29 Temmuz 2014 Salı

Bayram değil; kan, zulüm, kıyım günleri

Oya Baydar 
Gazze’de işlenen suçların birinci dereceden failinin  İsrail devleti ve arkasındaki Batılı güçler olduğunu biliyoruz. Peki, Hıristiyan dünyasının beş yüz yıl önce yaşadığı kanlı mezhep savaşlarını 2000’lerde çok daha vahşi, çok daha ilkel ve bir o kadar insanlık dışı yöntemlerle İslam coğrafyasına yaşatanlar? El Kaide’den IŞID’a, Boko Haram’dan Nusra’ya, benzeri yüzlercesine tümü de din, îman, İslam adına kadın, çocuk, genç, yaşlı insan öldüren, suçsuz günahsızların boğazını kıtır kıtır keserken “Allah-u ekber” diye uluyan, kadınlara tecavüz edip elektrik direklerine asan, Mali’de “Ezan ile Kuran yeter” diyerek müziği, şiiri yasaklayan, saz çalanların ellerini kesen, şarkı söyleyenleri boğazından hançerleyen, camileri, türbeleri yıkan, binlerce yıl öncesinin kan, şiddet, vahşet ortamını 2000’lere taşıyanlar ve bu ilkel katil sürülerine yardım yataklık eden, göz yuman ya da sadece susanlar?
Hepsi Allah adına, Kitap adına, din adına, inanç adına öyle mi? Nasıl bir inançtır bu? Nasıl kanlı katil haline getirilmiştir bu genç insanlar? Onların mağduriyete ve ezilmişliğe isyanları hangi güçler tarafından, hangi iğrenç çıkarlar, hangi pis siyasal amaçlar uğruna çarpıtılmış, hedefini şaşırıp kendi insanına dönmüştür? Bayram günlerinde bile zulme, vahşete, kan dökmeye, can almaya ara vermeden; bir de oruçlar tutup namazlar kılarak, döktükleri kanların, aldıkları canların, yakıp yıktıkları yaşamların, tarumar ettikleri toprakların acılarını kan tutmuş meczup yüreklerine seccade yaparken hiç sormaz, hiç düşünmezler mi Tanrılarının emirlerini?
Oya Baydar-T24
http://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/bayram-degil-kan-zulum-kiyim-gunleri,9828

Neye Devrim Deriz?



Fidel Che


“Obama Mısır devrimini övdü” diyor bir CNN haberi: “Obama, Mübarek’in 30 yıllık iktidarının birden sonlanmasının ‘Mısır’daki dönüşümün sonu değil, başı’ olduğunu söyledi” diye de devam ediyor. “Devrim televizyondan yayımlanmayacak” zamanları tarih oldu, artık emperyalizmin başındaki adam CNN’e “devrimleri” övüyor. Demek biz görmeyeli emperyalistlerin devrimlere bakışı hayli değişmiş.
El Cezire televizyonuna verdiği mülakatta, Ahmet Davutoğlu şöyle diyor:
“Artık umutlu ve çok iyimseriz, çünkü Mısır halkı tarihsel bir dönüşüme ve değişime karar verdi ve şimdi kaosa yol açacak bir değişim değil, istikrarla birlikte bir değişim gerçekleştirilebilir. İstikrarın yok edilmediği bir dönüşüm olacağı konusunda umutluyuz. Değişim ve istikrar birlikte olacaktır. Ve Mısır bunda başarılı olursa, diğer ülkelere de iyi bir örnek teşkil eder.”
İstikrarı koruyan devrim. Hımm. Demokratik faşizm, eşitlikçi kapitalizm gibi bir şey olsa gerek bu. Marksist-Leninist safsata alıcılarım sinyal veriyor: Devrim nasıl istikrarı koruyor, hangi sınıfın iktidarı, hangi üretim düzeninin istikrarı bu Lenin amca?
Kafalar karışık. Emperyalist medya Bahreyn’deki halk hareketinin bastırılmasına sessiz kalmıştı. Hindistan’daki silahlı halk hareketine ilişkin Obama’nın bir övgüsünü de okumuş değilim. Ama emperyalist medyanın sayfa sayfa “Mısır Devrimi” haberi yapmasından da mı şüphelenmez insan?
Hayır, şüphelenilmiyor. Aksine Lenin’in devrim konusundaki görüşlerinin “mealen özetleri” yapılıyor. Titizlikten araştırmacılıktan uzak bir tavırla, bir zamanlar okunmuş Lenin ciltleri ve tarih kitapları üzerinden eksik karşılaştırmalar yapılıyor.
Peki ama Marksist-Leninistler neye devrim der? Örneğin bir ayaklanmayla hükümetin değişmesi devrim midir? Bir ayaklanmanın ardından ordu iktidarı alıp, bir işbirlikçinin yerine bir başkasını geçirirse bu devrim midir?
Biz iktidar mücadelesini sınıflar arasında gerçekleşen bir mücadele olarak görürüz. Özü emek sömürüsüdür ama onlarca farklı biçim alır. Devrim her alanda süregiden bu mücadelenin niteliksel bir dönüşüme uğradığı, yani mevcut iktidarın bir sınıftan diğerine geçtiği anlara denir. “Şubat devrimi burjuvazinin toplumsal devrimidir”, diyor Lenin, “iktidarı II. Nikola’nın önderliğindeki feodal toprak ağalarından almış ve burjuvaziye vermiştir.”
İşte bu yüzden, bir ülkedeki toplumsal hareketin devrim olarak nitelenip nitelenmeyeceğini anlamak için, o ülkedeki sınıfların emperyalizme karşı aldığı tutumunu, sınıflar dengesini, devlet kurumlarının durumunu incelemek gerekir. Bu bilgiler olmaksızın bir ülkede hükümet değişikliğini zorlayan her ayaklanmayı devrim sanabiliriz.
