31 Aralık 2015 Perşembe

Yeni yıl eski yılın zulümleriye geliyorsa eksik kalsın gelmesin umut değilse..



Kış günün zor koşullarını yaşamaya başladık.Derler ki "Kış olmadan yaz olmaz" ve diyen beni hiç ilgilendirmiyor arkadaş!.
Ben, Kar yağmasını sevmem,soğuk havaları sevmem.
Yüreğim üşür karlı,soğuk havalarda ellerim değil,
Sobası olmayan evler,yırtık ayakkabilar,bir tek kazakla soğuya direnen çocuklar.
Belki fantezinizdir kar topu oynamak,kestane pişirmek..Ha..bir de yeni yılın arifesindeyiz yeni yıla mutlu girmek isteriz..
Yüreğim üşür arkadaş!...Umutsuz fakirlikten..
Fakirin yeni yılı olmaz arkadaş,eski yılın yılgınlığını,ezilmişliğini, umutsuzluğunu bir sonra ki yıla taşır ve bir tek bilmediği tanrıya sığınır...
"Beni sınaman bitmedi mi diye?"
Ben kışı da-puştu da sevmem arkadaş,hele ki umutların yok olduğu bu coğrafya da yeni yılı da sevmem...
Ekmek ve ,Suyun bile kirletildiği coğrafya da "Barış" yoksa,umut yoksa,ekmek,su yoksa...
Odun,kömür yoksa,bacası tütmeyen evler varsa,çocuklar aç karnına yatıyorlarsa arkadaş...
Ben Kar topunu da sevmem,tat alamam kestanelerden,
Yeni yıl eski yılın zulümleriye geliyorsa eksik kalsın gelmesin umut değilse..
Yüreğim üşüyor...
ozan'ca


Wilson prensipleri ve kendi kaderini tayin hakkı..

Yiğit Tuncay: Wilson prensipleri ve kendi kaderini tayin hakkı















Wilson Prensipleri, "On Dört Madde" ya da "On Dört Nokta" olarak da bilinir. Amerika Birleşik Devletleri başkanı Woodrow Wilson'un 8 Ocak 1918 günü ABD Kongresi'nde yaptığı konuşmada bahsettiği ilkelerdir. Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) I. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerini ifade eder.
ABD 6 Nisan 1917'de İtilaf Devletleri'nin yanında I. Dünya Savaşı'na dahil olmuştu. Ancak, bu giriş siyasi açıdan önemli sorunlar çıkarmıştı. Çünkü, ABD hükümeti ve özellikle Başkan Wilson'ın savaş sonrası düzeni konusunda bağlaşıklardan çok farklı görüş ve düşünceleri vardı. Daha savaş sona ermeden, 1918 yılının Ocak ayında Başkan Wilson savaş sonrası dünya ile ilgili görüşlerini ünlü 14 noktası ile açıkladı. Başkan Wilson, bu genellemeleri yapmadan önce, I. Dünya Savaşı'nın nedenleri üzerinde düşünmüş, savaşı ortadan kaldıracak önlemleri ve kendine göre adil olan sınır düzenlemelerini içeren bir açıklamada bulunmuştu.

Wilson İlkeleri'nin aynı zamanda Lenin tarafından yazılan Barış Kararnamesi'ne de bir cevap olduğu belirtilmektedir.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramının ortaya çıktığı bir diğer yerin, ABD Başkanı Woodrow Wilson’un I. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, 8 Ocak 1918 tarihinde yayınladığı, tarihe “Wilson Prensipleri” olarak geçen ünlü bildiri olduğunu görüyoruz. 14 maddeden oluşan bildiri, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunduğu iddiasıyla, Sovyet Rusya’nın parçalanması, Türkiye’nin bölünmesi gibi planları içeriyordu. Türk halkının bağımsızlık savaşı sonucu yırtıp attığı Sevr Anlaşması da Wilson prensiplerine dayanıyordu. Wilson’un tezlerinin özünde her farklı etnik gruba, her farklı dil konuşan topluluğa devlet kurma, ayrılma hakkının tanınmasıydı. 

Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı konusunda Lenin’in vurgu yaptığı nokta, ezilen ulusların emperyalizme karşı mücadele ederek kendi kaderini tayin etmesi gerektiğiydi. Ayrılma savunuluyorsa, emperyalist boyunduruktan ayrılma anlamında savunuluyor, bunun dışında bir anlama gelmiyordu. Hele her etnik, dini, vs. grubun devlet kurması Lenin’in gerici olarak tanımladığı, karşı çıktığı bir süreçti. Lenin’de ulusların kaderini tayin hakkı, emperyalizme karşı bir anlam ifade ediyordu. Emperyalist ABD’nin başkanı Wilson’un kendi kaderini tayin hakkından kastedeceği şeyin, Lenin’inkiyle aynı anlama gelmeyeceğini kestirmek güç değildir. 


Wilson’un elinde kendi kaderini tayin hakkı, sadece çok bilinen emperyalizmin klasik böl-yönet politikasının bir aracı olmakla sınırlı kalmıyordu. Sevr gibi anlaşmalarla emperyalizm kendi istediği sınırları çizdirmek, tüm ezilen dünyayı küçük, güçsüz kukla devletlere bölmek istiyordu. 
Leninizm, ulusları birleşmeye, mümkün olduğu kadar çok kitleyi emperyalizme karşı mücadele etmeye çağırırken, ezilen ulusların kurtuluş savaşlarını desteklerken, Wilsonculuk, ulusları küçük parçalara bölerek, böl-yönet politikasını güdüyor, ezilen dünya halklarının uluslaşmasının önünde engel oluşturmaya çalışıyordu.

Batıda uluslar oluşurken etnik farklıkların yavaş yavaş silinerek birleşmelerin gerçekleştiği bilinen bir gerçek. Ezilen dünyada benzer sürecin yaşanması ise sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerle başlamıştı. Uluslaşmak, emperyalizme, Avrupa’ya direnmekle eşzamanlı ve doğrudan bağlantılı bir süreç olarak ortaya çıkmıştı. Direnişin gücü birleşmekten geliyordu. Wilsonculuk’un en önemli hedefi birleşmenin önüne geçmek ve direnişi kırmak, uluslaşmayı engellemektir. Lenin, ulusal soruna ezilenlerin cephesinden bakarak çözüm oluştururken, Wilson doğal olarak emperyalizmin çıkarları doğrultusunda olaya yaklaşmıştır. 

