28 Kasım 2011 Pazartesi

Patron ‘pardon’ mu dedi?


Sanmayın ki bu memlekette her önemli konuda fikir ayrılığı var. Türkiye’de hemen herkesin anlaştığı tek konu, CHP’nin tam da Tayyip Erdoğan’ın dişine göre bir parti olduğudur, böyle bir muhalefetten daha iyisinin (aktüel bakımdan da) ancak “Şam’da kayısı” sayıldığıdır. Evet, Dersim tartışmasından söz ediyorum.

Bu tartışmalarda gözden kaçan bir husus da vardı. Düpedüz bir katliam yaşanmıştı elbette, bunun sebebi de Kürtlerin Türkleştirilmesi arzusundan başka bir şey değildi. Bu “milli” gerekçenin ardındaki sınıfsal sebep ya da asıl sebep ise burjuva demokratik devrimini tamamlayacak, yani yoksul köylüleri feodalizm hakimiyetinden alıp piyasa hakimiyetinde “özgür” kılacak bir kapasitenin bulunmamasıydı.


Feodalizmi tasfiye etmek, ıslahat yapmak adına girişilen bu kanlı katliamlarda, feodalizm sadece bir üst yapı kurumu olarak görülmüş ve gösterilmişti. Yani güçleri esas olarak yoksul Kürt köylülerine yetmişti, onların köle edildiği feodal ağalık düzenine değil. Oysa kapitalizmin de lehine olabilecek “kansız” çözümlerden birisi önlerindeydi: Toprak reformu.


İşte her şeyi becermişler, bunu becerememişlerdi.


Çünkü bu isyanlar bastırılırken Kürtlerin ağa, bey, şeyh, aşiret reisi gibi mülk sahibi sınıfları yanı sıra ve nüfusun elbette ağırlıklı kısmını oluşturan topraksız Kürt emekçileri de katledildi, mecburi iskana tabi tutuldu, sürgün edildi. Onların toprağı ise sonradan Kürt bölgelerine yerleştirilen Türk nüfusuna dağıtıldı. Ağalık düzeni yıkılmadı, Kürt toprak ağalarına, beylerine, feodal-ağa oldukları için değil Kürt oldukları için tavır alındı.


Peki neden bir türlü toprak reformu yapılamıyordu? O dönemin CHP milletvekillerinden Mazhar Müfit bunu şöyle açıklamıştı:
Mustafa Kemal, birçok reform yapmak istiyor. Toprak reformu için burada ağalarla, özellikle Kürt ağalarıyla Kürt mebuslarından Fevzi Bey ve diğerleriyle konuşmalar yaptık. Bu reform meselesi çok çetin bir mesele. Ağalara toprak reformunu anlatmak imkânsız. Bu reformu ele almak bütün ağaları, eşrafı kaybetmek demektir. Şimdilik toprak reformu defterini kapattık. (Sabiha Sertel, Roman Gibi, s. 70)

Evet rejim bir yandan da Kürt olsun Türk olsun ağaları yanında tutmak zorundaydı.
Çünkü ciddi şekilde toprak reformuna filan yeltenselerdi, bu kez Batı’daki toprak ağaları, yani başta Tayyip Beyin demokrasi yıldızlarından Adnan Menderesler olmak üzere hakim sınıflar ittifakının öteki unsurları isyan ederdi. Çünkü Türkler ile Kürtler arasında artık ittifaka gerek yoktu, ama ülkenin “asıl sahipleri”, yeni yetme burjuvazi, toprak ağaları, tefeci bezirganlar, eşraf, mütegallibe birbirine mecburdu. Dolayısıyla yönetici sınıflar arasında tek çare, zoraki ve çelişkili bir hakim sınıflar ittifakını sürdürmek olmaktaydı.