Mesela, Mısır’da iktidar kimden kime geçmiştir? Hangi sınıfın iktidarının yerine, hangi sınıf gelmiştir?
Emperyalizmin ve uşaklarının Mısır’daki isyanın vardığı yer karşısında aldıkları tavırdan da anlaşılacağı üzere, Mısır’da iktidar işbirlikçi burjuvaziden, hımm, işbirlikçi burjuvaziye geçmiştir. Daha doğru bir deyişle, bir iktidar değişikliği filan olmamıştır. Bir devrim yoktur.
“Halk devrimi” diyeceksek, onun Marx ve Lenin’deki tanımı bellidir: “Askeri ve bürokratik devlet makinesinin parçalanması, bütün gerçek halk devrimlerinin ilk koşuludur.”
“Burjuva devrimi” diyeceksek, Mısır’da devrimden önce feodalizmin olduğunu ve iktidarın artık burjuvaziye geçtiğini kanıtlamamız gerekir.
“Milli demokratik devrim” diyeceksek, Mısır’da devrimden önce işbirlikçi burjuvazinin iktidarda olduğunu, ancak ayaklanma sonucunda iktidarın milli burjuvaziye geçtiğini kanıtlamak gerekiyor. Bilimsellik ancak böyle olabilir. Gerisi safsatadır ya da kulağa hoş gelen retoriktir.
Eğer Mısır halkının ayaklandığını, örgütlendiğini, iktidarın baskı aygıtlarının direniş karşısında duraksadığını ve iktidarın eski yönetme biçimleriyle artık devam edemediğini kastediyorsanız bu ayaklanmanın, Lenin’e göre de devrimci durumun tanımıdır, devrimin değil. Devrim karşısında baskı aygıtları duraksamaz, devrimi yapan sınıfın eline geçer. Çok basit değil mi?
Mısır’daki Müslüman Kardeşler ile İran’daki 1979 devrimi arasında bir benzerlik kurulduğuna da tanık oluyorum. Böyle iddialar şaşırtıcı çünkü bu ikisi arasında emperyalizme ve mücadeleye yaklaşımları bakımından bir benzerlik yok. İran’daki devrimin anti-emperyalist niteliğini, küçük-burjuva milliyetçi ve İslamcı yönünü bilmeyeni dövüyorlar neredeyse, artık genel kültüre girmiş, sıradan bir bilgi bu. İran devrimi iktidarı işbirlikçi burjuvazinin başı Şah’tan alıp, küçük-burjuva radikallere verdi, dolayısıyla devrimin siyasi boyutu vardı.
Daha önceki yazılarımda Mısır ordusunun ABD’den yardım ve talimat almaktaki köpekçe sadakatini anlatmış, egemen sınıfın kurumlarının ABD ile nasıl iç içe geçtiğinden kısaca bahsetmiştim: “Mısır’da İsyan”, “Mübarek’ten Sonra”.
Amerikancı Ordu Mısır’daki ayaklanmanın devrime dönüşmeden bastırılmasını garanti altına aldı. Şu anda devleti çekip çeviren de ABD’den yıllık 1.3 milyar dolarlık bir yardım alan Mısır Ordusu’dur. Belli ki Müslüman Kardeşler demokrasicilik oyununun sürdürülmesi için öne çıkarılıyor ve orduyla uyum içerisinde hareket ediyor. Başka bir genel kültür bilgisi: Emperyalizmin ajanları ve AKP Müslüman Kardeşler ile masaya oturdular işbirlikçilik bayrağını onlara teslim ettiler.
İşin sosyal devrim boyutuna da bakalım: İran’da 1979’dan sonra ekonomi devletleşir ve emperyalist şirketler kapı dışarı edilirken, Mısır’da “devrimden” sonra Dünya Bankası ve IMF’nin muslukları açtığını, ülkenin emperyalizme peşkeş çekilmesinin kaldığı yerden değil, daha azgınca devam ettiği de ortada. Ortadoğu uzmanı Adam Hanieh’in yazısı muhakkak okunmalı: “Mısır’da Düzenli Geçiş”.
Burada sınıfsal bir dönüşüm, iktidarın bir sınıftan diğerine el değiştirmesi diye bir şey yoktur. İşler emperyalizm ve işbirlikçileri açısından yolunda gidiyor. Davutoğlu işte bu yüzden “istikrar bozulmadı, kaos ortamı oluşmadı” diye göbek atıyor. Bozulmayan istikrar, değişmeyen iktidar işbirlikçi burjuvaziye aitti, hala öyledir.
İktidarın bir sınıftan diğerine geçmediği devrim olmaz.
Fakat örneğin Libya’da bir devrimden bahsedebiliriz: Karşı-devrim. Libya’da Kaddafi’nin iktidarı ve tutarsız bir şekilde olsa da uyguladığı bağımsız politikalar alaşağı edilerek, yerine tam bağımlı, işbirlikçi bir iktidar ve toplumsal düzen geçirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı Birleşmiş Milletler ve NATO eliyle ihlal edilmiştir. Suriye ve İran’da da yapılmak istenen de budur.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki ayaklanmalara nasıl baktığımız, emperyalizmin bölgedeki politikalarına nasıl baktığımızı belirliyor. Bu nedenle iki kat dikkatli olmak, iyice ölçüp tartarak, ülkelerin özgünlüklerini araştırmak gerekiyor. Yoksa kendimizi emperyalistlerle aynı kavramları kullanır, aynı şeylere sevinirken buluruz, yani ideolojik bağımsızlığımızı yitirerek çürümeye başlarız.
http://proleteren.wordpress.com/category/siyaset/devrimci-mucadeleler/

