28 Ağustos 2011 Pazar
27 Ağustos 2011 Cumartesi
Alengirli Şiir
Nükleer denemeler kyoto sözleşmesi küresel ısınma falan.
Belki sen çok küçüksün belki benim ruhum ölü
Biraz Nietzsche biraz Kant kafan karışmış belki
Parlıamanet'i de bozdular tutunacak dalımız mı kaldı?
Pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı!
Kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir derdi.
İyi kitaplar okudum bir b.ka yaramadı..
Ben seni severim aslında da düzenim bozulur diye korkuyorum
Durduk yere başımıza saçma sapan bir aşk çıkar
Sinemaya gitmeye ele ele tutuşmaya falan kalkarız
İşin yoksa çiçek al,saç tara, parfüm sık.
Küsmesi,barışması,ayılması,bay
Hatta eninde sonunda kaçınılmaz ayrılması
Meyhanede tanıdığım gerzek bir filozof vardı!
Güzel kadınlar insanın ömrünü uzatır derdi.
Bir sürü güzel kadın girdi hayatıma
Hepsi ağzıma s.çtı..
Ben seni severim belki de rabbim buna hazır değil.
Her şeyin güzelini sever o ideal birliktelikler ister
Seninle benim yan yana oturacağımız çekyata
Ne ilahi adalet sığar ne de diyalektik..
İçime çöreklenmiş sığ bir sığır var benim.
Ben seni severim sevmesine de
İş çıkarmasana şimdi ne gerek var güzelim..
-Ali Lidar-
19 Ağustos 2011 Cuma
Korku Çağı
Zülfü Livaneli - zlivaneli@gazetevatan.com
Çağdaş insanın içinde yaşadığı dönemi “Korku Çağı” diye adlandırmak pek yanlış olmaz gibime geliyor. Çünkü dünyanın neresinde olursak olalım, hepimiz korku içinde yaşıyoruz.
Belki de eğlenme ihtiyacının bu derece artması, korkularımızdan kurtulmak içindir. Kafalarımızın dağılması, hayat korkularının birkaç saatliğine de olsa unutulması için milyonlarca kişi Hollywood starlarına, sonu gelmez dizilere, futbola, sosyete dedikodularına sarılıyor.
Bir çeşit tedavi gibi.
Çünkü çağdaş insan, giderek yayılan kanserden korkuyor.
Gittiği bir yerde bomba patlamasından, kolunun bacağının kopmasından korkuyor.
Depremden korkuyor.
Trafikten korkuyor.
Çoluğunun çocuğunun başına bir şey gelmesinden korkuyor.
Uyuşturucudan korkuyor.
Borçlarını ödeyememekten korkuyor.
Taksitlerle aşırı derecede borçlandırıldığı için, ekonomideki sallantılardan korkuyor.
Dövizin yükselmesinden korkuyor.
İşsizlikten korkuyor.
Evine hırsız girmesinden korkuyor.
Radyasyondan korkuyor.
Yiyeceklerde hormondan, ilaçtan, biberlerde aflatoksinden korkuyor.
***
Bu korkuları besleyen iki ana kaynak var: Hükümetler ve basın.
Çünkü başta ABD olmak üzere birçok devlet, halkı korku ile ayakta tutuyor.
ABD’de bir yıl katil arılar paniği çıkmıştı. Sözüm ona Saddam Hüseyin arıları eğitip, Amerikalıları öldürmek için yollamıştı.
Aynı durum sivrisinekler konusunda da yaşandı.
Terörizm korkusunu hiç saymıyorum bile. Sıradan bir Amerlikalı her sabah, bir Arap’ın gelip nükleer bomba patlatması kâbusuyla uyanıyor.
Basın ise her zaman abartmaktan yanadır. Günümüzde haber ancak böyle satılıyor.
Son yıllarda kaç kez “Beyaz Alarm” başlığı okuduğunuzu, telaş içindeki televizyon spikerlerinin “Beyaz Felaket” altyazılarıyla haber duyurduğunu düşünsenize.
TEM yolunda soluk soluğa kalmış bir muhabir, Bağdat savaşını anlatırcasına “Edirne’den girdi. Aman evinizden çıkmayın” diye haykırıyor.
Oysa Edirne’den giren kuvvet, düşman ordusu değil, sadece kar. Hani çocukluğumuzdan beri bildiğimiz, kartopu yapıp oynadığımız doğa olayı.
Şimdi nedense büyük bir drama dönüştürüldü.
Kısacası bizi bilinçüstü ve bilinçaltı korkularımız yönetiyor.
Bunun için de eğlenceye ve spora sarılıyoruz.
İşte çağdaş insan prototipi böyle bir şey.
Belki de eğlenme ihtiyacının bu derece artması, korkularımızdan kurtulmak içindir. Kafalarımızın dağılması, hayat korkularının birkaç saatliğine de olsa unutulması için milyonlarca kişi Hollywood starlarına, sonu gelmez dizilere, futbola, sosyete dedikodularına sarılıyor.
Bir çeşit tedavi gibi.
Çünkü çağdaş insan, giderek yayılan kanserden korkuyor.
Gittiği bir yerde bomba patlamasından, kolunun bacağının kopmasından korkuyor.
Depremden korkuyor.
Trafikten korkuyor.
Çoluğunun çocuğunun başına bir şey gelmesinden korkuyor.
Uyuşturucudan korkuyor.
Borçlarını ödeyememekten korkuyor.
Taksitlerle aşırı derecede borçlandırıldığı için, ekonomideki sallantılardan korkuyor.
Dövizin yükselmesinden korkuyor.
İşsizlikten korkuyor.
Evine hırsız girmesinden korkuyor.
Radyasyondan korkuyor.
Yiyeceklerde hormondan, ilaçtan, biberlerde aflatoksinden korkuyor.
Bu korkuları besleyen iki ana kaynak var: Hükümetler ve basın.
Çünkü başta ABD olmak üzere birçok devlet, halkı korku ile ayakta tutuyor.
ABD’de bir yıl katil arılar paniği çıkmıştı. Sözüm ona Saddam Hüseyin arıları eğitip, Amerikalıları öldürmek için yollamıştı.
Aynı durum sivrisinekler konusunda da yaşandı.
Terörizm korkusunu hiç saymıyorum bile. Sıradan bir Amerlikalı her sabah, bir Arap’ın gelip nükleer bomba patlatması kâbusuyla uyanıyor.
Basın ise her zaman abartmaktan yanadır. Günümüzde haber ancak böyle satılıyor.
Son yıllarda kaç kez “Beyaz Alarm” başlığı okuduğunuzu, telaş içindeki televizyon spikerlerinin “Beyaz Felaket” altyazılarıyla haber duyurduğunu düşünsenize.
TEM yolunda soluk soluğa kalmış bir muhabir, Bağdat savaşını anlatırcasına “Edirne’den girdi. Aman evinizden çıkmayın” diye haykırıyor.
Oysa Edirne’den giren kuvvet, düşman ordusu değil, sadece kar. Hani çocukluğumuzdan beri bildiğimiz, kartopu yapıp oynadığımız doğa olayı.
Şimdi nedense büyük bir drama dönüştürüldü.
Kısacası bizi bilinçüstü ve bilinçaltı korkularımız yönetiyor.
Bunun için de eğlenceye ve spora sarılıyoruz.
İşte çağdaş insan prototipi böyle bir şey.
YURDUM İNSANI!.."kadın dilenci, "Yakalanmasaydım topladığım parayla Somali'ye yardım edecektim" deyince herkesi şaşırttı. "
Pişkin dilenci: Yakalanmasaydım paraları Somali'ye gönderecektim
19/08/2011 16:24
Gaziantep'te zabıta ekiplerinin operasonunda yakalanan bir kadın dilenci, "Yakalanmasaydım topladığım parayla Somali'ye yardım edecektim" deyince herkesi şaşırttı.