Kısacası, Kuruluş döneminde bu ittifak nedeniyle feodalizm de ancak üst yapıda tasfiye edilebilirdi, onun sınıfsal dayanaklarını yok etmek, burjuva devrimini bu yönde “ilerletmek” riskliydi. Burjuva “aklı” feodalizmin iktisadi alandaki tasfiyesini kapitalizmin gelişim sürecine terk etti. Demokrat Parti ve Adalet Partisi yıllarında da süreç böyle gelişti. Toprak ağaları filan ancak kapitalizmin tekelci bir nitelik kazanmasıyla ve ağırlıkla 12 Mart koşullarında siyaset sahnesinde bir kenara itilebildiler. Zaten tarımdaki kapitalistleşme düzeyi de toprak reformunu filan anlamsız hale getirmişti.


Bundan 75 yıl önce devlet Dersim’de Alevileri, Zaza ve Kürt oldukları için katletti, tenkil etti ve buna “ıslahat” adını verdi. AKP’nin devleti de sadece Dersim’de değil tüm Kürt coğrafyasında tenkil stratejilerini sürdürüyor ve buna da “açılım”  adını veriyor. 75 yıl önce devletin gözünde Dersim’deki Kürt aşiretleri “ağaların” baskısı altındaydı ve de silahlıydı, ha deyince bir “ıslahat harekatı” yapılamazdı. Silahlar toplanmadan da Dersim “ıslah” edilemezdi. Yani şimdilerde nasıl Kürt sorununu çözmek için “önce terörün bitmesi gerekir” deniyorsa, o zaman da Kürtler için “ağa terörü” gerekçe gösteriliyordu.


Farklılık elbette var: Eskinin toprak ağalarının, tefeci bezirganların (hani şu demokrasi yıldızlarının) torunları şimdi post modern burjuvalar, kendi katliamlarını gizlemek için Dersim nedeniyle “özür” dilermiş gibi yapıyorlar. Efendim, yakın çevresi gıyabında söz ederken Tayyip Erdoğan için “patron” dermiş, eskiden olsa “ağa” derler miydi, bilemem. Ama şimdi hakikaten kapitalist, yani patron oldular ve geçerken, sanki Kürtlerin ayağına basılmışçasına öylesine “pardooon” diyebiliyorlar.


Biz ne diyelim? Bu memlekette “pardon” çıkalı burjuvalar çoğalmadı mı?
 

MELİH PEKDEMİR

27 Kasım 2011 Pazar

Bir de bunlar vardı...

Bir de bunlar vardı...Devletin 'tartışmalı' Dersim özrü üzerine 'Hayata Dönüş Operasyonu'ndan Varlık Vergisi'ne, geçmişte özür bekleyen nicesini, karanlıklar aydınlansın diye çalışanlar "Neden ve nasıl özür dilemeli?" sorumuzu cevapladılar. 

  27/11/2011


Yrd. Doç. Murat Paker

Diyarbakır Askeri Cezaevi İşkenceleri

1980-84 döneminde Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bulunmuş 5000’in üzerinde eski mahkûmun çok ağır bir eziyet rejimine tabi tutulmuş olması, bu kara sayfayı hem 12 Eylül Askeri Cuntası’yla hem de Kürt sorunuyla yüzleşmek açısından eşsiz bir konumda tutuyor. Devlet, o dönemde solcular başta olmak üzere bütün radikal muhalefeti ezmeye çalışırken, Diyarbakır Cezaevi’nde buna ek olarak Kürtlüğü ve Kürtçeyi ezmek istemiştir. Türk-Kürt meselesinin hâlâ karmaşık bir şiddet sarmalında seyrediyor olmasının önemli nedenlerinden biridir bu sayfa. Devlet, tabii ki bu kara sayfa için de özür dilemelidir; ancak özürlerin kapsamlı ve samimi bir yüzleşme sürecinin bir parçası olması gerekir. Neyin, nasıl, niçin yapıldığının resmen ortaya konması, bu bilginin toplumsallaştırılması, mağdurların onurlandırılması ve tazmin edilmesi, sorumluların saptanması ve yargılanması, yapılanların sonuçlarının bugünkü sorunlarla bağlantılarının anlaşılması, yaşananların unutulmayacağı ve bir daha yaşanmayacağına dair müze gibi güçlü hafıza sembollerinin yaratılması. Özür, böylesi bir sürecin içinde yer alırsa anlamlı olur. Unutmayalım, geçmiş üzerinden de olsa aslında bugün burada ve bugün için özür diliyoruz. Özürle birlikte bugün yapılması gereken çok sayıda şey var. 