26 Temmuz 2014 Cumartesi

GÜNÜN ANLAMI


Onlar için kan madalyadır




Beş bin kişiyiz burada
Kentin bu küçük parçasında…
Biri öldü
Diğerine vurdular
Asla inanmazdım,
bir insanın bir başkasına böyle vuracağına”

Az sonra elleri, halkının türkülerini bir daha çalamasın diye, askerler tarafından kırılıp kemikleri un ufak edilecek Victor Jara yazıyordu bunları. Stadyuma toplanıp gözaltına alınmış binlerce insanın arasındaydı. Önce elleri kırıldı, sonra devletin o pislik hıncı dinmemiş olacak ki insanların gözü önünde kurşuna dizildi.
Öldürülmeden az önce yazmıştı not defterine

Hiçbir şey umurlarında değil
Onlar için kan madalyadır

 Victor Jara 


16 Temmuz 2014 Çarşamba

Simavnalı Şeyh Bedreddin – Hamit Erdem



Gıllıgışlı (kin ve hile dolu) bir gönülle bin yıl namaz kılsan hiçbir sevap kazanamazsın! (Varidat’tan)
Günümüzde İslam coğrafyasının büyük bölümünde sosyal hayat; hoşgörüsüzlük, düşmanlık, intikam ve vahşete varan ölümlü olaylarla gündeme gelmektedir. Afganistan, Irak, Suriye, Arabistan ve Afrika’daki ülkelerde İslam; en karanlık çağlarından birini mi yaşıyor sorusu çokça sorulmaktadır.
Biz ise bugün, yüzyıllar önce bu topraklarda yaşamış, etkileri günümüzde farklı halkların kültürleri içinde hâlâ yaşayan bir İslam âliminin; Şeyh Bedreddin’in “İslam’ı, Hıristiyan’ı, Musevi’yi, Mecusi’yi(ateşe tapan)” bir ve kardeş sayandüşünce ve eyleminden söz edeceğiz.
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı…
1936 yılında Nazım Hikmet, şiir serüveninin doruk noktalarından sayılacak o ünlü, “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”nı yayımlayana kadar Şeyh Bedreddin’in kimliği, düşünceleri ve eylemi unutulmaya yüz tutmuş bir meseleydi. Bu Destan’dan sonra Şeyh Bedreddin, gittikçe büyüyen bir ilginin odağı olmaya başlayacaktır.
Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”ında15. Yüzyıl Anadolusuna yaptığı düşsel bir yolculukta; “şiirin ve nesirin” bütün imkânlarını kullanarak, Şeyh Bedreddin İsyanı’nı anlatmakta, o dönemi kendi dinamiğiyle, kendi imkân ve imkânsızlıkları içinde, toplumsal ve insansal ilişkilerin bütünü içinde ele almaya çalışmaktadır.
bedrettin1Nazım Hikmet Şeyh Bedreddin’i ne zaman duymuştu?
1 Ocak 1921’de Anadolu’ya silah kaçıran bir örgütün yardımıyla Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” adındaki vapura dört şair binmişti. İnebolu üzerinden Ankara’ya gideceklerdi. Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nazım Hikmet, Vâlâ Nurettin. Milli Mücadele’ye yardıma, mümkünse cepheye gideceklerdi.
İnebolu’dayken, Almanya’dan gelen ve orada Spartakist hareketin tanığı olan gençler; (daima boynundaki kırmızı atkısıyla) Sadık Ahi, Vehbi Sarıdal, Nafi Kansu’nun anlattıkları; İstanbul’daki işgal ile sarsılmış heyecanlı şairleri bambaşka bir dünya ile tanıştırmıştı. Alman Sosyal Demokrat Partisi’ni, “Spartaküs’e Mektuplar” adlı yer altı gazetesini, Roza Luxemburg’u, Karl Marx’ı, Kautsky’yi ilk kez orada duymuşlardı. Eğinli bir eşraf ailesinden gelen Sadık Ahi; Anadolu’da sınıfları, zulüm gören halk tabakalarını, köylü isyanlarını; sırları ve teşkilatlarıyla “bir nevi doğu komünistliği saydığı Ahi’liği” ve muhtemelen Bedreddin isyanını da o zaman anlatmıştı.
Destan, Nazım’ın; o dönem Bedreddin üzerine yazılmış en önemli kaynaklarından biri olan “Darülfünun İlahiyat Fakültesi Tarih-i Kelam Müderrisi” olan Mehemmet Şerafettin Efendi’nin “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin” adlı “risale”sini okumasıyla başlamaktadır. Nazım bir süre sonra kapağında “üstünlü, esreli, süslü bir tuğra” bulunan risalenin sararmış yapraklarına kendisini iyice kaptıracak, sonra yüzyıllar öncesine doğru işleyen bir zaman makinesinin marifetiyle büyük bir yolculuğa çıkacaktır.
Şeyh Bedreddin’in yaşamı…
Bedreddin’in yaşamının ayrıntıları torunu Hafız Halil’in yazdığı “Menakıbname”ye (menkıbe’den: “Hayat hikâyesi”) dayanmaktadır. Ancak o çağda ve devamı demek olan Osmanlı devletinde, düzene muhalif bir figür olarak Bedreddin’in yaşamı ve görüşleri üzerinde sistemli bir karartma uygulandığından bu alanda büyük boşluklar bulunmaktadır.
Elimizdeki bilgilere göre Bedreddin’in ailesi Selçuklulara dayanmaktadır. Büyükbabası Abdülaziz, Selçuklu Sultanı Keykubat’ın vezirlerindendir. Bedreddin’in babası Gazi İsrail, 2. Osmanlı Sultanı Orhan (Gazi) adına Rumeli’yi fethe giden yedi Gazi’den biridir. Gazi İsrail, Edirne yakınlarındaki Simavna’yı fethedince oraya yerleşmiş, Bedreddin (1358-59’da)  burada doğmuştur. (Tarihçilerin bir bölümü baba İsrail için “Simavna Kadısı” derken, Orhan Şaik Gökyay, “Simavna Gazisi” diyecek ve yanlışlığı, Osmanlıcanın yanlış okunmasına bağlayacaktır.) Bedreddin, Edirne fethedildikten sonra ilk eğitimine burada başlamış, -ilk öğretmeni- bir İslam Hukukçusu olan Molla Yusuf, ilerde Bedreddin’in uzmanlık alanı olacak fıkıhla (İslam Hukuku) onu tanıştırmıştır. Döneminde çok iyi bir eğitim alan Bedreddin bundan sonra öğretim hayatına Bursa, Konya ve Kahire medreselerinde devam etmiştir.
Bursa’da Kadı Koca Mahmut Efendi hocası olmuş, Konya’da Feyzullah’dan  (mantık ve astronomi) dersleri almış, o dönemin en büyük ilim metropolü olan Kahire’de Müberakşah Mantıki ve Ekmeleddin el- Bayburti gibi ünlü hocalardan ilahiyat, mantık ve felsefe dersleri almıştır. Burada dünyanın çeşitli yerlerinden gelen tasavvufçularla tanışmış, Memlük Sultanı Berkuk’un oğluna hoca tayin edilmiştir. Bedreddin bu dönemde pek çok çevrenin saydığı önemli bir Sünni-Hanefi İslam hukukçusu olmuştur.
İslam Hukuku âlimi Bedreddin’den, derviş Bedreddin’e…
Bedreddin’in yaşamındaki büyük değişim aynı dönemde olmuştur. Kahire’de büyük tasavvufçu Hüseyin Ahlati ile tanışmış, Ahlati’den dersler almış, onun müridi olmuştur. Kimi kaynaklar Hüseyin Ahlati’nin Şii inancında olduğunu yazmaktadırlar.  Bedreddin, Ahlati’nin isteğiyle (İran’a) Tebriz ve Kazvin şehirlerine giderek bu kentlerde bir süre kalmış, İran ve Azerbaycan’da bulunan Şii din önderleriyle bir araya gelmiş,  bu temaslarından sonra Kahire’ye dönmüştür.
