi öğrencilerinin bile böyle bir hata yapmayacağını” söylüyordu.
“Seçim başka,” diyordu, “referandum başka”.
Ama kurulun böyle “ayrıntılarla” uğraşacak hali yoktu.
O, referandumu mümkün olduğu kadar uzak bir tarihe atıp, Anayasa Mahkemesi’ne “anayasa reformunu” durdurma zamanı sağlama peşindeydi.
Eylüle kadar geçecek sürede Anayasa Mahkemesi reform paketini iptal edecek ve halkın anayasa konusunda karar vermesi engellenecekti.
İstenen ve beklenen buydu.
Bu sonuca ulaşmak için de hukuku bir kenara itmek gerekiyorsa, hukuk bir kenara itilirdi.
Ordu, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu ve adlarıyla işlevlerini henüz yeterince bilemediğimiz nice kuruluş CHP ile birlikte değişimleri engellemek için büyük bir savaş veriyordu.
Ve, bunca elbirliğine, bunca hukuksuzluğa rağmen “değişimler” engellenemiyordu.
CHP yandaşı olan medyayı da kızdıran buydu sanırım.
Böylesine “büyük bir koalisyonla” bile değişimlerin önünün kesilememesinin, Ergenekon soruşturmasının durdurulamamasının faturasını Baykal’a çıkarıyorlardı.
Başka biri olsa, arkasındaki bu güçle “değişimi” engelleyebilirdi.
Onlara göre Baykal’ın yerine “biri gelecek” ve halkı “demokratikleşmenin, gelişmenin, çağdaşlaşmanın” çok kötü bir şey olduğuna ikna edecekti.
Halkın “aptal” olduğuna öylesine yürekten inanıyorlar ki o “aptal halkı” kandıramamanın tek sorumlusu olarak Baykal’ı görüyorlar.
Öfkeleri ve çaresizlikleri gerçekten acıklı.
Ne yaparlarsa yapsınlar “sorunu” çözemeyeceklerini bir türlü göremiyorlar.
İki büyük yanılgıları var.
Birincisi, “halkın aptal olduğuna” dair “aptalca” inançları.
Halk aptal değil.
Ezilmekten, horlanmaktan, azarlanmaktan, yok sayılmaktan, sömürülmekten bunalmış vaziyette.
Çocuklarını alıp götürür askerde öldürürler hesabını soramaz, “bedelli askerlik” ister amacına ulaşamaz.
Seçimde oy verir, oyunu yok sayıp darbe yaparlar.
Bu ülkenin sahibi, bu ülkede yaşayan insanlar.
Ve, artık bu gerçeği biliyorlar.
Generallerle yargıçların kendilerine “efendilik” taslamasına izin vermeyecekler.
Ordu ya da yargı darbesini destekleyen her parti, “başkanı” kim olursa olsun kaybedecek.
Ayrıca bu halk iyi bir hayat yaşamak istiyor.
Hastanede, belediyede, okulda iyi muamele görmek istiyor, iş bulmak, para kazanmak, zengin olmak, çocuklarını iyi eğitmek istiyor.
Bunları yapacağına projelerle halkı ikna edemeyen de oy alamaz.
İkincisi de dünya değişiyor.
Barış çağındayız ve yeryüzünün en kritik noktalarından birinde bulunan Türkiye’nin bir “barış merkezi” olması gerekiyor.
Her türlü barışçı girişimi destekleyen bir parti kendini bu dünyaya, bu çağa, bu koşullara nasıl kabul ettirecek?
Kürt sorununun, Ermeni sorununun, Kıbrıs sorununun çözümünü engelleyen parti nasıl “bu çağın partisi” olarak varlığını sürdürecek?
Bu sorunları çözmekte “başarısız” kalan AKP’yi çözümden uzaklaştırmaya uğraşan değil, tam tersine AKP’nin yapamadıklarını “yapabileceğini” söyleyen bir partiye ihtiyaç var.
Bütün sorunların çözümüne karşı çık, darbe anayasasını destekle, halkı ezen bir hukuk sistemini savun, insanların daha mutlu ve zengin olması için hiçbir proje geliştirme, ordunun halkın temsilcilerine “muhtıra” vermesini alkışla sonra da halktan oy al, bu olamaz.
İstediğiniz kadar generaliniz, “yüksek” kurulunuz, yargıcınız olsun “değişimi” önleyemezsiniz, o değişim sizi de ezer geçer.
Sorun Baykal’da değil.
Sorun, 1923 model bir diktatörlüğü özleyen, halkın “aptal” olduğuna inanan bu zavallı zihniyette.
Siz bu akılla “kurullarınızı” da yanınıza alıp daha çok kıvranırsınız.