DİRİSİNDEN KORKANLARDAN HAİN SALDIRI:Can Yücel'in mezarına çirkin saldırı
19/08/2011 14:09
Türk edebiyatının usta şairi Can Yücel'in Muğla'nın Datça İlçesi'ndeki mezarı, kimliği belirsiz kişi ya da kişilerin saldırısına uğradı
Mehmet ÇİL
DATÇA - Türk Edebiyatı’nın usta şairi Can Yücel’in, Muğla’nın Datça İlçesi’ndeki mezarı, kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce paramparça edildi. Polis olayla ilgili olarak inceleme başlatırken, saldırının balyoz benzeri bir aletle gerçekleştirildiğinin tahmin edildiği açıklandı. Olay, ilçede büyük tepkiyle karşılandı.
Çirkin saldırı, bugün saat 11.30 sıralarında Datça Belediye’sini telefonla arayan bir kadının ihbarıyla ortaya çıktı. Yücel’i kabri başında ziyaret için belediye mezarlığına gittiğini belirten kadın, usta şairin mezarının paramparça olduğunu bildirdikten sonra telefonu kapattı. Mezarlığa giden Datça Emniyet Amirliği ekipleri, ihbarın doğru olduğunu belirledi. Polis olayla ilgili olarak hemen inceleme başlatırken, saldırının balyoz benzeri bir aletle gerçekleştirildiğinin tahmin edildiği açıkladı. Şairin mezarının etrafı güvenlik şeridi ile çevrilirken, dün gece yapıldığı sanılan saldırıda kullanılan aletin bulunması için mezarlık çevresinde yapılan arama çalışmaları sonuçsuz kaldı.
Kars’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın "Ucube" diye nitenledirmesinin ardından yıkılan ’İnsanlık Anıtı’ heykelini yapan heykeltıraş Mehmet Aksoy tarafından 21 Ağustos 2000 tarihinde yapılan Can Yücel’in anıt mezarı, ana rahmindeki bir cenin ve hayata bağlandığı kordonu konu alıyordu. Saldırıda, anıt mezarın üzerinde duran ana rahmindeki cenin kabartmasının yanı sıra temsili kordon, saldırganlar tarafından paramparça edildi.
SALDIRIYA TEPKİLER
Usta şairin Bodrum’da olan eşi Güler Yücel, DHA muhabirine telefonla yaptığı açıklamada, olayı büyük bir üzüntü ile öğrendiğini belirterek, "Can’ın mezarına şarap dökülmesi ve boş şişelerin bırakılmasına, aile olarak karşı olduğumuzu herkes biliyor. Bu amaçla mezarın başına, ’Çiçek dışında hiçbir şey bırakılmaması rica olunur’ diye uyarı levhası da koymuştuk. Buna rağmen şarap dökenleri, kınıyoruz. Ancak aynı şekilde, bu vahşi saldırıyı yapanlara da tepkimiz büyük. Üzüntümüz sonsuz. Bu, Can’a yapılmamalıydı" dedi.
Can Yücel ’in kızı Güzel Yücel de annesine benzer bir açıklamada bulunurken, "Bu olayda babamın ’Can’ının yandığına inanıyorum. Çok üzüntülüyüm. Son iki yıldır şarap dökülmesi olayı yaşanmıyordu. Aile olarak bu konuya hassas olduğumuzu biliyorsunuz. Ancak bu yıl tekrarlanması bizi üzdü. Aile olarak şarap dökülmesini önleme gibi bir gücümüz yok. Bu olayı bahane ederek, bir insanın mezarına bu şekilde saldırıda bulunma hakkını kim nereden buluyor bunu da anlamıyoruz" diye konuştu.
DATÇA - Türk Edebiyatı’nın usta şairi Can Yücel’in, Muğla’nın Datça İlçesi’ndeki mezarı, kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce paramparça edildi. Polis olayla ilgili olarak inceleme başlatırken, saldırının balyoz benzeri bir aletle gerçekleştirildiğinin tahmin edildiği açıklandı. Olay, ilçede büyük tepkiyle karşılandı.
Çirkin saldırı, bugün saat 11.30 sıralarında Datça Belediye’sini telefonla arayan bir kadının ihbarıyla ortaya çıktı. Yücel’i kabri başında ziyaret için belediye mezarlığına gittiğini belirten kadın, usta şairin mezarının paramparça olduğunu bildirdikten sonra telefonu kapattı. Mezarlığa giden Datça Emniyet Amirliği ekipleri, ihbarın doğru olduğunu belirledi. Polis olayla ilgili olarak hemen inceleme başlatırken, saldırının balyoz benzeri bir aletle gerçekleştirildiğinin tahmin edildiği açıkladı. Şairin mezarının etrafı güvenlik şeridi ile çevrilirken, dün gece yapıldığı sanılan saldırıda kullanılan aletin bulunması için mezarlık çevresinde yapılan arama çalışmaları sonuçsuz kaldı.
Kars’ta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın "Ucube" diye nitenledirmesinin ardından yıkılan ’İnsanlık Anıtı’ heykelini yapan heykeltıraş Mehmet Aksoy tarafından 21 Ağustos 2000 tarihinde yapılan Can Yücel’in anıt mezarı, ana rahmindeki bir cenin ve hayata bağlandığı kordonu konu alıyordu. Saldırıda, anıt mezarın üzerinde duran ana rahmindeki cenin kabartmasının yanı sıra temsili kordon, saldırganlar tarafından paramparça edildi.
SALDIRIYA TEPKİLER
Usta şairin Bodrum’da olan eşi Güler Yücel, DHA muhabirine telefonla yaptığı açıklamada, olayı büyük bir üzüntü ile öğrendiğini belirterek, "Can’ın mezarına şarap dökülmesi ve boş şişelerin bırakılmasına, aile olarak karşı olduğumuzu herkes biliyor. Bu amaçla mezarın başına, ’Çiçek dışında hiçbir şey bırakılmaması rica olunur’ diye uyarı levhası da koymuştuk. Buna rağmen şarap dökenleri, kınıyoruz. Ancak aynı şekilde, bu vahşi saldırıyı yapanlara da tepkimiz büyük. Üzüntümüz sonsuz. Bu, Can’a yapılmamalıydı" dedi.
Can Yücel ’in kızı Güzel Yücel de annesine benzer bir açıklamada bulunurken, "Bu olayda babamın ’Can’ının yandığına inanıyorum. Çok üzüntülüyüm. Son iki yıldır şarap dökülmesi olayı yaşanmıyordu. Aile olarak bu konuya hassas olduğumuzu biliyorsunuz. Ancak bu yıl tekrarlanması bizi üzdü. Aile olarak şarap dökülmesini önleme gibi bir gücümüz yok. Bu olayı bahane ederek, bir insanın mezarına bu şekilde saldırıda bulunma hakkını kim nereden buluyor bunu da anlamıyoruz" diye konuştu.
"BARIŞ, KARDEŞLİK VE HUZURA SALDIRI"
CHP İlçe Başkanı Gökhan Sağır ise olayı Datça’nın barış, kardeşlik ve huzuruna yapılmış bir saldırı olduğuna dikkat çekip, "Bir iki gündür zaten tahrikler vardı. Özellikle bir dinci gazete kışkırtıcılık yapmaya çalışıyordu. Mezarlık yıkan bir Datça olmaktan utanç duyuyorum. Datça, kardeşliğin egemen olduğu bir yerdir. Datça, hoşgörü mezarlığı ile tanınıyordu. Datça’da kardeşlik ortamı mezarlıkta da vardı. Burada Hıristiyan, Müslüman, Yahudi mezarları var. Bu saldırıya sessiz kalmayacağız. Umarım failleri bulunur, hesap sorulur" diye konuştu.
Usta şairin sağlığında en yakın arkadaşı olan Eski Datça Mahallesi eski muhtarı, 70 yaşındaki Orhan Karadağlı da olayı duyar duymaz mezarlığa koşanlar arasında yer aldı. Yücel için bu yeri bulup mezarı kazan bir kişi olarak çok üzüldüğünü belirten Karadağlı, faillerin biran önce yakalanması dileğinde bulundu.
