30 Temmuz 2011 Cumartesi

Akşam gazetesinde yayınlanan karikatür söze gerek bırakmadı
 



Aydınlık gazetesinde Derya Sayın'ın 'Cumhuriyet muhafızları şöyle dursun Tayyip Muhafızları beri gelsin' karikatürü internette paylaşım rekoru kırdı

29 Temmuz 2011 Cuma

Kötü evliliğin 8 göstergesi

İngiltere’de yayımlanan Daily Telegraph gazetesi uzmanlara danışarak kötü giden evliliğin belirtilerini sıraladı

 İşte uzmanlara göre bir evliliğin kötüye gittiğinin 8 belirtisi:
1 Eşiniz uyumaya gittiğinde siz televizyon izliyorsanız,
2 Biriniz uyurken diğeriniz yatakta kitap okuyorsa,
3 ”Neyin var?” sorusunun cevabı “Hiç” oluyorsa,
4 Dışarda buluşmamak için bahaneler üretiyorsanız,
5 Eşiniz iş hakkında şikâyet ederken onun sıkıntısını paylaşmak yerine “yine iş...” diyorsanız,
6 Birbirinizin ailesini ziyaret etmekten hoşlanmadığınızı söylüyorsanız,
7 Birlikte televizyon izliyorken sosyal paylaşım sitelerinde dolaşıyorsanız,
8 Çocuklar dışında konuşacak konunuz kalmamışsa, ilişkinizi gözden geçirmenin vakti gelmiş demektir.

Bu dava böyle bitmez'

29/07/2011 13:42

Hrant Dink cinayeti davası öncesi Dolmabahçe'de saat 09.30' da toplanan 'Hrant'ın Arkadaşları' isimli topluluk, sloganlar atarak yürüdü

'Bu dava böyle bitmez'
Mahkeme Yasin Hayal'in akıl sağlığıyla ilgili Adli Tıp'tan rapor istenmesine karar verdi.

Hrant Dink Davası’nın 19’uncu duruşmasını izlemeye gelen Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth, Rakel Dink ile bir araya geldi. Rakel Dink’in elini kısa bir süre Roth’un kalbinin üzerine koyması, duygulu anlar yaşanmasına yol açtı.
Beşiktaş’taki İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma öncesi, ‘Hrant’ın Arkadaşları’ isimli topluluk, Dolmabahçe’de saat 09.30’ da toplandı. "Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz" diye pankart açan topluluk, ‘Türk, Kürt, Ermeni, yaşasın halkların kardeşliği’, ‘Faşizme inat, kardeşimsin Hrant’ sloganları ile Beşiktaş’a yürüdü.

Burada Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth, milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ile Ertuğrul Kürkçü’nün de aralarında bulunduğu topluluk ile buluştu. Topluluk, ‘Bu dava böyle bitmez’ diye slogan atarken, Hrant’ın arkadaşları adına açıklama yapan Metin Eray, "Hrant Dink’in katledilişinin üzerinden dört buçuk yıl geçti. 19’uncu duruşma öncesi tekrar bir araya geldik. Ogün Samast ceza alınca İşte adalet’ diyenler, bu işi tezgahlayan ağbilerinin peşini bırakacağımızı düşünmüş olmalılar. Yanılıyorlar. Hrant Dink’in katlediliş sürecini önceden bilen, duyan, buna rağmen hasıraltı eden, bu cinayeti teşvik eden, hazırlayan, şekillendiren, cinayet esnasında erketelik yapan, cinayetin işlendiğinden emin olmak için iki adım ötede duran ekipten kim, ya da kimler şu anda yargı önünde? Hiç kimse. Dedik ya! Bu dava böyle bitmez" dedi.


‘AİHM’İN TAVSİYELERİNİN YERİNE GETİRİLMESİNİ İSTİYORUZ’

Yaklaşık 150 kişiye ulaşan topluluk, adliye önüne yürüyüp, aralarında Rakel Dink, Orhan Dink, Paris Barosu Yönetim Kurulu üyesi Olivier Guilbaud, Mersin Barosu Başkanı Hulki Özel ile bir araya geldi. Adliye önünde tercümanı aracılığı ile açıklama yapan Olivier Guilbaud, "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararında tüm sorumluların, azmettiricilerin, ihmal gösterenlerin belirlenmesi belirtiliyordu. Ogün Samast’ın ağır cezaya mahkum edilmesini not ediyoruz. Ama gerçek adalet, cinayetin arkasındaki tüm sorumluların ve azmettiricilerin yargı önüne çıkartılarak gerçek anlamda cezalandırılmasıyla yaşanacak. Geçen Ekim ayında olduğu gibi, bugün de bir kez daha yineliyoruz. 14 Eylül’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Hrant Dink dosyasıyla ilgili verdiği kararında olduğu gibi, ortaya çıkardığı tüm tavsiyelerin yerine getirilmesini bekliyoruz. Bunun altını bir kez daha çiziyoruz" diye konuştu.

CLAUDİA ROTH DAVAYI İZLEYEMEDİ

Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth, duruşmanın geç başlaması üzerine davayı izlemeden öğle saatinde adliyeden ayrıldı. Türkiye'den ayrılmak için uçağına yetişmeye çalışan Roth, çıkışta basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Roth, "Bu dava Türkiye'deki demokrasi için en önemli davalardan bir tanesidir. Burada konu olan demokrasi, özgürlük ve hukuk devleti adaletidir. Katil cezalandırıldı. Ama bu cinayetin arkadasında olanlar, bu katile silahı verenler, ona 'öldür' emrini verenler onlar nerdeler. Katil buzdağının sadece tepesidir. Biz buz dağının kendisini görmek istiyoruz. Bu davanın artık gerçekten başlamasını diliyoruz" dedi.

"SAVCILIK NE YAPIYOR MERAK EDİYORUM"

"Bu davada savcılık ne yapıyor onu merak ediyorum" diyen Roth, "Neden savcılık araştırmalarını derinleştirmiyor. Türkiye Avrupa Konseyi üyesidir. En yüksek mahkeme Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye'yi suçlu buldu. Bu davada sorumluların yargılanmasını talep etti. Niçin bu yapılmıyor? Bunu merak ediyorum. Türkiye hükümeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a ve Adalet Bakanı'na soruyorum handi adımlar atıldı. İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararından sonra, sorumluların yargı önüne çıkarılması için. Eğer Türkiye mahkemenin sonuçlarını gözardı ederse, kabul etmez ve yerine getirmezse bu Türkiye'nin de gözardı edilmesine yol açar. Tabi o zaman başka şeyler düşünmek gerekir Türkiye'ye nasıl davranılacağıyla ilgili" ifadelerini kullandı.