ahmetaltan111@gmail.com

13 Mayıs 2010 Perşembe

CHP

Ahmet Altan KUM SAATİ 13.05.2010
Ahmet Altan
CHP

Son skandalla birlikte CHP gündemin ilk maddesine oturdu.
Şimdi CHP’liler oylarını arttıracak “sihirli” bir çözüm arıyorlar.
Baykal’ın “kaset meselesinde” hükümeti suçlamasından ya da Baykal’ın yerine gelecek birisinin “halkla” daha sıcak ilişki kurmasından medet umuyorlar.
Çeşitli “sıfatlar” takarak aşağıladıkları halkın “akılsızlığından” dolayı AKP’ye oy verdiğini ve bu “akılsızları” tavlayacak bir iki lafla bir iki jest bulmaları halinde o oyları kendilerinin alabileceğini sanıyorlar.
Çocukların beslediği küçük sincapların kafeslerinde minik fırıldaklar vardır, sincap onu çevirerek eğlenir, CHP’liler için de siyaset sanki o “renkli” fırıldak”, onu güzel çeviren galip gelir sanıyorlar.
Siyaset öyle bir şey değil.
Siyaset, temelini gerçek hayattan alan gerçek bir iş.
Lafla, sözle, tavırla, jestle yürümüyor; lafın, sözün de önemi var elbette ama asıl önemli olan “siyasetle hayat” arasında kurulan bağın sağlamlığı.
CHP’lilerin ciddi yanılgılarından biri de “dinle siyaset” arasındaki bağı “olduğundan” daha önemli sanmaları, AKP’nin oylarının büyük bir kısmının “dinî” nedenlerle verildiğini düşünüyorlar.
Din meselesinde AKP’den daha da vurgulu davranan Saadet Partisi’nin neden iktidara gelemediğini ise pek açıklayamıyorlar.
Arada bir CHP’lilerle konuşuyorum.
Bugüne dek, AKP’nin aldığı oylarla, izlediği “sağlık politikası” arasında bir bağ kuran CHP’liye rastlamadım.
Sadece CHP’nin değil, bu bağı kuramayan hiçbir siyasi partinin bugün Türkiye’de iktidar olma şansı yok.
“Irkçı sloganlarla”, “dinci sloganlarla”, “laik sloganlarla” alacağınız oyların miktarı bellidir.
Asıl “oylar”, siyasetin hayata değdiği yerde ortaya çıkar.
AKP’yi yenmek isteyen parti varsa önce rakamlara bakmalı.
Bu parti iktidara geldiğinde “adam başına düşen milli gelir” neydi şimdi ne, yolların durumu neydi şimdi ne, hastane sayısı neydi şimdi ne, sağlık hizmetlerinin kalitesi neydi şimdi ne...
Bu somut verilerden baktığınızda, CHP halkın yaşama düzeyini “daha iyi yapacak” ne öneriyor?
Böyle bir öneri duyan var mı?
CHP’nin “sağlık politikası” hakkında bir bilginiz bulunuyor mu?
Bizim anamuhalefet partisi, bütün enerjisini “statükonun” muhafazasına harcayan “tutucu” bir parti.
Halkla değil devletle ilgili.
Devlete sahip olan “gizli iktidar” değişmesin diye uğraşıyor.
Hem halkı aşağılayan bugünkü “statükoyu” savunup hem de halkın yaşam koşullarını geliştirmek pek mümkün değil.
Çünkü ordunun, yüksek yargının, bürokrasinin çıkarlarıyla halkın çıkarları örtüşmüyor.
CHP’nin AKP ile çatıştığı noktalara bakın.
AKP, “Kürt açılımı” başlatmak istiyor, CHP karşı çıkıyor.
AKP, anayasayı değiştirmek istiyor, CHP karşı çıkıyor.
AKP, yargı reformu yapmak istiyor, CHP karşı çıkıyor.
Peki, AKP ile hangi konularda anlaşıyor CHP?
YÖK’ün kaldırılmamasında anlaşıyor, seçim barajının düşürülmemesinde anlaşıyor, ihale yasasının değişmemesinde anlaşıyor, Kürt açılımının durmasında anlaşıyor, Avrupa hamlelerinin yavaşlamasında anlaşıyor.
AKP’nin her değişim hamlesine karşı çıkıyor, AKP’nin “tutucu” her tavrını destekliyor.
CHP’nin AKP’yi zorlayan hiçbir değişim önerisi yok, CHP’nin halkın yaşam kalitesini yükseltecek hiçbir projesi yok, CHP’nin bu ülkede “ezilen” kesimlerin çektiği acıları iyileştirecek hiçbir gerçekçi vaadi yok, işsizlik derdine deva olacak hiçbir yaklaşımı yok.
Böyle bir parti, “başkanını” değiştirerek oylarını arttırabilir mi?
CHP’nin halktan oy alabilmesi için “başkanını” değil “kendisini” değiştirmesi gerekir.
Her şeyden önce halkın “aptal” olduğu inancından vazgeçmeli CHP.
Yoksa sadece “halkın aptal olduğuna” inananlardan oy alır, onların sayısı da belli işte.
Her zaman CHP gibi bir partiye oy verecekler çıkacak ama onların sayısı hiçbir zaman iktidar olmaya yetmeyecek.
CHP “tek parti” anlayışını temsil ediyor, “demokrasisiz” bir cumhuriyeti temsil ediyor, “koskoca” generallerle valilerin çok önemli olduğu günleri temsil ediyor, kısacası CHP “geçmişi” temsil ediyor, onun için de kaybediyor.
İnsanlar, geleceğe bakıyor çünkü.

ahmetaltan111@gmail.com

9 Mayıs 2010 Pazar

CHP içindeki gizli düşman

Soner YALÇIN

 sonery@hurriyet.com.tr




Hiç düşündünüz mü: Kamuoyunun büyük bir bölümü, 8 yıldır iktidarda olan partiyi muhalefette sanıyor!


