26 Temmuz 2010 Pazartesi

Gözyaşının samimiyeti



Başbakan, neredeyse takip edilemez hızda anlatıyor, gösteriyor; sahneden bir an olsun inmiyor.
Geçenlerde 70 milyonun gözleri önünde tıkandı, uzun uzun yutkundu ve dolu dolu gözler ve acıyla çatallanmış bir sesle bitirebildi okuduğu mektubu. Mektup, Allah’a sığınan bir 12 Eylül kurbanının ana babasıyla vedalaşmasıydı.
Erdoğan, gözyaşlarının üstüne geçen hafta kadın örgütü temsilcileriyle toplandı. Onlara yaptığı konuşmada bir katılımcının, ‘bir yanınıza şehit anneleri, bir yanınıza Cumartesi Anneleri’ni alarak terörün çözümü konusunda topluma mesaj verin’ önerisine ekşimiş Türkçemizle ‘sıcak bakmamış’. Toplantının açılış konuşmasında bir zamanlar aman benzemeyelim diye adını andığımız, şimdinin güçlü Arjantin’inin faşist cunta döneminde mücadelesini sürdüren Mayıs Anneleri’ni örnek göstermişliğine bakmadan şöyle buyurmuş: “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum, Cumartesi Anneleri birileri tarafından kullanılıyor.”
Kimileri onlarca yıldır kayıp evlatlarının, eşlerinin, yakınlarının yolunu gözleyen acılı insanlar konusunda o çok iyi bildiğimiz Kasımpaşalı hoyratlığını sergileyivermiş.
Aynı toplantıda bazı katılımcılar kadının sadece ‘annelik’ özelliğiyle anılmasını, kadına başka bir kimlik yakıştırılamamasını eleştirmesi üzerine demokrasi havarisi gözüyaşlı başbakanımız, “Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum. Onun için fırsat eşitliği demeyi tercih ediyorum. Kadınlar ve erkekler farklıdır, birbirinin mütemmimidir” diye haykırmış. Yani tamamlayıcı. Erdoğan’ın memleket kadınına 3 çocuk doğurması gerektiğini buyurmasından yola çıkarak bu tamamlayıcılık vurgusunun neye tekabül ettiğini biliyoruz. Kadın, erkeği üç çocuk doğurarak tamamlayabiliyor, yiğidimizin itikadınca.
Toplantının dökümünü kimi tanıkların dilinden okuduğumuzda Başbakan’ın, mütemmim cüz addettiği kadınlar karşısında kişiliğinden ve  duruşundan hiç taviz vermeden her konuda kendilerine had bildirmiş olduğunu anlıyoruz. Nitekim kadın kotası ve Avrupa Konseyi’in bu konudaki tavsiyesinden dem vuranlara “Avrupa Konseyi kararı bizi bağlamaz” demiş. Anadilde eğitim mümkün değil, demiş. Seçim barajının düşürülmesi yönündeki önerilere ise, “Baraj tartışılabilir. Ancak şu anda Türkiye’nin istikrarı için bir süre daha tek parti ile yönetilmesi lazım” noktasını koymuş. Doğal olarak o süreye de kendisi karar verecek. Mütemmim cüz, bu konulara tırmanamaz.
Şimdi, bu toplumun akıllıları ile safları hep bir ağızdan Erdoğan’ın 12 Eylül kurbanlarından alıntılar yaparken ağlamasının bir gösteri mi yoksa içten gelen bir duygulanma mı olduğunu tartışıyor.