Datça Kaymakamı Hamdi Üncü ve Belediye Başkanı CHP’li Şener Tokcan da olay üzerine mezarlığa gelerek polisten çalışmalar hakkında bilgi aldı. Üncü ve Tokcan açıklamada bulunmadı.
AK PARTİ’Lİ DENİZ, KINAMIŞTI
Usta şairin sağlığında en yakın arkadaşı olan Eski Datça Mahallesi eski muhtarı, 70 yaşındaki Orhan Karadağlı da olayı duyar duymaz mezarlığa koşanlar arasında yer aldı. Yücel için bu yeri bulup mezarı kazan bir kişi olarak çok üzüldüğünü belirten Karadağlı, faillerin biran önce yakalanması dileğinde bulundu.
Datça Kaymakamı Hamdi Üncü ve Belediye Başkanı CHP’li Şener Tokcan da olay üzerine mezarlığa gelerek polisten çalışmalar hakkında bilgi aldı. Üncü ve Tokcan açıklamada bulunmadı.
AK PARTİ’Lİ DENİZ, KINAMIŞTI
Can Yücel’in 12 Ağustos Cuma günü mezarı başında anılmasına sırasında mezarına şarap dökümesine tepki gösterip, dün yaptığı yazılı açıklamayla kınayan AK Parti Datça İlçe Başkanı Sedat Deniz, saldıyı yolda öğrendiğini belirterek, duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Deniz, "Datça’ya yakışmayan bir olay. Kınıyoruz. Her ne sebeple olursa olsun, mezarlığa yapılan saldırırın bir mazereti olamaz. Yapanların kısa sürede yakalanmasını bekliyorum. Daha sonra geniş biri açıklama yapacağım" dedi.
Deniz, dün yaptığı yazılı açıklamada, "Kimsenin içkisiyle uğraşacak değiliz. İstedikleri kadar içip istedikleri kadar sarhoş olabilirler. Ama bunu yaparken lütfen milletimizin inançlarına, geleneklerine, manevi duygularına küfretmeye, hakaret etmeye kalkışmalarına da sessiz kalacak değiliz. İnsafla düşünmek lazım. O mezarlıkta yatanları rencide edici harekette bulunma hakkını kim kendinde görüyor" demişti.
Usta Şair Yücel’in 12’nci ölüm yıldönümü anma etkinlikleri sırasında geçen hafta Cuma günü bir grup, Yücel’in mezarına şarap döküp, kendileri de içmişti. Boş şişeleri de mezarın üzerine bırakmışlardı. Tepkiler üzerine, ailesi mezarlığa gelmeden boş şişeler kaldırıldıktan sonra, usta şairin mezarı başında anma töreni yapılmıştı.
Deniz, dün yaptığı yazılı açıklamada, "Kimsenin içkisiyle uğraşacak değiliz. İstedikleri kadar içip istedikleri kadar sarhoş olabilirler. Ama bunu yaparken lütfen milletimizin inançlarına, geleneklerine, manevi duygularına küfretmeye, hakaret etmeye kalkışmalarına da sessiz kalacak değiliz. İnsafla düşünmek lazım. O mezarlıkta yatanları rencide edici harekette bulunma hakkını kim kendinde görüyor" demişti.
Usta Şair Yücel’in 12’nci ölüm yıldönümü anma etkinlikleri sırasında geçen hafta Cuma günü bir grup, Yücel’in mezarına şarap döküp, kendileri de içmişti. Boş şişeleri de mezarın üzerine bırakmışlardı. Tepkiler üzerine, ailesi mezarlığa gelmeden boş şişeler kaldırıldıktan sonra, usta şairin mezarı başında anma töreni yapılmıştı.
"SALDIRININ ACISINI BEDENİMDE HİSSETTİM" Gümüşlük Akademisi Vakfı Başkanı Latife Tekin de saldıya çok sert tepki gösterdi. Yazar Latife Tekin de şunları söyledi:
"Bu, Türk edebiyatçılarına, sanatçılarına, aydınlarına yapılan bir saldırıdır. Can babaya yapılan saldırının acısını, sızısını kemiklerimde, bedenimde hissettim, dehşete düştüm. Gümüşlük Akademisi olarak bu yılki sanat ve kültürel etkinliklerimizin temasını ‘Korku’ olarak tespit etmiştik. İşte bir şairin mezarına yapılan saldırı bu korkuyu ortaya yaymaya çalışan zihniyetin attığı bir adımdır. Böyle bir saldırıyı ‘Kınıyorum’ demek bile bana çok incitici, çok hafif geliyor. Son zamanlarda heykellere, sanatçılara yönelik yapılan bu saldırılara gerekli tepkiyi vermeyen, tutuk kalan, bekleyen ve düşündüğünü söylemeyen, dayanışma içinde olmayanlar umarım bundan bir ders çıkarırlar. Heykellerin kafası koparılıp, sürüklenerek götürülürken sesini çıkarmayanlar, bir gün kendi başlarına benzer olaylar gelebileceğini unutmasınlar."
Öte yandan, şair Can Yücel’in eşi Güler Yücel, saldırıyı yapanlar yakalanana kadar mezarın o şekilde kalacağını belirterek, "Daha sonra yine kendi imkanlarımızla yaptıracağız" dedi.
(dha)
16 Ağustos 2011 Salı
Mihri Belli'yi kaybettik
Türkiye sosyalist hareketinin öncülerinden Mihri Belli saat 16.00'da yaşamını yitirdi.
Türkiye sosyalist hareketinin sembol isimlerinden, Yunanistan faşizmine karşı verdiği mücadeleyle bilinen ''Kaptan Kemal'' lakaplı Mihri Belli yaşamını yitirdi.
Uzun bir süredir tedavi gören Türkiye sosyalist hareketinin tanınmış isimlerinden olan Mihri Belli bugün saat 16.00'da uzun süredir tedavi gördüğü evinde hayatını kaybetti.
93 yaşındaki Mihri Belli'nin yaşamı, sosyalizm mücadelesiyle yoğrulmuştu.
AMERİKA'DA ZENCİLERLE, YUNANİSTAN'DA FAŞİZME DİRENEN GERİLLALARLA TÜRKİYE'DE İSE GEZMİŞLERLE OMUZ OMUZA BİR YAŞAM (MİHRİ BELLİ KİMDİR)
Mihri Belli, 1916'da Silivri'de dünyaya geldi. Babası Kurtuluş Savaşı yıllarında Trakya Direnişi'ni yönetenlerden Urfalı Mahmut Hayrettin Bey'dir.
Marksist düşünce ve devrimci eylemle 1936'da iktisat okumaya gittiği Amerika'da tanıştı. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katıldı. Bir süre Missisipi'de zenci yarıcılar arasında faaliyet gösterdi.1940'da Türkiye'ye döndü. TKP ile ilişkiye geçti.
Türkiye o yıllarda tek parti (CHP) yönetimi altındaydı. Dünya Savaşının ilk yıllarında Alman zaferlerinin etkisi altında kalan CHP, Sovyet dostluğu politikasından ayrılmıştı. Türkiye’de tek muhalefet partisi gizli Türkiye Komünist Partisi (TKP) idi. Belli, yurda döner dönmez o sıralarda İstanbul il sekreteri olan ilk okul arkadaşı David Nea aracılığı ile yasa dışı Türkiye Komünist Partisi'yle ilişki kurdu. TKP saflarında faaliyet göstermeye başladı. 1942 yılı sonlarında TKP'nin Merkez Komite üyeliğine getirildi.
1943-1944 yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Ordinaryüs Profesör Fritz Neumark’ın asistanlığını yaptı. Orada İlerici Gençler Birliği'nin kurucu ve örgütleyicilerinden biri oldu. 1944'de İlerici Gençler Birliği koğuşturmasında tutuklandı, iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı.
1946'da yurt dışına çıktı. Yunan içsavaşına gerilla olarak katıldı. Demokratik Ordu saflarında tabur komutanlığına kadar yükseldi. Çatışmalarda iki kez yaralandı. Bulgaristan ve Sovyetler Birliği'nde tedavi gördü.
