12 Haziran 2011 Pazar


''Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!''
( Nietzsche )

11 Haziran 2011 Cumartesi

SON YAZI

ECE TEMELKURAN
SEN fena biri değilsin bence. Vallahi. Kimseye bilerek zarar vermedin örneğin.
Çocukları seversin sen. Onlara bir şey olsa sana on bin kez olur onlara ne oluyorsa. Şiir seversin. İyi şiirleri seversin elbette. İyi yaşlanmış, içi ekşimemiş ihtiyarları seversin, kurban rolü oynamayan. Yoksullarla sohbet etmeyi
tercih edersin zenginlerle takılmaya. Daha mı canlı oluyor sohbetleri ne? Dert dinlemeyi sevmezsin ama dinlemeden edemezsin.
Sen fena biri değilsin bence. Yaz akşamları arkadaşlarınla yemek yemeyi, sarhoş olmadan kaliteli sohbet etmeyi ve gülmeyi önemsersin. Misal bugünlerde Cunda'ya gitsen Ziraat Bankası veznesinden emekli İrfan Kaptan'ın küçücük teknesine
binsen, İrfan Kaptan çipura yapsa, denize atlasan gibi hayallerin var. Çok dostun yoktur senin. Azıcık. Dostlar hep azdır zaten. Onlara bir şey olacak diye ödün kopar. Dostlarının eve temizliğe gelen kadınlara nasıl davrandığını önemsersin. Sevgilini muhakkak garsonlara iyi davrananlardan seçersin.
Kazandığın fazladan para seni rahatsız eder bazen. Hak ettiğini düşünmediğin için değil, kimsenin bu kadar adil olmayan bir düzeni hak etmediğini düşündüğün için. Yoksullar varsa hepimiz suçluyuz diye düşünürsün, kimse masum değil."Benim de sorumluluğum var" diye düşünürsün hep, için sıkışır kimi kez. Aldığın yeni şeylerden manasız bir suçluluk duyarsın bazen.

Sen fena biri değilsin bence. İşten atılan işçiler Boğaziçi Elektrik AŞ'nin önünde dünkü gibi eylem yaptıklarında yanlarından geçiyorsan biraz durup alkış tutmak istersin, hiç değilse. Orada kalamadığın için canın sıkılır. Aldatılan liselilere, dayak yiyen üniversitelilere için ezilir, ağlarsın çoğu kez haberlerde. Onları gördüğün yerde, "Kalbimiz sizinle, destekliyoruz" demek
istersin, komik düşecek olsan bile.Sen fena biri değilsin bence. Kürsülerden tehdit edildiğinde korkuyorsun mesela,
korktuğun için öfkeleniyor ve öfkelendiğin için olduğundan daha cesur oluyorsun.
Bağırıyorsun mesela minibüste haberler dinlerken, duysunlar sesini diye.Karşında iktidar âşığı halkımızı görünce delirecek gibi oluyorsun, "Müstahak bunlara" diyorsun içinden, sonra utanıyorsun böyle düşündüğüne. Nasıl düzelecek
bu ülke diye düşünüyorsun, kimse senden böyle bir şey istemese de.Sen fena biri değilsin bence. Şu Kürt meselesinin öldürmekle, ölmekle çözülmediğini biliyorsun. Oğlu doğar doğmaz bir gün gideceği savaşı düşünerek içine korku düşen anneler olmasına katlanamıyorsun bu ülkede.

Her şeyin para olmadığını, insanların daha güzel binalarda yaşayınca hemencecik daha mutlu olmayacağını biliyorsun. Gücün her şeyi meşrulaştıramayacağını,ezilenin, başka türlü olanın da söz hakkı olması gerektiğini düşünüyorsun.
Mazlum her zaman zalimden daha yakın sana. Güçlüler güçsüzleri ezince ellerini ovuşturmuyorsun, ağzın sulanmıyor, keyfe gelmiyorsun. 

Sen fena biri değilsin bence.
Bence senin sana benzeyen arkadaşların var. Kendi gibi olmayanları tehdit etmeyen insanlar bunlar. İnsanları kendine benzetmeye çalışmayan, benzemeyince de onların telefonlarını dinlemeyen, seks dedikodularını ortaya sermeye çalışmayan temiz insanlar. Efendi, düzgün insanlar. Kendi gibi olmayan insanlara
"riskli" şeyler yaptıklarını söylemeyen, alttan alta sopa göstermeyen normal insanlar. Bence senin arkadaşların da hiç fena insanlar değil.
Senin ailen de hiç fena değil. Ne annen ne baban kendinden güçsüz olanı ezmiş değil. 

Alevi'ymiş, Kürt'müş, Süryani'ymiş, Ermeni'ymiş böyle şeylere ehemmiyetvermezler. Daha hiçbiri Aleviler için "mum söndü" lafını kullanmış değil, ayıp çünkü, çok ayıp böyle şeyler, biliyorlar. Eğer bir kız çocuğu kalçasını kırarsa ona bekâret testi yaptırmak akıllarına gelmez mesela, çok ayıp çünkü,
biliyorlar. Kimseye haksızlık etmedikleri gibi garibanlara yardım etmek isterler kendilerince. Böyle yani, tatlı insanlar senin annenle baban, kardeşlerin.