Bedreddin artık derin bilgisiyle bir Sünni-Hanefi İslam hukukçusu değil, ateşli bir derviştir. Kıl aba giymeye başlamış, bütün servetini yoksullara dağıtmış ve eski bir geleneğe uyarak kitaplarını Nil nehrine atarak yok etmiştir. Bununla Bedreddin, simgesel olarak eski savunduğu düşünceyle bağını koparmaktadır.
Hüseyin Ahlati, ölümünden önce Bedreddin’i halifesi olarak ilan ettiği halde, Ahlati’nin ölümünden sonra Şeyh Bedreddin Kahire’de kalmayarak Kudüs, Halep, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e gelmiş, buradan da Edirne’ye gitmiştir. Bedreddin’in geçtiği yerlerde öğrencileri, onu izleyenler ve müritleri bulunmaktaydı. Bu yolculukta, âlim ve ortodoks İslam hukukçusunun saygınlığını; kökleri Selçukluya dayanan bir önderin nüfuzunu; ve yoksul, dünyevi bir dervişin kalenderliğini kişiliğinde birleştiren Bedreddin vardı; ve o, farklı cemaatler, din ve tarikatlardan pek çok çevre ile ilişki kurmaktaydı. Bunlar arasında Halep Türkmenleri, Antakya’nın dervişleri, Anadolu Karaman ve Germiyan Beyliği’nin dinsiz olduğu yazılan beyleri, Aydınoğulları topraklarında Türkmenler, İzmirlioğlu Cüneyd Bey de bulunmaktaydı. Bedreddin, Manisa ve Karaburun’da isyana önderlik eden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile de bu dönemde buluşmuştur. Bunlar, Bedreddin’in düşüncelerini Anadolu’yla sınırlı kalmayarak halkı Hıristiyan olan komşu Sakız adasında da yaymışlardır. Bu konuda tanıklık yapan ve 1436’da Sakız adasında yaşayan bir Macar gezgin, Bedreddin dervişlerinin düşüncelerini doğrudan Hıristiyan halk ile paylaştıklarını, kiliselere girip kutsanmış su serperek Hıristiyanlık ve Müslümanlığın eşdeğer olduğunu açıkça ilan ettiklerini yazmaktadır.
İznik sürgünü Bedreddin ve isyan…
Bedreddin’in Anadolu’ya döndüğü dönemde bütün Anadolu’da tam bir kaos hüküm sürmektedir. 1402’deki Ankara savaşında Yıldırım Bayezid yenilmiş, Timur orduları Anadolu’yu baştanbaşa çiğnemiş, Timur’un çekilmesiyle Bayezid’in oğullarının iktidar savaşı başlamıştır. Yıldırım’ın oğlu Mehmet Çelebi Anadolu’da, Musa Çelebi Edirne’de padişahlığını ilan etmiştir. Edirne’ye gelen Bedreddin’in ilim ve erdemi, Musa Çelebi tarafından da bilindiğinden –önemli bir makam olan- Kazaskerlik görevine getirilmiştir. Kazasker Bedreddin, bu makamın sağladığı güçlü konumu kullanarak Deliorman, Varna, Silistre, Edirne, Serez ve dolaylarında görüşlerini yayma imkânını elde etmiştir. Osmanlı vakanüvisleri 1411-13 yılları arasında Kazasker olan Bedreddin’in, yanına kethüda olarak Börklüce Mustafa adında bir kişiyi aldığını yazmaktadırlar. 1413’de Anadolu’da ve Rumeli’de; şehzadeler, gaziler, ulemalar, derebeyler, uç beyleri, vb. arasında kurulan, bozulan ittifaklar, savaşlar, baskınlar sonucunda Mehmet Çelebi kardeşi Musa’yı öldürerek saf dışı bırakmıştır. Padişah Mehmet Çelebi, Musa’nın yandaşlarına ölüm ve hapis cezaları yağdırırken, Bedreddin de İznik’e sürgün edilmiştir. Bedreddin, İznik’te Teshil adlı eserini (Eylül1915’de) tamamlamış ve duygularını şöyle dile getirmiştir: “Bu kitabı tamamladığım şu sırada doğduğum kentten uzaktayım; üzüntü ve felaket içindeyim. Yüreğimde yanan ateş günden güne büyüyor…”
Börklüce Mustafa’nın (Aydın’da) ve Torlak Kemal’in (Manisa’da) ayaklanması başladığında Bedreddin İznik’te bulunuyordu. Ayaklanmanın başladığını haber aldıktan sonra Sinop’a, oradan deniz yoluyla (Trakya’daki) Deliorman’a geçmiştir.
bedrettinBörklüce Mustafa adında “âdi bir Türk Köylüsü”!…
Bedreddin ayaklanmasının sosyal boyutlarının daha iyi anlaşılmasını –bu olayları hiç onaylamayan- Bizanslı tarihçi Dukas’a borçluyuz. Dukas, 1462’de kaleme aldığı kitabında şöyle yazmaktadır:
“O zamanlar İyonya körfezi girişinde ve avam lisanında ‘Stilaryon-Karaburun’ denilen dağlık bir memlekette adi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Karaburun Sakız Adası karşısındadır. Mezkûr köylü Türklere vaaz ve nasihatte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbusat (giyecekler), mevaşi (koyu, inek, vb. hayvanlar) ve arazi gibi şeylerin kâffesinin umumun mal-ı müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi. Diyordu ki: Ben senin emlakini tasarruf edebildiğim gibi, sen de benim emlakimi aynı suretle tasarruf edebilirsin. (Bu) köylü, avam-ı halkı bu nevi sözleriyle kendi tarafına cezb ettikten sonra Hıristiyanlarla dostluk tesisine çalıştı. Köylünün ifadesine göre Hıristiyanların Allaha mutekid (inanmış) bulunduğunu inkâr eden her Türk, bizzat kendi dinsiz idi. Köylünün bütün fikir arkadaşları tesadüf ettikleri Hıristiyanlara dostane muamelelerde bulunuyorlar ve Cenab-ı hak tarafından gönderilmiş gibi hürmet ediyorlar, ben de senin kulluk ettiğin aynı Allaha ibadet ediyorum (diyorlardı)…
Çelebi Mehmet’in Saruhan Valisi Sisman, bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Karaburun’un dar geçitlerinden ileri geçemedi. Karaburunlular ise 6000 kişilik bir kuvvetle hemen geçilmesi hayli zor dar geçitlerden geçerek Sisman ile bütün ordusunu perişan etti. Bu muvaffakiyet üzerine Börklüce Mustafa tesmiye edilen bu köylüye, peygamber ismini taşıyan bu yalancının maneviyatına kapılan büyük bir ekseriyet iltihak etti. Bunlar ‘zerkülah’ tabir edilen başlık ile örtünmeyip yalnız yekpere kumaştan yapılmış libas giymeye, baş açık gezmeye ve Türklerden ziyade Hıristiyanlara meyl göstermeye karar verdiler.