Adeta bu konuda varacağımız karar belirleyecek referandum konusundaki tavrımızı.
Oysa biz Erdoğan’ı, kendisini hapse yollayan o şiir sandığı berbat manzumeyi okurken de gözyaşlarının eşiğinde görmüştük. Kendisinin yeri geldiğinde ne kadar duygusal bir tatlı-sert delikanlı olduğunu biliyoruz vesselam. Ama bütün şov dünyası erkekleri gibi kararınca duygusal, daha çok kendi kibri ve hassas ruhuna ağlayabilen, gözyaşlarını boşa harcamayan bir büyüğümüz olduğunu da.
Delikanlılığıyla kadın-erkek hepimizin gönlünde taht kuran, erkeklik hipertrofisiyle malul, sözgelimi İbrahim Tatlıses türü adamların zorbalıklarını meşru kılabilmek için gözyaşı hamlelerine sıkça maruz kalırız. Âlem içinde kadın pataklayan, burnundan kıl aldırmayan bu tür adamların zamanı geldiğinde kıllı göğüslerini yumruklayarak gözyaşları döktüğünde bu toplumun içi gider.
Dolayısıyla iyi hesaplanmış gözyaşı hamleleri her zaman işe yarar.
Başbakanın gencecik bir delikanlının ölüme gitmeden önce yazmış olduklarını okurken gerçekten boğazına bir yumru tıkanmıştır. O anki halinin provası gecelerce sürmüş bir sahne olduğuna inanmıyorum. Gözyaşları da sahiciydi muhtemelen. Ama ne önemi var?
Bir kısmı Ergenekon davasıyla tutuklanan kan tacirlerinin kayıp ettiği sevdiklerinin mezarına bile kavuşamadan yıllardır kar demeden yağmur demeden toplanıp devletten hesap soran acılı analar onu ağlatmıyor işte.
Zamanında Türkiye Irak savaşına katılmasın diye çırpınanları da duygusallıkla suçlamıştı, hatırlarsanız.
Kısacası onun gözyaşları bizimki kadar tuzlu değil.
Duygusallıkla  suçlanan, aklıselim tüccarları tarafından kadınlığın tekamül etmemiş, akıl dışı dünyasına sürülmekle tehdit edildiğini bilir. Çocukların, kadınların, hayvanların o tuhaf, akıl almaz dünyasına. O dünyanın akla çelme takan, zayıflığı yücelten iklimini yurt edinen, sözünü rüzgâra emanet etmiştir bir kere. Asla ciddiye alınmayacak, ‘bencil hesapların buzlu sularından’ sonsuza dek sürgün edilmiş olacaktır. Evi çekip çevirecek olanlar, bezgin bir küçümsemeyle onları susturur. Saçmalığın, enayiliğin de bir sınırı vardır. Bu milletin duygusallığın paylaşılabilirliği konusunda gösteri sanatlarıyla kirlenmiş bir belleği vardır. Kimi popüler şahsiyetler, karşılarında kamera görünce, bir empati fazlasıyla gözyaşlarına hakim olamayıp parsayı toplar. Onların duygu patlamasına can kurban. Meğerki delikanlılık raconundan nasibini almış, mangal yüreğinin tütmesiyle boşanıveren gözyaşlarına gem vuramamış olsun.