Wilson ABD Kongresi'nin 8 Ocak 1918'deki ortak oturumunda savaş sonrasında yapılacak barış antlaşmasıyla ilgili görüşlerini 14 maddede topladı. On Dört Madde'nin metni şudur:
1.Tam bir açıklık içinde varılmış barış anlaşmalarından sonra hiçbir özel uluslararası anlaşmaya gidilmemeli ve diplomatik etkinlik her zaman içtenlikle ve kamuoyunun gözü önünde yürütülmelidir.

2.Denizlerin uluslararası sözleşmeler gereğince bütünüyle ya da kısmen kapatılabilmesi dışında, savaşta ve barışta karasuları dışındaki bütün denizlerde mutlak seyrüsefer serbestliği sağlanmalıdır.

3.Barışı onaylayan ve korumak için anlaşan ülkeler arasındaki bütün ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı ve ticaretin eşitlik temelinde yürütülmesi sağlanmalıdır.

4.Her ülkede silah gücünün iç güvenliği sağlamaya yetecek en düşük düzeye indirilmesi için yeterli güvenceler karşılıklı olarak verilmelidir.

5.Sömürgelerin bütün talepleri serbest, açık görüşlü ve tümüyle tarafsız bir yaklaşımla ele alınmalı, bu tür egemenlik sorunlarının çözümünde ilgili halkların çıkarlarıyla egemenliği tartışılan devletin adil taleplerinin eşit ağırlık taşıması ilkesine kesinlikle uyulmalıdır.

6.Rusya İmparatorluğu'na ait bütün topraklardan yabancı askerler çekilmeli, Rusya'yı ilgilendiren bütün sorunlar, kendi siyasal gelişimini ve ulusal politikalarını bağımsızca belirlemesine olanak verecek biçimde dünyanın öbür uluslarının en uygun ve özgür işbirliğiyle çözülmeli, Rusya'nın kendi belirleyeceği kurumsal yapıyla özgür uluslar topluluğuna içtenlikle kabul edimesi, hatta gereksinim duyabileceği ya da isteyebileceği her türlü yardımın yapılması sağlanmalıdır. Gelecek birkaç ay içinde öbür ulusların Rusya'ya karşı tutumları iyi niyetlerinin, Rusya'nın gereksinimlerinin kendi çıkarlarından farklılığını kavrayıp kavramadıklarının ve bencillikten uzak, akıllı bir yaklaşımla onun sorunlarına yakınlık duyup duymadıklarının kesin göstergesi olacaktır.

7.Yabancı askerler Belçika'dan çekilmeli ve bu ülke hiçbir kısıtlama olmaksızın bütün öbür özgür ulusların sahip olduğu egemenlik haklarına yeniden kavuşmalıdır. Bunun gerçekleşmesi, ulusların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla koydukları kurallara duydukları güvenin yeniden sağlanmasında en önemli rolü oynayacaktır. Bu düzeltme yapılmadan uluslararası hukukun yapısı ve geçerliliği örselenmiş kalacaktır.

8.Bütün Fransız toprakları özgürlüğüne kavuşmalı ve işgal edilen kesimler geri verilmelidir. 1871'de Alsace-Lorraine konusunda Fransa'ya Prusya tarafından yapılan ve yaklaşık elli yıldır dünyada istikrarlı bir barışın kurulmasını önleyen haksızlık, herkesin çıkarlarına olan barışın yeniden sağlanabilmesi için düzeltilmelidir.

9.İtalya'nın sınırları, açıkça belirlenmiş ulusal sınırlar temelinde yeniden çizilmelidir.

10.Avusturya-Macaristan halklarının uluslar arasındaki yeri korunmalı ve güvence altına alınmalı, bu halklara özerk gelişme olanağı tanınmalıdır.

11.Yabancı askerler Romanya, Sırbistan ve Karadağ'dan çekilmeli, işgal edilen topraklar geri verilmelidir. Sırbistan'a denize serbest ve güvenli çıkış sağlanmalıdır. Çeşitli Balkan devletleri arasındaki ilişkiler tarihsel bağlılık ve ulusal sınırlar temelinde dostça görüşmeler yoluyla yürütülmelidir. Balkan devletlerinin siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğüne ilişkin uluslararası güvenceler anlaşmada yer almalıdır.

12.Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.

13.Polonyalıların yaşadığı tartışmasız olan toprakları içine alacak bağımsız bir Polonya devleti kurulmalı, bu devletin denize serbest ve güvenli çıkışı sağlanmalı, siyasal ve ekonomik bağımsızlığıyla toprak bütünlüğü de uluslararası sözleşmeyle güvence altına alınmalıdır.

14.Büyük küçük bütün devletlerin siyasal bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü konusunda karşılıklı güvence vermek üzere özel sözleşmelerle bütün ulusları içine alan bir birlik oluşturulmalıdır.

Yiğit Tuncay

"Ulusal-Kültürel" Özerklik - Viladimir İliç Lenin




"Ulusal-kültürel" özerklik (ya da "ulusal gelişme özgürlüğünü güvenceye alacak kurumların kurulması") denilen programın ya da planın özü, her milliyet için okulların ayrılmasıdır.
      
Açık ve gizli bütün milliyetçiler (Bundçular dahil) bu gerçeği ne kadar çok çarpıtmaya girişirlerse, biz bu gerçeğin üzerinde o kadar direnmeliyiz.
      
Her ulus, kendi bireylerinin oturduğu yere bakılmaksızın (toprağa bakılmaksızın, "toprak-dışı" özerklik terimi buradan gelir), ulusal-kültürel işleri yöneten, resmi olarak tanınmış birleşik bir birliktir. Bu işlerin en önemlisi eğitimdir. Her yurttaşın özgürce, oturduğu yere bakılmaksızın, kendisini kaydettirmesine izin verilerek ulusun bileşiminin belirlenmesi, okulların milliyetlere göre ayrılmasında mutlak bir kesinliğin ve mutlak bir tutarlığın güvenceye alınmasını sağlar.
      
Sorulması gereken soru: böyle bir bölünmeye, genel olarak demokrasi açısından ve özel olarak proleterlerin sınıf mücadelesinin yararları açısından izin verilebilir mi?
      
Böyle bir soruya, hiç duraksamaksızın, kesinlikle izin verilemez diye yanıtlamak için, "ulusal-kültürel özerklik"in özünün açıkça kavranması gerekir.
      