Prof. Dr. Aydın Uğur

Kahramanmaraş ve Çorum Kaliamları

Özür son merhale olarak değil, toplumun zihinsel ve ruhsal sağlığını güçlendirecek, vicdani zaaflarını aşmasına fırsat tanıyacak ortak girişimin başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Özür meselelerin kapatılmasına değil, bütün boyutlarıyla irdelenip aşılmasına vesile olmalıdır. Öte yandan, yüzleşmenin sadece devletten kaynaklanan uygulamalarla sınırlı tutulması toplumsal olgunluğa ulaşmakta yetersiz kalacaktır. Devlet, büyük ölçüde, toplumun farklı kesimleri arasındaki gerilimlerin belirlediği bir kerte. Dolayısıyla, toplumumuzun gerçeklerle yüzleşmede, dönüp kendisine de ayna tutması elzem. Maraş ve Çorum’daki gibi acılı olaylarda taraf olmuş toplumsal aktörlerin kendileriyle yüzleşme cesaretini göstermesi hepimizi gelecekte benzer vahşetlerden koruyacaktır. 

Rıfat Bali

Varlık Vergisi ve Trakya olayları

Son günlerin furyası ‘Devlet adına özür dileme’. ‘Özür dileme’ son derece ciddi bir kavramdır. Onun ayrılmaz bir parçası olup onu tamamlayan bir diğer kavram ise ‘tazminat ödeme’. Şimdilik sadece Dersim’de cereyan eden katliamlar için özür dileniyor. Ancak cin şişeden çıktı ve onu geri sokmaya çalışmak son derece zordur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti sadece Dersim için değil, 1915 tehciri sırasında cereyan eden kıyım, 1934 yılında Trakya’da yaşayan Yahudilere karşı düzenlenen yağma girişimi, 1941 yılında gayrimüslim erkeklerin nafia taburlarında çalıştırılmaları ve Varlık Vergisi Kanunu’nu ayrımcı uygulaması için de özür dilemeli ve tazminat ödemelidir. Bu gerçekçi bir beklenti midir? Batı standartlarında bir demokrasiyi ve yurttaşlık kavramını benimsemiş ülkeler için evet ancak Türkiye için maalesef hayır. 

Gencay Gürsoy

Utanç Operasyonu

Yakın tarihimizde devlet adına özür dilenmesini bekleyen olaylardan söz ederken, kuşkusuz ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nu unutmamak gerekiyor. Bilindiği gibi operasyon, cezaevi koşullarını protesto etmek ve F tipi hücre sistemine geçişi engellemek amacıyla birçok cezaevinde eşzamanlı olarak başlayan açlık grevlerini durdurmak gerekçesiyle yapılmıştı. 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevinde birden, 10.000 dolayında güvenlik görevlisinin, lav silahı dahil her tür savaş aracını kullanarak gerçekleştirdiği operasyonda, 30 tutuklu ve 2 asker hayatını kaybetmişti. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün iddialarının aksine, adli tıp incelemeleri tutukluların hemen tamamının, şiddetli yanık, kafa travması ve uzun namlulu ateşli silah yaralanmaları nedeniyle, 2 askerin ise yine uzun namlulu silah yaralanması sonucu öldükleri saptanmıştı. Her şeyden önce, bu ölçüsüz devlet şiddetine yine devlet tarafından ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı verilmesinin ve sorumluların cezalandırılmamasının , sadece mağdur ve mağdur yakınlarıyla değil bütün bir toplumla alay etmek anlamına geldiğinin altını çizmek gerekiyor. 