Duygusallık, saldırgan bir stratejiyle alanını genişletmeye çalışmadığı sürece komiktir. Aksi takdirde cezasını bulur. Her duygusallığın ardında kurnaz bir hesabın gölgesi okunabilir nasılsa. Muktedirler bilir: Ayak direyen, uslanmayan duygusallık, ardına gizlendiği fesadı açık ediverir. “Yeter artık. Açık konuş. Sen neyin peşindesin?”
Şimdi 12 Eylül’ün vahşetini anarken tıkanıveren Başbakan, yakın zamana kadar işkenceci bir korumayla gezmekte bir beis görmemişti.
Birkaç yıl önce Rotterdam’da Türk vatandaşlarıyla sohbet ederken, tam inancından dolayı kimsenin kimseyi yargılamaması üzerine atıp tutarken DHKP-C’li bir kişi “F tipi cezaevlerinde 112 kişi öldü, onlara işkence yapıldı. Sizin koruma müdürünüz Maksut Karal da işkence yaptı. Onu niye tutuyorsunuz” diye bağırmıştı. Salondaki lobi misyoneri vatandaşlar protestocuyu yuhalarken --- elbette, ne sandınız--- korumalar da bu kişiyi yaka paça salondan çıkarmıştı. Tam gurbetçi vatandaşlarıyla özlem giderip hasbıhal ederken ağzının tadı kaçıveren Başbakan konuyu şöyle bağlamıştı: “Bir defa bizim dönemimizde olmuş bir hadise yok. İkincisi, açlık grevi niye yapıyorsun? İnsanın kendine emanet edilen şu vücuda işkence etme hakkı yoktur. Şiir okuduğumuz için biz de cezaevine girip çıktık. Bunları öyle birine söyle ki, bu işin mantalitesini bilmeyen biri olsun, provokatör bir mantaliteyle hareket etmek yanlış. Bu kadar insanın huzurunu bozmaya kimsenin hakkı yoktur”
Başbakan, yanı başında duran korumasının işkenceci olduğunu haykıran kişinin iddiası henüz  oradaki bütün kurt dişlerini fosforlu aydınlatan bir avize gibi havada asılıyken açlık grevi hakkında değerli bir teolojik tanım sunuyordu. ‘Bu vücut senin değil, sana emanet. Ona işkence etmeye hakkın yok’. Tam da o lanet olası avizenin altında söylenen bu sözler üstüne, insanın aklına ‘pekiyi işkence görmeye ihtiyacımız olduğunda başkasına mı başvurmalıyız. Korumanızı ödünç verir misiniz?’ diye sormak geliyordu elbet.
Velhasılı kelam, Başbakan, onun yiğit konuşmaları karşısında gözyaşlarını esirgemeyen Arınç, İstiklal Marşı’nı ezbere okuyan 5 yaşındaki kızın duygulandırdığı Çiçek ve beneri zevatın samimiyetini tartmak bizim işimiz olmamalı. Başbakanın 30 yıl sonra gündemine alabildiği 12 Eylül mezalimi hakkındaki gözaşlarını uzun uzun tartışmak da.
Referandum’da evet ya da hayır demeye hazırlananlara ışık tutacak bir bilgi yok bu gözyaşı arkeolojisinden çıkacak.
AKP, elbette kendi çıkarları doğrultusunda yürütüyor Anayasa değişikliği mücadelesini.
Kanımca bizim de aynı şeyi yapmamız gerek.
Gürültü edenlere kulak asmadan.