Uzun bir süre bir tek devlet içinde yaşayan ayrı uluslar, milyonlarca, milyarlarca ekonomik, yasal ve toplumsal bağlarla birbirlerine bağlıdırlar. Eğitim, bu bağlardan ayrı tutulabilir mi? Bund’un klasik ve kesinlikle saçma formülüne göre, devletin "yasal yetki alanının dışına" çıkartılabilir mi? Eğer tek bir devlet içinde yaşayan değişik uluslar ekonomik bağlarla bağlıysalar, o zaman onları sürekli olarak "kültürel" ve özellikle eğitim konusunda bölmeye kalkışmak saçma ve gerici olacaktır. Tersine, eğitim konusunda ulusların birleşmesi için çaba gösterilmelidir, öyle ki, okul, onları gerçek yaşamda yapılanlara hazırlamalıdır. Günümüzde görüyoruz ki, ayrı ulusların sahip oldukları haklar ve gelişim düzeyleri eşitsizdir. Bu koşullar altında, okulları milliyetlere göre ayırmak, fiilen ve kaçınılmaz olarak en geri ulusların koşullarını daha da kötüleştirir. ABD’nin eski köleci Güney’inde hala siyah çocuklar ayrı okullara giderler; buna karşılık Kuzeyde beyaz ve siyah çocuklar aynı okula giderler. Yakın zamanda Rusya’da "Yahudi okullarının ulusallaştırılması", yani Yahudi çocukların diğer milliyetlerin çocuklarından ayrı okullara gitmeleri planı önerilmiştir. Bu planın kökeninin, en gerici Purişkeviç çevrelerde olduğunu söylemek bile gereksizdir.
      
Kişi hem demokrat ve hem de okulların milliyetlere göre ayrılması ilkesinin savunucusu olamaz. Dikkat edilsin: şu an, konuyu genel demokratik (yani burjuva-demokratik) bakış açısından tartışıyoruz.
     
Proleterlerin sınıf mücadelesinin bakış açısından, okulların milliyetlere göre ayrılmasına daha kesin olarak karşı çıkmalıyız. Belli bir devletin içindeki tüm ulusların kapitalistleri, hangi ulustan olduklarına bakmaksızın doğrudan işçilere karşı anonim şirketlerde, kartellerde, tröstlerde, imalatçılar birliklerinde vb. çok sıkı ve çok yakından birleştiklerini bilmeyen var mı? Herhangi bir kapitalist girişimdeki –büyük işyerlerinden, madenlerden, fabrikalardan, kapitalist ticari kuruluşlardan tarım çiftliklerine kadar– işçilerin, her zaman ve istisnasız olarak gördüğümüz gibi, uzak, barışçıl ve uyuklayan köylere göre çok değişik milliyetlerden olduğunu kim bilmez ki?
      
Gelişmiş kapitalizmi en iyi tanıyan ve sınıf mücadelesinin psikolojisini daha derinden kavrayan kent işçileri –bunu yaşayarak öğrenirler ya da belki de ana sütüyle birlikte emerler–, böylesine işçiler, okulların milliyetlere göre ayrılmasının, sadece zararlı bir tasarım olduğunu değil, aynı zamanda kapitalistlerin düpedüz sahtekarca dolandırıcılığı olduğunu içgüdüsel olarak ve kaçınılmaz biçimde anlarlar. İşçiler, böylesi bir düşüncenin savunulmasıyla parçalanabilir, bölünebilir ve zayıflayabilir; ve normal insanların okullarının milliyetlere göre ayrılmasıyla bu durum daha da artabilir. Çocukları zengin özel okullara giden ve özel olarak tutulmuş öğretmenlere sahip olan kapitalistler, hiçbir biçimde "ulusal-kültürel özerklik"le bölünme ya da zayıflama tehdidi altında değillerdir.
      
Aslında, "ulusal-kültürel özerklik", yani eğitimin milliyetlere göre kesin biçimde tam ve sürekli olarak bölünmesi, kapitalistler tarafından değil (çünkü onlar şimdilik işçileri bölmek için daha kaba yöntemlere başvuruyorlar), Avusturya’nın oportünist, hamkafa aydınları tarafından keşfedilmiştir. Karışık nüfuslu demokratik Batı-Avrupa ülkelerinin hiç birisinde bu dahice hamkafa ve milliyetçi düşüncenin izi bile yoktur. Umutsuzluk içindeki küçük-burjuvazinin bu düşüncesi, sadece Doğu-Avrupa’da, tüm kamusal ve siyasal yaşamın dil konusundaki rezil, küçük kavgalarla (daha da kötüsü, sövgü ve dalaşmalarla) engellendiği geri, feodal, dinci, bürokratik Avusturya’da ortaya çıkabilirdi. Kediyle köpek anlaşamadığına göre, en azından, tüm ulusları, eğitim adına "ulusal birimler" içinde kesin biçimde tam ve sürekli olarak birbirinden ayıralım! Bu aptalca "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesini yaratan psikoloji böyledir. Enternasyonalizminin bilincinde olan ve yüce tutan proletarya, arı milliyetçiliğin bu saçmalığını asla kabul etmeyecektir.
      
Bu "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesinin, Rusya’da, önce sadece tüm Yahudi burjuva partileri tarafından, daha sonra değişik milliyetlerin küçük-burjuva sol-narodnik partilerinin konferansı (1907’de) tarafından ve son olarak da marksizme yakın grupların küçük-burjuva oportünist unsurları, yani Bundçular ve tasfiyeciler tarafından (tasfiyeciler, böylesine açıkça ve kesin bir şey yapmakta da ürkektirler) kabul edilmesi rastlantı değildir. Devlet Duması’nda sadece milliyetçilik mikrobu bulaşmış yarı-tasfiyeci Çhenkeli ve küçük-burjuva Kerenski’nin "ulusal-kültürel özerklik"i savunan konuşmalar yapması da rastlantı değildir.
      
Genel olarak, bu sorunda tasfiyecilerin ve Bundçuların Avusturya’ya yaptıkları göndermeleri okumak oldukça eğlendiricidir. Her şeyden önce, çok-uluslu ülkelerin en geri olanı modelolarak alınmaktadır? Bu, asıl olarak Fransa, İsviçre ve Amerika gibi ileri ülkeleri değil de, Prusya ve Avusturya gibi geri ülkeleri bir anayasa modeli olarak alan kötü Rus liberallerinin, Kadetlerin tarzıdır.
     
İkinci olarak, Avusturya modeli alındıktan sonra, Rus milliyetçi hamkafaları, yani Bundçular, tasfiyeciler, sol-narodnikler vb., bu modeli daha da kötü biçimde değiştirmişlerdir. Bu ülkede, propaganda ve ajitasyonlarında bu "ulusal-kültürel özerklik" planını temel ve birincil olarak kullananlar Bundçulardır (ve Bundçuların her zaman farkında olmaksızın izledikleritüm Yahudi burjuva partileri); yine de, Avusturya’da, bu "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesinin kökeni olan bu ülkede, bu düşüncenin babası Otto Bauer, "ulusal-kültürel özerklik"in Yahudilere uygulanamayacağını tanıtlamak için kitabında özel bir bölüm ayırmıştır!
      