CHP’yi ise yıllardır iktidardaymış gibi, tüm sorunların müsebbibi olarak görüyor. Niye? İşte CHP’nin temel sorunu bu. Kamuoyundaki kafa karışıklığının sebebi, CHP’nin 9 Mayıs 1935’teki kongre kararlarında gizli...

ÖNCE bir tespit yapmalıyım:
CHP...
Cephede savaşmış bir partidir.
Kurtuluşu gerçekleştirmiş bir partidir.
Kurucu bir partidir.
Büyük dönüşümü sağlamış bir partidir.
Bu nitelikleriyle bağımsızlığın, cumhuriyetin ve devrimlerin erozyona uğramaması için mücadele veren bir partidir.
Ancak bu ilkeli duruşa rağmen, on yıllardır siyasi, ekonomik, kültürel erozyonun önüne geçememiştir. Aksine bu süreçte Kemalist Devrim sürekli kan kaybetmiştir.
O halde...
Bu siyasal duruşunu ele alması, masaya yatırması elzemdir.
Çünkü bir türlü iktidar olunamamanın sebebini bulmak, tartışmak zorundadır.
Bakınız...
Meseleyi CHP’ye oy verip vermeme olarak görmüyorum.
CHP’yi önemsiyorum; Türkiye’nin bu partiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bunun çok nedeni var. Demokrasi kültürünün kökleşmesi için CHP’ye büyük görev düştüğünü bugün daha iyi anlıyorum.
Siyasi terbiyenin yerleşmesi için bu partiye mecbur olduğumuzu görüyorum.
Şimdi gelelim ana konumuza...
Düzenin bekçisi
Tarih: 9 Mayıs 1935.
Yer: Ankara.
CHP 4’üncü büyük kurultayını yapıyor.
Bu kurultaya bugünden bakınca aslında bir sorunun da yanıtını buluyorsunuz:
Kemalist Devrim niye yarım kaldı?
Büyük devrimci Atatürk, üstyapı (örneğin harf gibi) devrimleri yaptıktan sonra, altyapı devrimlerini (örneğin toprak reformunu) gerçekleştireceği sırada, 1929 dünya ekonomik kriziyle karşı karşıya kaldı.
1929 krizi, yeniden yapılanan Türkiye’ye “nasıl kalkınacağı” konusunda kafa karışıklığı yaşattı. Aklı Sovyetler Birliği’nin devletçiliğinden, gönlü ise Batı’nın serbest pazarından yana oldu.
1930’lar, CHP içindeki bu iki görüşün birbirlerine üstünlük sağlama mücadelesiyle geçti. Bunun somut örneği 4’üncü kurultayda yaşandı.
(Bu kongrede “Kadınların kıyafetlerine karışmayınız; kadınlar istediği takdirde Halkevleri onlara bedava manto-eşarp verebilir” kararının çıktığını bu sayfada daha önce yazmıştım. (30 Kasım 2008, Hürriyet) CHP’nin kılık kıyafetle hiç sorunu olmadı. 12 Eylül darbecilerinin meselesiydi bu. Neyse...)
Atatürk’ün katıldığı bu son kongrede CHP’de iki grup mücadele etti:
Aferistler/liberaller ve devletçiler.
Devletçilerin başında Başbakan İsmet İnönü; liberallerin başında ise Maliye Bakanı Celal Bayar vardı.
Kürsü tartışmalarında birini eski asker Recep Peker diğerini toprak ağası Emin Sazak temsil etti. Karşıtlık teoriden değil pratik uygulamalardan kaynaklanıyordu. Örneğin kâğıt sanayiini kim kuracaktı? Ya da ithalata sınırlamalar getirilecek miydi? Toprak reformu yapılacak mıydı? Vs.
Başbakan İnönü, ziyaret ettiği Sovyetler Birliği’nin plan anlayışına hayrandı. Devletçilikten yanaydı; toprak reformunu isteyenlerin başında geliyordu. Öyle ki, 1970’lerde Bülent Ecevit’in söylediği “Toprak işleyenin su kullananın” sloganını ilk kullanan İnönü’ydü. “Toprak ürününü ancak bir durumda verir; bu durum da o toprağı işleyenin malı olmasıdır.”
Parti içindeki hizipleşmede Atatürk hangi taraftaydı?
Her iki kesime de aynı mesafedeydi. İnönü’nün katı devletçiliğinden biraz rahatsızdı. Bu nedenle Celal Bayar’ı önce Maliye Bakanı sonra da Başbakan yaptı.
Evet bugünden bakınca 1935 kongresinin CHP’nin kafa karışıklığının miladı olarak görebiliriz.
Aferistler/liberaller yollarını çizip yürüdüler; partiler kurdular; iktidar oldular.