25 Temmuz 2010 Pazar

İŞTE MİLLİ GÖRÜŞÜN "İDAM" KARNESİ

İŞTE MİLLİ GÖRÜŞÜN "İDAM" KARNESİ
25.07.2010 12:22


Milli Görüş’ün yetiştirdiği ikinci kuşak politikacılar 12 Eylül 1980 darbesi idamları için bugün gözyaşı döküyor.
Peki Milli Görüş Hareketi 40 yıllık siyasi tarihleri sürecinde siyasal idamlar konusunda nasıl tavır aldı?
12 Eylül darbesi sürecinde TBMM’de yoktular. Adalı ve Pehlivanoğlu idam edildiğinde cezaevindeydiler.
12 mart 1971 darbesinin astığı Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamları TBMM’ye geldiğinde meclisteydiler. Nasıl tavır aldılar?
Necmettin Erbakan’ın genel başkanı olduğu Milli Nizam Partisi, 12 Mart darbesinden sonra 20 Mayıs 1971’de kapatıldı. Ancak partinin milletvekilleri hakkında hiçbir yasal işlem yapılmadı. Milletvekilleri TBMM’ye bağımsız milletvekili olarak gidip gelmeye başladı.
Denizlerin idam oylaması TBMM’de 10 Mart 1972’de oldu.
Erbakan bu oylamaya katılmadı.
MNP’nin diğer iki milletvekili Isparta milletvekili Hüsamettin Akmumcu ve Tokat milletvekili Hüseyin Abbas idama “evet” dedi.
Hadi söz geldi yazalım; peki o gün TBMM’de kimler nasıl oy kullandı; bazı bilindik isimleri yazalım ki idam deyince akla sadece darbeciler gelmesin!
İdamı isteyenler:
Süleyman Demirel, Ferruh Bozbeyli, Sadettin Bilgiç, İlhan Darendelioğlu, Turhan Feyzioğlu, Faruk Sükan, Vefa Tanır, İhsan Kabadayı, Ahmet Topaloğlu, Turgut Toker, Ahmet İhsan Kırımlı, Barlas Küntay, Kemal Demirer, Seyfi Öztürk, Abdurrahim Türk, Hamdi Mağden, Talat Asal, Necmettin Cevheri, Cevdet Akçalı, Orhan Oğuz, Ali Naili Erdem, Mesut Erez, Nuri Bayar, Enver Akova, Cavit Oral, Nahit Menteşe, İsmet Sezgin, Esat Kıratlıoğlu, Erol Akçal, Emin Paksüt, Abdullatif Ensarioğlu... (245 milletvekili)
Çekimser: Gıyasettin Karaca, Hüseyin Balan, Fazıl Güleç...(10 milletvekili)
Karşı çıkanlar:
Başta İsmet İnönü vardı. Hatta siyasi davalarda idam olmasın teklifini bile gündeme getirdi. Sert tepkiler aldı. .
Karşı çıkan diğer bazı isimler şunlardı: Bülent Ecevit, Kamil Kırıkoğlu, Cahit Angın, Celal Kargılı, Mehmet Ali Aybar, Orhan Eyüpoğlu, Orhan Kabibay, Necdet Uğur, Şeref Bakşık, Mustafa Üstündağ, Nermin Neftçi, Mustafa Timisi, İsmail Hakkı Birler, Abdullah Baştürk... (63 milletvekili)
Oylamaya katılmayanlar:
Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş, Kemal Kaçar, Prof. Aydın Yalçın, Memduh Ekşi, Hilmi İşgüzar, Ahmet Şener, Kinyas Kartal, Cahit Karakaş. Kemal Satır, Şevket Yılmaz, Kasım Güfrevi, Kazım Ulusoy, Orhan Birgit, Osman Bölükbaşı, Yüksel Menderes, Ali Naki Ulusoy, Zeki Çeliker, Ali Rıza Septioğlu, Sadık Perinçek, Rıza Kuas... (124 milletvekili)
Oylama sonucu TBMM’den idam kararı çıktı.
CHP idamları Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Anayasa Mahkemesi Raportörü CHP’nin başvurusunun reddedilmesi istedi. Mahkeme, Raportörü dinlemedi; TBMM’nin kararını usul yönünden bozdu.
İdamlar 24 nisan 1972’de yeniden TBMM gündemine geldi.
Necmettin Erbakan İsviçre’ye gittiği için oylamaya katılmadı. İki MNP’li yine idam lehine oy kullandı.
Bu arada bir önceki oylamaya katılmayan Alpaslan Türkeş, Prof. Aydın Yalçın, Zeki Çeliker gibi bazı milletvekilleri bu kez idam lehine el kaldırdı. İdam isteyen milletvekili sayısı 245’den 275’e çıkmıştı.
Ve Senato’daki oylama sonucu da kararı değiştirmeyince, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972’de idam edildi.
Yani...
Her milletvekili bilmelidir ki, aradan yıllar geçse de, mecliste kaldırdığınız o elinizin vebali bir gün gelir yakanıza yapışır işte böyle...
Soner Yalçın
Odatv.com

23 Temmuz 2010 Cuma

YURDUM İNSANINDAN İNSAN MANZARALARI...

GELİŞMİŞ ÜLKE İNSANLARI TRENLE YOLCULUK YAPARKEN,YURDUM İNSANI TRENİ İTEKLEYEREK YOLCULUK YAPAR....