Şimdi durum böyle ise... Yani sen, arkadaşların, ailen böyle insanlarsanız, yani hiç de fena insanlar değilseniz, e o zaman niye sen kendine hiç benzemeyen insanlara oy veresin ki? Sence de bu çok tuhaf değil mi?
Laf aramızda ben de fena biri sayılmam. Düşünsene mesela ben hapse girsem, ya da beni rezil etse muktedir, rüsva eylese... Hoşuna gider mi? Bence gitmez. Benden hoşlanmasan bile böyle bir şeyin yapılması tatsız gelir sana. Niye beni hapse
attırasın ki... Değil mi? Niye bu benim son yazım olsun mesela? Kardeş, iyisi mi sen bunu da düşün oy verirken...

9 Haziran 2011 Perşembe

YETMEZ AMA EVET GERÇEĞİ; Savunmasıyla da kızdıracak

Peygamberinin sözünden korkan dindar biri..

Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan, Kof Kabadayılık başlıklı yazısı nedeniğyle Başbakan Erdoğan'ın açtığı davada savunma yaptı. Altan, savunmasında da Başbakan Erdoğan'ı sert sözlerle eleştirdi.

Ahmet Altan'ın 15 Ocak 2010 günü Başbakan Erdoğan'la ilgili "Bu mu senin adamlığın, bu mu senin delikanlılığın? Utanmadan sahipsiz bir sanatçıdan paye toplamaya çalışıyorsun!" dediği köşe yazısı üzerine Erdoğan, Altan hakkında 50 bin TL'lik dava açmış ve suç duyurunda bulunmuştu.
İşte Ahmet Altan'ın savunması

Sayın Yargıç,

Beni buraya, hapse atılmamı isteyerek gönderen adam, bu ülkeye çok yararlı hizmetleri olmuş, değerli bir adamdır.

Kendisi de sıkıntı çekmiş, yargılanmış, hapis yatmış biridir.

Benim hapsedilmemi isteyen adam, bu ülkenin başbakanıdır.

Çeşitli acılar, zulümler, düşmanlıklar, yenilgiler görmüş, hepsinin altından kalkabilmiş bir adamdır.

Ne yazık ki yenilgiler karşısında güçlü duran nice insan, zaferlerin ağırlığını taşıyamamış, sarsılmış, yolunu şaşırmış ve kendi galibiyetiyle yaralanmıştır.

Benim hapsedilmemi isteyen bir zamanların mahkumu, şimdinin başbakanı da kendi galibiyetinin yaralarını taşıyor bugün.
LİDERLERİN YOLUNU ZAFERLER ŞAŞIRTIYOR

Bir zamanlar şiir okuduğu için sistemin efendileri tarafından hapsedilmiş bir kurbanın, kendisi iktidara geldiğinde yazarların hapsedilmesini isteyen birine dönüşmesi, o adamın geçtiği yollarda yaşadığı yenilgilerden değil, zaferlerden dolayı yolunu şaşırdığını gösterir.


Bugün bu gerçek, bu davanın kendisinden de, benim hapsedilmemden de daha büyük bir önem taşıyor, çünkü bu başbakan yeni bir zafer kazanmaya hazırlanıyor.

Taşımakta zorlanacağı yeni bir zaferi daha olacak.
UYARMAK İSTEDİM

Ben, bunun bedelini, başta kendisi olmak üzere bütün ülkenin ödemesinden çekindiğim için kendisini uyarmak istedim.

Bugün benim burada yazdığım bir yazıdan dolayı sanık sandalyesinde oturmama yol açan mesele, başbakanın bir heykel hakkındaki haksız, yersiz, haddini fevkalade aşan bir hüküm vermesiyle başladı.

UCUBE TARTIŞMASI

Kars'taki bir heykele "ucube" diyerek yıkılmasını istedi.

Kendisi hakkında yazılmış bir yazı karşısında gösterdiği tepki, o yazıyı yazanın hapsedilmesini istemek olacak kadar kendisini önemseyen biri, bir başkasının eseri hakkında bu kadar rahatça aşağılayıcı sözcükler kullanabiliyorsa ve bunu doğal buluyorsa, o adam kendisini kutsallaştırmaya, başkalarını ise saygıyı hak etmeyen insanlar olarak görmeye başlamış demektir.

Ölçüleri böylesine şaşmış biri başbakansa, bu ölçü şaşırması herkes için bir sorun anlamına gelir.
ESTETİK YOKSUNU CAMİLER VAR

Ülkemiz çirkin heykellerle, çirkin binalarla dolu, şehir meydanlarında fevkalade kötü yapılmış Atatürk heykelleri, her yanda inançlı insanların da yakınmasına neden olan estetik yoksunu camiler var.

Başbakan, çirkin bulduğu herhangi bir Atatürk heykeline ya da camiye "ucube" diyebilir mi, onları yıktırtabilir mi, cesareti buna yeter mi?

Onlara dokunamayan birinin sahipsiz bir heykeltıraşın heykelini aşağılayarak yıktırtması nasıl tarif edilebilir?