Hrant Dink'in arkadaşı olduğunu belirten Roth, "Ben burada bir Alman milletvekili olarak bulunuyorsam bu Türkiye'nin içişlerine karışmak değildir. Ben Hrant Dink'in arkadaşı olarak ve bir demokrat olarak buradayım. Dünyadaki en barışçıl insanın öldürülmesinin davasını takip ediyorum. Ben burada söz veriyorum ki Almanya'da, burada Hrant Dink'in arkadaşlarının yanında olacağız. Dava sonuçlanana kadar davanın takipçisi olacağız. Bunu da Türkiye'nin bir dostu olarak söylüyorum. Türkiye'de demokratların dostu olarak söylüyorum. Türkiye'de insan haklarını savunanların dostu olarak söylüyorum. Onlar diyorlar ki adil bir yargılama gerekiyor. Hrant Dink'in katilinin bulunması için" şeklinde konuştu.


"BU DAVANIN TAKİPÇİSİYİM"

Sorular üzerine Roth sözlerine şöyle devam etti: "İnsan hakları parçalanmaz bölünemez. İnsan hakları sorunumuzsa eğer dünyada sınırlar ortadan kalkar herkes müdahil olur. Hrant Dink çok iyi biriydi bir barış elçisiydi. Bütün dünyaya Türkiye hakkındaki görüşlerini sunuyordu. Tarihle barışmamız gerektiğini söylüyordu. Onun için ben bu davanın takipçisiyim. Şuanda sorumuz Avrupa Birliği değil insan haklarıdır, demokrasidir adalettir. Onun için burada İstanbul kriterleri, Ankara, Bodrum, Diyarbakır kritirleridir önde olan"

YASİN HAYAL'İN AKIL SAĞLIĞI İLE İLGİLİ RAPOR İSTENDİ
Öğleden sonra başlayan duruşmada Yasin Hayal'in adli tıp uzmanına muayene ettirilerek, gözlem altına alınmasını gerektirir akıl hastası olup olmadığı yönünde rapor aldırılmasına karar verildi.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuklu sanıklar Erhan Tuncel ve Yasin Hayal katıldı. Davanın tutuksuz sanıklarının gelmediği duruşmada, Hrant Dink'in eşi Rahil, kızı Delal ve kardeşi Hasrof Dink hazır bulundu.


Mahkeme heyeti, Yasin Hayal'ın avukatı Eda Salman'ın, müvekkilinin geçen celse duruşmada, kendisinin Pelitli halkı tarafından tehdit edildiği yönündeki iddiaları üzerine cezaevi müdürlüğüne yazılan yazılara verilen cevaplarda son 6 ayda kendisine avukat dahil hiç kimsenin ziyaret etmediğinin bildirildiğini kaydederek, müvekkilinin ruhsal durumunun hastaneye sevk edilerek tespitini istediğini hatırlattı.


Mahkeme heyeti, Hayal'in Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığınca adli tıp uzmanına muayene ettirilerek, gözlem altına alınmasını gerektirir akıl hastası olup olmadığı yönünde CMK'nın 74. maddesinin 1. fıkrası uyarınca rapor aldırılıp gönderilmesinin istenmesine karar verdi.


(dha)

28 Temmuz 2011 Perşembe

Kendimi her zaman mutlu hissederim. Neden biliyor musunuz? 
Çünkü kimseden bir şey ummam. 
Beklentiler daima yaralar. Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin. Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin. Sadece kendiniz için yaşayın ve;
* Konuşmadan önce dinleyin,
* Yazmadan önce düşünün, 
*Harcamadan önce kazanın, Dua etmeden önce bağışlayın,
* İncitmeden önce hissedin,
*Nefret etmeden önce sevin, 
*Vazgeçmeden önce çabalayın,
* Ölmeden önce yaşayın. Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.
Shakespeare
(En Çok Okunan Hayat Tavsiyesi )

26 Temmuz 2011 Salı

Bana ısrarla soruyorlar "Ne düşünüyorsun" diye.



Bana ısrarla soruyorlar "Ne düşünüyorsun" diye. Ormanın nasıl yandığını ya da kimin yaktığını hiç merak etmedim. O ormanda kavrulan 20 gence mani olamamanın utancı bana yetti......