Herkes görüyor ama kimse açıkça söyleyemiyor.
PKK, orduyu, eski zaman argosuyla söylersek, “küllüm” ediyor.
Öyle bir mangayı falan pusuya düşürmüyor, gidiyor karakolları, birlikleri, taburları basıyor, “en seçkin” birlikler denen komando tugayına saldırıyor.
Her seferinde zayiat verdiriyor ve gidiyor.
Ordu, PKK’nın peşinde değil, PKK ordunun peşinde gibi bir görüntü var.
Üstelik ordu, her baskından önce “baskın yapılacağına” dair istihbarat da alıyor ama PKK’yı durduramıyor.
800 bin kişilik orduyu hallaç pamuğu gibi atan PKK kaç kişi dersiniz?
Beş bin kişi.
Bildiğimiz kadarıyla da bunun sadece bin beş yüzü Türkiye sınırlarının içinde.
O bin beş yüz kişi orduyu felç etmeye yetiyor.
Ya PKK on beş bin kişi olsaydı?
Herhalde Türk medyası, “şanlı Ankara direnişi” konusunda ateşli manşetler atar, “PKK’yı Ankara kapılarında durdurduk” diye övünürdü.
Ordu niye bu kadar aciz bir halde?
“PKK’lıyı çoban”, “kekik toplayanı PKK’lı sanan” generalleri yükselten, sürekli darbe planları yapan, lahikalar yazan, ilkokul çocuklarını bile fişleyen, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini aklına takan, başörtülü kadınlarla uğraşmayı marifet sanan, “baskın olacak” bilgisini aldıktan sonra Dağlıca’da olduğu gibi PKK’nın geleceği yolları açan, Ergenekon’u savunmak için kendini parçalayan bir ordudan başka ne beklersiniz?
Bu ordu, ordu değil.
Başka bir şey.
Daha ziyade siyasi bir parti olarak şekillenmiş.
“Siyasi iktidarı” savaştan beslendiği için de “savaşı” asla bitirmeyecek biçimde “konuşlanmış”, ordu çok kalabalık olduğu için PKK orduyu hiçbir zaman yenemeyecek ama bu savaş da hiç bitmeyecek.
Biz bu ordunun aslında “ordu” olmadığını ne zaman anladık?
Bir iki yıl oldu.
Anlaşılıyor ki yıllardır bu yetersizliği sürdürüyor ordu, asker kılığındaki yoksul çocukların ölümüne aldırmıyor ve onları cepheye gönderiyor.
Otuz üç asker olayında olduğu gibi bazen kendisi silahsız erleri PKK’nın kucağına sürüyor.
Niye peki biz otuz yıldır ordunun gerçek yüzünü göremedik?
Çünkü medya hep yalan söyledi.
Doğruları söylemeye kalkışanları da yargı hapse attı.
Sanal bir devlet, sanal bir ordu ve sanal bir medya, “gerçekmiş” gibi yaptılar.
Şimdi devletin, ordunun ve medyanın gerçek olmadığını anlıyoruz.
Bunu anlamamız, tabii büyük bir değişimin sonucunda oluyor.