Bu, toprak-dışı ulusal özerklik planından (kendi toprağına sahip olmayan) tek toprak-dışı ulusu dışta tutan Otto Bauer’in ne kadar tutarsız olduğunu ve kendi düşüncesine ne kadar az inandığını, uzun söylevlerden daha net olarak tanıtlıyor.
      
Bu da, Bundçuların, Avrupa’dan modası geçmiş planları nasıl ödünç aldıklarını, Avru-pa’nın yanılgılarını çoğalttıklarını ve onları saçmalık noktasına kadar "geliştirdiklerini" gösteriyor.
      
Gerçek şu ki –bu da üçüncü nokta–, Avusturya sosyal-demokratları Brünn Kongrelerinde (1899) önerilen "ulusal-kültürel özerklik" programını reddetmişlerdir. Onlar, sadece ülkenin ulusal olarak sınırlanmış bölgelerinin birliğine ilişkin uzlaşmacı bir öneriyi benimsemişlerdir. Bu uzlaşma, ne toprak-dışılığa ilişkin, ne de eğitimin milliyetlere göre ayrılmasını ilişkin bir şey getirmez. Bu uzlaşmaya uygun olarak, (kapitalist olarak) en ileri, çok nüfuslu merkezlerde, kasabalarda, fabrikalarda ve maden bölgelerinde, geniş kırsal malikanelerde vb., her bir milliyet için kurulmuş ayrı okullar yoktur.
      
Rus işçi sınıfı, bu gerici, zararlı, küçük-burjuva milliyetçi "ulusal-kültürel özerklik" düşüncesiyle savaşmaktadır ve savaşmayı da sürdürecektir.


      Za Pravda, n° 46
      28 Kasım 1913.

      Collected Works,
      vol. 19, s. 503-507


Sol Yayınları'nın Çevirisi:

"KÜLTÜRDE ULUSAL" ÖZERKLİK


      
"Kültürde ulusal" özerklik (ya da "ulusal gelişmenin özgürlüğünü güvence altına alacak kurumların yaratılması") denen planın ya da programın özü, her ulusal-topluluk için ayrı ayrıokullar kurulmasıdır.
      
Açık, kapalı bütün ulusalcı kişiler (bundcular dahil) bu noktayı ne kadar örtmeye çalışırlarsa, biz onun üzerinde o kadar direnmeliyiz.
     
 Tek tek üyelerinin yerleşmiş olduğu yere bakılmaksızın (toprağı dikkate almaksızın — "ülke-dışı" özerklik terimi de buradan geliyor) her ulus, ulusal-kültürel işleri yöneten, birleşmiş, resmen tanınmış bir topluluktur. Bu işlerin en önemlisi de eğitimdir. Ulusal toplulukların oluşumuna (composition), yerleşme bölgesi ne olursa olsun her yurttaşın, şu ya da bu ulusal-topluluğa özgürce yazılmasıyla karar verilmesi, okulların şu ya da bu ulusa göre ayrılmasında tam bir kesinliğin, tam bir tutarlılığın güvence altına alınmasını sağlar.
      
Sorulması gereken soru, böyle bir bölünmeye, genel olarak demokrasi açısından ve özel olarak da proletaryanın sınıf savaşımının isterleri açısından izin verilebilip verilemeyeceğidir.
      
Böyle bir soruyu, hiç duraksamaksızın, kesinlikle izin verilemez diye yanıtlamak için, "kültürde ulusal özerklik" programının özünü yakalamak yeterlidir.
      
Başka başka uluslar tek bir devletin sınırları içinde yaşadıkları sürece, milyonlarca, milyarlarca iktisadi, yasal, toplumsal bağla birbirlerine bağlıdırlar. Eğitim, bu bağlardan nasıl ayrı tutulabilir? Bund'un çarpıcı saçmalık bakımından klasik olan formülüyle söyleyelim, eğitim, devletin "yetki alanının dışına" çıkarılabilir mi? Eğer tek bir devletin sınırları içinde yaşayan değişik ulusal-topluluklar, iktisadi bağlarla birbirlerine bağlıysalar, o ulusları "kültürel" ve özellikle eğitsel konularda sürekli olarak bölüp ayırmak saçma ve gerici bir şey olur. Tam tersine, okullar, gerçek yaşamda yapılan şeye bir hazırlık olsun diye, ulusal-toplulukları eğitim işlerinde birleştirme çabası gösterilmelidir. Bugün gördüğümüz şu: farklı ulusal-topluluklar, sahip oldukları haklar ve gelişme düzeyleri bakımından eşit değildirler. Bu koşullar altında, okulları, ulusal-topluluklara göre ayırmak, gerçekte, ister istemez, daha geri ulusların durumunu daha da kötüleştirecektir. Amerika'nın güneyinde, eski köle devletlerinde, zenci çocuklar hâlâ ayrı okullarda okumaktadırlar. Buna karşılık kuzeyde beyaz çocuklarla zenci çocuklar aynı okula giderler. Yakınlarda Rusya'da "Yahudi okullarının ulusallaştırılması", yani Yahudi çocukların, öteki ulusal-topluluklar çocuklarından ayrı okullara gitmesi için bir plan önerilmiştir. Bu planın, en gerici Purişkeviç çevrelerce ortaya atıldığını eklemeye gerek bile yok.
      
Kişi aynı zamanda hem demokrat, hem okulları, ulusal-topluluklara göre ayırma ilkesinin savunucusu olamaz. Dikkat edilsin ki, bu noktada konuyu yalnızca genel demokratik görüş (yani burjuva-demokratik) açısından tartışıyoruz.
      
Okulların, ulusal-topluluklara göre ayrılmasına, proleter sınıf savaşımı açısından çok daha şiddetle karşı koymalıyız. Belli bir devletin içindeki ulusal-topluluklar kapitalistlerinin, hangi ulustan olduklarını dikkate almaksızın tüm işçilere karşı yöneltilmiş olan anonim şirketlerde, kartellerde, tröstlerde ve imalatçılar derneklerinde, vb., en sıkı ve en yakın şekilde birleştiklerini bilmeyen mi var? Büyük işlerden, madenler, fabrikalar, ticari yatırımlardan, kapitalist çiftliklere kadar, herhangi bir kapitalist girişimdeki işçilerin, istisnasız her zaman, ırak, barış dolu, sakin köylerdekine bakışla, daha değişik uluslardan oluştuğunu kim bilmez?
      