1950'de Türkiye'ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tutuklandı ve kısa süre hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra ertesi yıl, ünlü 1951 TKP tevkifatında tekrar tutuklandı. Yargılandı ve 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay mecburî ikamet cezasına mahkum edildi.
Mihri Belli ilk kez 1960 larda yasal olarak, kendi adıyla konuşma ve yazma olanağını elde etti. “Türk Solu” ve “Aydınlık Sosyalist Dergi” adlı yayın organlarının yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu dönemde de konuşma ve yazılarından dolayı iki kez tutuklandı, aylarca hapis yattı.
Mihri Belli bu dönemde ünlü Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerini geliştirdi. Arkadaşlarıyla birlikte kitlesel bir nitelik kazanmaya başlayan gençlik hareketinin Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi liderleriyle ilişkiye geçti. MDD kısa süre içinde solcu gençlik hareketi içinde önemli bir etkinlik sağladı ve Türkiye’de, 68 kuşağı gençlik hareketinin devrimci ve Marksist bir nitelik kazanmasında rol oynadı.
Mihri Belli, 12 Mart 1971 darbesinin ardından yakalanmamak için yurt dışına çıktı. Bir süre Filistin Kurtuluş Örgütü'nün konuğu oldu. Ardından Türkiye’ye giriş yaptı. Ama birkaç ay sonra tekrar yurtdışına çıkarak Batı Avrupa'ya geçti. Orada bir süre kalarak Yurtsever dergisinin yayınlanmasına yardımcı oldu. Ecevit’in önderliğindeki CHP’nin en büyük parti olarak çıktığı 1973 seçiminde Türkiye’deydi.
1974 Af Yasasından sonra arkadaşlarıyla birlikte 1975'de Türkiye Emekçi Partisi'ni kurdu. Parti kurulur kurulmaz Sıkıyönetim Mahkemesi savcılığı harekete geçti Program ve tüzükte Kürt sözcüğünün kaldılmasını istedi. Aradan yıllar geçtikten sonra Anayasa Mahkemesi harekete geçti ve Partiyi Kürtlere eşit haklerı savunduğu için TEP’i kapattı.
1979'da kendisine suikast girişiminde bulunuldu. Saldırıda ağır yaralandı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 1981 sonlarına doğru yurt dışına çıktı. Bir süre Ortadoğu'da kaldı. “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” nin kuruluşuna katıldı .
Oradan İsveç'e geçti. Tüm bu süreç boyunca Kürt hareketini yakından izledi. 1992'de Türkiye'ye döndü. 1997’de Abdullah Öcalan ile buluşarak Kürt sorunun fedarasyona gidilmeden de üniter devlet çatısı altında eşitlik temeli üzerinde gönüllü birliğin kurulabileceği konusunda görüş birliğine vardıkları uzun bir görüşme yaptılar. Bu görüşme sonradan kitap olarak yayınlandı.
1996'da ÖDP, 2002 de de SDP kurucusu oldu. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DEHAP’tan İstanbul birinci bölgeden aday oldu.
2005'te 50 yıl önce hapiste yaptığı portreler, “Hapisaneden çizgiler” adı altında sergilendi.
Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşadı. 2006 yılında 90'ıncı yaşı kutlandı.
Belli başlı kitapları:
* (Rigas’ın Dediği) – Türkçe – İngilizce.
* (Eine Analyse der türkischen Linken) - Almanca (Türk Solu – Dün, Bugün) - Türkçe - İngilizce
* (Türkiye: Yapı, Ulusal Sorun) - Türkç - İngilizce (İnsanlar Tanıdım) - Türkçe (1997) *(Gurbetten Notlar) - Türkçe (1998)
* (Gerilla Anıları) - Türkçe (2000)
* (Asıl Mesele O Kiraz Ağaçları) (2002)
* İnsanlar Tanıdım, Mihri Belli'nin Anıları / Mayıs 1999 / 3. baskı Aralık 2002
Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/siyaset-tr/13995-mihri-belli-mihri-belli-kimdir-mihri-belli-hakkinda.html#ixzz1VCRZ47F
Uzun bir süredir tedavi gören Türkiye sosyalist hareketinin tanınmış isimlerinden olan Mihri Belli bugün saat 16.00'da uzun süredir tedavi gördüğü evinde hayatını kaybetti.
93 yaşındaki Mihri Belli'nin yaşamı, sosyalizm mücadelesiyle yoğrulmuştu.
AMERİKA'DA ZENCİLERLE, YUNANİSTAN'DA FAŞİZME DİRENEN GERİLLALARLA TÜRKİYE'DE İSE GEZMİŞLERLE OMUZ OMUZA BİR YAŞAM (MİHRİ BELLİ KİMDİR)
Mihri Belli, 1916'da Silivri'de dünyaya geldi. Babası Kurtuluş Savaşı yıllarında Trakya Direnişi'ni yönetenlerden Urfalı Mahmut Hayrettin Bey'dir.
Marksist düşünce ve devrimci eylemle 1936'da iktisat okumaya gittiği Amerika'da tanıştı. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katıldı. Bir süre Missisipi'de zenci yarıcılar arasında faaliyet gösterdi.1940'da Türkiye'ye döndü. TKP ile ilişkiye geçti.
Türkiye o yıllarda tek parti (CHP) yönetimi altındaydı. Dünya Savaşının ilk yıllarında Alman zaferlerinin etkisi altında kalan CHP, Sovyet dostluğu politikasından ayrılmıştı. Türkiye’de tek muhalefet partisi gizli Türkiye Komünist Partisi (TKP) idi. Belli, yurda döner dönmez o sıralarda İstanbul il sekreteri olan ilk okul arkadaşı David Nea aracılığı ile yasa dışı Türkiye Komünist Partisi'yle ilişki kurdu. TKP saflarında faaliyet göstermeye başladı. 1942 yılı sonlarında TKP'nin Merkez Komite üyeliğine getirildi.
1943-1944 yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Ordinaryüs Profesör Fritz Neumark’ın asistanlığını yaptı. Orada İlerici Gençler Birliği'nin kurucu ve örgütleyicilerinden biri oldu. 1944'de İlerici Gençler Birliği koğuşturmasında tutuklandı, iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı.
1946'da yurt dışına çıktı. Yunan içsavaşına gerilla olarak katıldı. Demokratik Ordu saflarında tabur komutanlığına kadar yükseldi. Çatışmalarda iki kez yaralandı. Bulgaristan ve Sovyetler Birliği'nde tedavi gördü.
1950'de Türkiye'ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tutuklandı ve kısa süre hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra ertesi yıl, ünlü 1951 TKP tevkifatında tekrar tutuklandı. Yargılandı ve 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay mecburî ikamet cezasına mahkum edildi.
Mihri Belli ilk kez 1960 larda yasal olarak, kendi adıyla konuşma ve yazma olanağını elde etti. “Türk Solu” ve “Aydınlık Sosyalist Dergi” adlı yayın organlarının yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu dönemde de konuşma ve yazılarından dolayı iki kez tutuklandı, aylarca hapis yattı.
Mihri Belli bu dönemde ünlü Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerini geliştirdi. Arkadaşlarıyla birlikte kitlesel bir nitelik kazanmaya başlayan gençlik hareketinin Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi liderleriyle ilişkiye geçti. MDD kısa süre içinde solcu gençlik hareketi içinde önemli bir etkinlik sağladı ve Türkiye’de, 68 kuşağı gençlik hareketinin devrimci ve Marksist bir nitelik kazanmasında rol oynadı.
Mihri Belli, 12 Mart 1971 darbesinin ardından yakalanmamak için yurt dışına çıktı. Bir süre Filistin Kurtuluş Örgütü'nün konuğu oldu. Ardından Türkiye’ye giriş yaptı. Ama birkaç ay sonra tekrar yurtdışına çıkarak Batı Avrupa'ya geçti. Orada bir süre kalarak Yurtsever dergisinin yayınlanmasına yardımcı oldu. Ecevit’in önderliğindeki CHP’nin en büyük parti olarak çıktığı 1973 seçiminde Türkiye’deydi.