Gözaltına alınanlar saç, sakal ve bıyıklarına ilaveten kaşları da kesilerek askeri cemselere bindirildi. Tüm ilçede bir hafta boyunca teşhir edildi
12 Eylül faşizminin tozu dumana kokteyl ettiği zamanlarda, bir taşra kasabamızda aynen yaşandı. Faşizmin dini, imanı, vicdanı yoktur ama cinsiyeti vardır. O en hoyratından bir erkek kristalizasyonudur; sefil, güçsüz, miyop ve korkak! Cunta, "milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz" o günlerde, yoksullar ve solcuların imhasıyla cansiperane uğraştığı gibi, karı-koca kavgasından trafik ışıklarına kadar bütün günlük yaşam ritüellerine de müdahil oluyordu.
80'li yıllarda, bir taşra kasabasında, sıkıyönetim komutanının önüne bir ihbar geldi. İhbarcı, ilçenin tek hamamı ve tek sinemasında erkeklerin birbirleriyle aşk yaşadıklarını bildiriyordu ve bu ahlaksızlığın behemehal önüne geçilmesini istiyordu. Sıkıyönetim kuvvetleri derhal sinemayı ve hamamı bastılar ve o anda orada bulunan herkesi derdest edip komutanlığa götürdüler. Kentte siyasi sorgulara bıçakla kesilir gibi ara verildi. Bütün sinema seyircileri ile hamama gidenler ve iki işletmenin görevlileri işkenceli sorguya alındı.
Faşizmin çok ayıp bir şey olmasında iki rengin dışındaki renklere tahammülsüz oluşu büyük yer tutar. Bu renkler siyah ve koyu siyahtır!
'Eken biçer'
Sıkıyönetim komutanının eşcinsel ilişkilere dair, kerameti kendinden menkul bir kabulü vardı. "Eken, biçer!" ve "Yel değmedik kavak olmaz!" şeklinde özetlenecek bu mantığın zorunlu bir sonucu olarak herkese şu iki soru yöneltiliyordu: Kimlerle aktif, kimlerle pasif ilişkiye girdin? "C" şıkkı seçeneği olmayan bu soruya iki kategoride de cevap veremeyenler ağır işkencelere uğradı. İşkenceli sorgulardan elde edilen isimler de aynı süreçten geçirilmeye başlayınca, ilçenin erkek nüfusu önemli bir "kırım"a uğradı. Bir müddet sonra bu operasyon kent içi hesaplaşmanın bir aracı haline dönüştürüldü. Artık işkencede itiraf edilen isimler, olayın esas failleri olmaktan çıkmış, türlü gerekçelerle gıcık kapılan insanlardan bir öç alma biçimine dönüşmüştü.
Gözaltındakilerin sayısı astronomik rakamlara ulaşınca durum 12 Eylül generallerinin önüne bir rapor olarak kondu. Dehşete düştüler. "Bülent Ersoy vakası" ilk o toplantıda dile getirildi. Bir dizi önlem almak gerekirdi. Maazallah, erkekliğini yitiren bir toplumu faşizmin uzantısı yapamazdınız! Mübalağa cenk olunmasına karar verdiler. İstanbul'daki eşcinseller gözaltına alınıp saçları kestirildi ve Eskişehir ile Tekirdağ yakınlarında ıssız yerlere bırakılıp kente geri dönmeleri halinde başlarına gelecekler hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirildiler!.. Bülent Ersoy'a da çalışma yasağı getirildi.
Bu taşra ilçemizdeki operasyonun son resmi, Auschwitz'den bile daha vahim bir faşizm uygulamasıdır. Gözaltına alınanlar saç, sakal ve bıyıklarına ilaveten kaşları da kesilerek askeri cemselere bindirildi. Tüm ilçede bir hafta boyunca teşhir edildi. İntihar edenler oldu. Kenti terk edenler oldu. Sinema salonu ve hamam kapatıldı. O günkü sorgularda, "Mal benim değil mi? İstersem dinamit kor patlatırım!" diyen adamı o kadar çok dövdüler ki geri kalan yaşantısını yarı delirmiş bir şekilde tamamladı.
Faşizmin çok ayıp bir şey olmasında, bireyin "mal"ını kamusal alan olarak görmesinin de büyük bir payı vardır.
Malı, canı ve bedeni ile özgür bir ilişki kurabilmek "erkeklere mahsus" bir özellik değildir! Erkeklikten insanlığa terfi edebilenler ancak böyle bir konfora sahip olabilirler.
Kadının erkeğe üstün olduğu en önemli alan tam da burasıdır. Savaşa tellal çıkartılan ve riyakâr methiyeler düzülen bugünlerde en büyük umut, anaç ve kadınca itirazların yükseltilmesidir. Bülent Ersoy bu itirazın en ironik bir biçimde vücut bulmuş halidir.
Eksilen her can, insanlığın noksanıdır.
Faşizmin çok çok ayıp bir şey olmasında, ömrünün en cevahir zamanında yitip giden canlara sadece istatistik bir veri olarak bakmasının da görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir payı vardır.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER: Yönetmen, senarist
 
"Öğrendik ki, İki şey asla terketmezmiş insanı: Biri yanındaki ana, diğer kalbindeki yara"
[A. Behramoğlu]

Kaybettiklerim; dağıttığım servetimdir... {Can YÜCEL}


Basit biri değilim..!
Gözlerimi kanatırcasına ağladığım gecelerim var.!
Ve kahkahalara sarılmış anılarım.!

Herkes kadar dertli,bazılarından fakir, çoğundan zenginim.
Taşıdığım hayallerim, söylenecek şarkılarım,
Paylaşılacak dostluklarım var.

Bilmeyene sevmeyi öğretecek kadar büyük bir kalbim,
Gidene beddua edemeyen bir dilim var..

Yüreğimi korkak büyütmedim.!
"Kaybettiklerim; dağıttığım servetimdir"..!
Can Yücel Sözleri..
Üzülüyorsun ; Takma, diyorlar.
Kızıyorsun ; Değmez, diyorlar.
Susuyorsun ; İki ...çift laf et, diyorlar.
Alttan alıyorsun ; Tepene çıkardın, diyorlar.
Bağırıyorsun ; Sakin ol, diyorlar.
Aklı başında davranıyorsun ; Bu kadar uslu olunmaz, diyorlar.
Ölünce ne diyecekler ?
Muhtemelen ; Ölüm sana yakışmadı.
Ee normal tabii, dirimizi beğenmediler ki, ölümüzü beğensinler . . !

'Üzerlerine benzinli battaniyeler atıldı’

'Üzerlerine benzinli battaniyeler atıldı’
Hayata Dnüş'ün ayrıntıları...
‘Operasyonda Bayrampaşa Cezaevi’nde görevli olan Uzman Çavuş A.S.,Bayanlar koğuş kapısını açmamızı istedi, ama biz bir şey yapmadık. Rutbeli arkadaşlar, yangına karşı attıkları yaş battaniyeleri suya değil, yanıcı maddelere batırdıklarını anlattı” dedi

Milliyet'in haberine göre, 12 mahkûmun öldüğü Bayrampaşa Cezaevi’nde bazı mahkûmlar yanmıştı. İtfaiye ekiplerinin yangına herhangi bir müdahalede bulunmadığı belirtildi.

Hayata Dönüş Operasyonu’nun “Tufan” adı konulduğu ortaya çıkan Bayrampaşa Cezaevi’ne yönelik ayağında, ilk kez operasyonda görev alan bir asker, mahkumların güvenlik güçlerince kasıtlı bir biçimde yakıldıklarını söyledi. Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ifade everen Uzman çavuş şunları söyledi:

Uzun süredir teşkilat içinde bulunuyor olmama rağmen daha önceden hiç görmemiş olduğum özel otomatik tabancalar ile tutuklu ve hükümlülere karşı müdahale yapılmıştır. Bayan tutukluların bulunduğu koğuştan kapılara vurulmak suretiyle, teslim olmak istediklerini, dışarıya çıkmak istediklerini, kapıyı açmamızı istediler, fakat amirlerimizden herhangi bir emir almadığımız için bu duruma müdahale edemedik. İtfaiye de müdahale etmedi. Rütbeli arkadaşlar, yangından korunmak için yaş battaniye attıklarını söylediklerini ancak battaniyeleri suya değil, yanıcı maddelere batırdıklarını anlattı.”