Devletçilerin ise kafası hâlâ karışık!
Gelelim CHP’nin üzerine yapışıp kalmış kurultaydaki ikinci önemli olaya...
Devlet partisi
CHP’nin 4’üncü kurultayında parti tüzüğüne bir madde eklendi: (Madde 95)
“Parti, kendi bağrından doğan hükümet örgütü ile kendi örgütünü birbirini tamamlayan bir birlik tanır.”
Yani başta valiler olmak üzere her bürokrat partili sayılır! Bu kararla ülkedeki tek parti egemenliği doruğa ulaştı.
İşte bu tüzük maddesi yıllardır CHP’nin boynunda bir urgan gibi dolaşmasına neden oldu/oluyor.
Yıllar geçmiştir ama zaman algıyı yok edememiştir. Algıyı yok edecek politikalar üretilememiştir çünkü.
Bu nedenle CHP ne zaman mevcut durumu savunsa bellekler harekete geçirilmektedir. Ve CHP’nin “düzeni savunan-koruyan siyasal duruşu” kamuoyunda yıllardır iktidardaymış gibi algılanmasına neden olmaktadır.
Cumhuriyet’in kazanımlarını sürekli korumada olan CHP’nin bu “süreklilik hali” kamuoyunda partiyi, kötü yanlarıyla da düzenin koruyucu hüviyetine sokmaktadır.
İşte işin bamteli burası.
Çünkü...
Siyasal tarih göstermiştir ki “düzenin bekçisi” imajıyla iktidar olunamıyor.
Seçmen, koruyanı değil; değiştirmek-dönüştürmek-yapmak isteyeni iktidara getiriyor.
Bu nedenle mevcut iktidarın yıpranmasına rağmen, CHP’nin oylarında büyük bir artış olmamasının sebebi bu.
Ne yazık ki kamuoyundaki “mevcut düzeni koruyup kollayan parti” algısı yıkılmadığı sürece, CHP’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması zor.
Ayrıca CHP’nin kendini kandırmadan şu sorunun yanıtını da bulması gerekiyor:
Halktaki bir algı yanılması mı? Yoksa gerçeğin ta kendisi mi?
Yeni kurultaya hazırlanan CHP’nin, aşması gereken asıl sorunu bu.
Peki ne yapılmalıdır?
Devrimci parti
Sonda söyleyeceğimi hemen yazayım:
CHP genlerindeki devrimci özüne/kimliğine dönmelidir.
Yarım bırakılmış, dondurulmuş Kemalist Devrim’i tamamlama kararlılığında olmalıdır.
Bu şişmiş, hantallaşmış düzeni değiştirme heyecanını, arzusunu taşımalıdır.
CHP’yi sinikleştiren “bekle gör politikaları” terk edilmeli; “öncü parti” kimliğine bürünmelidir.
Evet...
CHP, Türkiye’nin ikinci büyük değişiminin öncüsü olmalıdır. Radikalleşmelidir. Kemalist Devrim bayrağını, bırakıldığı 1930’lardan alıp yürüyüşe devam etmelidir. Yeteri kadar yerinde saymıştır. Hedef ileri gitmektir.
Ne yapacağı bellidir...
Bu uzun yürüyüşüne özeleştiri yaparak devam etmelidir.
Tarihiyle yüzleşmelidir. Hatalarından ders çıkarmalıdır.
Sürekli geçmiş övgüsüyle bir yere varılamayacağını artık anlamalıdır.
Siyasal inancını sözle değil eylemle göstermelidir.
Bu nedenle...
Yıllar içinde partiye sinsice girip, partinin dinamizmini öldüren “muhafazakârlık virüsünü” ve “liberal-yeni sağ” etkileri bünyesinden koparıp atmalıdır.
Popülizme teslim olup vitrinine yeni yüzler değil, yeni düşünceler koymalıdır.
Siyasal inancından şüphe etmemelidir. Düzen değişikliğinden yana olduğunu bağırmalıdır.
CHP önümüzdeki günlerde yapacağı büyük kongresinde şunu bilmelidir:
İktidarın yolu kafa karışıklığına son vermekten; içindeki safraları atarak, safını netleştirmekten geçiyor.
İktidarın yolu, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte yola çıktığı halkıyla tekrar kucaklaşmasını sağlayacak yeni politikalar üretmesinden geçiyor.
İktidarın yolu CHP’yi umudun partisi yapmaktan geçiyor.
İktidarın yolu en az namussuzlar kadar cesur olmaktan geçiyor.

6 Mayıs 2010 Perşembe

DENİZ GEZMİŞ VE ARKADAŞLARINI ANIYORUZ...