KOF KABADAYILIKTIR

İçi boş gösterişçi bir yiğitlik, kof bir kabadayılıktır bu, kolay bir hedef seçip onun üzerinden çıkar sağlamaktır.

Ayıplanması, kınanması, eleştirilmesi gereken bir davranıştır.

Bir başbakan "beğenmedim" diyerek bir heykeli nasıl yıktırır?

Hangi hakla yıktırır?

Allah muhafaza bu başbakan roman okumaya başlarsa ne olacak, bir düşünün.

Başbakan beğenmediği için Madam Bovary'i, kocasını aldatan bir kadını anlattığı için Anna Karenina'yı meydanlarda mı yakacağız?
BAŞBAKAN'IN KİTAP YAKMAYA BAŞLAMAMASININ..

Sokaklarda henüz kitap yakmamayı, başbakanın roman okumamasına mı borçlu olacağız?

Başbakan kendini her türlü eser hakkında hüküm verecek kadar yetkin ve beğenmediği her şeyi yok ettirecek kadar güçlü görüyorsa, Türkiye'de bütün sanat eserlerinin kaderi başbakanın iki dudağı arasına mı sıkışacak?

Buna itiraz etmeyecek miyiz?

Buna isyan etmeyecek miyiz?

Boyun mu eğeceğiz böyle bir hoyratlığa?

Kendini tek merci olarak gören biri mi belirleyecek bütün sanatçıların ve eserlerinin kaderini?

BUNU KABUL ETMEM

Ben bunu kabul etmem.

Bunu kabul edeceksin, sineye çekeceksin, buna öfkelenmeyeceksin, karşı çıkmayacaksın diyerek beni hapisle tehdit eden başbakanla savcı, korkutmak için kendilerine başkasını bulsunlar.

Onların gücü yetmez beni korkutmaya.

Ben bu ülkede kimsenin kaderi, bir insanın iki dudağı arasına sıkışmasın istiyorum, ben bu ülkede herkesin özgür olmasını, fikirlerini söylemesini, ibadetini yapabilmesini, eserlerini yaratabilmesini, dilini konuşabilmesini, istediği gibi giyinip, istediği gibi fikirlerini söyleyebilmesini savunuyorum.

Başbakan neyi savunuyor?

Bir heykeli tek emirle yıktırabilen biri neyi savunabilir?

Heykeli yıktırılan heykeltıraşı kim savunacak bu ülkede, kim ona sahip çıkacak, kim adalet isteyecek, kim güçsüz birinin gadre uğramasına engel olacak?

Bir zamanlar bu soruların cevabı olarak bu ülkede çok insan bu başbakanın adını söylüyordu, bugün bunu söylemek çok zor.

REFERANDUMDA ÖYLE BÜYÜK BİR ZAFER KAZANDI Kİ

Referandumu öylesine büyük bir zafer kazandı ki başbakan, omuzları o zaferin ağırlığını taşımaya yetmedi.

Aradan daha altı ay geçmeden heykelleri yıktırtmaya başladı.

Eskiden durduğu yerden öylesine savruldu ki bu insan, bütün dindarlığına, bütün inancına, yaptığı bütün dini vurgulara rağmen bugün Hazreti Muhammed'in bir hadisi söylendiğinde bunu hakaret olarak kabul ediyor.

Bir hadisten gocunan dindar Müslüman, ne o hadisten, ne o hadisi söyleyenden kuşku duymalı.

O insanın kuşku duyacağı tek varlık, kendisidir.

Başbakan bunu bile fark edemiyor artık.
PEYGAMBERİN BİR SÖZÜNÜ SÖYLEMEM DELİL OLARAK GÖSTERİLİYOR

O dindar başbakanın hakkımda yazdırdığı iddianamede, aleyhime delil olarak peygamberin bir sözünü söylemem gösteriliyor.

Kendi zaferiyle yaralanmak budur işte.

Gücünü öyle yanlış kullanırsın ki sonunda peygamberinin sözü sana hakaret gibi gözükmeye başlar.

Peygamberinin sözünden korkan, peygamberinin sözünden gocunan dindar biri, bir ülkeyi yönetmekten ziyade trajik bir romana başkahraman olmaya daha uygundur.

Acıklıdır durumu çünkü ve bu acıklılık, güçle, iktidarla birleştiğinde ortaya çok tehlikeli biri çıkar.

Ben, bu ülkenin tarihi liderlerinden biri olabilecek bir insanı, kendi varlığını, düşüncelerini, inançlarını yok sayan bir zafer yorgunu olmaktan kurtarabilmek, kişisel bir trajedinin ülkenin bütününe yayılmasını engelleyecek bir uyarıda bulunabilmek için yazdım o yazıları.

Hakaret etmedim.
HAKARET ETMEDİM

Başbakanın bana karşı kullanmaya kalktığı hırpalıyıcı dili, yazdıklarımı daha iyi kavrayabilsin diye ona karşı kullandım.