Daha önce, Taraf gazetesine giderek, operasyonda yaşadıklarını anlatan ve o tarihten bu yana ifadesi alınmayan A.S. adlı eski uzman çavuşun ifadesi, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki katliamdan 10 yıl sonra açılan dava kapsamında alındı. Operasyonun “Tufan” adı verilen, 12 mahkumun öldüğü Bayrampaşa Cezaevi ayağına ilişkin 10 yıl sonra açılan davaya bakan Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin talimatı doğrultusunda, Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ifade veren A.S., şunları anlattı:

“Cezaevinde mahkumlara karşı ilk müdahaleyi Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı Birliği’nden (JÖAK) gönderilen ve tam olarak nereden geldiğini bilmediğim başka personel de dahil olmak üzere, ateşli silahları kullanmak suretiyle müdahale etmişlerdir. Bildiğim kadarıyla ilk müdahale esnasında koridorda gördükleri tutuklu ve hükümlülerin kaçmalarını ve karşı koymalarını engellemek amacıyla ayaklarından vurulmak suretiyle teslim almışlardır.”

Envanterde bulunmuyor
A.S. Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ifadesine şöyle devam etti: “Belirtmiş olduğum birlikler tarafından cezaevi duvarları ve tavan betonları delinmek suretiyle kovuşlara mahiyetini bilmediğim ve envanterimizde bulunmayan değişik gaz bombaları ile müdahale edilmiştir.”

‘Böyle yanmalarına  anlam veremedim’
Görevli A.S.’nin ifadesi şu şekilde sürdü:
“Operasyon sonucunda çok sayıda özellikle DHKP-C mensubu tutuklu ve hükümlü yanmak suretiyle hayatını kaybetmiştir. Bayan dışarıya çıkmak istediklerini, kapıyı açmamızı istediler fakat amirlerimizden herhangi bir emir almadığımız için bu duruma müdahale edemedik. Daha sonra bayan tutuklu ve hükümlüler koğuşlarına gittiler, sesleri geldiği için öyle tahmin ediyorum, kısa bir süre sonrada kovuşlarında yangın çıktı.
Biz de İstanbul İtfaiye Müdürleri ekipleri de herhangi bir müdahalede bulunmadılar. Operasyon sona erdiğinde ve kovuşa girdiğimizde kadın mahkumların sayısını tam olarak hatırlamıyorum, gördüğüm kadarıyla kovuş içinde üç ayrı noktada kömürleşmiş derecede yandıklarını ve hayatlarını kaybettiklerini gördüm.
İlk etapta bu derecede yanmaya bir anlam veremedim, çünkü kovuşta sadece yatak ve yorgan vardı ve yanan şahıslar yatak ve yorganlardan uzak noktalarda hayatlarını kaybetmişlerdi.”

Benzinli battaniye
A.S. ifadesine şöyle devam etti:

“Operasyondan uzun yıllar sonra değişik birliklerde karsılastığım ve şu an ismini hatırlamadığım bazı rütbeli arkadaşlar operasyon esnasında JÖAK da görev yaptıklarını ve kovusta yangın çıktıktan sonra yardım isteyen tutuklu ve hükümlülere ‘sizi kurtarmak için yaş battaniyeler atıyoruz, bunlara sarılın ve kendinizi koruyun’ diyerekten battaniye attıklarını , fakat battaniyelere su değil, yanıcı madde dökerek bu şekilde attıklarını ve yanmayı hızlandırdıklarını sohbetimiz esnasında beyan etmişlerdir.”

Bütün hayata son verici veya yaralayıcı müdahaleleri JÖAK ve dosyada adı geçen birlikler tarafından gerçekleştirilmiştir.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

AKP'nin Demokrat Parti 'Fantezisi'

Demokrat Parti’nin, Kemalist modernleşme projesi tepkisel bir eksene yerleştirilen kafası karışık küskün kitlelerinin ilk ve özgür temsilcisi olduğu iddiası merkez sağın ve dolayısı ile AKP’nin en büyük seçim propagandalarından biri olmuştur. Serbest piyasa ve özgür yatırım karşıtı, halk üstüne zincirler ile sarılmış devletçi Kemalist ekonomik ‘zihniyetinin’ ve prangalarının ‘kurtarıcısı’ olarak seçim vitrinlerine yerleştirilmişti Demokrat Parti. Ezanı Türk dili ablukasından kurtaran, uluslararası arenada yalnız kalan Cumhuriyet’in saygınlığın kazandıran ve halka Kemalist dönemde ‘kaybettiği’ özgürlükleri tekrar armağan eden, ‘kıtlıklardan’ sonra ‘bolluk’ ve başarı ile dolu bir ekonomik dönemin iktidarı ve ‘halkın’ gerçek sesi diye etiketlenmiştir merkez sağ söylemlerinde. Bu popülist söylem özellikle idam edilen Adnan Menderes’in doğum şehri Aydın’a gelindiğinde adeta demagojinin dibine vurur ve DP bir ajitasyon malzemesi hali alır. Nitekim, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son seçim maratonundaki Aydın mitinginde bu hüzünlü tablonun renkleri cilalanmış ve halk tekrar popülist seçim diskurlarıyla karşı karşıya bırakılmıştı. Peki, DP dönemin başarı nostaljisinin gerçeklik payı ne kadar? DP gerçektende halk’ın gerçek temsilcisi miydi? Ekonomik kurumların kadrolarında kavrulup yetişen DP’lilerin iktisadi politikaları halka lanse edildiği kadar başarılı mıydı yoksa DP sadece Kemalist modernleşme projesinin şımarık çocuğu muydu? Başka kelimelere dökecek olursak, Demokrat Parti bir fantezi miydi?