Eren Keskin

İlk özür Ermeni Tehciri için

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özür dilemesi gereken yüzlerce, binlerce olay var. Ancak bu özrü gerektiren ‘militarist yapı’nın temelinde 1915 Ermeni soykırımı vardır.
T.C Devleti’nin kuruluşu bir ‘kopuş’ değildir. T.C 1915 soykırımını gerçekleştiren ‘İttihat Terakki’ zihniyetinin devamıdır. Bu nedenle, büyük insan acılarına neden olan ve ‘sorgulanamaz bir militer sistemin’ temelini oluşturan bu büyük suç ilk özür gerektiren olaydır. Özür de yeterli değildir, soykırıma maruz kalan Ermeni ulusuna karşı maddi ve manevi anlamda verilen tüm zararlar ödenmelidir. 

Ayşe Kadıoğlu

Kayıplar ve faili meçhuller

Faili meçhul cinayetler, devletin ‘kaybettiği’ insanlar ve geride kalan binlerce acılı eş, çocuk, kardeş, dost... Kayıp insanların mezarları yok. Yaşam geçici; ölümsüzlük diye bir şey yok biliyoruz ama insanın en azından bir mezar taşı olmalı. Kaybedilenlerin ve faili meçhullerin öykülerinin ‘hakikat komisyonları’ yolu ile arşivlenmesi, olmayan mezar taşlarının eksikliğini belki biraz olsun telafi edebilir. Okullardaki müfredat belki de sadece kahramanlıklara değil böylesi acı gerçeklere de yer vermeli. Yüzleşebilmenin cesareti abartılı kahramanlık öykülerinden daha gurur vericidir. Bir de kamusal alandaki anıtlar önemli. Örneğin Polonya’da, Naziler tarafından Varşova Gettosu’nda katledilen Yahudiler için bir anıt var. Bence yirminci yüzyılın en etkili ve mütevazı özrü burada dilenmiştir. 1970 yılında Varşova’yı ziyaret eden o zamanki Batı Almanya Şansölyesi, Sosyal Demokrat Willy Brandt, anıtı ziyaretinde önce eliyle çelengin fiyongunu düzeltmiş, sonra geri adım atmış ve birden herkesin şaşkın bakışları arasında yağmurdan hâlâ ıslak olan asfalta dizleri üzerine çökmüştür. Öyle bağırıp çağırmadan, son derece sessiz ve kalpten bir özür… Bence bu çok çarpıcı bir liderlik örneğidir. Yirminci yüzyılın siyaset ve insanlık adına belki de en umut veren fotoğraf karelerinden birisidir. 

E. Ahmet Tonak

Kanlı 1 Mayıs

Şüphesiz 1977 1 Mayıs’ı yakın tarihimizin özür gerektiren toplumsal acılarındandır. Yarım milyon insanın katıldığı emekçiler arası dayanışma bayramının, nasıl olup da, İstanbul’un orta yerinde 34 kişinin öldüğü bir faciaya dönüştüğünü bilmiyoruz. Bilinenler yarı doğrulardır, olayın karanlık yanları çoktur. Meydan kutlamalarının, siyasi gösterilerin güvenliğini sağlamakla yükümlü ‘normal’ bir devlet 2 Mayıs 1977’de kendi aczi için özür dilerdi. Oysa, bizim acayip devletimiz 34 yıldır bu özüre henüz vakit bulamamıştır! Yıllarca yaşananları bahane ederek meydanları emekçilere zehir etmiştir. Kaldı ki, sahici özür algısı, ancak olan bitenin sorumlularını açığa çıkartacak saydam ve adil bir hukuk sürecini başlatarak yaratılabilir. Bu hukuki sürecin, muhtevası ve sonuçları itibariyle, en başta ölenlerin yakınlarını, sonra da toplum vicdanını tatmin etmesi sonunda resmi ve lafzi özür dileme, samimi bir özür dilemeye dönüşebilecektir.