Ama tarihi bir lider olmakla bir trajedi kahramanı olmak arasında sallanan bu başbakan, her şeyin sadece kendisine mübah olduğunu sandığından, bunun hakaret olarak görülüp cezalandırılmasını istedi.

Sayın Yargıç,

Vereceğiniz karar benimle ilgili olmayacak.

Siz bu ülkenin hukukunun, keyfi davranışlara, gücün hoyratça kullanılmasına, güçsüzlerin ezilmesine cevaz verip vermediğine karar vereceksiniz.
BENİ MAHKUM ETTİRİRSENİZ BAŞBAKAN DAHA ÇOK HEYKEL YIKTIRIR


Beni mahkum ederseniz, başbakan daha çok heykel yıktırır.




Mahkum etmezseniz belki hata yaptığını fark eder.

Bunu fark ederse, hem bu ülke, hem de kendisi kazanır.

Ben, kendi zaferlerinin ağırlığıyla yolunu şaşırmış bu başbakana yardım etmenizi isterim.

5 Haziran 2011 Pazar

Hopa'da neler oluyor?




Fotoğrafta yüzü bize dönük olan kadın, Birsen Kaya. Polis tarafından derdest edilmiş götürülürken. Yer, Hopa.
Kaya, 75 doğumlu, Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin Artvin Bağımsız Milletvekili adayı. ÖDP’nin seçim vetosu yemesiyle ve blok da aday göstermeyince Artvin’de sosyalistlerin desteklediği yegâne aday.
Birsen Kaya seçim sürecini Artvin ve bölgesinde esnaf, mahalle ve kadın toplantılarıyla çok yoğun geçiriyor. Doğal olarak bayraklaştırdığı mücadele alanlarının başında HES’ler geliyor.
Birsen Kaya, öncelikle topraklarının, doğa yapısının korunması gerektiğine inanıyor.
Başbakan’ın eşkıya dediği insanlardan biri. Gaz bombasıyla hayatından olan Metin Lokumcu gibi.
Bu fotoğrafta, Birsen Kaya’nın, Lokumcu’nun Kemalpaşa ilçesindeki cenaze töreninden dönerken diğer ESP üyeleriyle birlikte gözaltına alınış anını görüyoruz. Araçları Hopa girişinde durdurulup çembere alınmış.
Araçlardaki 13 kişi indirilerek kimlik kontrolü yapılmak istenmiş. Durdurmalarına hiçbir gerekçe göstermeyen polisler, tekme tokat saldırarak ESP’lileri gözaltına almış.
Hopa İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Birsen Kaya daha sonra serbest bırakıldı. Gözaltına alınanlardan Ali Kemal, rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı.
Gözaltında tutulan Cemil Aksu’nun eşi Nurcan Vayiç, “Hopa halkı ‘terörist’ ilan edilmiş. O gün küçücük ilçeye 7 bin 500 polis yığan mı terörist, hakkını arayan Hopa halkı mı” diyor.