LİSTE USULÜ ÇOĞUNLUK SİSTEMİNİN SİHRİ

CHP her ne kadar 1945’deki Çiftçiyi Topraklandırma kanunu ile hem rakibi büyük toprak sahipleri olan DP’lilere gözdağı vermeye çalışmış hem de küçük toprak sahiplerinin çoğunlukta olduğu, ekonomik ve sosyal bütünleşmesi tamamlamayan Türkiye’nin popülist zaaflarından yararlanmak istemişse de, 1930’lar ve 1940’larda kendi iktidarını değişmez kılmak için oluşturulmuş iki aşamalı -1946’de tek aşamaya indirgenmiş- çoğunluk seçim sistemi 1950 seçimlerinde kendi aleyhine işlemiş ve CHP’nin yüzde 34,8’lik oy yüzdesine karşılık DP’nin 56,6’lık oyu, CHP’nin içinden doğan Demokrat Parti kadrolarını iktidara taşımıştır. CHP’nin İslam’ın Türklük ikameli formül ile kültürel ve günlük hayata dair reformlarının toplum üzerinde yarattığı çatlaklardan sızan DP ve kadrolarının başarısı, 1954 ve 1957 seçimleri ve ara zamanlardaki mahalli seçimleri süresince yüzde bazında erimeye başlasa da, CHP’nin otoriter seçim sistemi sayesinde DP üç seçim dönemi boyunca iktidarın mutlak hâkimi olmuştu. Hatta sayısal göstergeler ile azalan siyasal hâkimiyetini, 1957 seçimlerinde kurnaz siyaset hamleleri ile sürdürmeye çalışmıştı. DP, iktidarına karşı seçim ittifakı müzakerelerine girişen CMP, HP ve CHP’nin koalisyonu bir gecede değiştirilen seçim sistemi-parlamenter adaya oy verme yerine parti listesi zorunluluğu getirilmişti- ve erken seçim stratejisi ile darbeye uğratmış ve aldığı yüzde 47,3 oya rağmen meclisteki yüzde 70’lik temsili ile iktidarını devam ettirmişti. Otoriter Kemalist seçim sisteminin mağduru olan CHP ve diğer minör partiler oyların yüzde 51,4’ünü almasına rağmen, meclisteki temsili yüzde 30’u geçmemişti.

Ez cümle, ‘halkın sesi’ olan DP aslında Kemalist seçim sisteminin bir ürünü olarak 1950’li yıllar boyunca çoğunluk seçim sisteminin sihri ile iktidarda kalmıştı. Ayrıca, sürekli azalan oy yüzdelerine rağmen DP daha önceden kurulu olan Kemalist ideoloji ve kurumları sayesinde iktidarını üç dönem boyunca sürdürmeye başarmıştı. 1930’ların parti-devlet bütünleşme süreci içinde toplumun siyasal alana olan refleksinin minimize edildiği ve sosyo-ekonomik bütünleşmenin sağlanamayıp popülist-ajite politikalara açık olan bir altyapı sayesinde DP, 1953 ekonomik buhranına rağmen iktidarın hâkimi olmayı başarmış ve partinin erime süreci çok yavaş olmuştur. Bu yüzden, seçim sistemi ve sayısal değerler göz önüne alındığında Demokrat Parti dönemine ‘halkın sesi’ etiketlemesi hayli tartışmaya açıktır ve Parti’nin iktidarının meşrutiyeti sorguya açıktır.

  
1950 SONRASI DÜNYA İKTİSADİ RÜZGÂRLARI

Demokrat Parti hakkında bir diğer öne çıkartılan etiketleme ise ekonomik ‘bolluk’ ve serbest piyasa ekonomisi fetişidir. Seçim meydanlarında merkez sağ partiler tarafından, özellikle AKP propagandalarında CHP ve onun devletçi iktisadi ‘zihniyeti’ lanetlenir, halkın çektiği ‘kıtlık’ zamanları vurgulularınken DP döneminin ‘bolluk’ yılları yâd edilir. Ancak hem iktisadi hem siyasal gerçekler bu iddianın da, ‘halkın sesi’ savı gibi bir fanteziden öteye gidemediğini gösteriyor.

Öncellikle 1930’lu yıllar dünya ekonomik buhranı ve savaş yılları boyunca kapalı ve devletçi politikalar uygulamak tüm gelişmemiş ve gelişmekte olan ve özellikle faşist güney Avrupa’nın metropolitan Avrupa kapitalizmine karşı uyguladığı bir politika idi. Zaten merkez, batı Avrupa ve Birleşik Devlet’lerde bozulan iktisadi parametreler çerçevesinde Keynesçi, karma ekonomik modeller benimsemişti. Kısaca, CHP’nin böyle bir ortamda serbest piyasa ekonomi uygulaması gerektiği tahayyüllü popülist ajiteden başka bir şey değildir. Nitekim ki, İkinci Dünya Savaşı’nın ‘kıtlık’ yılları bitip, Birleşik Devletler yeni, serbest ekonomik düzenin tohumlarını Marshall yardımlarıyla saçtığı sırada, devletçi-karma ekonomiden ithal ikamesine geçiş sürecini 1947’de imzaladığı anlaşma ile başlatan, AKP tarafından lanetlenen İnönü’den başkası değildir. Bir başka değişle ithal ikamesine dayanan görece serbest piyasa ekonomi sürecini başlatan DP değil, İnönü ve bu süreci hızlandıran DP çizgisine yakın düşen Şemsettin Günaltay hükümetidir.(Zürcher, 1993).


İşin ‘bolluk’ kısmına gelince. İthal İkameci ekonomik büyüme stratejisi, dönemin gelişmemiş ve özellikte gelişmekte olan tüm güney Avrupa ve güney Amerika ekonomilerinin benimsediği -ya da Marshall yardımların empoze ettiği- bir kalkınma stratejisi idi. Bu ekonomik planın amacı, kısa zamanda elde edilen tarım fazlasının ihraç kârı ile bağımlı olunan mamul sanayi üretimlerini yavaş yavaş azaltarak ağır sanayiye geçiş olarak tanımlanabilir. Gelen traktörler, artan teknolojik yardımlar, iyi giden havalar ve Kore Savaşı’nın ithal ikamesine sağladığı elverişli koşullar ile DP, 1953’ün ortalarına kadar tarım alanında büyük bir üretim fazlası ve ekonomik büyüme dalgası yakalamıştı. 1930’lar ekonomik bunalımı ve savaş yılları ardından yıpranan halk, görece dış dinamiklerin etkisiyle yine görece bir düzlüğe çıktı. Ancak 1953’den sonra değişen koşullar ve ithal ikame stratejisinin doğal limitleri nedeniyle rüzgâr tersine esmeye başladı. Tarım ihracatından gelen döviz gelirlerin azalmasını takiben DP’nin popülist politikalar uğruna Toprak Mahsulleri Ofisi kanalı ile oylarına muhtaç olduğu küçük çiftçiye kredileri, oy uğruna alt yapı çalışmaları için yapılan aşırı harcamalar ve DP kadrolarındaki orta ve uzun vadeli ekonomik plan kavramlarına olan ‘alerji’ nedenleri ile iç piyasaya üretim yapan cılız, dövize, teknolojiye ve devlet yardımlarına bağlı bir sanayi ve iktisadi yapı ortaya çıktı. Popülist ekonomik yatırımlar ve harcamalar o kadar fazlaydı ki, 1960 darbesini takiben ipleri eline alan MBK üyeleri adeta ‘tam takır’ bir hazine ile karşılaşmıştı. Bir başka değişle, savaş dönemi ‘ihtiyatlı’ İnönü politikalarıyla zenginleşen hazinenin, üç iktidar döneminde yanlış ve popülist iktisadi politikalar ile içi boşaltılmıştı. Diğer Güney Avrupa ülkeleri, özellikle İtalya örneğinde olduğu gibi 1954 sonrası arkasına alınan rüzgâr ile ekonomik ‘mucizeler’ yaratırken, Türkiye 1980’lere kadar kronik ithalat-ihracat açıkları ve döviz darboğazları ile mücadele etmek zorunda kalmış ve 1950’lilerin elverişli ekonomik rüzgârlarını hiçbir zaman yakalayamamıştı (Pamuk, 2003). Kısaca söylemek gerekirse, toplumsal hafızaya iktisadi ‘bolluk’ diye kazınan DP döneminin diyetini Türkiye 1980’lere kadar ödemek zorunda kalmıştı.