Türkiye bir altüst oluştan geçiyor.
Öncelikle sermaye el değiştiriyor.
Bütün varlığını “devletle ticarete” borçlu olan, onun için de devletin karşısında boynu bükük duran “büyük şehir zenginlerinin” yerini devletle hiçbir bağı olmayan, dik başlı “Anadolu zenginleri” alıyor.
Bu yeni zenginler siyasete ve medyaya giriyorlar.
Dünyayla iş yaptıkları için dünyayı tanıyorlar, “muhafazakâr” kimlikleri üzerinden halkla daha gerçek bir ilişki kuruyorlar, hak ettiklerine inandıkları iktidarı istiyorlar ve “muhafazakâr” bir yaşam tarzına sahip olmalarına rağmen “küreselleşmiş” bir dünya algısını zihinlerine yerleştiriyorlar.
İktidarı ancak “demokrasi” içinde elde edebileceklerini kavradıklarından da daha demokratlar.
Bu yeni zenginler, Türkiye’nin “Cumhuriyet kurulduğundan” beri sahip olduğu “tek başlı” mutlak iktidar yapısını çatlattılar.
Ordu, yargı, CHP, “devlet zengini” dörtlüsüne karşı daha “demokrat”, daha “dünyacı” ve daha ilerici bir yapıyla ortaya çıktılar.
Şimdi, biri halkın, diğeri devletin desteğine sahip bu “iki sermaye grubu”nun çatışmasını yaşıyoruz.
Bu çatışma, eskinin bütün eksikliklerini, bozukluklarını, suçlarını ortaya seriyor.
Ama “yeni sermaye” sürekli bir çatışma yaşadığından ve bir yanıyla “eskinin” zihnî egemenliğinden kurtulamadığından, “geleceğin” temelini güçlü bir şekilde atamıyor.
Avrupa yolunda kararlı bir şekilde yürüyemiyor, demokrasiyi tam oturtamıyor, Kürt açılımını başlatıyor ama Kürtlere haklarını veremiyor, Anayasa’yı değiştirmek istiyor ama tam değiştiremiyor.
Ama bu “yarım yarım değişiklikler” ve “açılımlar” bile Türkiye için büyük bir değişiklik, daha da önemlisi, bu “yarım açılımlar ve yarım değişimler”, gelecekteki büyük değişimin kapısını açıyor, “eskinin” mutlak baskısını kırıyor.
Zaten onun için Ergenekon yakalanıyor, darbeciler yargının önüne çıkarılıyor, ordunun gerçek yüzü açıkça görülüyor.
Daha “diyalektik” bir anlatımla söylemeye çalışırsak, “eski” teze karşı, yeni bir “antitez” çıktı, bunların çatışmasından bir “sentez”, yeni bir sonuç çıkacak.
Bu “sonuç” bugünkü durumdan çok daha iyi olacak.
Karşımızdaki iki gücün “uzlaşması” gerektiğini söyleyenlere aldırmayın, Türkiye’nin geleceği, bunların asla uzlaşmadan, yeni bir “sentez” yaratana kadar “çatışmasında” yatıyor.