Birsen Kaya’dan mektup var

Kaya’nın yollamış olduğu mektubu paylaşmak istiyorum:
“Ezilenlerin Sosyalist Partisi Artvin Bağımsız Milletvekili adayıyım. Hem kadın, hem sosyalist hem de bağımsız... Ne cesaret di mi?
Erkek egemen siyaset dünyasında kadınsın. Büyük egemen eşitsizlikler içinde bağımsızsın. Sermayeyi dayanak yapmış partiler dünyasında bir de sosyalist adaysın. Anlayın işte, siz tahmin edin yaşadıklarımızı. Ben bir buçuk aydır Artvin’de dağları, denizleri aşıp mütevazı olanaklarla, gönüllü dostlarımla karınca titizliği ile seçim çalışması yapmaya çalışıyorum.
Ne yazık ki bizim gibi adaylar özellikle de sosyalist olunca medyada yer bulamıyor ve sesi milyonlara ulaştırılmıyor.
Ya da bugün olduğu gibi polis şiddeti gündeme girdiğinde basının ilgisine mazhar olursun. İşte benim basınla buluşma serüvenim böyle başladı. Bir buçuk aydır beni duymayanlar 1 Haziran’da beni fark etti. Nasıl mı? Zorla polis arabasına bindirilip tartaklandığım sahnelerle...
Ben şimdi Hopa’dan, olağanüstü hal koşullarında yazıyorum size. Deyim yerindeyse, günlerden beri eşkıyalar şehre inmiş diyenler terör estiriyor. En demokratik insan haklarından olan basın açıklaması, protesto yürüyüşleri engellenmeye çalışılıyor. Başbakan’ın da açıklamalarından sonra polisin görev edinmesiyle insanlık dışı sahnelerin yaşandığı Hopa’da artık dünde değiliz. Bugün başka bir gün. Bugün itirazı olanın nasıl da devlet eliyle susturulmaya çalışıldığını görüyoruz. Gözaltına alınan insanlar zulüm görüyor. Aileler perişan ve endişeli.
 Bilindiği gibi zatı muhterem Erdoğan, Hopa’ya polis ordularıyla işgale geldi. Abartmıyorum; binlerce polisi çeşitli kentlerden toplayıp geldi ve kuşattı Hopa’yı. Şimdiye kadar hiç gitmediği ve siyasi tarihi itibarı ile de tarihsel dokusunun hiç uyuşmadığı bu küçük ilçeye niye gelir? Hopalılar onun geleceği alanda değil de kendi alanlarında beklediler bu gelişi. Zaten Erdoğan da Hopalıların gelmeyeceğini bilerek il dışından araçlarla getirttiği indirme kıtalara konuştu. Miting Hopa’da, Hopalı alanda değildi. Tüm bunları öngören Erdoğan, Hopa’ya şiddetle, panzerle, copla geldi, arkasından da ölüm bırakıp gitti.
Öyle bir Başbakan ki ölümüze saygı duymadığı yetmez gibi, acımızı yaşamamıza da izin vermedi. İlçemiz işgal altında. Polis ve özel tim her yeri sardı. Sanırsınız ki 12 Eylül. Fatsa’da 12 Eylül’de olduğu gibi köy köy gezip eylemci avına çıktılar. Gece yarısı operasyonları yapıyorlar. Fısıltı gazetesi aracılığıyla daha çok alınacak var diye yayıp korku yaratmaya çalışıyorlar.
Gözaltına alınanların çoğu darp edildi. Bir arkadaşımız hastanede yatıyor, kaburgası kırıldı.
Ben de gözaltına alınırken payımı aldım.
Bu günler geçer. Ama biz, Erdoğan’ın da sıkça hatırlattığı gibi Karadeniz’in asi çocukları, kadın ve gençleri bize yapılanı asla unutmayız. Ölümüze saygı duymayandan dirimize saygı duymasını da beklemeyiz. Ben buradayım. Hopa’da. Ev ev, sokak sokak gezmeye, dağlara tırmanmaya, yaylalarda olmaya devam ediyorum. Yarın mahkemeye çıkarılacak olan ‘Eşkıya’ dedikleri; HES’lere karşı çıkan, demokrasi ve özgürlük isteyen, doğal hayatı koruyan genç Hopalı arkadaşlarımı bekleyeceğim adliyede. Çünkü ben de, gönüllü arkadaşlarım da Erdoğan’ın hazır kıta askerleri değil, bu toprağın çocuklarıyız. Bu toprakları terk etmeyeceğiz.
Sevgiler
Birsen KAYA”
Başkomiser Erdoğan, Hopa’nın burnunu sürtmeye kararlı görünüyor. Polisinin öldürdüğü Lokumcu’nun ardından bile öfkesine gem vuramayan Erdoğan’dan şefkat bekleyen milyonlara duyurulur.

Suç duyurusu

Başbakan’ın seçim meydanlarında hızını alamayıp BDP’yi teröristlikle, Kılıçdaroğlu’nu Alevilikle işaret ederek ne yapmaya çalıştığını biliyoruz elbet. Memleketin açılımlar mühendisi-başdemokratı, nefretten iyice gözü dönmüş olmalı ki geçen gün Nuray Mert’i ‘Namert’ bir PKK muhibbi ilan ederek kitlesini kışkırtmaya gönül indirdi.
Bizden geçtim, Nuray’ın iki yazısını okuyup bir konuşmasına tanıklık etmişler bile onun mertliğinden bir an olsun kuşku duymaz. Nuray Mert, Türkiye basınının değerini arttıranlardandır.
Kimsenin kendisini savunmasına da ihtiyacı yoktur.
Amma, Başbakan, toplumu liseli eylemcilerin karşısına çıkarmakla tehdit ettiği 5, 10 bin gence göz kırpıyor olduğunun farkında mı? Zamanında söz konusu hazır kıta gençlerin kafalarında beyaz bereler olacak mı diye sormayı ihmal etmiştik.
Nuray Mert’in saçının bir teline zarar gelecek olursa; işte buradan suç duyurusunda bulunuyorum, ellerimiz Erdoğan’ın yakasında olacaktır.

Mert dayanır...


Milliyet’le Başbakan yaşıt sayılır. Aralarında 4 yaş var. Erdoğan gençken Milliyet’i görür müydü bilmem, ama Milliyet, Erdoğan’a gelene dek çok başbakan gördü.
Çoğu, muhalefet sevmezdi. Karşıt fikirden hazzetmezdi.
İktidara geldiklerinde ifade hürriyetinden, basın özgürlüğünden dem vurur, işler biraz sarpa sardı mı, “Basın bana karşı” paranoyasına kapılıp saldırganlaşırlardı.