Nihayet (Padişah) Mehmet, Saruhan Beyi Ali Bey’i bütün Saruhan, İyonyen-Aydın kuvvetleriyle Karaburun üzerine sevk etti. Dağ girişlerini zabt ederek daha ileride boğazlara doğru yürüdüğü sırada mezkûr kuvvet köylüler tarafından o suretle perişan edildi ki, Ali Bey pek az maiyetiyle birlikte bin müşkülat Manisa’ya kaçarak hayatını kurtarabildi. Padişah durumdan haberdar olunca oğlu Murad’ı Trakya ordusuyla birlikte padişahın has adamı Bayezid Paşa refakatinde Mustafa üzerine gönderdi. Bayezid Paşa; Bitinya, Frigya, Lidya ve İyonya’nın bütün silahlı kuvvetlerini topladı. Aynı geçilmesi zor derbentlerden geçti. İhtiyar, çocuk, erkek ve kadın her kime tesadüf edildiyse hepsi gaddarca katledildi. Nihayet dervişler tarafından tahkim edilen dağa kadar ilerlendi. Vukua gelen pek kanlı mücadelede Murad’ın mahiyeti etrafından birçokları şehit oldu. Mamafih bütün dervişler sahte keşiş ile birlikte arz-ı teslimiyet ettiler Ayasluğa (Selçuk) getirildiler. Börküce’ye tatbik olunan en müthiş işkenceler bile onu fikr-i sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi. Kendisine sadık kalan mahmeranı Mustafa’nın gözü önünde katledildi. Bunlar “Dede Sultan iriş!” nidalarıyla tevekkül ile ölüme tevdi-i nefs ettiler…
Bayezid, genç Murad ile birlikte Saruhan ve havalisini baştanbaşa dolaşarak rast geldiği âlem-i terk ve inzivada yaşayan bütün Türk dervişlerini işkenceler ile idam etti…”
Dukas’ı destekleyen diğer kaynaklar da olayları benzer biçimde anlatmaktadır.
Ayaklanma Anadolu’da büyük bir darlığın, yağmanın, çapulun hüküm sürdüğü, yerel beylerin, paşaların büyük zulüm uyguladıkları, kimsenin can güvenliği olmadığı, köylülerin ve yoksul tabakaların ezildiği bir döneme denk gelmiştir.
Dukas’ın yukarda anlattığı gibi Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in örgütlediği köylüler, Saruhan Valisi Sisman ve Ali Bey kuvvetlerini dağıtmış, daha sonra Sadrazam Bayezid Paşa’nın üstün kuvvetleri karşısında dayanamamış, tarihçilerin yazdığı gibi “Karaburun’da gerçekleşen mübalağa cenk”  sonucunda yenilmiştir.
Padişah Mehmet Çelebi, 1416 sonbaharında Bedreddin üzerine yürümüş, Serez civarındaki çarpışmada Şeyh Bedreddin ele geçirilmiş, İranlı Molla Haydar’ın “kanı helal ama malı haramdır” fetvasıyla 18 Aralık 1416 tarihinde Serez Çarşısı’nda idam edilmiştir.
Gıllıgışlı (kin ve hile dolu) bir gönülle bin yıl namaz kılsan hiçbir sevap kazanamazsın!
Yukarıda yazılanlar ışığında Bedreddin hareketinin iki önemli ayağa oturduğu görülmektedir.
Bedreddin, dönemine göre ileri görüşleri olan bir hukuk adamıdır. Toplumda “adalet” kavramına çok önem vermektedir. Ve dönemin en büyük sorununun toprak sorunu olduğu ve müritlerinin “toprakta ortak mülkiyetten” söz ettikleri bilinmektedir. Şeyh Bedreddin hareketinin can damarı da buradadır. “Toprakta ortak mülkiyet” kavramı, milliyete ve dinsel inanca bağlı olmayan ortak talep olarak ortaya çıkınca; Anadolu ve Rumeli’deki Türk, Osmanlı, Cenevizli, Aydınoğulları vb. gibi beylikler halinde bölünmeleri anlamsız hale getirmekteydi. Bu nedenle de “bu melun fikirler!” dönemin bütün egemenleri, hepsinden önce de Osmanlının korkulu rüyasıydı.
İkinci olarakta, Bedreddin hareketinin, Müslüman ve Hıristiyanların yani aynı Tanrı’ya bağlı iki inanç sisteminin birleştirilmesi, yerleşik biçim ve kuralların reddedilmesi yolunda attıkları adımlar sarsıcı olmuştur. Dinlerüstü bir anlayışı dillendiriyor olmaları; Müslüman –ve Hıristiyan- ulema tarafından en hafifinden “zındıklık” olarak kabul edilmiştir -ve ortadan kaldırılması- feodal düzenin bu ilmi sınıfı nezdinde toprak sorunu kadar hayati bulunmuştur.
Şeyh Bedreddin birçok eser yazmıştır. Özellikle fıkıh (İslam Hukuku) , tasavvuf, tefsir ve Arap grameri ile ilgili eserlerinin birçoğunun nüshaları bugün mevcut değildir. Ölümünden sonra eserlerinin birçoğu gizlenmiş, imha edilmiş veya kaybolmuştur. Menakıbname’ye göre 48, başka kaynaklara göre 38 eseri vardır. Bazı eserlerin adı bilinmekle beraber günümüze ulaşmamıştır.
En bilinen eseri Varidat’tır. Varidat, Vecihi Timuroğlu’na göre Bedreddin’in verdiği derslerden oluşmaktadır. Varidat bir tasavvuf kitabıdır; ahiretin düşsel bir olgu olduğu, yasaların zorunluluklara göre yenilenmesi gerektiği, hukukun ve dinin insana özgürlük getiren bir araç olduğu, adalet kavramına yaptığı göndermeler vb. kitabı ilginç kılmaktadır.
“İnsanlar tapınıyorlar. Birbirlerine, paralara, altınlara, sana ve yiyeceklerine ve de üne. Sonra dönüp yüce Tanrı’ya taptıklarını söylüyorlar” gibi satırlarda ise bütün sisteme yönelik eleştiriler görülmektedir. 
Varidat’ta dile getirilen kimi düşünceler, Osmanlı ulemasının ve padişahların daima tepkisini çekmiştir. Fatih döneminde Şeyh Bedreddin’in zındık (dinsiz) olduğuna ve eserlerinin okunmamasına fetva verilmiştir. Ünlü Şeyhülislam Ebusuud Efendi, Bedreddin taifesinin “dinsiz oldukları aşikâr olup, katlonurlar” demektedir. Şeyhülislam Arif Hikmet Bey ise nerede bulunursa bulunsun Varidat’ın toplatılmasını ve yakılmasını emretmiştir.
Bedredin’in diğer bilinen eserleri: Camiu’l-fusulin, Letai’fü’l-işarât, Teshil, Meserretü’l-kulûb, Ukudü’l-cevahir, Çerağu’l-fütuh, Nurü’l-kulub adlarını taşımaktadır.
Şeyh Bedreddin hareketi, Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya’sında…
 Yeni Dünya gazetesinin Moskova’da yayımlanan 7. sayısı  (15 Ağustos 1918) “Merkez Müslüman Sosyalistler Komitesinin Türkçe Naşir-i Efkârı” adına çıkarılmaktaydı.
 Yeni Dünya’nın bu sayısında Hüseyin Hüsnü imzalı bir makale bulunmaktadır. ‘Şark ve Sosyalizm’ başlıklı makalede Hüseyin Hüsnü, Şeyh Bedreddin’i ve Bedreddin hareketini okurlarına tanıtmaktadır.
Hüseyin Hüsnü’nün uzun yazısının bir bölümü şöyledir:
 Bedreddin: “Allah dünyayı yaratmış insanlara bahşetmiştir. Servet, mahsulât ve arazi cümlenin müşterek malıdır. İnsanlar müsavidir (eşit). Birinin büyük servetlere sahip olması, diğerinin ekmeğe bile muhtaç kalmaları maksud-u ilahiye münafidir (aykırı)” demiştir.
 “İşte altı yüzyıl önce Küçük Asya’da özünü İslam’dan alıp, ancak ondan uzaklaşarak; servetin, mahsulâtın ve arazinin cümlenin müşterek malı olduğunu ilan eden, İslam’ı, Hıristiyan’ı, Musevi’yi, Mecusi’yi bir ve kardaş sayan; sarayı, saltanatı, muharebeyi, tekkeleri, dervişleri ve ulemayı zulüm ve baskının aletleri kabul eden, nikâhlı kadınlardan başka dünyada her şey müşterek olmalı diyen ve Karl Marx’dan altı yüz sene evvel aynı maksat, aynı niyet, aynı isteklerlerle insanlığa seslenen ve sırf bu uğurda feda-yı can eden bir büyük sosyalisti okurlarımıza tanıtmak isteriz” diye yazmaktadır.