1974 Af Yasasından sonra arkadaşlarıyla birlikte 1975'de Türkiye Emekçi Partisi'ni kurdu. Parti kurulur kurulmaz Sıkıyönetim Mahkemesi savcılığı harekete geçti Program ve tüzükte Kürt sözcüğünün kaldılmasını istedi. Aradan yıllar geçtikten sonra Anayasa Mahkemesi harekete geçti ve Partiyi Kürtlere eşit haklerı savunduğu için TEP’i kapattı.
1979'da kendisine suikast girişiminde bulunuldu. Saldırıda ağır yaralandı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 1981 sonlarına doğru yurt dışına çıktı. Bir süre Ortadoğu'da kaldı. “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” nin kuruluşuna katıldı .
Oradan İsveç'e geçti. Tüm bu süreç boyunca Kürt hareketini yakından izledi. 1992'de Türkiye'ye döndü. 1997’de Abdullah Öcalan ile buluşarak Kürt sorunun fedarasyona gidilmeden de üniter devlet çatısı altında eşitlik temeli üzerinde gönüllü birliğin kurulabileceği konusunda görüş birliğine vardıkları uzun bir görüşme yaptılar. Bu görüşme sonradan kitap olarak yayınlandı.
1996'da ÖDP, 2002 de de SDP kurucusu oldu. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DEHAP’tan İstanbul birinci bölgeden aday oldu.
2005'te 50 yıl önce hapiste yaptığı portreler, “Hapisaneden çizgiler” adı altında sergilendi.
Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşadı. 2006 yılında 90'ıncı yaşı kutlandı.
Belli başlı kitapları:
* (Rigas’ın Dediği) – Türkçe – İngilizce.
* (Eine Analyse der türkischen Linken) - Almanca (Türk Solu – Dün, Bugün) - Türkçe - İngilizce
* (Türkiye: Yapı, Ulusal Sorun) - Türkç - İngilizce (İnsanlar Tanıdım) - Türkçe (1997) *(Gurbetten Notlar) - Türkçe (1998)
* (Gerilla Anıları) - Türkçe (2000)
* (Asıl Mesele O Kiraz Ağaçları) (2002)
* İnsanlar Tanıdım, Mihri Belli'nin Anıları / Mayıs 1999 / 3. baskı Aralık 2002
Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/siyaset-tr/13995-mihri-belli-mihri-belli-kimdir-mihri-belli-hakkinda.html#ixzz1VCRZ47F
15 Ağustos 2011 Pazartesi
AKP Saldıracak, Saldırdıkça Açık Verecek
15.08.2011
İki nedenle böyle düşünüyoruz. Birincisi:
Kriz konusu önemli. Kriz, kapitalizm açısından yapısaldır, ama bu seferki yapısalın yapısalıdır.
Bu seferki 1970’lerin ortasından beri süren uzun durgunluğun içinde her dört beş yılda bir yineleyen “olağan” krizlerden değil. Bu seferki 1929’dakine benzer derin çalkantılar yaratacak ve emperyalist sistemin içindeki güç dengelerini de değiştirecek bir yapısallığa sahip gibi görünüyor. En başından beri böyle düşünüyoruz.
Başbakan her ne kadar “bu sefer teğet bile geçmeyecek” demiş olsa da, öyle olmama ihtimali gayet yüksek. ABD ile birlikte bütün Avrupa yangın yeri konumundayken, yani, Türkiye’nin ihracat bölgesi kasıp kavruluyorken, bütçe ve cari açıkları kapatma ihtimali yoktur.
Yukarıda “öyle olmama ihtimali gayet yüksek” diyerek, teğet geçmeme ihtimaline ihtimal vermiş olmamızın nedeni, tamamen, net hata noksan payıyla ilişkilidir. Ancak kaynağı belirsiz bu dövizin giderek büyüyen ikiz açıkları finanse etme imkanı da sınırlı kalacaktır.
Bütün bunlar bize işçi sınıfına yönelik yeni bir saldırı dalgasının kapıda olduğunu gösteriyor. İşsizlik artacak, kıdem tazminatı iç edilecektir, vb.
Her yerde kuraldır ve işçi sınıfının tevekkülüyle ünlü Türkiye bu kuraldan muaf değildir: Kriz değdiğinde işçi sınıfını hareketlendirir. Türkiye’de krizin işçi sınıfına teması net hata noksan payı ile dolar ve enflasyon fırlaması arasındaki “denge”de gizlidir.
Bu ortamda Suriye savaşı Türkiye’ye, AKP’ye çok yakışır.
* * *
İkincisi:
AKP’yi %50’lerde tutan faktör yalnızca içerideki ekonomik başarıları ya da dini kullanmaktaki becerisi değildir.
AKP bir de Yeni Osmanlıcılık ile bu seviyeyi yakalamıştır. Bölgedeki ülkelerin “babası” olma rolü (dikkat: örnek olmak değil, örnek olmak AKP için yeterli değil) AKP’nin en önemli stratejik açılımıdır.
Bölgedeki ulusların “refahı” konusunda bunca laf edildikten sonra, AKP’nin Suriye’de yaşananlar hakkında somut bir şey yapmaması olacak iş değildir. Yapmaması son dokuz yıldır çizdiği vizyona terstir, taban AKP’yi bir şey yapmamak üzere iktidar yapmamıştır. O taban Suriye’de yaşananlara her şeyden önce dini bir pencereden bakmaktadır ve Müslümanların katledildiği algısına sahiptir.
AKP’nin kendisinin yarattığı bu döngü şu anda AKP’yi Suriye konusunda hiperaktif bir politikaya gönüllülükle mecbur bırakıyor.
* * *
Erdoğan’ın ustalık dönemi olarak nitelediği üçüncü iktidar dönemini öncekilerden ayıracak olan unsur, dış politik hattı olacaktır. Bu parti, içeriyi önemli derecede düzlemiştir ve kalan pürüzleri dışarıdan gelerek düzlemek niyetindedir.
Ancak AKP’nin dışarıya bulaşması Suriye’den başlayacak ve Rusya’nın BM elçisinin de açıklıkla belirttiği gibi İran’a sıçrayacak ateş yumağının tutuşturulması anlamına gelecektir.
AKP ve düzen medyası gözlerden saklamakta ve Türkiye kamuoyu pek bilmemektedir, ama, AKP’nin ve emperyal dostlarının kutsadıkları Arap Baharı’nın içinde Kaddafi’yi, Esad’ı tutan büyük kitleler vardır.
Herhangi bir Suriye girişiminden itibaren bölgedeki bütün gerilimler Türkiye’yi içine çekecek, Türkiye kendi isteğinden bağımsız olarak kendisini bu gerilimlerin içinde bulacaktır.
Aslında bunu en iyi bilen herhalde Ordu idi ve AKP’nin Ordu’yu yeniden şekillendirme niyetinin arkasındaki temel nedenlerden birisi de buydu.
AKP’li Türkiye’yi hep saldıran, ancak defansını pek düşünmeyen Türk milli futbol takımına benzetebiliriz.
Defansta bundan önemli açık mı olur: Suriye’nin selametini Türkiye’de pek de sevilmeyen ABD ile birlikte hallediyorlar. Esad’ı halen önemli ölçüde destekleyen Suriye’yi, Suriyeliler’den kurtarmak için Suriye’ye girecekler. Bu 1990’ların başında Irak’a giren Bush’un senaryosuna benzemiyor mu ?
İlker Belek
Kriz konusu önemli. Kriz, kapitalizm açısından yapısaldır, ama bu seferki yapısalın yapısalıdır.
Bu seferki 1970’lerin ortasından beri süren uzun durgunluğun içinde her dört beş yılda bir yineleyen “olağan” krizlerden değil. Bu seferki 1929’dakine benzer derin çalkantılar yaratacak ve emperyalist sistemin içindeki güç dengelerini de değiştirecek bir yapısallığa sahip gibi görünüyor. En başından beri böyle düşünüyoruz.