Gelişkin kapitalizmi yakından tanıyan ve sınıf savaşımı psikolojisini daha derinden kavrayan kent işçileri —bunu onlara tüm yaşamları öğretir, hatta belki de analarının sütüyle birlikte emerler—, evet bu işçiler, okulları ulusal-topluluklara göre ayırmanın yalnızca zararlı bir tasarım olmakla kalmadığını, üstelik kapitalistlerin hilekarca bir dolandırıcılığı olduğunu içgüdüleriyle ve mutlaka anlarlar. Böyle bir düşünceyi savunurlarken işçiler bölünebilir, parçalanabilir, zayıflatılabilir ve alelade halkın okullarını ulusal-topluluklara göre ayırarak bu bölme, parçalanma, zayıflatma daha da ileri götürülebilir. Oysa çocukları özel okullara giden, özel tutulmuş öğretmenler tarafından okutulan kapitalistlerin, "kültürde ulusal özerklik"le bölünmesi ya da zayıflatılması hiçbir biçimde sözkonusu olamaz.
     
 İşin aslında, "kültürde ulusal özerklik", yani eğitimin ulusal-topluluklara göre kesinlikle ve tümden ayrılması, kapitalistler tarafından değil (çünkü onlar henüz işçileri bölmek için daha kaba yöntemlere başvuruyorlar), Avusturya'nın oportünist darkafalı aydınları tarafından bulunmuştur. Darkafalılıkta ve ulusalcılıkta eşi bulunmayacak olan bu düşüncenin, karma nüfuslu demokratik Batı Avrupa ülkelerinden hiçbirinde izine bile raslanmaz. Böyle bir düşünce, umutsuzluk içinde kıvranan küçük-burjuvadan gelme bu düşünce, ancak Doğu Avrupa'da tüm kamu yaşamının, siyasal yaşamın küçük, rezilce bir kavgayla (daha da kötüsü sövgü ve dalaşmayla) gemlendiği, geri, feodal kilisenin siyasete egemen olduğu, bürokratik Avusturya'da ortaya çıkabilirdi. Kediyle köpek anlaşamadığına göre, hiç değilse, ulusal-toplulukları, eğitim konusunda kesinlikle ve açıkça ilk ve son kez olmak üzere "ulusal birimler" olarak birbirinden ayıralım! İşte "kültürde ulusal özerklik" denen budalaca düşünceyi yaratan psikoloji budur. Enternasyonalizmini aziz tutan bilinçli proletarya, incelmiş ulusalcılığın bu saçmasını hiçbir zaman kabul etmeyecektir.
      
Bu "kültürde ulusal özerklik" düşüncesinin Rusya'da ilkin yalnızca tüm Yahudi burjuva partileri tarafından, daha sonra (1907'de) çeşitli ulusal-toplulukların küçük-burjuva sol-narodnik partileri arasında yapılan konferans tarafından ve en son olarak da marksizmeyakın grupların küçük-burjuva, oportünist öğeleri, yani bundçularla tasfiyeciler (sonuncular bu konuda doğrudan doğruya kesin bir adım atmakta çok çekingendiler) tarafından kabul edilmesi bir raslantı değildir. Devlet Duma'sında "kültürde ulusal özerklik"ten yana yalnızca, ulusalcılık hastalığına tutulmuş olan yarı-tasfiyeci Çhenkeli ile küçük-burjuva Kerenski'nin konuşması bir raslantı değildir.
      
Genel olarak, tasfiyecilerle bundçuların bu sorunda Avusturya'dan örnek göstermelerini okumak, oldukça eğlendirici. Her şey bir yana, çok-uluslu ülkeler içinde neden en geri olanıörnek alınıyor? Neden en ileri olanı örnek alınmıyor? Bu, bir anayasa modeli için yüzünü Fransa, İsviçre, Amerika gibi ileri ülkelere değil, ama daha çok Prusya ve Avusturya gibi geri ülkelere dönen kötü Rus liberallerinin, kadetlerin tavrıdır.
      
İkincisi, Avusturya örneğini aldıktan sonra, ulusalcı Rus darkafalıları, yani bundçular, tasfiyeciler, sol-narodnikler, vb., o örneği daha da berbat hale getirmişlerdir. Bu ülkede kendi propaganda ve ajitasyon çalışmalarında daha çok ve başlıca "kültürde ulusal özerklik" planını kullananlar bundçulardır (ve onlara ek olarak, bundçuların hiçbir zaman farkına varmaksızın izinden gittiği tüm Yahudi burjuva partileridir). Buna karşılık bu "kültürde ulusal özerklik" düşüncesinin ortaya atıldığı ülkede, Avusturya'da, bu düşüncenin babası Otto Bauer, kitabının özel bir bölümünü, "kültürde ulusal özerkliğin" Yahudilere uygulanamayacağını kanıtlamaya ayırmıştır.
      
Bu, Otto Bauer'in ne kadar tutarsız olduğunu ve kendi düşüncesine ne kadar az inandığını, uzun söylevlerden daha kesin olarak tanıtlıyor. Çünkü o (kendi toprağına sahip olmayan)tek ülke-dışı ulusu, ülke-dışı ulusal özerklik planının dışında tutuyor.
      
Bu da, bundçuların Avrupa'dan nasıl eski, modası geçmiş planları ödünç aldıklarını, Avrupa'nın yanılgılarını on kat artırıp, bir saçmalık noktasına "götürdüklerini" gösteriyor.
      
Oysa gerçek şu ki —bu da üçüncü nokta— Avusturya sosyal-demokratları, kendilerine önerilen "kültürde ulusal özerklik" programını (1899'da) Brünn kurultayında reddetmişlerdir; yalnızca ülkede sınırları ulusal olarak belirlenmiş bölgelerin birliğine ilişkin orta yolcu bir öneriyi kabul etmişlerdir. Bu orta yolcu önerge, ülke-dışılık ya da eğitimin ulusal-topluluklara göre ayrılması konusunda herhangi bir esas getirmiş değildir. Bu orta yolcu önerge çerçevesinde, (kapitalist açıdan) en ileri gitmiş, çok nüfuslu merkezlerde, kasabalarda, fabrikalarda, madencilik bölgelerinde, kırsal bölgelerdeki geniş malikanelerde, ulusal-toplulukların her biri için ayrı bir okul kurulmuş değildir.
      
Rus emekçi sınıfı, bu, gerici, zararlı ve küçük-burjuva milliyetçi nitelikte olan "kültürde ulusal özerklik" düşüncesiyle çarpışagelmiştir ve bunu sürdürecektir.