Kaynaklar
Nazım Hikmet, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Adam Yayınları, İstanbul 1998
Abdülbaki Gölpınarlı, Şeyh Bedreddin ve Manakıbı, Milenyum Yayınları, Ankara 2008
Michel Balivet, Şeyh Bedreddin –Tasavvuf ve İsyan- Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2000
Vecihi Timuroğlu, Simavne Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Varidat, Yazko, İstanbul 1982
Çetin Yetkin, Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May Yayınları, İstanbul 1974
Orhan Şaik Gökyay, Şeyh Bedreddin’in Babası Kadı mı İdi?, Tarih ve Toplum, Sayı 2
Nedim Gürsel, Şeyh Bedreddin Destanı Üzerine, Cem Yayınları, İstanbul 1978
Mete Tunçay, Mustafa Suphi’nin Yeni Dünyası, BDS Yayınları, İstanbul 1995

11 Temmuz 2014 Cuma

Oğlum için


Savaşa hayırcılar, teskin edilmeye çalışılıyor: Merak etmeyin, savaş falan olmaz... Merak etmeyin, savaşa meraklı değiliz... Sorsanız kimse savaş istemiyor!
İstemiyor da... Ankara’da savaş karşıtı eylemcilere ve Akçakale’de hükümet konağına yürüyen vatandaşa biber gazı sıkılıyor.
Sınırın öte yakası, top atışına tutuluyor. Özgür Suriye Ordusu’nun “komutanı” askeri üniformasıyla İstanbul’dan yayına katılıyor.
(Bir başkası, geçen hafta Hatay’da CNN kameralarına “bi savaşıp gelicem” demişti!)
Bu arada “yabancı ülkelere” asker göndermek için alelacele tezkere hazırlandı, kapalı kapılar ardında oylandı. Suriye’den başka nerelere gidilecek? Afganistan mı mesela?
Bunun adı savaş
Akçakale’de beş vatandaşın ölmesine sebep olan, aylardır bilerek, isteyerek hasmane tavrını sürdüren Suriye, elbette gereken cevabı almalı.
Ama bu, silahla mı olmalı? Bu şekilde mi olmalı?
Suriye’deki savaşın uzun zamandır tarafıyız... Bu arada sadece sınırın ötesi değil, memleketin güneydoğusu yangın yeri... Çocuklar okula gidemiyor, hayat durmuş vaziyette.
Her gün kalkan cenazeler hayatımızın doğal bir parçası haline geldi.
Hal böyleyken... Atılan adımlarda, verilen kararlarda, yürütülen politikalarda daha dikkatli davranmak gerekmez mi? Bugün olmasa yarın, kazayla veya kasti, Suriye’den yine bir havan topu uçsa...
Asker, sınırötesine yollanmayacak mı? Peki bunun adı savaş olmayacak mı? Yoksa “operasyon” deyip geçecek miyiz?

Yürekten diliyorum
Albert Einstein, “Aynı anda hem savaşa hazırlanıp, hem de savaşı önleyemezsiniz” demişti.
Biraz tarih okuyup savaşların nasıl ve neden patladığını, nasıl felaketlere yol açtığını ve şu anda varolan riskleri gözden geçirsek... Savaş hakkında bu kadar kolay konuşmaktan vazgeçebiliriz belki. “Bişeycik olmaaaz!” diyebilmeyi ve rahat bir nefes almayı ben de isterim. Askerlik çağına gelmiş kendi oğlum ve milyonlarca genç insan için bunu yürekten diliyorum.
Ama ah, bu işler sıradan insanların, hele kadınların dilekleriyle hiç yürümüyor.
TÜRKİYE BATAKLIĞI
Sokaktaki gösterilere ve tepkilere burun kıvıranlar, muhalefetin ve solcuların sloganlarını küçümseyenler, belki uzmanları dinler...
Michigan State Üniversitesi uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Muhammed Ayoob’ın dün, The Guardian’a yazdığı yazıdan:
“...Başbakan’ın danışmanı ‘savaşa meraklı değiliz’ dedi. Ancak Türkiye, yeterince düşünmeden ve sonuçları belirsiz bir bölgesel çatışmaya sürüklenme riskine atılıyor.
Suriye muhalefetinin esas destekçileri Suudi Arabistan ve ABD, ülke tamamen anarşiye boğulduğunda eve gitme lüksüne sahip. Ama komşu Türkiye değil. Bu yüzden Ankara çok dikkatli olmak durumunda. Aksi takdirde Suriye bataklığı, Türkiye bataklığı halini alabilir.”

YALNIZCA ERKEKLER Mİ?Suriye konusu sosyal medyada tartışılırken, savaş karşıtı eylem yapılırken askerlik meselesi ön plandaydı.
Taksim’deki savaş karşıtı eylemde atılan sloganlardan biri, “Ölmeyeceğiz, öldürmeyeceğiz... Kimsenin askeri olmayacağız” idi.
Evet, savaş öncelikle askeri, cepheye gidenleri, yani erkekleri ilgilendiriyor. Ama savaş, kadın ve çocukların da canının yanması demek. Bunun türlü ve çok dramatik versiyonlarını gördük, görüyoruz.

Oğlum için
Mehveş Evin - Milliyet

3 Temmuz 2014 Perşembe

Faşistler "hata" yapmaz...

Ali Rıza BARAN

12 Mayıs 2011

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, geçen yüzyılın tipik faşist rejimlerinin ortak özelliklerini tespit etmiş:-İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi,
-Düşmanların birleştirici bir neden olarak tanımlanması,
-Cinsel ayrımcılığın belirgin biçimde ortaya çıkarılması,
-Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması,
-Din ve devlet yönetiminin içiçe geçmesi,
-Emek güçlerinin baskı altına alınması,
-Aydınların, sanatın ve sanatçının küçümsenmesi,
-Muhaliflerin suç isnadı ve hukuksuz cezalandırma ile baskı altına alınması,
-Adam kayırma ve yozlaşmanın sınır tanımaması,
-Seçimlere hile karıştırılması…

14 maddenin diğer dört maddesinde ise, özel sermayenin gücüne, ordunun yüceltilmesine, milliyetçiliğe ve ulusal güvenliğe yönelik vurgular var…

Kanımca bir ortak özellik eksik kalmış:

-Her icraatını savunması ve hata yaptığını kabul etmemesi…

***

Başbakan Sayın Recep T. Erdoğan, meydanlarda ÖSYM kepazeliğini savunuyor ve bağırıyor:

“CHP ve MHP’ye buradan sesleniyorum; gençlerin üzerinden elinizi çekin. Gençlerin zihnini bulandırmaktan, buradan rant elde etme fırsatçılığından vazgeçin. …Tüm genç kardeşlerime sesleniyorum; bu siyasetçilerin, bu medyanın istismarcı tavırlarına aldanmayın. Öğrencilerimiz müsterih olsunlar, tek öğrencimizin bile mağduriyetine göz yummayız…”

***

Rezilliğin son perdesi… Artık söz bitmiş…

ÖSYM denen kurumdaki kadrolaşmış yapı, bir haltlar karıştırmış, onu da haltı yüzüne gözüne bulaştırmış, altında kalmış… Suçu bilgisayarın üzerine yıkmaya çalışıyor. (Oysa bilgisayarlar henüz “hata” yapacak kadar gelişmedi…) 1 puanın bile on binlerce öğrencinin sırasını ve dolayısıyla kaderini etkileyen bir sistem bu…

Gelen puanı ile barajı geçemeyen öğrenci itiraz ediyor; puanı yeniden hesaplanarak 400’ün üzerine çıkarılıyor… Boş verilen sınav kağıdına ise 420 puan geliyor…

Fark edilen rezilliklerin sayısı binleri aşmış durumda… Tam sayı ise belli değil. İtirazda bulunanların sayısı 20 bini geçti.