Milliyet’le Başbakan yaşıt sayılır. Aralarında 4 yaş var. Erdoğan gençken Milliyet’i görür müydü bilmem, ama Milliyet, Erdoğan’a gelene dek çok başbakan gördü.
Çoğu, muhalefet sevmezdi. Karşıt fikirden hazzetmezdi.
İktidara geldiklerinde ifade hürriyetinden, basın özgürlüğünden dem vurur, işler biraz sarpa sardı mı, “Basın bana karşı” paranoyasına kapılıp saldırganlaşırlardı.
* * *
Daha Erdoğan’ın Kasımpaşa’da ilkokula başladığı zamanlarda Çetin Altan, Meclis’i baskı altına alıp gençlerin üzerine ateş açtıran iktidarın zulmüne karşı isyanını Milliyet’teki tek cümlelik tarihi yazısıyla dile getirmişti:
“Bugün canım yazı yazmak istemiyor.”
O zulmü yapan Başbakan devrilip insafsızca idama yollandığında, askeri yönetimin baskısına direnerek darağacının fotoğrafını basmayan da yine Milliyet olmuştu.
Erdoğan’ın sahalarda top koşturduğu 70’lerde bu gazetenin yazarları fikre tahammülsüzlük cehenneminde bir yandan sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanıyor, bir yandan da kan gölünde sağ kalmaya çalışıyorlardı.
Sonunda o tahammülsüzlük, bu gazetenin genel yayın yönetmenini, başyazarını kurşunların hedefi haline getirdi.
Muhalifin, canıyla bedel ödediği ülkedir Türkiye...
Ve o bedeli en pahalı ödemişlerden biridir Milliyet...
Erdoğan, işte böyle bir gazetenin yazarına “Bedelini ağır ödeyeceksin” diyor; bir diğerini namertlikle suçluyor.
* * *
Kendisi de iktidara geldiğinde basının kredisinden yararlanmış, pembe manşetlerden payını almıştı.
Sonra her iktidarın ananevi formülü işledi:
Balayı bitince makyaj aktı.
Hatalar çoğaldıkça tahammül azaldı.
Eleştiri arttıkça, öfke kabardı.
Başbakan önce “köşe yazarına hâkim olamayan” medya patronlarına “Bizim dükkânda sana yer yok” demelerini tavsiye etti. Demeyenleri sermayesinden etti.
“Dükkândakiler”in yine de susmadıklarını görünce de şahsen taarruz etti:
İlkin, ÖSYM skandalının yılmaz takipçisi Abbas Güçlü’yü “Bedelini çok ağır ödeyecek” diye tehdit etti.
Ardından da Nuray Mert’in bir yorumuna bozulup (“Güya bayansın” dipnotu eşliğinde) “Bu mertlik değil, namertliktir; izansızlık, densizliktir” dedi.
Bu arada hızını alamayıp, İngiliz The Economist dergisine de seçimde CHP’yi adres gösterdi diye “Ey Economist” diye ayar vermeyi ihmal etmedi.
Bizden uyarması:
Economist yorumcuları yazdıklarına dikkat etmezlerse, yakında o dükkânda kendilerine yer bulamayabilirler!
* * *
“Economist ‘AK Parti’ye oy verin’ dese, buna da karşı çıkardık” diyor Erdoğan; aynı derginin 2007’de AKP’ye destek verdiğinde hükümetçe pek sevildiğini unutmuş görünüyor.
Mazlum durumda olduklarında Nuray Mert’in laik kesimi kızdıran desteğini de bilmezden geliyor.
Ama Nuray çetin cevizdir; “Mert dayanır...” atasözünün delili gibidir.
Zaten bu gazetenin kapısından giren yazarlar, bahsettiğim tarihin ağırlığını sırtlarında taşır, yazdıkları her satırın bedelini ağır ödeyebileceklerini bilirler.
Ama yine tarihte kayıtlı bir hakkaniyete güvenirler:
Güç kullanıp bedel ödetenler geçip gitmiştir; güce boyun eğmeyen köşeler sabittir.

Eşek...


Eşek bir kör kuyuya düştü...

Kuyunun başına toplananlar “Nasıl düştün böyle?” diye seslendiler...

Eşek yanıtladı:

“Eşekliğimden...”

“Nasıl yaptın eşekliği?..”

“Bakmadık, görmedik, anlamadık yani...”

“Seninki de tam eşeklik ama... Biraz bakmaz mı adam nereye gidiyorum diye?.. Baktın önünde karanlık var, düşmeyeceksin...”

*

Eşeği kurtarmaya karar verdiler...

Ama düşmek kolaydır da çıkmak zordur kör kuyulardan...

Herkes bir şey söyledi:

Kimisi “Eğitim...” dedi...

Kimisi “Müstahak, çıkartırsak yine düşer, bırakın aklı başına gelsin” diye ekledi...

Kimisi “Çıkmayacağına göre, ona yardım gıda paketi verelim, otursun oturduğu yerde, sesini kessin” önerisinde bulundu...

Kimisi farklı teklif getirdi:

“Ona aslında iyi bir noktada olduğunu söyleyelim... Önündeki kör kuyuyu göremeyip düştüğüne göre, ne halde olduğunu da anlamaz eşek...”

*

Sonunda....

Sonunda kuyunun başındakiler eşeği kurtarmanın zor olduğunu düşündüler... Eşekten vazgeçip üzerine toprak atarak kuyuyu doldurmaya karar verdiler...

Kararlarını eşeğe bildirdiler...

Eşek sordu:

“Hani bizi kurtaracak çılgın projesi yok mu?..”

*

Kimse onu dinlemedi...

Küreklerle kuyuyu doldurmaya başladılar...

Eşek, üzerine gelen her toprağı silkeledi, ayaklarının altına düşen toprağın üzerine çıktı, böylece yavaş yavaş yükseldi...