DENİZ GEZMİŞ'İN DEVRİM GAZETESİNE VERDİĞİ RÖPORTAJ
Atatürk’ün, “Tam bağımsızlık” ülküsünü kendilerine şiar edinen devrimci gençleri sindirmek için cinayet tedbirlerine kadar varan planlar yapılıyor şu günlerde.
Tertipçilerin baş hedeflerinden biri de gençliğin önde gelen liderlerinden Deniz Gezmiş, son olayları şöyle yorumladı:
- Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir.
Zamlara rağmen, bütçenin açığı 2,5 milyardır.
Bu, tutucular koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur.
Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir.
Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını biribirlerine kenetlemiştir.
Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağıza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır.
Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.
- Gençlik eylemleri içinde önemli bir yerin var ve tutucu güçler senin okuldan atılmış olmanı sürekli istismar konusu ediyorlar. Bu durumda senin söyleyeceklerin neler?
- Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri biraraya gelseler bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.
- Mustafa Kemal’in gençliğe yüklediği devrimci görevler nelerdir, biraz daha açıklar mısın?
- Türkiye ilk Kurtuluş Savaşı’ndan 50 yıl sonra tekrar yarı-sömürge durumdadır.
Ve Kemalist bir Cumhuriyetin başına anti-Kemalist politikacılar geçmiştir.
Politikacı, anti-Kemalist karşı devrim hareketine yeşil ışık yakmaktadır.
Bu koşullarda gençlik, emperyalizme ve anti-Kemalist gidişe karşı verilen savaşta somut olarak ön safta bulunmaktadır. Elbette tarihi önderlik sorunu ayrı bir konudur. Bugün için gençlik, mümkün olduğu kadar geniş halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için devrimci eylemde bulunacaktır.

Kemalist Devrim tamamlanacak ve onun emperyalizmle çelişen bütün milli sınıf ve tabakalara maledilmesi sağlanacaktır.
Gençlik bütün Kemalist güçlerle yek vücut olmak zorundadır.
- Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimlerdir?
- Bugün Türkiye’de Kemalist Devrim’in bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayıs’ı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır.
Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçlerle eleledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş bir Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgahlayanlar açmayı başaramayacaklardır.
- Emperyalizme karşı nasıl bir mücadele verilecektir?
- Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşı biz de, emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik: tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi. Emperyalizm bugün millici güçleri tasfiye etmek için listeler hazırlamakta ve bütün kurumlarımıza elini uzatmaktadır. Bizse onları defterden sileli çok oldu. Milli kurumlarımıza uzanan elleri de kırmakta kararlıyız.
- Bazı çevreler bu görüşleri, “devrim yobazlığı” sayıyorlar. Bu sence nasıl açıklanabilir?
- Devrimcilik demek halk dalkavukluğu demek değildir. Her şeyden önce devrimcilerin görevi halkın önünde gitmek, halkın gerçek özlemleri için mücadele etmektir. Halk için düzen değişikliği isteyen gençliğe halk karşıdır gibi saçma bir iddiayla Kanlı Pazarları görmezlikten gelen ve gerçek devrimciyi yobazlıkla suçlamaya kalkışan tatlısu devrimciliğine özenmiş politikacı, aslında tutucu güçler koalisyonunun usta propagandalarının esiri olmaktadır.
Politikacı, “halk kızar” diye, halk düşmanlarının uşaklığını yapmaktadır. Değirmenköy, Elmalı, Göllüce köyleri, davalarını desteklediğimiz bu topraksız köylüler bize hiç kızmadı, aksine gençliği bağrına bastı. Demir Döküm işçileri de öyle yaptı. Devrimci gençliği halkçı görünüp, egemen sınıflara göz kırpan tatlısu devrimcisi politikacı anlamaz ama işçi ve köylü anlar. Devrimci gençlik de onlara dalkavukluk etmez, gerçek kurtuluş yolunda onlarla birlikte mücadele eder.
Hem egemen sınıflara göz kırpan oy goygoyculuğu, hem devrimcilik olmaz.
Bugün bizi devrim yobazı olarak nitelendiren birkaç CHP yöneticisi Ortanın Solu tabanını temsil etmemektedir.
Anti-Kemalist karşı devrimcilerin yanında yer alan bu birkaç yöneticiyle ortak bir mücadele söz konusu değildir.
Fakat şuna inanıyoruz ki, tam bağımsızlık isteyen dürüst Ortanın Solu tabanı Kemalist bir Türkiye’nin kurulması için bizimle birlikte mücadele edecektir.”
(
Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim Gazetesi - 23 Aralık 1969 - Sayı: 10 - Sayfa: 2-7)

DENİZ GEZMİŞ'TEN BABASINA MEKTUP...

68'li oğuldan babasına...Baba,
Baba, Sana her zaman için müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni...Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtu­luş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba, biz Türkiye'nin ikinci Kurtuluş savaşçıla­rıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlana­cağız da... Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı'nda ol­duğu gibi... Ama bu topraklan yabancılara bırak­mayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onla­rı... 
Düşün baba; Bugün hükümet işini, gücünü bı­rakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız. 
28 Ocak 1971
Deniz Gezmiş

***
2. Mektup: "Baba, Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin desem de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşıla­manı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ölürler, önemli olan çok ya­şamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi nor­mal karşılıyorum. Oğlun bu yola bilerek girdi ve sonun da bu olduğunu biliyordu. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşi­me bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. O'nun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda yaptıklarım­dan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, abimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım."
6 Mayıs 1972
Deniz Gezmiş

* * * 
Yukarıdaki iki mektubun yazarı 60'lı yılların sonunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okudu. Öğrenciliği sırasında eylemlerin içinde yeraldı. İkinci mektubu yazdıktan 5 dakika sonra iki arkadaşıyla birlikte asıldı. Yaşasa, O da, çeyrek asır sonra bugün, çocuğuna "Aman oğ­lum, vergini ver-devletini sev" diye mektup yazar mıydı, bilinmez. Ama yaşatmadılar. Asıldığında 25 yaşındaydı. "Babasından ileri/doğacak çocuğundan geri" olduğuna inanıyordu.