İnsaf ve izan ölçülerini aşan bu durumu savunuyor Sayın Recep T. Erdoğan; “bir hata yapılmıştır” diyemiyor… Neden?..

***

Ama kendisi de “müsterih” olsun; hakkı yenen yüz binlerce genç, ana babalarının vergilerinden maaş alan Başbakan’a haklarını helal etmeyecekler… Bu dünyada olmasa bile, ahirette elleri sorumluların yakasında olacak…

Müsterih olsunlar…

Milli ant yerine besmele






12 yaşındaki kızı sözleşmeyle satın alan adamı, kızın annesine sormuşlar:
“Mümkün değil. O, 5 vakit namazında, saygıdeğer bir hacıdır” demiş.
Dinine bağlı saygıdeğer insanları tenzih ederim; fakat demek ki sadece “dindar” olmak, bazen el kadar kıza köle muamelesi yapmayı engelleyemeyebiliyor. 
* * *
İnsanlar muhafazakâr, dindar, liberal, sosyalist olabilirler.
Doğru cümle bu...
“Olmalıdırlar” derseniz; despotizmin yoluna çıkarsınız.
Başbakan, “muhafazakâr demokrat bir parti”nin lideri olarak “dindar bir gençlik yetiştirmek istediklerini” söylüyor.
Ben muhafazakâr değilim.
Oğlumun olmasını da istemem.
Ne olacak şimdi?
Kovacak mı bizi, sınıftan, okuldan, ülkeden?
* * *
AKP yıllar yılı tek parti iktidarının dayatmacı zihniyetinden yakındı. Bu yakınmayla iktidar oldu.
Bugün o dayatmacılığın yerine kendininkini koyuyor.
Yakındığı şeye dönüşüyor: “İttihatçılaşıyor”.
Oysa özünde “dindar bir nesil yetiştirme ideali”nin, Stalin’in “ateist bir nesil yetiştirme hayali”nden farkı yok ki...
İkisinin eğitim anlayışının ortak sorunu, ideolojik olması...
Eğitimden “ittihatçı ideoloji”yi kaldırıp, “tarikatçı ideoloji”yi devreye sokunca, müfredatın üzerindeki “milliyetçidir” damgasını silip yerine “dindardır” damgasını basınca sorunu çözmüş olmuyorsunuz; sadece eğitimi siz ele geçirmiş oluyorsunuz.
Bu yolla “muhafazakâr” olursunuz, ama “demokrat” olamazsınız.
* * *
“Muhafazakâr-dindar eğitim”, ideolojik bir tercih, bir siyasi dayatmadır.
“Demokratlık” ise toplumun bu tür tercihlerle bölünmesine karşı geliştirilen panzehir...
“Milli ant”ı kaldırıp yerine “besmele” koyarak, çocukları “Türk’üm doğruyum” yerine “Elhamdülillah Müslüman’ım” diye bağırtarak demokrat olunmuyor.
Demokratlık, karşı fikre özgürlük, inanca saygı ve uzlaşma niyeti istiyor.
Toplumun en geniş kesimini kucaklayacak ortak paydalar yaratmayı gerektiriyor.
“Demokratik eğitim”den kasıt da budur.
Yıllar yılı “eğitim şûraları” bu amaçla yapıldı; eğitmenler, veliler, bürokratlar, öğrenciler buluşturuldu. Eğitim stratejileri bir arada hazırlandı. En azından bunun zemini yaratıldı.
Şimdi bütün bu arayışları elinizin tersiyle itip oturduğunuz yerden “Ben karar verdim, dindar bir nesil yetiştireceğim” derseniz bu, toplumu din temelinde böler.
Öğrencilerin de, velilerin de direniş hakkı doğar.
* * *
Çünkü toplum tek tip değil; muhafazakârı var; dindarı, dinsizi, milliyetçisi, solcusu var.
Hepsinin çocuğu aynı eğitimden geçiyor.
Bunca farklı kökenden öğrenciyi tek bir ideolojik kalıp makinesine sokmaya niyetlenirseniz, toplum bunu kaldırmaz. Alternatifler arar.
Kuran kursları bunun sonucu değil miydi?
“Atatürkçü eğitim”de çocuğu için istediği maneviyat desteğini bulamayan aileler, bunu kaçak kurslarda telafiye çalışmadı mı?
Görünen o ki, şimdi dinsel eğitim yeraltından çıkıp legal eğitim modeline dönüştürülüyor.
Yeraltına inme vakti, laik eğitime geliyor.
Yakında “gizli laiklik kursu basıldı” haberleri duyarsak şaşmayalım.
Bu kafayla mı uzlaşmaya dayalı anayasa hazırlanacak?
Siz buyurun. Ben almayayım.

Komünistleri öldürün’

MİT’ten çok gizli 12 Eylül belgeleri 12 Eylül dava dosyasına giren belgeler arasında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in 19 Kasım 1975’de dönemin MİT Müsteşarı Hamza Gürgüç’e gönderdiği bir yazıda “Üniversitelerde ve liselerde yaygın anarşi hareketine olaylarının nedenini” sorduğu anlaşıldı. Demirel, Gürgüç’ten “Bu hareketlerin içerisinde kimler vardır?” sorularının en kısa zamanda yanıtlanmasını istedi. Gürgüç imzalı yanıt Demirel’e 10 Aralık 1975’te ulaştı. “Çok gizli” ibareli raporda anarşinin nedeni olarak sol gösterildi.
Aydınlar solu destekliyor’
Bu rapora göre MİT, sol hareketin “komünist” olduğunu, aydınlar tarafından desteklendiğini belirttikten sonra solcuların karşısında ise “anti-komünist ve milliyetçi” gençlerin olduğunu belirtti. Komünist hareketin arkasında eski ve yeni komünistler, aydınlar, yazarlar, öğretim üyeleri ve öğretmenlerin olduğu ileri sürülen MİT raporunda Türkiye’de bir komünist tehlikenin olduğunun artık inkar edilmeyeceği ifade edildi.
‘Faşist değil, reaksiyon’
Solcuların hareketinin “aksiyon” ülkücülerin ise “reaksiyon” olarak nitelendiği raporda bu ayrımın Marksistlerin diyalektiğine de uygun olduğu ileri sürüldü. Raporda şöyle denildi: “Komünistler, Türkiye’de hür devletin temelini, insanlık haysiyetinin özünü kuvvetle tehdit eder hale gelince, ızdıraplar ve felaketler pahasına kazanılmış Türk devletini, beynelmilel komünizmin pençesine kaptırmak istemeyen gençliğin direnişe geçmesi en tabii neticesidir.”