Ve kuyu dolduğunda...

Eşek kuyudan çıkmıştı...

*

Üzerine gelen felaketi silkeleyip atamayan, razı olan, katlanan ve tepki göstermeyen eşekler içindir bu hikâye aslında...

Eğer eşek üzerine gelen felakete tepkisiz, sessiz kalıp katlansaydı...

Gitmişti...

*

Hikâyenin tam burasında size “kıssadan hisse” demem gerekiyor ya...

Bunun doğrusu “eşekten hisse”dir.

‘Mertlik’ Meselesi


“Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır” (Hadis-i Şerif)

Sayın Başbakan, Konya mitinginde, Dersim konusunda bir yorumuma gönderme yapmış. Bana katılmasını beklemiyordum. Ama bir Başbakan’dan, hakaret ifadeleri kullanmamasını beklemek en doğal hakkımız diye düşünüyorum. Soyadıma gönderme yapıp, ‘namert’ ifadesini kullanmış. Namertlik, böyle bir ifadeyi suskunlukla geçiştirmem olurdu. Dünyanın en cesur insanı değilim ama, böyle bir hakaret karşısında ses çıkarmamak korkaklık değil, alçaklık olur. Kendisini öncelikle nezakete davet ediyorum. Sonra, namert görmek istiyorsa, her devir iktidarın çizgisine göre tutum değiştirip, şimdi de mevcut iktidara yaranmak için bin bir takla atarak çevresine üşüşenlere bakmasını tavsiye diyorum. Çünkü ben namertliği, öncelikle sözünün arkasında durmamak olarak tanımlıyorum.

Hiç gizlim saklım olmadı
Sayın Başbakan’ın, gönderme yaptığı konuşmayı, 26 Mayıs günü Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Dersim Konferansı’nda yaptım. Gizlim, saklım hiç olmadı, bu konuyu da kamuoyu ile paylaşmak isterim. Dersim katliamı üzerine yapılan konferansta, ‘tarihle yüzleşmenin, bugünü değerlendirmek açısından önemli olduğunu’ ifade ettim. Konuşmanın ilgili bölümünde, Mesut Yeğen’in 8 Mayıs tarihli Taraf gazetesinde yayınlanan ‘Kürt Meselesi: Büyük Uzlaşma’ başlıklı yazısına gönderme yaptım. Yeğen, Kürt meselesinde yeni paradigmanın “Müesses nizam Kürtlere zora dayalı değil, yola dayalı ve uzun vadede gerçekleşecek bir Türkleşme önerdiği”ne işaret ediyordu.

Gönderme yaptım
Ben, aslında ‘zora’ dayalı siyasetler ile ‘yola’ dayalı siyasetlerin her zaman el ele gittiğini, birbirini tamamladığını söyledim. Dersim katliamı gibi bir olayın tekrar etmesinin söz konusu olamayacağını, ancak mantığın benzeştiğini hatırlattım. 1935’de Tunceli Kanunu çıktıktan sonra, düzenlenen tenkil operasyonunu anlatan Mahmut Akyürekli, ilgili çalışmasında, “Dördüncü Umum Müfettişi Alpdoğan, ilk iş olarak yol yapımına öncelik verdi” diyor (Dersim Kürt Tedibi, Kitap Yayınevi, 2011, 134). Bu vurguya gönderme yaptım.

Sözlerimin arkasındayım
8 Mayıs tarihli Sabah gazetesinin, “DSİ’nin Genelkurmay’ın desteğiyle Şırnak ve Hakkari bölgesine inşa ettiği 11 ‘sınır barajı’nın sınırları kontrol altına alacak” olduğunu müjdeleyen haberine gönderme yaparak, güvenlikçi anlayışın nasıl benzerlikler sergilediğinin altını çizdim. Burada eleştiri konusu ettiğim, sadece mevcut iktidarın değil, mevcut devlet politikalarının ısrar ettiği güvenlikçi mantıktır. Sözlerimin arkasındayım, bu noktadaki eleştiri ve itirazlarımı demokratik ifade özgürlüğü çerçevesinde dillendirmenin ‘mertlik’, ‘namertlik’le ilişkisini kurmak ‘anlayış’ meselesidir. Benim bildiğim, mertlik sözünün arkasında durmaktır. Bu konuda şimdiye kadar hiçbir tereddütüm olmadı. Daha önce de belirttiğim gibi, sözümün arkasında durmak benim için cesaret değil, sıradan bir haysiyet meselesidir.
Mevcut iktidara naçizane tavsiyem, haysiyetsiz destekçilere itibar etmek yerine, haysiyetli muhaliflerine katlanmanın her zaman, tüm taraflar için en doğrusu olduğu hususunu bir kez daha düşünmeleridir.
Maruzatım budur.

4 Haziran 2011 Cumartesi

Öğretmen



Hopa İlçesi

Kemalpaşa Beldesi
Köyün adı Dereiçi

*

Gene böyle bi haziran
Hoşgeldin bebek...
Çileye hazırlan.