Deniz'in Son Sözü
Toplumumuzun bir ferdi ve bir vatandaş olarak düşünmek zorundayız... Başlarımızı ellerimiz arasına alarak ciddi ciddi düşünelim ve kendimize şu soruyu soralım...
Türkiye neden kalkınamıyor?
Bu sorunun cevabı, elli yıllık tarihimizin acı gerçeğidir.
Türkiye nin kalkınamamasına ve geri kalmasına sebep kimlerdir?

Yarım asır önce Bağımsızlık Savaşı verdik ve emperyalist ülkeleri dize getirerek bağımsız bir ülke olduk. 1923 yılından sonra Türkiye yi sömüren, sermayesini dışarıya aktaran bir devlet yoktu. 1923-1939 yılları arasında hiç bir yabancı devlete imtiyaz verilmedi ve üstelik Osmanlı devletinden kalma borçlar ve yabancı şirketlerin imtiyazları kaldırıldı. Tam başarılı olmamasına rağmen, hiç bir yabancı ülkeye imtiyaz verilmeden, tamamen iç kaynak ve imkânlarla yurdun kalkınması için çaba sarf edildi. Fakat 1939 yılından sonra Türkiye, tekrar emperyalist ülkelere avuç açmaya ve 1945 de ise kapılarını açmaya başladı. Ve nihayet 1945 yılından beri Türkiye Amerikan Dolarlarının cirit attığı bir pazar durumuna geldi. Şimdiye kadar olan savunmamızda Amerika ya verilen imtiyazları, imzalanan ekonomik, askerî, siyasî ve kültürel antlaşmaları inceledik.
Gördüğümüz gerçek şudur:
Bu imtiyaz ve antlaşmaları Amerika, silahlarla, atom bombalarıyla kabul ettirmedi. Hepsi belirli kişi ve zümreler tarafından masa başlarında imzalandı. Bu vatan, bunca madenler, Amerikalılara üs olan dağlar ve ulusumuzun onuru, bir avuç satılmış tarafından içki masalarında satıldı.
Bir gün bu satılmışları yargılama günü gelirse, ki gelecektir; suçlu sandalyesine suçun asıl sahibi bu kişiler ve sınıflar oturursa, şunu gözlerimizle görecek, kulaklarımızla işiteceğiz: Paraları ve kârları uğruna o kadar temkinli ve dikkatli, fakat yurt sevgisinden de o kadar yoksundurlar ki, vatanı bir tek viski kadehine dahi sattıkları olmuştur. Gün gelecek bunu göreceğiz.
Çağımızda, yani yirminci yüzyılda sermayenin vatanı yoktur. Sermayedarın vatanı ise parası nerede çok kâr getiriyorsa orasıdır. İşte bu yüzden yurdumuzu Amerika ya peşkeş çeken bir avuç hainin kârı ve teminatı Amerikan Dolarlarına bağlı olduğu için onların asıl vatanı Amerika dır. Avrupa dır. Türkiye bunlar için tüyü yolunacak kuştan başka bir şey değildir. Bunu böyle kabul ettikleri ve bildikleri içindir ki, bir gün gelir bu halk başımıza bela olur, karşımıza çıkar düşüncesi ile sermayesini ve talanını dostu Amerika yla garantiye almak için askeri ve siyasi antlaşmalar imzalamıştır. İşin esası ve mantığı budur. Silâhlı Kuvvetlerden başlayarak bütün kurumları ve fertleri büyük bir titizlikle Amerikanlaştırmaya çalışıyorlar. Ulusumuzun benliğini kaybetmesi ve uyanmaması için her türlü Amerikan ilacını vermekten geri kalmıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen, gene de bir gün ulusun direneceğini, ve Türk Silahlı Kuvvetleri nin istedikleri gibi olamayacağını hesaplayarak gerekirse çıkarlarını korumak için son çare olarak Amerikan Ordusunu kullanmak için böyle bir durumda Amerika nın müdahale edebileceği şekilde antlaşma imzalamışlardır.