Başbakan her ne kadar “bu sefer teğet bile geçmeyecek” demiş olsa da, öyle olmama ihtimali gayet yüksek. ABD ile birlikte bütün Avrupa yangın yeri konumundayken, yani, Türkiye’nin ihracat bölgesi kasıp kavruluyorken, bütçe ve cari açıkları kapatma ihtimali yoktur.
Yukarıda “öyle olmama ihtimali gayet yüksek” diyerek, teğet geçmeme ihtimaline ihtimal vermiş olmamızın nedeni, tamamen, net hata noksan payıyla ilişkilidir. Ancak kaynağı belirsiz bu dövizin giderek büyüyen ikiz açıkları finanse etme imkanı da sınırlı kalacaktır.
Bütün bunlar bize işçi sınıfına yönelik yeni bir saldırı dalgasının kapıda olduğunu gösteriyor. İşsizlik artacak, kıdem tazminatı iç edilecektir, vb.
Her yerde kuraldır ve işçi sınıfının tevekkülüyle ünlü Türkiye bu kuraldan muaf değildir: Kriz değdiğinde işçi sınıfını hareketlendirir. Türkiye’de krizin işçi sınıfına teması net hata noksan payı ile dolar ve enflasyon fırlaması arasındaki “denge”de gizlidir.
Bu ortamda Suriye savaşı Türkiye’ye, AKP’ye çok yakışır.
* * *
İkincisi:
AKP’yi %50’lerde tutan faktör yalnızca içerideki ekonomik başarıları ya da dini kullanmaktaki becerisi değildir.
AKP bir de Yeni Osmanlıcılık ile bu seviyeyi yakalamıştır. Bölgedeki ülkelerin “babası” olma rolü (dikkat: örnek olmak değil, örnek olmak AKP için yeterli değil) AKP’nin en önemli stratejik açılımıdır.
Bölgedeki ulusların “refahı” konusunda bunca laf edildikten sonra, AKP’nin Suriye’de yaşananlar hakkında somut bir şey yapmaması olacak iş değildir. Yapmaması son dokuz yıldır çizdiği vizyona terstir, taban AKP’yi bir şey yapmamak üzere iktidar yapmamıştır. O taban Suriye’de yaşananlara her şeyden önce dini bir pencereden bakmaktadır ve Müslümanların katledildiği algısına sahiptir.
AKP’nin kendisinin yarattığı bu döngü şu anda AKP’yi Suriye konusunda hiperaktif bir politikaya gönüllülükle mecbur bırakıyor.
* * *
Erdoğan’ın ustalık dönemi olarak nitelediği üçüncü iktidar dönemini öncekilerden ayıracak olan unsur, dış politik hattı olacaktır. Bu parti, içeriyi önemli derecede düzlemiştir ve kalan pürüzleri dışarıdan gelerek düzlemek niyetindedir.
Ancak AKP’nin dışarıya bulaşması Suriye’den başlayacak ve Rusya’nın BM elçisinin de açıklıkla belirttiği gibi İran’a sıçrayacak ateş yumağının tutuşturulması anlamına gelecektir.
AKP ve düzen medyası gözlerden saklamakta ve Türkiye kamuoyu pek bilmemektedir, ama, AKP’nin ve emperyal dostlarının kutsadıkları Arap Baharı’nın içinde Kaddafi’yi, Esad’ı tutan büyük kitleler vardır.
Herhangi bir Suriye girişiminden itibaren bölgedeki bütün gerilimler Türkiye’yi içine çekecek, Türkiye kendi isteğinden bağımsız olarak kendisini bu gerilimlerin içinde bulacaktır.
Aslında bunu en iyi bilen herhalde Ordu idi ve AKP’nin Ordu’yu yeniden şekillendirme niyetinin arkasındaki temel nedenlerden birisi de buydu.
AKP’li Türkiye’yi hep saldıran, ancak defansını pek düşünmeyen Türk milli futbol takımına benzetebiliriz.
Defansta bundan önemli açık mı olur: Suriye’nin selametini Türkiye’de pek de sevilmeyen ABD ile birlikte hallediyorlar. Esad’ı halen önemli ölçüde destekleyen Suriye’yi, Suriyeliler’den kurtarmak için Suriye’ye girecekler. Bu 1990’ların başında Irak’a giren Bush’un senaryosuna benzemiyor mu ?
İlker Belek
AKP'nin küçük muhbirleri
AKP'yi eleştirmek artık en tartışılmaz suç oldu. Yardakçılar hiç utanmadan AKP'nin 'yıpratılması' çabalarından müşteki
AKP’yi eleştirmek artık en tartışılmaz suç oldu. Yardakçılar hiç utanmadan AKP’nin ’yıpratılması’ çabalarından müşteki
AKP iktidarının ’ustalık’ , döneminin asal farkı, bütün ürküttükleri ve yandaşlarıyla birlikte Kemalist devlet aygıtlarının çökertilmesi sonrası yeni düşmana, Kürtlere karşı açık bir seferberlik ilanıyla işe girişmişligidir.
Kemalist Kişilik Bozukluğu’ndan mustarip kurum ve kişiler Kürt sorununun telaffuz edilmesini bile yasaklamış, onu bunu devlete ihbar ederek, hedef göstererek iktidarını sürdürmeye çalışırken o zamanın iyi kalpli mütedeyyin kesimi kimi hedef gösterilen liberal kalemleri de himayesi altına almıştı. AKP’nin iklimi belirleyen kesimi ümmetçi bir refleksle din kardeşi Kürtlerin sözünün dolaşıma girmesi için mahcup da olsa bir gayrete girmişti.
Bir zamanlar Genelkurmay ve İzmirli kadınlara rağmen Kürt sorununu tartışma arenasına çekerek en korkunç tabuya balta sallayan, milliyetçi uğultuya pabuç bırakmayıp demokratik bir siyaset alanı yaratmaya niyetli görünen AKP, şimdi eski hasmının diline sarılmış, dehşet günlerine kronometre tutuyor, Çünkü bu memlekette devlet mangal başına oturup iyice bir ısınan, milliyetçiliğin harıyla pişmiş olarak milliyetçi dille karşımızda zuhur ediverir.
TSK’nın muteber muhbirlerinin yerini şimdi AKP’nin tazecik muhbirleri aldı. Andıçlar artık karargâhlarda değil, gazete binalarında yazılıyor.
Üstelik AKP’nin tartışmayı kışkırttığı, yasakların fiilen kaldırıldığı bir alanda rahatlıkla at koşturuyorlar.
KCK davası tutuklularının tutuklanma gerekçelerini iyice bir inceleyin. Başbakan’m seçim öncesi konuşmalarından farklı bir şey bulamayacaksınız, Orada burada hapse tıkılıveren adsız sapsızlar da hiçbirimizin yazdığından fazla bir şey söylemiş değiller, Dolayısıyla AKP, demokratik açılım adı altında herkesin yüreğine su serperek serbest bırakmış olduğu sözü, şimdi rahatlıkla bir numaralı hasmı olan Kürt siyasetçilerine ceza kesilmesi için kullanıyor.
MHP-TSK-CHP milliyetçiliğinin bekçiliğini üstlenmiş, küçük yardakçılarının işaret ettiklerine mim koyuyor.
Mertlik meselesi
Başbakan, Nuray Mert’i bizzat meydanlardan küçük Samastlara işaret ederek örgütlü bir linç hareketini resmen başlatmış oldu.
Mert ve Temelkuran, takıntılı Stasi memuru kılıklılarca ısrarla ve durmadan hedef gösteriliyor.
Bu muhbirler bir zamanlar demokrat kesimle dirsek temasında olmayı güvenceli bulan yeni nesil Yeni Türk gazeteciler.
Milletvekili adaylığını türban farkıyla kaçıran biri, adeta ’yöneticilerimiz uyuyor mu?’ çığlıkları atarak her iki gazeteciyi de ’Kandil muhibbi’ ilan ediyor. Onları hapse tıktırmadan içi rahat etmeyecek.