      Za Pravda, n° 46
      28 Kasım 1913.

      Collected Works,
      vol. 19, s. 503-507


      (Yurdakul Fincancı tarafından çevrilmiş ve
      "Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları" içinde [s: 95-99] yayınlanmıştır.
      Sol Yayınları, İkinci Baskı, Ekim 1993
      -Birinci Baskı, Ağustos 1979)

29 Aralık 2015 Salı

Nasıl bir coğrafyada yaşıyoruz?

Nasıl bir coğrafyada yaşıyoruz?
Her şey garip,karmakarışık oldu. Matruşka misali her yeni bebekten bebekler çıkarmaktayız.
Sosyalisti,Liberalden..
Sol'u;Soros'tan..
Sosyal Demokratı,Cematten,
Faşisti, Dinsel mezhepten..
Dinciyi öteki dinci diyen paralel nitelendirmesinden..
Ümmeti,Milletten,
Milleti,Sürü psikolojisinden...
Demokrasiyi,oy verenden..
Oy vereni,namustan..
Namusu,iki bacak arasından..
Sözün geçerli olduğunu sanmaktan..
İnsanı,İnsanca yaşayacak sandığımızdan..
Kadının,eşitliğinden,eşitliği varsaydığımızdan..
Partilerin varolduğundan,ama üyelerin metalaştığından..
Herkesin yarını düşündüğü gibi yaşadığından,ama bugünü çıkarına göre yaşadığından....
Nasıl bir coğrafyada yaşadıklarımız?
ozan'ca

20 Aralık 2015 Pazar



Bazen Tek dilimiz tek dinimiz ve tek ırkımız olsun istiyorum.
Türk olmayanlar gitse keşke diyorum kendi kendime..

Önce Ermeniler begenmiyolarsa terketsinler ama , 

-Balyan Ailesi’ni ...
Ve yaptıkları Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı ,Kuleli Askeri Mektebi, Selimiye Kışlası, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi, Malta Köşkü ve Bezmiálem Valide Sultan Camii, Ortaköy Camii, Hamidiye Camii, Pertevniyal Valide Sultan Camii ve daha nicesi.. dünyanın hayranlıkla izlediği mimarilerini de alsınlar giderken.
ve Ermeniler, giderken kesinlikle Adile Naşit i götürsünler istiyorum..
Onno Tunç u ve usta Ara Güler'i Ayhan Işık ı da alsınlar.Cem Karaca da şarkılarını alıp gitmeli ki tam olsun.
BİZ den başkası kalmasın..
Tiyatronun kurucusu Agop Vartiyanı(Güllü Agop) ve ilk opera topluluğunu kuran, ilk operetimiz Dikran Çuhacıyan’ı vs vs vs unutmasınlar.ermeniler hepsini alıp gitseler keşke diyorum.

Rumlar da gitsin istiyorum..

Bizim bir tanemiz dünyaya bedeldir..sadece BİZ ler kalalım.
Rumlar giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri ,hayranlıkla izlediğimiz,hiç birimizin estetikden anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği şehirlilerin ise "ah bitane satınalabilsek"diye hayal ettiği rum Taş Evlerini ve arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum.
Koca Mimarsinanı ... 
Ve selanik türküsünü ,O güzel rum Meyhanelerini ve hep içtiğimiz Rakıyı da alıp gitmeliler .kim neyi varsa alsın da gitsin..

Kürtler Yaşar Kemali ,Ahmed Arifi ..

İsmet inönüyü ,Bülent ecevit i halayları halk oyunlarını.ağıtlarını şarkılarını ... Deniz Gezmiş'i,Yılmaz Güney'i Ahmet Kaya'yı, Erol taş'ı ve Teomanı ne biliyim işte bütün prof. larını, öğretmenlerini ,kara cahilini vs alıp da gitmeli.

Araplar battal gaziyi,kebaplarını ve tavlalarını..


Bulgarlar 

Şarkılarını türkülerini; ayletme beniyi ,arda boylarını,damat halayını.şarkıcı Ciguliyi:) ve akıtmalarını,börek çöreklerini ,tatlı bozalarını..taklitleri yapılan komik aksanlarını,
Naim süleymanoğlunu ve Sabahattin Ali'yi ..alıp da gitmeli.

Çerkesler de terketmeli burayı.. 

Ama terkederken yeşilçam'dan Türkan Şoray'ı ..
Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin'i çekip alsınlar istiyorum.
Nazım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkes Ethem'i de götürsünler giderken..

Lazlar,

Fıkralarını,takalarını,horonu,hamsiyi mıhlamayı ve Topal Osman'ı hatta Kazım Koyuncuyu..

Süryaniler ise,

Kaburga dolmalarını ,içli köftelerini,şaraplarını,coskun sabahı ve anılar şarkısını da alabilmeli giderken mesela..

Romanlar çingeneler toplasın sazlarını,çadırlarını ama Neşet Ertaşı ve türkülerini de götürsünler istiyorum giderken.


Aynı ırkımız dilimiz ve dinimizle bir tek BİZ kalalım istiyorum.

Sonra birbirimize bakalım uzuun uzun...Ve soralım istiyorum. BİZ kimiz? diye.

Özgür Çavuşoğlu

10 Aralık 2015 Perşembe

Türkiye Hakkında Haberlere Pek Yansımayan Çarpıcı İstatistikler

November 12, 2014
Utku Kaynar‘ın bu sene içinde yayınladığı ve Türkiye’nin güncel durumunu rakamlara dayalı bir şekilde anlatan iki yazısı sosyal mecralarda çok okundu ve paylaşıldı. Yazıların içeriği devletin ya da bağımsız kurumların yaptığı araştırmalar sonucu yayınlanan istatistikler ve bunların okunması yani yorumlanmasıyla ilgili.
Yani aslında ortada belli net rakamlar ve bu rakamlardan yapılan çıkarımlar var ancak sorunları fark edip belirtmek bile “sorunları görmezden gelen” kesimi kızdırmaya yetiyor herhalde. Her konuda olduğu gibi “Bu problemleri nasıl çözeriz?”i düşünmek yerine “Bana sorun yaratma senin ağzını burnunu kırarım!” demeyi tercih ediyor insanlar.
Bizim de aşırı ilgimizi çeken bu rakamlardan ve Utku Kaynar’ın yaptığı çıkarımlardan bazılarını sizlerle paylaşalım istedik. Çünkü bu ilgi çekici bilgiler ne kadar çok kişiye ulaşırsa etkisi o kadar artar. Rakamlar ortada, herkes kendi çıkarımını yapmakta serbest.
Huzurlarınızda Türkiye hakkında çarpıcı istatistikler:

Öncelikle nüfusa ve bu nüfusun ne kadarının genç olduğunu anlatan rakamlara bakalım

taksim-kalabalik-istanbul-turkiye-tunel
– 2013 nüfus sayımına göre 76 milyon 667 bin 864 kişilik bir ülkeyiz.
– Kişi başı gelirimiz 10 bin 782 dolar.
– 20-24 yaş arası 6 milyon 214 bin genç var.
– 25-29 yaş arası 6 milyon 286 bin genç var.
– Okul çağında 18 milyon 857 bin genç var.