Yurdumuz bu duruma nasıl geldi?
Bu sınıf ve zümreler yurdumuzda tarih sahnesine nasıl çıktılar? Bu soruların cevabını birkaç cümleyle açıklamak faydalı olacaktır. Osmanlı Devleti zamanında iktidarı elde tutanlar bunlardı. Padişah ve saray bunların emrinde bir kukladan başka bir şey değildi. Kurtuluş Savaşı ndan sonra iktidardan düştüler - Kurtuluş Savaşı nın korkusu ile ve 1939 yılına kadarki bağımsızlık politikası yüzünden pusuda beklediler. Atatürk ün ölümüyle meydanı boş buldular ve faaliyete geçtiler. Amaçları ne yoldan olursa olsun iktidarı ele geçirmekti. 1950 yılına kadar iyice örgütlendiler. Buna rağmen iktidara gelecek güçte değillerdi. Gelseler bile uzun süre ellerinde tutamazlardı. O zaman tek yol kalıyordu. O da, dış devletlerden destek almak... Zaten o zamanın canavarı Amerika, gözünü dört açmış, dünyada sömürü alanı arıyordu. Amerika ülkemize girmeye hazırdı. Bir avuç satılmış ise, Amerika ile ortak olmayı ve Türkiye yi öylece sömürmeyi en iyi yol görüyorlardı. Fırsatı kaçırmadılar, birleşerek 1950 yılında iktidara geldiler.
21 yıldır yurdumuzun ekonomisini ellerinde tutan ve buna yakın bir süredir iktidarda bulunan bu sınıf ve tabakaların gücü gün geçtikçe artmaktadır. Sayıları fazla olmamasına rağmen güçleri fazladır. Arkalarına aldıkları Amerika ile kendilerini rahat ve garantide hissetmektedirler. Halkımızı bir sömürü çemberi içine almışlardır. Bildirimizde de açıkladığımız gibi bu hainler sürüsü; patronlar, ağalar, tefeci, bezirgan ve bunların emrindeki bir avuç uşaktır.Amerika, yurdumuzda bunların varlığı ile ayakta durmaktadır. Bunların varlığına son vermeden Amerika yı yurttan atmak mümkün değildir. Bunlar var oldukça Amerika da yurdumuzda var olacaktır. Bu yüzden Amerika, Türkiye deki çıkarlarını teminat altında görmektedir. Bunların satılmışlığı sayesinde Türkiye de, Amerika o kadar güçlüdür ki, istediği zaman iktidar değiştirir, hoşuna gitmeyen bir kişiyi görevinden atmak an meselesidir. Nitekim bunun örneklerini yaratmak an meselesidir. Nitekim bunun örnekleri yurdumuzda defalarca görülmüştür. Aynı durum Amerika nın sömürdüğü bütün yoksul ülkeler için söz konusudur. Gazete ve radyolarda her gün okuyor ve dinliyoruz. Amerika, Türkiye gibi yarı sömürge ülkelerde sandalye devirir gibi iktidar devirmektedir. Aşağıdaki sözler Amerikan tekellerinin ve onların emrindeki Amerikan ordusunun en üst rütbeli bir generalinin sözleridir. Amerika, yoksul ülkelerdeki orduları Amerikalılaştırdığından emindir. Pentagon dan söylenmiştir ki, Pentagon, tekelleri ve Amerikan çıkarlarını silahla korumak için dünyaya ait planların ve oyunların çevrildiği yerdir. Bu sözler, sömürdüğü ülke ordularının, Amerikan orduları olduğunu iddia edercesine söylenmiş ve bu orduların Amerikan çıkarlarını korumak için görevli olduğunu belirtmek için sarf edilmiştir. Amerikalı General Edward Szutos şöyle diyor: İnşa ettiğimiz orduların, uluslar arası düzeyde hiç bir önemi yoktur... Her ülke kendi ordusu tarafından işgal edilmiştir. Bu sözler birer subay olan sizleri bizlerden çok düşündürmelidir. Ve mahkeme sonunda vereceğiniz karara karşı aynı Amerikalı general değil, fakat dünyanın ezilen halkları ve Türkiye halkı şu sözleri söylemelidir: Ankara da Sıkıyönetim Yargıçları Var... Aksi halde sorumluluğu çok ağır bir kara leke, tarihimize silinmeyecek olan damgasını vuracaktır. Amerika bu çıkar ve sömürüsünü sürdürmek için her türlü tedbire başvurur. Şayet emrindeki iktidar sömürünün devamını sağlayamıyorsa, ekonomik ve politik krizin eşiğindeyse, onu düşürür halkı kandırmak için yeni bir iktidar getirir. Gelen iktidar ülkeyi kalkındıracağını vaat ederek halkı bir müddet daha soymaya devam eder ve bir müddet sonra da yıpranır, iktidarı başkasına devretmeye mecbur kalır. Bu kandırma ve oyunlarla talan devam eder. Kısaca; Amerikan emperyalizmi yurdumuzda var oldukça bu talan devam edecektir. Türkiye nin kalkınması için tek ve zorunlu şart Amerika nın yurttan atılmasıdır. Hem Amerika, hem kalkınma olmaz. Kalkınma toplumsal bir sorundur. Türkiye de Amerika var oldukça, toplum kalkınamayacak, fakat büyük zenginler, komisyoncular ve uşaklar olacaktır. Amerika yurdumuzda var oldukça, kalkınma değil, tam tersine açlık ve sefalet var olacaktır. Türkiye nin kalkınması ve halkın kurtuluşu Amerikan emperyalizminin yurttan atılmasına bağlıdır. Bağımsızlığımızı kazanmadan kalkınmak mümkün değildir. Mümkündür diyenler ya bilmeden söylüyorlardır veya çıkarları gereği yalan söylüyorlardır. İşte bunun içindir ki, önümüzdeki sorun Amerikan emperyalizmini kovmak için mücadeledir. Ve bu mücadeleyi başaracak tek kuvvet vardır o da; Amerikan ortağı, patron, ağa, tefeci ve bezirganlar dışında kalan ve ezilen tüm Türkiye Halkıdır. Emperyalizm bunu çok iyi bildiği için ve başına birçok defalar belâ geldiği için, yoksul ülkelerdeki en ufak bir kıpırdanmadan nem kapar. Bir kuduz köpek ateşten nasıl kaçarsa, Amerika da bağımsızlık için mücadele edenlerden öyle kaçar. Bunun için de ne pahasına olursa olsun bağımsızlık mücadelelerini daha zayıfken ezmek yok etmek ve esaret tahtını devam ettirmek ister. Bizler Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi ilk şart gördüğümüz, bu işin de mutlaka silâhla kazanılacağına inandığımız için silâha sarıldık ve mücadele ediyoruz. Tek amacımız budur, bunun için Nurhak Dağlarında mücadeleye başladık. Yoksa, sayın savcının dediği gibi Anayasa yı ortadan kaldırmak için değil... Bu arada sırası gelmişken, iddia makamındaki kişiye birkaç sözümüz var: Sayın Savcı,
1. Amerikan emperyalizmi gayrı millîdir.