Harbiligiyle tanınan bir başka şöhret, ablaları olarak küçük muhbirlerin yanı başında kişisel düşmanlığının öcünü alma çabasında, aynı insanları hedef gösteriyor.
Alçaklığa doyamıyorlar, AKP’yi eleştirmek, hükümete muhalif olmak neredeyse en tartışılmaz suç oldu.
Yardakçılar hiç utanmadan AKP’nin ’yıpratılması’ çabalarından müşteki. TSK’nın halledilmesindan sonra ’AKP’nin yıpratılmasını’ isteyen hainler, TSK’yı yıpratmaya çalışanların yerine geçti.
Doğal olarak da kimileri her halükârda hain, her halükârda hedefte kalıyor.
TSK’nın da AKP’nin de andıçlarında rastlanabiliyor aynı isimlere.
Su an AKP hükümeti, bir göz kırpımıyla binlerce insanı hapse yollayabileceğini, Ergenekon’dan değilse PKK muhibliğinden istediğinin başını yakabileceğini bilmenin verdiği şevkle daha temiz bir savaşla herşeyi halletme hazırlığında.
Kaldı ki PKK ile Ergenekon’un bacanak olduğunu iddia ediyor bu küçük muhbirler. Hiç bir attıkları boşa gitmesin diye.
Kardeşler, bu günler de geçer. Her alçaklığınız kayda düşüyor.
Okumadıysanız, Umur Talu’nun 4 Ağustos yazısından bir bölümü buradan okuyun bari.
".. Öyle bir megalomanL.Öyle bir narsisizm... Öyle bir fesat, kin, saldırganlık. Ah özellikle ’sonraki kuşaklar’ nasıl böyle oldu; kalpleri bir yandan megalomanyadan, bir yandan sadistçe saldırganlık ve kötülükten nasıl böyle beslendi? İlk öğretmenleri kimdi?
Nasıl bir medya patronluğu, idareciliği hepsi de eğitimli olan bu çocukları nasıl hızla devşirip kalplerini buruşturarak bir arenada birbirinin üstüne sürdü? Devlete sahip çıkanlar, hükümete sahip çıkanlar, vicdanları ve akıllarını, insanla ve meslekleriyle ilişkilerini bu mülkiyet ilişkisine ipotekle-yenler nasıl bu kadar çoğaldı?
(gazetecilik) Sadece ona buna yanaşmak, yanaşmalık gazıyla dalaşmak, gazetecilikten başka her şeye bulaşmak değildir. Yanındakini, karşıdakini dirseklemek, tokatlamak piyasaya, zamaneye münasip düşebilir ama...
Gazetecilik, halk adına verilmiş bir sıfat olan ’bekçi köpekliği’ni, kuyruk sallamak ve önüne geleni, özellikle meslektaşlarını ısırmak sanmak degildir.. „Nasıl oldunuz be çocuklar... Ne çabuk oldunuz! Tut ki şöhret oldunuz.. , Değer mi peki! Değdi mi?"
Yıldırım Türker
AKP iktidarının ’ustalık’ , döneminin asal farkı, bütün ürküttükleri ve yandaşlarıyla birlikte Kemalist devlet aygıtlarının çökertilmesi sonrası yeni düşmana, Kürtlere karşı açık bir seferberlik ilanıyla işe girişmişligidir.
Kemalist Kişilik Bozukluğu’ndan mustarip kurum ve kişiler Kürt sorununun telaffuz edilmesini bile yasaklamış, onu bunu devlete ihbar ederek, hedef göstererek iktidarını sürdürmeye çalışırken o zamanın iyi kalpli mütedeyyin kesimi kimi hedef gösterilen liberal kalemleri de himayesi altına almıştı. AKP’nin iklimi belirleyen kesimi ümmetçi bir refleksle din kardeşi Kürtlerin sözünün dolaşıma girmesi için mahcup da olsa bir gayrete girmişti.
Bir zamanlar Genelkurmay ve İzmirli kadınlara rağmen Kürt sorununu tartışma arenasına çekerek en korkunç tabuya balta sallayan, milliyetçi uğultuya pabuç bırakmayıp demokratik bir siyaset alanı yaratmaya niyetli görünen AKP, şimdi eski hasmının diline sarılmış, dehşet günlerine kronometre tutuyor, Çünkü bu memlekette devlet mangal başına oturup iyice bir ısınan, milliyetçiliğin harıyla pişmiş olarak milliyetçi dille karşımızda zuhur ediverir.
TSK’nın muteber muhbirlerinin yerini şimdi AKP’nin tazecik muhbirleri aldı. Andıçlar artık karargâhlarda değil, gazete binalarında yazılıyor.
Üstelik AKP’nin tartışmayı kışkırttığı, yasakların fiilen kaldırıldığı bir alanda rahatlıkla at koşturuyorlar.
KCK davası tutuklularının tutuklanma gerekçelerini iyice bir inceleyin. Başbakan’m seçim öncesi konuşmalarından farklı bir şey bulamayacaksınız, Orada burada hapse tıkılıveren adsız sapsızlar da hiçbirimizin yazdığından fazla bir şey söylemiş değiller, Dolayısıyla AKP, demokratik açılım adı altında herkesin yüreğine su serperek serbest bırakmış olduğu sözü, şimdi rahatlıkla bir numaralı hasmı olan Kürt siyasetçilerine ceza kesilmesi için kullanıyor.
MHP-TSK-CHP milliyetçiliğinin bekçiliğini üstlenmiş, küçük yardakçılarının işaret ettiklerine mim koyuyor.
Mertlik meselesi
Başbakan, Nuray Mert’i bizzat meydanlardan küçük Samastlara işaret ederek örgütlü bir linç hareketini resmen başlatmış oldu.
Mert ve Temelkuran, takıntılı Stasi memuru kılıklılarca ısrarla ve durmadan hedef gösteriliyor.
Bu muhbirler bir zamanlar demokrat kesimle dirsek temasında olmayı güvenceli bulan yeni nesil Yeni Türk gazeteciler.
Milletvekili adaylığını türban farkıyla kaçıran biri, adeta ’yöneticilerimiz uyuyor mu?’ çığlıkları atarak her iki gazeteciyi de ’Kandil muhibbi’ ilan ediyor. Onları hapse tıktırmadan içi rahat etmeyecek.
Harbiligiyle tanınan bir başka şöhret, ablaları olarak küçük muhbirlerin yanı başında kişisel düşmanlığının öcünü alma çabasında, aynı insanları hedef gösteriyor.
Alçaklığa doyamıyorlar, AKP’yi eleştirmek, hükümete muhalif olmak neredeyse en tartışılmaz suç oldu.
Yardakçılar hiç utanmadan AKP’nin ’yıpratılması’ çabalarından müşteki. TSK’nın halledilmesindan sonra ’AKP’nin yıpratılmasını’ isteyen hainler, TSK’yı yıpratmaya çalışanların yerine geçti.
Doğal olarak da kimileri her halükârda hain, her halükârda hedefte kalıyor.
TSK’nın da AKP’nin de andıçlarında rastlanabiliyor aynı isimlere.
Su an AKP hükümeti, bir göz kırpımıyla binlerce insanı hapse yollayabileceğini, Ergenekon’dan değilse PKK muhibliğinden istediğinin başını yakabileceğini bilmenin verdiği şevkle daha temiz bir savaşla herşeyi halletme hazırlığında.
Kaldı ki PKK ile Ergenekon’un bacanak olduğunu iddia ediyor bu küçük muhbirler. Hiç bir attıkları boşa gitmesin diye.
Kardeşler, bu günler de geçer. Her alçaklığınız kayda düşüyor.
Okumadıysanız, Umur Talu’nun 4 Ağustos yazısından bir bölümü buradan okuyun bari.
".. Öyle bir megalomanL.Öyle bir narsisizm... Öyle bir fesat, kin, saldırganlık. Ah özellikle ’sonraki kuşaklar’ nasıl böyle oldu; kalpleri bir yandan megalomanyadan, bir yandan sadistçe saldırganlık ve kötülükten nasıl böyle beslendi? İlk öğretmenleri kimdi?
