5 Mayıs 2012 Cumartesi

Nasıl muhtıra yedim?

Nasıl Muhtıra

Yedim?..

Bize “Asker yanlısı darbeci” diyen yandaşın yüzü geliyor gözümün önüne...

Şaşkın...

Tek gözü kapalı...

Dudakları uzayıp uzayıp kısalıyor...

Genelkurmay’ın bize “muhtırasını” onaylasa statükodan yana olacak... Onaylamasa bizden yana olacak...

Ağzının yarısı açılıp açılıp kapanıyor...

Ama ses çıkmıyor...

*

Doğrusunu isterseniz ben de şaşkınım...

Hiç “muhtıra” yememiştim, “muhtıracı” olarak...

*

Muhtıramda diyor ki:

“...Başta ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tarihe mal olmuş asker kişilerin de şerefle taşıdıkları askeri unvanları bile seviyesizce alay konusu yapmak....”

(........)

Oysa Atatürk sevdam yüzünden başım dertte ya...

Yüzlerce Mustafa Kemal sevdası yazısını silip attılar yani...

*

Muhtıramdan yine:

“Dünyanın en disiplinli ordusu olarak gösterilen ordumuzda disiplini zedelemeye kalkmak...”

(.......)

İyi de “dünyanın en disiplinli ordusunun” yarısı darbe yapmaya kalkmak suçundan hapiste... Önceki Genelkurmay Başkanı silahlı terör örgütü kurmaktan, kuvvet komutanları hükümeti devirmeye teşebbüsten, ordu komutanları darbe planlamaktan içeride...

Ordunun en gizli belgeleri medyadan medyaya, Fatih Altaylı’nın dediği gibi tekerlekli bavullarla taşınıyor...

Disiplini ben bozdum yani?..

*

Muhtıramdan:

TSK’yi ve onun değerli mensuplarını tahrik etmeye çalışmak...”

(.......)

Oysa askerlerin siyasete bulaşmalarına ne kadar karşıysam, TSK’ye saldırılmasını ve askerlerin küçük düşürülmesi çabalarını da o kadar istemem...

O askerler bizimdir...

Sınır dağlarında her gün canlarını verirken, onlara minnet duymak yerine, gururlarının kırılmasını, suçlanmalarını, kirli siyasetin elinde ezilmelerini de kabul edemem...

Onun için zaten; televizyonlarda olmadık hakareti, saldırıyı, suçlamayı “tahrik” saymayan Genelkurmay Başkanlığı’nın, benim fıkramsı bir pazar yazımı “tahrik” saymasını anlayamadım...

*

Olsun...

Bizler; itildik, sürüldük, vurulduk, hapishanelere kapatıldık, yakıldık, yandık...

Ama çocuklarımızın; yeryüzünün özgür, alnı açık, mutlu, gururlu, uygar, çağdaş birer bireyi olarak büyümelerini isteriz, onlar yanmasın...

Ve tek gücümüz var:

Yüreğimizdeki vatan sevdası...

Paşa...


Sahipsiz kurt, o gece boyalı kulübenin önünden geçerken gördü onu... 

Çok bakımlı, şişman, keyfi yerinde, kulübesinin içinde öyle oturuyordu aynı soydan gelen köpek..

Selam verdi:

“Merhaba...”

“Merhaba...”

“Adın ne?...”

“Paşa...”

*

Merak etti:

“Şu önündeki şey ne Paşa?..”

“Yemek tabağım...”

“İçinde ne var?..”

“Kemiğim...”

“Şu ne?..”

“Su tasım...”

“Ya şu yumuşak koltuk gibi olan?...”

“Minderim... Üzerinde oturayım diye...”

“Kim veriyor bunları?..”

“Sahibim...”

*

Kulübenin içindeki Paşa sordu bu kez:

“Peki sen ne arıyorsun?..”

“Yiyecek...”

“Yiyecek aramakla bulunur mu?..”

“Zor ama bulunabilir... 

Çok koşturmak lazım... 
Gece gündüz dolanacaksın... 
Kimi zaman bulamadığımda o gün aç geçer... 

Ama mücadele etmezsen ölürsün...”

*

Kulübenin köpeği Paşa akıl verdi:

“Bir sahibin olsa, sana baksa ya... Karnını doyurur, suyunu verir... Hiç yorulmazsın adamım... Aç da kalmazsın, susuz da...”

“Tasım da olur mu?..”

“Olur...”

“Oturmak için minder de mi verirler?..”

“Verirler tabii...”

*

Kurt sordu:

“Peki şu omuzunda parlayan ne?..”

“Tasmam...”

“Ne işe yarar?..”

“Sahibim beni yönettiğine göre bu lazım... Nereye çekerse oraya...”

“Ya onun istediğini yapmak istemezsem?..”

“Karşılığında yapacaksın... Onca şey veriyor yani...”

*

Döndü gitti öbürü...

Giderken, kulübedeki Paşa’ya seslendi:

“Hiçbirisini istemem... Ben özümde kalayım daha iyi...