PARTİZANLAŞAN MERKEZ BÜROKRASİ VE KENT KÖYLÜ TÜRKİYE

Peki, Demokrat Parti’yi toplumun olumlayıcı sosyal hafızasına kazıyan ve merkez sağın Türkiye tarihinde ezici bir üstünlükle yer almasının tabanını oluşturan durumun özü neydi? Bunda Kemalist ideolojinin 1930’lar ve 1940’lardaki baskıcı rejiminin toplum üstündeki gölgeleri kadar DP’nin Türkiye siyasi hayatındaki kriz yönetimindeki başarısızlığı ve sosyal dokunun ekonomik parametrelerinin de etkisi var. 1980’lere kadar çalışan nüfusunun yüzde sekseni tarım sektöründe kalmış bir sosyal doku-1980’lerde Türkiye diğer Avrupa ülkelerine göre bu parametrede son sırada idi-, DP’nin 1958-1959 yıllarındaki Kemalist otoriter yöntemleri kullanarak krizi yönetmek yerine bastırmaya çalışmasını takiben partizanlaşan merkezi ve asker bürokrasisi ve tabii ki 1930’lardaki modernleşme projesinin din-modern milliyetçilik ikamesi ile yaratığı çatlaklar, DP döneminde vücut bulan köylü-küçük burjuva ittifakının 1980’lere ve sonrasında neo-liberal değişimler ile 2010’lara kadar uzanmasını sağladı. Bu çerçeve içinde, toplum merkez sağın popülist ajitasyonlarına açık halde devinimleşti ve hareketin çıkış noktası Demokrat Parti dönemi adeta yeniden üretilerek gerçeklikten çok bir fantezi, özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından, olarak halka sunuldu. Dönemin dinamikleri ve ayrıntıları daha dikkatli incelendiğinde ortada ne ‘halkın sesi’ denilebilecek net bir siyasal üstünlük ne de ekonomik ‘başarı’, ‘bolluk’ diye pazarlanacak bir süreç vardı. DP’nin Türkiye siyasal hayatındaki yerini belirlerken, partizanlaşan bir merkez-asker bürokrasisini, sanayileşme fırsatı kaçırılmış, ertelenmiş bir ekonomik süreç ve Kemalist dönemin otoriter dinamiklerinin elverişli koşullarını hesaba katmamak bir siyaset ve bilim sapmasının yanı sıra demagojiden, ajitasyondan başka bir şey değildir.

Türkiye’de popülist söylemler karşılıklı iki ayna arası -geçmiş ve şimdiki zaman aynaları- yansıyan sonsuz fantezilerle yeniden inşa edilerek halka sunuluyor. Sosyal hafızayı olgunlaştırmak isteyen her kesimden gazeteci, akademisyen, siyasi ve entelektüellerin fanatik duruş ve ajite söylemler ile belirli noktaları savunmakla harcadıkları enerjiyi, gerçekleri halkın diline indirmeye aktarmalarını geçmişin, tarihin normalleştirilmesi açısından çok önemli olduğu kanısındayım. Normalleştirilmeyen, fantezi bir tarih yanlışlarla dolu söylemler ve çatışma üretmekle sınırlıdır.


POYRAZ KOLLUOĞLU
BOĞAZİÇİ, ATATÜRK ENSTİTÜSÜ, DOKTORA

Mutluymuşuk...



Karşımızda tanklarıyla toplarıyla coplarıyla patronuyla medyasıyla tarikatıyla yargısıyla okuluyla hacısıyla hocasıyla camisiyle topyekûn donanımlı bir sistem var. Sistem de ha deyince değiştirilemiyor işte; ya da değiştiriliyor da, yukarıda sıraladığım unsurları topyekûn ele geçirince filan değiştiriliyor (bkz. AKP’nin 9 yıllık marifeti).

Ama “toplum” bizim istediğimiz yönde bir değişim istemiyor ki. Neden? Bu soruya kısmen ışık tutacak şekilde Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yılmaz Esmer tarafından yapılan “2011 Türkiye Değerler araştırması” adlı bir çalışma yayınlandı. Araştırmanın özet bulgularının özetini aktarayım:


1. Mutluluk, hayattan doyum: 2001 ekonomik krizinde “çok mutlu+biraz mutlu” olduğunu söyleyenlerin oranı sadece %59’muş. Son araştırmada ise, mutlu olanların oranı %77 olarak bulunmuş. Başka deyişle, 10 yıl içinde, kendisini mutlu hissedenlerin oranı 18 puan artmış!


2. Güven: Hükümete duyulan güven artarken, orduya duyulan güven düşmüş (G.Doğu Anadolu’da ise belirgin şekilde düşmüş).


3. Siyasal katılım: Siyasete demokratik katılım konusunda halkın geleneksel çekimserliği artarak sürüyormuş. Yani halkımız, dilekçe imzalamak, barışçı gösterilere katılmak gibi en konvansiyonel siyasal katılım ve protesto yöntemlerine bile sıcak bakamıyormuş. Çekingenlik son yıllarda artma eğilimindeymiş.


4. Sağ-sol ideoloji: 2011, sağ-sol yelpazesinde, ortalamanın en sağda ölçüldüğü yıl olmuş.


5. Demokrasiye bakış: Türkiye’de,  %63’lük bir oran “parlamento ile, seçimlerle uğraşmak zorunda kalmayan güçlü bir lidere sahip olmanın” iyi olacağı görüşündeymiş. Çok sayıda insan, ailenin korunmasından fiyat kontrolüne kadar pek çok hususu demokrasinin özelliği olarak görüyormuş.