2. Ona ortaklık edenler ulusumuza ihanet etmişlerdir.

3. Emperyalizme karşı mücadele suç değildir, silâhlı mücadele ise anayasa yı ihlâl değildir.

4. Gayri millî olan emperyalizm ve ortaklarının sömürüsü, anayasaya aykırıdır.

Buna göre iki şey var:

1. Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa, dikkatli olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız...

2. Yok eğer yaptığınızın bilincinde iseniz: yolunuz açık olsun.

(THKO Davası Savunma, Sonuç Bölümü)

'Yaşasaydı Başbakan olurdu!'

Deniz Gezmiş'in idam kararını veren Tuğgeneral Elverdi'nin cenazesinde ilginç sözler..
deniz_gezmisDeniz Gezmis, Hüseyin Inan ve Yusuf Aslan’in idam kararlarini veren Ankara 1 No’lu Sikiyönetim Mahkemesi Baskani Emekli Tuggeneral Ali Elverdi’nin cenazesi topraga verildi.
Vatan'ın haberine göre, Elverdi’nin cenazesinde dönem arkadasi bir emekli general “Keske Deniz’ler yasasaydi. Deniz Gezmis yasasaydi simdi kesin bir parti lideri olurdu. Güzel ve akilli çocuklardi” dedi.
Nefes borusuna kaçan yemek yüzünden bogularak ölen 86 yasindaki Elverdi için Kocatepe Camii’nde cenaze töreni düzenlendi. Törene, Elverdi’nin ogullari TOBB Genel Sekreter Yardimci Vekili ve Hukuk Müsaviri Iskender Elverdi ile Atilla Elverdi, yakinlari, arkadaslari, Ankara Garnizonunda görevli bazi general, subay ve astsubaylar katildi.
Cenazeye Genelkurmay Baskanligi ve kuvvet komutanliklari da çelenk gönderdi. Askeri törenin ardindan, Elverdi’nin cenazesi Cebeci Asri Mezarligi’na defnedildi. Yogun güvenlik önlemi uygulanan tören sirasinda bazi görevliler zirh çantalar tasidi.
Idamlari izlemisti
Elverdi’nin Albay Hakim Ahmet Tetik ve Hakim Mehmet Turan’la birlikte 9 Ekim 1971’de “TC Anayasa’sinin tamamini veya bir kismini tagyir, tebdil ve ilgaya tesebbüs” suçundan verdikleri idam cezasi 6 Mayis 1972’de infaz edildi. Gezmis ve arkadaslarinin idamini da izleyen Elverdi, “Idam sehpasinda bile komünizm propagandasi yaptilar” demisti. Emekli olduktan sonra, 1977’de Adalet Partisi’nden Bursa milletvekili seçilen ve 1982’de MS hastasi olan Elverdi, ömrünün son 28 yilini bu hastalikla mücadele ederek geçirdi.
Imam "Nasil bilirdiniz?" diye sormadi
Cenaze namazlarinda imamin, “Merhumu nasil bilirdiniz” sorusu, Elverdi için sorulmadi. Ayrica imam, her cenazede 3 kez sordugu “Hakkinizi helal ediyor musunuz” sorusunu ise sadece bir kez sordu.
Oglu: "Hiç pisman olmadi"
Elverdi’nin ogullari Iskender ve Atilla cenaze töreninde saf tuttu. Büyük oglu Iskender Elverdi, babasinin verdigi karardan hiçbir zaman pismanlik duymadigini belirterek, “Bir karar verildi. Degerlendirmesini tarih yapacaktir. Mutlaka üzülmüstür olanlara ama karar birçok hukuki boyuttan geçti” dedi.