Nasıl bir medya patronluğu, idareciliği hepsi de eğitimli olan bu çocukları nasıl hızla devşirip kalplerini buruşturarak bir arenada birbirinin üstüne sürdü? Devlete sahip çıkanlar, hükümete sahip çıkanlar, vicdanları ve akıllarını, insanla ve meslekleriyle ilişkilerini bu mülkiyet ilişkisine ipotekle-yenler nasıl bu kadar çoğaldı?
(gazetecilik) Sadece ona buna yanaşmak, yanaşmalık gazıyla dalaşmak, gazetecilikten başka her şeye bulaşmak değildir. Yanındakini, karşıdakini dirseklemek, tokatlamak piyasaya, zamaneye münasip düşebilir ama...
Gazetecilik, halk adına verilmiş bir sıfat olan ’bekçi köpekliği’ni, kuyruk sallamak ve önüne geleni, özellikle meslektaşlarını ısırmak sanmak degildir.. „Nasıl oldunuz be çocuklar... Ne çabuk oldunuz! Tut ki şöhret oldunuz.. , Değer mi peki! Değdi mi?"
Yıldırım Türker
14 Ağustos 2011 Pazar
6 Ağustos 2011 Cumartesi
Somali'de kıtlığın sebebi doğal koşullar değil!
Somali'de kıtlık halkı perişan ediyor. Son 3 ayda 29 binden fazla çocuk öldü. Ancak kıtlığın altında yatan, kuraklık gibi doğal afetler değil. Bunlar tetikleyici sebepler. Asıl sebep, uluslararası kapitalizmin ülkenin tarım sektörünü çöküntüye uğratmış olması.
Somali'de durum vahim. Doğa Afrika'nın bu ülkesi, bir kez daha kıtlıkla karşı karşıya. Özellikle ülkenin güney kısmını vuran kıtlık nedeniyle yüz binlerce kişi başkent Mogadişu'ya doğru bir yolculuğa çıktı. Kilometrelerce yolu yürüyerek giden Somalililer, yolda çok sayıda yakınlarını kaybettiler. Mogadişu'ya varanların oluşturduğu mülteci kamplarında da yiyecek sıkıntısı var.
Ülkede 12 milyon kişi yiyecek sıkıntısı çekiyor. Birleşmiş Milletler'in hesaplarına göre 640 bin çocuk yetersiz besleniyor. Son 90 günde ise 29 binden fazla çocuk hayatını kaybetti. BM, ülkede beş ayrı kıtlık bölgesi ilan etti. Mogadişu'daki mülteci kampları da bunlardan biri - yani kilometrelerce yolu kat edip başkente yürümek de çözüm değil.
Yiyecek kıtlığı, şiddet ve kaosu da besliyor. Uluslararası yardımların büyük kısmı, birtakım çeteler, askeri gruplar, hatta iki gün önce Mogadişu'daki BM dağıtım noktasında yaşandığı gibi hükümet askerleri tarafından zorla alıkoyuluyor, çalınıyor. İşin içine ülkedeki dinsel iç savaşı ve hepsi siyasi gruplara bağlı olan paralı milis kuvvetlerini de katınca, kaos tablosu gerçeğe biraz daha yaklaşıyor. Kıtlığın vurduğu güney kısmı büyük oranda kontrol eden islamcı el Şabab grubu, bazı uluslararası yardım kuruluşlarının bu bölgede faaliyet göstermesine izin vermiyor. Fakat Kızılhaç, Kızılay, Unicef gibi kuruluşlar buralarda halka yiyecek götürme çalışmalarını sürdürüyor. Bu örgütlerde çalışan kişiler, Somali'de halka yardım ulaştırmada asıl büyük sıkıntının "isyancıların saldırıları" olmadığını, asıl sıkıntının bölgeye yurtdışından yiyecek taşınması sürecinde yaşandığını belirtiyor.
Bu bir "doğal afet" mi?
Somali'de yaşanan ktılığın ardından uluslararası medya, bir kez daha -iç parçalayıcı açlık görüntüleri eşliğinde- doğal afeti ve islamcı isyan gruplarını yaşananlara gerekçe göstermeye başladı. Oysa geçmiş Somali deneyimi, aslında 20'nci yüzyılda kıtlığın yiyecek azlığından kaynaklanmadığını kanıtlıyor. Tam tersine, yakın geçmişte ve bugün yaşanan kıtlıklar, dünyanın yetersiz değil, gereğinden fazla ürün üretmesinden kaynaklanıyor.
Somali'de yaşanan ktılığın ardından uluslararası medya, bir kez daha -iç parçalayıcı açlık görüntüleri eşliğinde- doğal afeti ve islamcı isyan gruplarını yaşananlara gerekçe göstermeye başladı. Oysa geçmiş Somali deneyimi, aslında 20'nci yüzyılda kıtlığın yiyecek azlığından kaynaklanmadığını kanıtlıyor. Tam tersine, yakın geçmişte ve bugün yaşanan kıtlıklar, dünyanın yetersiz değil, gereğinden fazla ürün üretmesinden kaynaklanıyor.
1980'lerden beri tahıl piyasaları, ABD ve Dünya Bankası'nın gözetiminde deregüle edildi ve ABD'nin ürettiği fazla ürün ucuz fiyatlarla ihraç edilmesi, Somali gibi ülkelerde köylülüğün ürettiği üründen kâr edememesi sonucu toprağı ekip biçmeyi bırakmasını ve ülkedeki tahıl üretiminin dibe vurmasını beraberinde getirdi.
Yine kara talih: petrol
Somali'nin başına gelen felaketin bir sebebi de-maalesef tıpkı Irak gibi- petrol. Ülkenin bugünkü durumuna düşmesinde en kritik dönemeç, 1991 yılında IMF tarafından bir "başarısız devlet" ilan edilmesi. Bu ilanla birlikte ülke kaosa sürüklendi. Fakat The Times dergisinin ele geçirerek yayınladığı belgelere göre bu ilandan önceki birkaç yılda Somali topraklarının üçte ikisinde petrol arama ve çıkarma izni, dört büyük ABD petrol şirketine bahşedilmişti.
Somali'nin başına gelen felaketin bir sebebi de-maalesef tıpkı Irak gibi- petrol. Ülkenin bugünkü durumuna düşmesinde en kritik dönemeç, 1991 yılında IMF tarafından bir "başarısız devlet" ilan edilmesi. Bu ilanla birlikte ülke kaosa sürüklendi. Fakat The Times dergisinin ele geçirerek yayınladığı belgelere göre bu ilandan önceki birkaç yılda Somali topraklarının üçte ikisinde petrol arama ve çıkarma izni, dört büyük ABD petrol şirketine bahşedilmişti.
ABD yardım göndermiyor!
Bugün yaşanan kıtlığın bir başka sebebi ise, "teröre karşı savaş" doktrininin batının her refleksine islam karşıtlığını enjekte etmiş olması. Somali'de kıtlık yaşanan bölgenin el Şabab'ın kontrolünde olması gerekçesiyle ABD'nin yardım kuruluşu USAID, bölgeye yardım göndermiyor. USAID başkan yardımcılarından biri, 20 Temmuz'da BBC'ye "bölgeye yardım götürmek için İslamcılar'ın vergi almadığı, rüşvet istemediği ve hiçbir şeye karışmadığı konusunda güvence almak için bekliyoruz" demişti.
(soL - Dış Haberler)Bugün yaşanan kıtlığın bir başka sebebi ise, "teröre karşı savaş" doktrininin batının her refleksine islam karşıtlığını enjekte etmiş olması. Somali'de kıtlık yaşanan bölgenin el Şabab'ın kontrolünde olması gerekçesiyle ABD'nin yardım kuruluşu USAID, bölgeye yardım göndermiyor. USAID başkan yardımcılarından biri, 20 Temmuz'da BBC'ye "bölgeye yardım götürmek için İslamcılar'ın vergi almadığı, rüşvet istemediği ve hiçbir şeye karışmadığı konusunda güvence almak için bekliyoruz" demişti.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