5. “Öteki”ne hoşgörü: Türkiye’de hoşgörü düzeyleri, bazı iniş çıkışlar gösterse de, daima dünya ortalamalarının çok altında.  Başka ırktan, başka dinden, başka renkten, hatta başka düşünceden komşu istemeyenlerin oranları hayli yüksekmiş.


6. Milliyetçilik: Aynı orduya güven sorusunda olduğu gibi, bu soruda da, bölgeler arasında önemli farklılıklar gözleniyormuş.  Örneğin Kuzey Doğu Anadolu’da, Batı Marmara’da, İç Batı Anadolu’da bu oran hâlâ %95’lerin üzerinde seyrediyor, Güney Doğu Anadolu’da ise, 30 puan birden düşüyormuş.


7. Dini değerler: Kısacası bu araştırmanın bulguları da, dini değerler konusunda bundan önceki pek çok araştırmanın bulgularını teyit ediyormuş. Yani toplumumuz, Avrupa’nın ve hatta dünyanın, dinine en bağlı toplumlarından biri.


8. Kadın-erkek eşitliği: Kısacası, bu konuda son 15-20 yıl içinde bir gelişme gözlenmediği gibi, bazı alanlarda eşitlikçi değerlerden daha da uzaklaşıldığı söylenebilirmiş. Kesin olan bir bulgu da, erkek üstünlüğü vurgulayan değerlerin, kadınlar tarafından da önemli ölçüde benimsenmiş, içselleştirilmiş olması.                   


9. Aile ve çocuk: Kısacası, aile, evlilik ve çocuk, temel değerler arasında. Bu konuda, 20 yıl içinde herhangi bir değişim gözlemlenmiyormuş.


10. Sıkıntılar, endişeler: Mesela “yeterli nakit bulamamak” %32 ile en ön sırada... Mesela “yeterli yemek bulamadığını” söyleyenlerin oranı %15. Bu beyanda %100 abartı bulunduğunu varsaysak bile, sayı olarak 5 milyon insan söz konusuymuş!


Tablo böyleyken böyle. Ama asıl diyeceğimi demeden önce, yine bu yılın ilk aylarında TÜİK verilerinden birkaç bulgu daha aktarayım:  

*Ülkedeki mutlak yoksul sayısı 12 milyon... 
*Her 100 kişiden 42’sinin oturduğu ev kötü... 
*Her 100 haneden 60’ı borçlu, 30’u ağır borçlu... 
*100 gençten 21’i işsiz...  
*Her 100 kişiden 60’ının geliri azalmış, 34’ü borçlanmış... 
Ve yine TÜİK verilerinde, Yılmaz Esmer araştırmasına benzer bir sonuç: 100 kişiden 60’ı “mutluyum” demiş, iyi mi? Adeta keyif veren hap almışçasına yaşanan marazi bir mutluluk hali... Hem yoksul ve aç olacaksın hem de mutlu, mesut, bahtiyar! Öte yandan, parayla ha bire mesut olanların ise parasız pulsuzlara “parayla saadet olmaz” şarkısını söylettiği bir garabet...

Peki bu ne menem bir mutluluktur? Tek kelimeyle: “Elhamdülillah” mutluluğudur! “Şükür!” mutluluğudur. Âli İmran suresi ne diyordu? “Andolsun ki mallarınızla, canlarınızla sınanacaksınız... birçok eziyetlere, zahmetlere uğrayacaksınız. Sabreder ve sakınırsanız şüphe yok ki bu, hadiselere karşı gösterilen metanetten sayılır.”


İşte bütün çözüm, bu coğrafyada, çıkış noktası tam da bu ayet olan soruları ısrarla sormakta yatıyor: Kim kimi sınıyor, niye sınıyor? Ve illa ki neden hep mesela geçen hafta taammüden öldürülen 20 gencin benzeri aileler, insanlar sınanıyor? Neden kimse başbakanı filan sınamıyor? Neden her 100 haneden 60’ı borçlu, 30’u ağır borçlu? Neden 100 gençten 21’i işsiz? Neden her 100 kişiden 60’ının geliri azalmış, 34’ü ağır borçlanmış?


Cevapların ayyuka çıkmasıyla birlikte, elhamdülillah dedirtenler, keyif hapını yutturanlar asıl hapı yutacak.


Öyleyse bu soruları sormaya ve cevaplarını ezilenlerle birlikte bulmaya mutlaka devam edeceğiz, aksi halde bizler de “yahu iyi ki Afganistan’da filan yaşamıyoruz” diye “şükür” etmiş sayılmaz mıyız?
MELİH PEKDEMİR

13 Temmuz 2011 Çarşamba


Ülke bölünsün istiyorum;
- yandaş,yalaka ve yavşaklar bir tarafa
- onurlu, şerefli, üreten emekçiler ve vatansever insanlar bir tarafa.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Yersen Rafta Demokrasi Var...

 
Zaten demokrasiyi öyle herkes için istemiyor...

Kadını Arap tesettürüne sokup ortaçağa kapatması, kendisinin İtalyan kravat takıp açılması ondandır...

(.....)

Demokrasiyi her zaman için de istemiyor...

12 Haziran’da “önce seçmen iradesi” demesi... 13 Haziran’da seçmenin seçtiklerini hapiste tutması bundan...

(.....)

Doğrusunu isterseniz, demokrasiye yer de beğenemedi...

Meclis’in dışındakini demokrasi saymayıp “Demokrasinin yeri Meclis’in içidir...” demesi bu yüzden...

*

Oysa demokrasi; kişiye, zamana, yere göre değil... Her yerde, herkes için, her zaman varsa vardır...

*

İki yerde demokrasi olmaz, hadi:

Dinde...

Kışlada...

Dinde; karar gökten inmiştir bir kere, asla tartışılamaz... Sıkıysa “Şu namaz sayısını bir konuşsak” de...

Keza kışlada...

Komutan “Yat...” dediğinde başınızı kaldırıp deseniz mesela:

“Ben buna katılmıyorum... Şu ‘yat’ meselesini bir tartışalım önce... Bakalım yat mı iyi, yoksa kalk mı iyi?..”

*

Bir yerde daha yok diyelim demokrasi:

Kafada...