Ardından üniversite eğitimi ve işsizlikle alakalı rakamlara bir bakalım

universite-sinavina-girmis-gencler
– 2014 Ocak ayında üniversiteye girebilmek 2 milyon 7 bin 69 öğrenci YGS sınavına başvurdu.
– Değişik puan türlerine göre, 518 bin ila 218 bin arasında aday barajı geçemedi.
– Her yıl liselerden 730 bin; 143 üniversiteden 430 bin genç mezun oluyor.

Peki işsizlik ve genç işsizliği hakkında rakamlar ne diyor?

kalabalik-turk-bayrakli-genc-grup
– Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 17,5.
– 15-64 yaş grubunda bulunan çalışma çağındaki nüfus, toplam nüfusun yüzde 67′sini oluşturuyor.
– Türkiye’deki işsizlik oranı yüzde 9.

Bakalım rakamlar Türkiye ile ilgili “enteresan” başka neler söylüyor

ayni-kaptan-yemek-yer-sofrasi
– Türkiye’de aynı kaptan yemek yiyen kişilerin sayısı yüzde 63.9.
– Türkiye’de toplam 19 milyon hane var, bunlarda ev başına ortalama 4 kişi yaşıyor.
– Türkiyedeki internet abonesi sayısı 32 milyon kişi.
– Yabancı dil bilenlerin toplumdaki oranı yüzde 9.
– Üniversite mezunlarının nüfus içindeki payı yüzde 12.
– Türkiye’nin yüzde 67’si ailesiyle birlikte yaşıyor.
– Tek başına yaşayan kişilerin nüfusa oranı yüzde 2.

Gelelim tüketime ve gelirin harcandığı kalemlere

ananuri-manastiri-gurcistan
– Ortalama hane gelirinin yüzde 69’u, gıda, kira, ulaşım ve ev giderlerine harcanıyor.
– Eğitime harcanan hane bütçesi yüzde 2.
– Restoran ve hazır yemeğe harcanan hane bütçesi yüzde 6.
– Kültüre harcanan hane bütçesi yüzde 3, buna karşın alkol ve sigara yüzde 4.
– 2013’te toplam 8 milyon kişi yurt dışına çıkmış.
– Bunların 5 milyonu komşu ülkeler ve Türki Cumhuriyetlere gitmiş.
– 2013’te en çok gidilen ülke, 1 milyon kişi ile Gürcistan.

Peki bu rakamlar nasıl yorumlanabilir?


– Çok ama çok kalabalık bir ülkeyiz. İnanılmaz büyüklükte bir genç nüfusumuz var.
– Zengin değiliz. Eğitim kalitemiz düşük ve eğitime neredeyse hiç para harcamıyoruz.
– Birçokları için umut kaynağı olan üniversite aslında hiçbir şeyin garantisi değil.
– Her sene yüz binlerce mezun yaratan sistemde genç nüfusun neredeyse altıda biri işsiz.
– Bütün işsizlere iş bulabilme gibi bir seçenek matematik olarak yok.
– İnternet ve diğer teknolojileri sadece eğlence amaçlı kullanıyoruz.
– Dünyayı görmek güzel ama komşulardan öteye gitmiyoruz.
– Ailemizle yaşıyor, aynı kaptan yemek yiyor, yabancı dil öğrenmiyor, kendini geliştiren bir toplum olamıyoruz.

Biraz daha rakam verelim, 65 OECD ülkesi arasında eğitim kalitesi yönünden Türkiye kaçıncı sırada?

kitap-okuyan-kiz
– Matematikte 44’ncü.
– Okuduğunu anlama ve anlatmada 42’nci.
– Fen Bilgisinde 43’ncü.

Bu rakamlar yeterince içinizi karartmadıysa büyüme rakamlarına geçelim

ekonomik-buyume-grafik
– 2002-2008 arasında gelişmekte olan ülkelerin büyüme ortalaması yüzde 7,6 idi.
– Bu rakam, Türkiye için yüzde 5,9.
– 2008-2012 dönemini alırsanız, Çin hariç gelişmekte olan ülkeler yüzde 5,6; Türkiye yüzde 3,9 büyümüştür.
– 2002-2013 arası büyüme rakamları ortalamasını alırsanız, gelişmekte olan ülkelerin ortalaması yüzde 7, Türkiye’nin ortalama büyümesi ise yüzde 5,2’dir.
– Çin, aynı süre içinde ortalama yüzde 10 büyümüştür.
– 1923-2002 arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin ortalama büyümesi yüzde 5’tir.
– Ekonomi Bakanlığı öngörülerine göre, 2002-2014 dönemindeki büyüme yüzde 4,9 olacaktır.

Türkiye’nin dünya ekonomisinde şu anki konumu nedir ve bu gelecekte nasıl olacaktır?

dunya-haritasinda-turkiyenin-yeri
– 1985 yılında Kore dünya ekonomisinin yüzde 0,9’unu oluştururken, Türkiye yüzde 1’ini oluşturuyordu.
– 2012 yılına geldiğinizde Kore yüzde 1,9’a gelmişken Türkiye yüzde 1,35’te
– PwC öngörülerine göre, 2030 yılında dünyanın ilk 10 ekonomisi sırasıyla Çin, ABD, Hindistan, Japonya, Brezilya, Rusya, Almanya, Meksika, Fransa ve İngiltere olacak.
– Bununla birlikte, Dünya Bankası, IMF, Goldman Sachs gibi uluslararası finans kuruluşlarının hiçbiri, Türkiye’yi 2050 yılında bile ilk 10 ekonomi arasında göstermiyor.

Ufak bir karşılaştırmalı ihracat örneği verelim

sangay-cin
– 1990 yılında; Çin 4,3 milyar dolar, Kore 10,9 milyar dolar, Türkiye 0,1 milyar dolar (100 milyon dolar) yüksek teknolojili ürün ihracı yapmakta idi.
– 2012 yılında; Çin 457 milyar dolar, Kore 122 milyar dolar, Türkiye 1,9 milyar dolar yüksek teknoloji ihracatı yapmaktadır.