ahmetaltan111@gmail.com

SORMAK


Sorulardan korkan insanlara güvenmem ben.
Sakladığı bir “gerçek” yoksa hiç kimse sorudan korkmaz.
Saklayacak bir şeyi olmayan adam net konuşur, açık konuşur, kimseyi tehdit etmez, edepsizliğe sapmaz.
Sorunun cevabını söyler.
Biz, ordunun içindeki darbe planlarını, fişlemeleri, lahikaları açıkladığımızda Dağlıca ve Aktütün baskınlarındaki “gariplikleri” sorguladığımızda, generaller bizim sorular sormamıza engel olmak için televizyonlara çıkarak bizi tehdit etmişlerdi.
Bizi yalanlamak için yalan söylemişlerdi, bizim “orduya karşı psikolojik savaş yürüttüğümüzü” iddia etmişlerdi.
Biz sorulardan vazgeçmedik.
“Koskoca generalleri”, “dağlarda savaşan kahramanları”, “şanlı orduyu” savunmak için çok insan harekete geçti, onları aklamak için bizi suçladılar, yalan söylediler, “hain” olduğumuzu, “AKP yandaşı olduğumuzu” yazdılar, tehdit ettiler, “sen kimsin ki generallere dil uzatıyorsun” dediler ve sonunda niye böyle davrandıkları, neleri saklamaya çabaladıkları ortaya çıktı.
Şimdi Bugün gazetesinin günyüzüne çıkardığı bir “Heron skandalı” var.
Bir üsteğmen pilotun, bir yarbayla bir tuğamirali aradığı, “PKK’lıları korumak için Heron uçağının düşürülmesini istediği” saptanmış, telefon konuşmaları kayda geçmiş, üsteğmenle konuşan yarbayın “Ergenekon sanığı” olduğu belirlenmiş.
Bu, basit, sıradan bir olay değil.
Olaya adı karışan üç subay da daha sonra terfi etmişler, önemli görevlere getirilmişler.
Üstelik olaydan herkes haberdar, bugün Genelkurmay Başkanı olan orgeneral de olayın doğruluğunu, mahkemeye intikal ettiğini kabul ediyor.
Bu olayda çeşitli sorular var.
O üsteğmen kimi korumaya çalışıyordu?
PKK’lıları mı, PKK’lı kılığına girmiş askerleri mi?
O üsteğmenin korumaya uğraştığı adamlar ne yapmak istiyordu?
Görevleri neydi?
Nereye gidiyorlardı?
Olay ortaya çıktığı halde o subaylara dokunulmadığına göre ordunun içindeki “yüksek rütbelilerin” bu olaydan haberi vardı, demek ki bu ordunun ya da ordunun içindeki bir grubun belirlediği bir stratejinin bir parçasıydı.
O strateji neydi?
Bu soruların cevabını bulup gerçeği ortaya çıkardığımızda bilmediğimiz birçok karanlık olayın içyüzünü de kavrayacağız.
Neden bir türlü barışa ulaşamadığımızı, neden sürekli insanların öldüğünü, neden demokratik bir çözüme kavuşamadığımızı da anlayacağız.
Biz bu soruları orduya sorarken dün PKK’nın yöneticilerinden biri bu soruların sorulmasını engellemek isteyerek ortaya çıktı, ordunun içindeki bir olayı ordunun kendisinden bile daha fazla sahiplendi, Genelkurmay Başkanı olayın “doğruluğunu” itiraf ederken PKK’lı yönetici “böyle bir olay yoktur, bu yalandır” dedi.
PKK’lı yönetici neden Genelkurmay’ı ilgilendiren bir skandalda Genelkurmay’ı bukadar savunmaya çalışıyor ve savunma çabasını, bizi “psikolojik savaş yapmakla” suçlayacak noktalara vardırıyor?
Neden bu PKK’lı yönetici, “acaba askerler PKK’lı kılığına girerek bizim üstümüze yıkacakları bir suç mu işlemeye hazırlanıyordu” diye sormuyor?
Askerlerin böyle bir şey yapmayacağından nasıl bu kadar emin oluyor?
Niye “gerçek” olduğu apaçık ortada olan bir olayın “yalan” olduğunu iddia ediyor?
Neden olayı yalanlayarak “yalan” söylüyor?
PKK bu olaya neden böylesine paldır küldür giriyor, neden durduk yerde “şaibeli” bir olayın parçası haline getiriyor kendisini, niye böyle telaşlı?
Biz, Güneydoğu’daki bir türlü bitmeyen, bitirilmeyen savaşla ilgili soruları Genelkurmay’a sorarken araya PKK girip “bu soruları sormayın” diye bize saldırıyor.
Bu, biraz tuhaf değil mi?
Orduya sorular sorduğumuzda Türklerin bir kısmından epey küfür yemiştik, şimdi PKK’ya soru sorunca Kürtlerin bir kısmından da küfrü yiyeceğiz, çünkü onların kafalarında “silahlılar” kutsaldır ve onlara soru sorulmaz.
Bu, yanlış bir inançtır.
Herkese soru sorulur ve herkese sorulmalıdır.
Sadece köleler soru sormaz.
Ve “köle” olmayı kabullendiğinizde “efendinizin” kim olduğu hiç önemli değildir, o her zaman “efendi”, soru sormadığınız sürece siz de her zaman “köle” olursunuz.
Siz, şu ya da bu “efendiden” birini seçme özgürlüğüne sahip olmayı “özgürlük” sanan bir köle olmak istiyor musunuz?
İstemiyorsanız soru sorun.
Özgürlük sorulardadır.

ahmetaltan111@gmail.com

İdam mahkumu kaçırıldığı gece DPT’de saklandı (12 EYLÜL FAŞİZM KLASİĞİ).