*

Bembeyaz ekmeğini kapkara maden ocaklarından çıkaran babanın, ilk evladıydı. İlkokul köyde. Ortaokul beldede. Ya lise? O yok. Artvin’e gitmesi lazım. Ona da para yok. Henüz 13 yaşında gurbete çıktı. Taa Batman’a gitti. Amcasının yanına. Meslek lisesi okudu. Elektrik. Üniversite sınavına girdi. Zonguldak Maden Teknik Okulu’nu kazandı. Dört sene okusa maden mühendisi olacak... Dalga mı geçiyorsun? Nasıl kalacak orada, hangi parayla? Rize’ye gitti. Öğretmen Okulu’na yazıldı. Neden Rize? Kendinden sonra dünyaya gelen ikiz biraderleri Rize Ticaret Lisesi’ne gidecekti. Babaları maden ocağından emekli olmuş, ek gelir için balıkçılığa başlamıştı ama, yetişemiyordu. Ailenin en büyük oğlu olarak, masraflara omuz vermesi gerekiyordu. Çaykur’a girdi. Ev tuttu. Kardeşlerini yanına aldı. Bi yandan çalıştı, bi yandan okudu, bi yandan kardeşlerini okuttu. Öğretmen oldu. İlk görev yeri? Konya’nın Bozkır İlçesi’ne bağlı bi köy...

Gitti. 1980. Haşırt, darbe oldu. Solcu dediler, tutuklandı. Yattı. Çıktı. Sürüldü. Sivas’ın Suşehri İlçesi’ne bağlı bi köye tayin oldu. Bunun burda ne işi var dediler. Gene sürüldü. Bu sefer, Sivas’ın Kangal İlçesi’ne bağlı bi köy... Soruşturma açıldı. Aklandı. Dava açıldı. Kazandı. Doğru bildiğini söylemekti tek suçu... Âşık oldu. Evlendi. Eşi de öğretmendi. Rize’de. Eş durumundan Rize’nin Derepazarı İlçesi’ne tayin oldu. Soruşturmalar, davalar, boğuştu, hepsinden haklı, hepsinden tertemiz çıktı. Evladı oldu. Ulaş. Okuttu.

İzmir’e, Ege Üniversitesi İşletme’ye gönderdi. Emekli oldu. Taksitle iki göz oda, ev aldı. Tapusunu eşinin üstüne yaptı. Hayatı boyunca parasızlık çekmiş, parayla hiç işi olmamıştı. Ödenmeyeceğini bile bile arkadaşlarına kefil olup, ödediği borçların haddi hesabı yoktu. Hiç otomobili olmadı mesela. Öğretmenliğini yaptığı çocuklardı onun serveti. Bi de Tukaş... Köpeği. Yavruyken getirmişlerdi. Tukaş salça kolisinde... Güldü, e adıyla beraber gelmiş, Tukaş olsun bunun adı dedi. Can yoldaşıydı. Avcıydı çünkü. Ama, avcılığı da bi acayipti. Vuran değil. Kurtaran. Yaralı geyik buldu, evine getirdi, tedavi etti, doğaya saldı, yaban hayatı koruma derneklerinden sayısız örnek avcı ödülleri kazandı. Atmaca beslerdi. Büyütür, bakar, günü gelince özgürlüğe uçururdu, hiçbir canlı tutsaklık yaşamamalı derdi.

Çevreciydi. Artistlerinden değil. Aktiflerinden. Derelerin üzerinde santral kurulmasına karşıydı. Vatan topraklarının ona buna peşkeş çekilmesine itirazı vardı. Kahvede oturup dedikodu yapmak, aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın demek, ona göre değildi. Tırsmaz, meydan okur, yüreğini ortaya koyardı. Gözüne gaz sıktılar. Yerli malı gaz. Gaz işi ince iştir, ayarını kaçırırsan öldürür dedik, anlatamadık. Öldürdüler. Öldü. Hayatı boyunca doğruları savundu, doğruları söyledi, ölümünün ardından, ölümüyle ilgili olarak bile “yalan” söylediler... Astımmış dediler. “Meğer astımmış ondan ölmüş” diye yazan gazetecilerden biri çıkıp da “hayatı boyunca doğada yaşamış bir insan, nasıl olur da astım olur, a be şerefsizler” demedi. Diyemedi. Çünkü, gazeteci diye ortalıkta dolaşan tiplerde, bu memleketin çocuklarına öğretmenlik yapan onurlu, namuslu, dürüst insanlara karşı, Tukaş kadar vefa yok... Öğretmen öldüğünden beri yemiyor içmiyor Tukaş, bugün yarın o da kahrından gidecek gibi görünüyor.

*

Hopa İlçesi
Kemalpaşa Beldesi
Köyün adı Dereiçi

*

Başladığı yerde, bitirdi.
Öğretmen toprağa verildi.

*

Gene öyle bi haziran...
Uğurlar ola adam gibi adam.

Yılmaz Özdil-Hürriyet

3 Haziran 2011 Cuma

NAZIM HİKMET'İ SAYGIYLA ANIYORUZ...

VATAN HAİNİ

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
           hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
                            ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
 
 
                                                                                28.7.962
Nazım Hikmet Ran