Ankara Sanayi Odası’nın 2012’de yaptığı bir araştırmada enteresan ihracat ithalat kıyaslamaları yer alıyor

mermer-ocagi
– Her yıl 432 ton demir satıp, 1 ton ilaç alıyoruz.
– 670 tır demir satıp, 1 tır cep telefonu alıyoruz.
– 582 tır un satıp, 1 tır ilaç alıyoruz.
– 2088 tır krom cevheri satıp, 1 tır aşı alıyoruz.
– 25 tır mermer satıp 1 adet tomografi cihazı alıyoruz.
– 2612 tır çimento satıp 1 tır bilgisayar alıyoruz.

Neyi kaça satıp yerine neyi kaça aldığımıza dair birkaç örnek daha


– Çimentonun kilosu yaklaşık 14 kuruş, bilgisayarınki yaklaşık 860 lira.
– 5,6 ton buğday satıp, 1 kilo uçak yedek parçası alıyoruz.
– 3,4 ton domates satıp, 7 kilo domates tohumu alıyoruz.
– Yaklaşık 2 liraya 1 kg patlıcan satıp, patlıcan tohumunun kilosuna yaklaşık 14.250 lira ödüyoruz.

Peki ileri teknolojiyle aramız nasıl?

ileri-teknoloji-urun
– Enerjiyi çıkarırsak dış ticaret açığımızın yüzde 98’i ileri teknoloji ürünlerinden kaynaklanıyor.
– Yaptığımız ihracatta ileri teknolojinin payı yüzde 3.

Araştırmalar Türk insanının karakteri ve alışkanlıkları hakkında neler diyor?

kadina-siddet-ve-cocuk
– Türkiye’de yaşayan her 10 kişiden sadece biri genelde insanlara güvenebileceğini düşünüyor.
– Dinin esas anlamının, insanlara iyilik etmekten daha ziyade kurallara uymak olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 64.
– Türkiye’nin sağ sol skalasındaki yeri 6,4 puanla, 47 Avrupa Konseyi ülkesinin en sağında yer alıyor.
– Cinsiyet eşitliği skalasında, Türkiye 60 ülke arasında 48. sırada.
– Türkiye’de “kadın kocasına her zaman için itaat etmeli” diyen kadınların oranı yüzde 59. Bu oran bazı bölgelerde yüzde 71’e kadar çıkıyor.
– Aynı araştırma 1990’dan 2011’e Türkiye’nin muhafazakarlık oranını 3 puan artırıp yüzde 63 olarak belirliyor.

Birkaç ilgi çekici araştırma sonucu daha sunalım sizlere


– Türkiye vatandaşlarının yüzde 71’i ülkesinin bilimsel ve teknolojik başarılarından gurur duyuyor, ama bu başarıların ne olduğunu pek bilmiyor.
– Türkiye’de hükümetin büyük çıkar lobileri tarafından yönlendirildiğini düşünenlerin oranı yüzde 49.
– Bu oran Norveç’te yüzde 5, ABD’de yüzde 64.
– Türkiye’de yurttaşların geneli hükümetin yolsuzluk ile mücadelede başarılı olduğunu düşünüyor. (Raporun 2013 tarihli olduğunu -yani 17 Aralık öncesinde yayınlandığını- unutmayalım.)
– Türkiye’deki en yozlaşmış kurumun hangisi olduğu sorusuna verilen yanıt; siyasi partiler.
– Yozlaşmışlık indeksinde siyasi partilerin Türk insanından aldığı not on üzerinden sekiz.

Ve korkutucu bir rakam daha verelim

kredi-kartlari
– 2014 yılı itibariyle bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödememiş toplam kişi sayısı 3 milyon 183 bin kişi.

Peki bu raporlar, istatistikler, rakamlar bize ekonomimizle ilgili neler söylüyor olabilir?


– Hükümet Kemal Derviş reformlarını çok iyi uyguladı, biz de dünyanın genel büyümesinden çok iyi faydalandık.
– İkisinin birleşmesi son 12 yılın özetidir.
– Bu büyümenin nefesi bitti, yeni bir başarı öyküsü lazım, ama ortada yok.
– Bu öyküyü yaratabilecek yüksek teknoloji ihracını, katma değerli hizmet/ürün üretimini gerçekleştiremiyoruz.
– Gerçekleştiremiyoruz, çünkü eğitim sistemimizden toplumsal yapılanmamıza dek kendi insanına güvensizlik, takım halinde çalışamamak, ezbercilik, tutuculuk gibi özellikler baskın çıkıyor.
– Bu esnada başarı öyküsü yaratan diğer ülkeler dünyanın ilk 10’una girmek üzere bizi geçti gidiyor.

Kendimizi tanımak adına rakamlara bakmak her zaman faydalıdır

ya-sev-ya-terket
– Türkiye sağcı, muhafazakar ve olaylara cinsiyetçi pencereden bakan vatandaşların çoğunlukta olduğu bir ülke.
– Karşılıklı iyilikten ziyade, insanlarda kurallara uyma güdüsü baskın.
– Vatandaşlar Türkiye’yi değiştirdiğini iddia eden siyaset kurumunu (parti belirtmeksizin) Türkiye’nin en yozlaşmış kurumu olarak tanımlıyor. (Ama yine de başarılı buluyorlar, bu da bir Türkiye çelişkisi.)
– Tüketim toplumu kültürü ve ucuz mal/hizmet üretiminin bileşkesi sonucunda, bireysel ve kurumsal planda borçlanma rekor seviyelere çıkıyor, bu da orta vade için büyük tehlike arz ediyor.
– Bu borcu uzun dönemde ödememizi sağlayacak, yükte hafif, pahada ağır ürün/hizmet ihracını gerçekleştirecek mekanizmalardan yoksunuz.

Sonuç: Umut var mı peki?

turk-bayragi-direnis-ceik-kuvvet-amca
– Cumhuriyet tarihinden gelen yapısal sorunlar “çözülüyormuş gibi” yaparak çözülemiyor. Ancak 2010’larda yapılacak önemli, sonuca yönelik reformlar 2050’lerin Türkiye’sini rekabetçi hale getirebilir.
Farklı kaynaklardan bunca bilgiyi derleyen ve analiz eden Utku Kaynar’ın blogunu buradan takip edebilirsiniz. Bizim listeyi hazırlarken doğrudan faydalandığımız yazıları ise şunlar:

http://listelist.com/turkiye-hakkinda-carpici-istatistikler/