23 Temmuz 2010

Yalçın DOĞAN





İdam mahkumu kaçırıldığı gece DPT’de saklandı

SIKIYÖNETİM komutanı Korgeneral Recep Ergun olanca hışmı ile bana bağırıyor, yer gök inliyor:

“Nerden öğrendiniz bu haberi? Bunu sadece Milli Güvenlik Konseyi üyeleri ile 8 kişi biliyor. Siz nereden öğrendiniz?”

12 Eylül’ün esip savurduğu günler. Gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler, işten atılmalar, idamlar, şişlenmeler birbiri ardına. Ben Cumhuriyet Ankara Temsilcisiyim.
Ogün Cumhuriyet’te bir haber:

“Cezaevinden kaçtıkları gece Devlet Planlama Teşkilatında (DPT) saklandılar.”

Ülkücü iki idam mahkumu, Mustafa Pehlivanoğlu ile İsa Armağan Mamak Askeri cezaevinden kaçırılıyor.

12 Eylül, askeri darbe dönemi, korkunç otoriter bir rejim. Bu koşullarda iki idam mahkumu, hem de askeri cezaevinden kaçırılıyor.

HANGİ GAZETECİLİK

Kaçırılmadan kısa süre sonra çok önemli bir habere ulaşıyor. İki idam mahkumu kaçırıldıkları gece Başkentin göbeğinde, Başbakanlık binasının hemen bitişiğindeki DPT’de saklanıyor. 

Bu haber sadece Cumhuriyet’te çıkıyor, sabahın köründe beni sıkıyönetim komutanının karşısına dikiyorlar. Komutan Ergun’un ağzından köpükler çıkıyor:

“Kimden öğrendiniz bunu kardeşim? Söyleyeceksin.”

Ben çareler arıyorum:

“Evrensel gazetecilik kurallarına göre haber kaynağını söylemem mümkün değil.”

Korgeneral Ergun’un öfkesinden komutanlık binası inliyor:

“Ne evrenseli, ne kuralı, gazetecilikmiş, saçmalayıp durma, söyle kimden öğrendin?”

Ben bir başka yöntem denemeye çalışıyorum:

“Ama haber doğru.”

Öfkeli komutan bir anda şaşkın:

“Tabi doğru, DPT’de saklanmışlar.”

GAZETE KAPATMAK

Haber kaynağını söylersin, söylemem, ısrarı ve inadı 10 dakika kadar sürüyor. Sıkıyönetim komutanı noktayı koyuyor:

“Ya söylersin ya da seni içeri atarım, gazeteyi de kapatırım.”

Ben:

“Askeri rejim ne kadar sürecek bilmiyorum siz burada ne kadar kalacaksınız bilmiyoruz. Ama askeri rejim bittikten sonra, ben yine gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Eğer şimdi gazetecilik kuralını ihlal edip söylersem, ben bir daha gazetecilik yapamam.”

Komutan beni odadan kovuyor, askeri savcıya gönderiyor, ifademi alıyorlar. Beni içeri atmıyorlar ama Cumhuriyet doğru bir haberden dolayı 2 gün kapatılıyor.
Geride kalmış bu anıyı bugün hatırlıyorum. Başbakan Erdoğan geçen gün konuşmasında ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun mektubundan satırlar okuyor ve kürsüde ağlıyor. Konuşması pek çok tartışmayı beraberinde getiriyor. Ama o tartışmalarda bir eksik var.

İdam mahkumu Mustafa Pehlivanoğlu ile İsa Armağan’ı askeri cezaevinden kim kaçırdı? Bu sır henüz çözülmüş değil. Demokrasi kahramanı, darbeci avcısı AKP iktidarına düşen bu sırrı çözmek. Çözsün ve 12 Eylül’ün bir maskesini daha düşürsün.