...Ey herşey bitti diyenler


...Ey herşey bitti diyenler

korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler. 

ne kırlarda direnen çiçekler 

ne kentlerde devleşen öfkeler 

henüz elveda demediler. 

bitmedi daha sürüyor o kavga 

ve sürecek 

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

ADNAN YÜCEL...Ey herşey bitti diyenler

korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.

ne kırlarda direnen çiçekler

ne kentlerde devleşen öfkeler

henüz elveda demediler.

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

ADNAN YÜCEL

KURANDAKİ DİN


'KUR'AN'DA HESAP GÜNÜ İKİ TÜRLÜDÜR'


'KUR'AN'DA HESAP GÜNÜ İKİ TÜRLÜDÜR'

 " Buraya geleceksin görev yapacaksın, beş yıl, yedi yıl her neyse sonuçta bir hesabı var.
 Hem Mahkemeyi Kübra'da hem de Mahkemeyi Suğrada. 
Mahkemeyi Kübra demek Allah'ın mahkemesi demek. 
Yaptığın her işten her icraatten her olaydan Allah'a hesap vereceksin. Bir de Mahkemeyi Suğra var. Bu küçük mahkeme demektir. Bu da dünyamızda demektir. Halkın kuracağı mahkemedir. Yani her imza ve icraatten dolayı Allah'a ve halka hesap vereceksin. 
Allah, Peygamberimize diyor ki 'Sen de Medine'ye gideceksin, bir toplumun sorumluluğunu üzerine alacaksın yani kamu işlerini. Ve sakın bu dört prensipten ayrılmıcaksın. Nedir o dört prensip? Adaletle hükmedeceksin: İnsanlara, gruplara adaletle hükmet ve eşit derece dur anlamına gelir bu. Birini kayırmayacaksın. Dengede duracaksın aynı zamanda.  İkincisi heva ve hevesine uymayacaksın. Keyfi hareket etme, ahbap çavuş ilişkilerine girme. Üçüncüsü Allah yolundan sapma. Bu namaz kıl, oruç, tut, zekat ver diye anlaşılıyor. 
Oysa sıratı mustakim. Bizi doğru yoldan ayırma demektir. Doğruluk ve dürüstlük demektir bu. Doğru ve dürüst olacaksın. 
Dördüncüsü de hesap gününü unutma. Ondan sonraki tüm padişahların, imparatorların, devlet başkanlarının, başbakanların, cumhurbaşkanlarının böyle olması gerekiyordu. Bugüne gelelim. Bugünün cumhurbaşkanları, başkanları, başbakanları... Tamamı için geçerlidir. İnsani ve evrensel özelliklerdir. Bir dinin gereklerinden bahsetmiyor. Buna Obama'da uymak zorunda değil mi? Evrensel standart ortaya konuyor."  
yuzdeyuzhaber

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Yalan basamaklarını tırmanarak geldi

Erdoğan, dünyada en çok yalan söyleyen, söylediklerinin tersini en çok yapan Başbakan olma özellikleriyle Çankaya’ya aday gösterildi

Yalan basamaklarını tırmanarak geldi

Erdoğan, dünyada en çok yalan söyleyen, söylediklerinin tersini en çok yapan

Başbakan olma özellikleriyle Çankaya’ya aday gösterildi. İktidarı döneminde söylediği 

yalanlar akıllara yer etmekle kalmadı gündemi dahi belirledi. Erdoğan’ın Köşk 

adaylığına giden serüveninde söylediği yalanlardan başlıcalarını BirGün derledi:


 
»Başörtülü bacıma saldırdılar:

Gezi direnişi sırasında “Benim başörtülü bacıma 

saldırdılar” diyen Erdoğan, saldırı görüntülerinin ellerinde olduğunu ve Cuma günü 

açıklayacağını söyledi (11 Haziran 2013). Bu iddianın üzerinden geçen 13 ayda 

Erdoğan herhangi bir görüntü sunamazken, iddianın yalan olduğu ortaya çıktı.
 


»Yolsuzluk:

 “Evlatlarımın yolsuzluk yaptığı ortaya çıksın, onları evlatlıktan reddederim” diyen 

Erdoğan, AKP’ye ait belediye mülklerinin oğlu Bilal Erdoğan’ın kontrolündeki 

TÜRGEV’e devredildiği iddiaları üzerine yaşananları ailesi ve kendisine karşı bir 

komplo olarak nitelendirdi.

 
»Başkanlık sistemi: 

1991’de başkanlık sistemini “Emperyalist güçlerin dayatması” olarak nitelendiren 

Erdoğan, 11 yıllık başbakanlığı döneminde hep başkanlık sisteminin propagandasını 

yaptı. “Gönlümde var. Halkımız isterse neden olmasın?” dedi.

 
»Urla villaları: 

“Tanıdığıma ait o villalar 35 yıldır orada” dedi. Uydu görüntülerinde 2013 başlarında 

villaların orada olmadığı anlaşıldı.

 
»Obama-Gülen: 

Obama’ya ülkemdeki huzursuzluğun kaynağındaki kişi sizdedir’, ‘Pensilvanya’da’dır. 

Gereğini bekliyorum’ dedim. Mesaj alınmıştır dedi” diye konuştu. Beyaz Saray yazılı 

bir açıklamayla görüşmede böyle ifadelerin kullanılmadığını söyledi.
 

»Libya saldırısı:

NATO’nun ne işi var Libya’da dedi, bir hafta sonra çark ederek “NATO Libya’nın 

Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir” şeklinde konuştu, 

emperyalist saldırıya destek verdi.
 

»Radar üssü: 

Malatya Kürecik’te kurulan radar üssüyle ilgili komutanın Ankara’da olduğunu iddia 

etti, daha sonra komutanın NATO’da olduğu ortaya çıktı.
 

»Gazze: 

Obama’nın yanında Gazze’ye gideceği tarihi ilan etti. ABD karşı çıktı, ne Gazze’ye 

gidebildi ne de sözünü tutabildi. Bir daha da ağzından Gazze lafı çıkmadı.

 
»17 Aralık: 

Yolsuzluk operasyonundan haberinin olmadığını, savcıların ve polislerin üstlerine 

haber vermeden operasyon yaptığını iddia etti. Binlerce polisi sürdü. Savcıları dağıttı. 

Ancak bizzat MİT’in “Bakanların Rıza Sarraf ile illegal ilişkileri var, ortaya çıkarsa 

hükümet kötü durumda kalır” notuyla sekiz ay önce uyardığı ortaya çıktı.


Editör :



http://birgun.net/haber/yalan-basamaklarini-tirmanarak-geldi-16199.html