Onun için parlamentonun dışındakini demokrasi saymıyor, “içeri gelin ki demokrasi olsun” diyor...

Çünkü; arada birkaç parlak laf etmek dışında elinden hiçbir şey gelmeyen... Sadece Meclis fotoğrafını tamamlayan... İşte öylesine göstermelik dekoratif muhalefet istiyor... Farklı demokratik tepkileri, sert yöntemleri, dünyanın her yerinden duyulan tavırları sevmedi...

Demokrasi içeride olsun ki...

Yersen, rafta demokrasi var...

*

O zaman...

Parlamentonun dışındaki demokrasi, parlamentonun içindekinden daha da elzem... Herkes tarafından, her yerde, her an olmalı ve karşılarına çıkmalı demokrasi:

Meydanda, sokakta...

Köşe başında...

Üniversitede, kahvehanede, atölyelerde, tarlada...

Ağızda...

Dilde...


Yürekte...

3 Temmuz 2011 Pazar

18 YILINDA SİVAS KATLİAMINI KINIYORUZ."Peki devlet 18 yıl önce neredeydi?"

03/07/2011 9:33

18 yıl önce 4 saat süren katliama müdahale etmeyen devlet dün anma için gelenleri gaz bombaları ve coplarla dağıttı.

Peki devlet 18 yıl önce neredeydi?
Sivas’ta 37 kişinin yakıldığı olayların 18’inci yıl anma törenlerinde polis eski Madımak Oteli’nin önüne gelmek isteyen gruba biber gazı ve coplarla müdahale etti.

Anma etkinlikleri kapsamında 10 bin kişi sloganlar atarak Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülen eski Madımak Oteli’ne yürüdü. Olayda ölenlerin yakınları ellerinde fotoğraflar ile en ön sıradaydı. ’Madımak utanç müzesi’ yazılı pankart açan topluluk eski Madımak Oteli’ne 15 metre mesafede sokak girişine oluşturulan polis barikatıyla durduruldu. Polis binaya sadece siyasi temsilciler, ölenlerin aileleri ile anma programı tertip komitesi üyelerinin yaklaşmasına izin verdi. Bu kişiler bina önüne gelip çelenk bıraktı ve ’Madımak Utanç Müzesi’ yazılı pankartı binaya asmak istedi. Ancak buna görevliler izin vermedi. Bunun üzerine aileler tepki göstererek binaya girmedi.


Bu sırada polis barikatının ön kısımda bulunanlardan bir grup ’Barikat kaldırılsın’ diye slogan attıktan sonra tekmelerle polis barikatını aşmaya çalıştı. Polis gruba cop ve biber gazı kullanarak müdahale etti. Bu sırada büyük bir panik yaşanırken, organizasyon otobüsündün sık sık ’provokasyonlara gelmeyin’ uyarıları yapıldı. Yaşanan arbede sırasında yaralananlar oldu.


Ankara’da miting

Olaylar devam ederken Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı Turgut Öker, kalabalığı sakinleştirmeye çalıştı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Hüseyin Güzelyurt ise “Bizler 180 yıl sonrada burada olacağız. Bu otelin önüne ne asarlarsa assınlar, burası utanç müzesidir. Seneye buraya gelmemizi engelleyemezler” diye konuştu. Madımak’ta hayatını kaybedenlerin anısına dün Ankara’da ise miting yapıldı. Kolej Kavşağı’ndaki mitingde, Sivas’taki etkinliğin engellenmek istenmesi protesto edildi.

Devlet dört saat izlemişti

Katliamda yaşamını yitirenlerin anmasını yapanlara dün polis müdahale etti. Ancak 18 yıl önce 4 saat süren olaylarda devlet yoktu. 2 Temmuz 1993’te Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılanlara önce Kültür Merkezi’nde saldırıldı. Buradan gittikleri Hükümet Konağı’nı taşlayan kalabalık Madımak Oteli’ne doğru yürüyüşe geçti. Valilik raporlarına göre saat 16.30 sıralarında binlerce kişi Madımak’ı kuşatmıştı. Saatler süren olaya ne asker ne de polis müdahale etti. Otelin çevresinde sloganlar atan öfkeli kalabalık saat 20.00 sıralarında birinci kattaki eşyaları ve perdeleri ateşe verdi. İçeride bulunan aydınlar Cumhurbaşkanı, Başbakan ve diğer yetkililere ulaşmaya çalışıyordu ancak hiç biri yanıt vermedi. 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Göstericiler arasında olduğu öne sürülen iki kişi de yanarak öldü.

1993’te gaz bombaları vardı

Dün göstericilere sıkılan gaz bombalarından 18 yıl önce de devletin elinde vardı ve insanlar yakılırken kullanılmadı. TBMM’de kurulan olaylarla ilgili komisyonun tutanaklarına göre dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin ve Emniyet Müdürü Doğukan Öner’e sorular ve yanıtları yleydi:
Bülent Akarcalı: Gözyaşı bombası var mıydı, yok muydu emniyette?
Karabilgin: Vardı
Akarcalı: Peki niye kullanılmadı?
Karabilgin: Gerekçe şuydu: bu bomba kapalı mekanlarda kullanılır, bina içinde. Caddelerde, sokaklarda bu bombanın etkili olmayacağı söylendi.
Akarcalı: O zaman bütün dünyada bildiklerimiz geçersiz. Orası dar bir sokak, başka sokaklardan giriş var. Gerek o binanın üzerinden gerekse yan sokaklardan atılacak bütün bombalar, beş tane değilse 15 tane, kesinlikle etkili olur. Şuraya 5-10 tane göz yaşartıcı bomba atalım düşünülmüyor.
Dönemin Sivas Emniyet Müdürü Doğukan Öner ise Vali Karabilgin’den farklı bir bilgi vererek, şubede göz yaşartıcı bomba bulunmadığını, bombaların özel harekat timlerinde olduğunu, onların da kırsala gönderildiğini anlattı.

‘Madımak’ı biz yaktık’

Özgür Gündem gazetesinde dün ‘Madımak’ı biz yaptık’ başlığıyla yayımlanan haberde Özel Harpçı üsteğmen H.Ç ‘nin sözlerine yer verildi: “Helikopterle geldik. 13 kişiydik herkes ikişerli gruplara ayrıldı. Üç yazar özel hedefti başlarında Aziz Nesin vardı. Bizim bölgede yaptığımız en büyük olay insanların Madımak oteli önünde toplandığı zaman taşı atmamız ve geri çekilmemizdir….”