13 Kasım 2017 Pazartesi

Atatürk’ün Lenin’e yazdığı mektup (Sansürsüz)




Türkiye
Published on Kasım 12th, 2017 | by Avrupa Forum 7
0

Atatürk‘ün 4 Ocak 1922’de Lenin‘e yazdığı mektubun düzeltilmis tam metni.

“Memleketimizi düsmandan kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet tasıyan büyük isletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmis oluruz.”Ankara, 4 Ocak 1922.
Değerli Başkanım,
Ankara’da genel bir saygı ve sempati kazanan yoldas Frunze’nin,ülkemizden ayrılısı vesilesinden istifade ederek, sahsi his ve fikirlerimden baska, gizli olarak, Türk siyaseti konusundaki görüslerimi ve bilhassa, Türk-Rus münasebetlerini, size, kısaca açıklamak isterim.
Bildiğiniz gibi, Türk ve Rus halkları, yüzyıllarca sürdürülmüs boyunduruk zincirini bir hamlede silkip attıktan sonra, kendi halklarının da bu yolu takip edeceklerinden dolayı büyük korkuya kapılan büyük Batılı emperyalist ve kapitalist kuvvetlerin saldırısına uğradığından, halklarımız arasındaki yakınlık ve anlaşma, kendiliğinden gelişmistir. Hatırlayacağınız gibi, müşterek umutların ve benzer sartların neticesi olarak ortaya çıkan fikirlerin gelişmesi, hükümetlerimiz arasında resmi münasebetlerin kurulmasına yol açmış ve bilhassa bu münasebetlerde tayin edici bir rol oynamıştır.
Türkler ve Ruslar, tarihleri, yüzyıllarca sürdürülmüş kanlı savaşarla doldurulduktan sonra,hemen anlaşmıs ve uzlaşmışlardır. Bu vaziyet, öteki ulusları şaşkınlığa uğratmıstır. Pek çoğu, dostluğun geçici olduğu ve şartların zoruyla sağlandığı konusunda bir inanca sahip olmuşlardır. Hâlâ da bu inançtadırlar. Fakat, iki halkın hangi şartlarla ve ne ölçüye kadar birbirlerini anlayıp sevdiğini ve eski kavgaların, zalim yöneticilerin kışkırtmaları ile çıkmış olduğunu, son savaşta asker ve subayların birbirleriyle nasıl isteksizce savaştığını görmüş olanlar, birkaç sene önce oluşan yeni vaziyetin sürekli ve istikrarlı olduğunu kabul etmekte gecikmeyeceklerdir. Çünkü bu vaziyet tabii olandır ve eski istihdafı ayakta tutan suni düşmanlık ise son nefesini vermiştir. Türkiye’nin rejim değiştirmesi, Rusya’da olduğu gibi, sosyal bir devrimle ortaya çıkmıs olmayıp, yabancı devletlerin saldırı ve hâkimiyetlerine karşı bir başkaldırma türünde olduğundan, dünya kamuoyunun dikkatini çekmemiştir. Bu başkaldırış, canlı ve gerçek olarak dile getirilmemiştir. Yüzeysel de olsa, ülkemiz hakkında bir bilgiye sahip olanlar, 1918 Mütarekesi’nden, özellikle 16 Mart 1920’den beri alınan yolun çok büyük olduğunu kabul edeceklerdir.
Yüzyıllardan beri her şeyde efendilerine ve saraylılara ve daha sonra oligarşiye bağlı kalan Türk halkı, 1919 yazında girişilen savaşla, kendi kaderinin sahibi olmayı başarmıştır.
Açık konuşuyorum. Erzurum ve arkasından Sivas kongrelerinde bir araya gelen delegeler, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını öngören bir hükme varmışlardır. Siz, değerli Başkanım, daha Dünya Savaşı’ndan önce, bu hususu müdafaa etmekteydiniz. Bu kongrelerde kabul edilen kararlarla, istanbul’un yetersiz ve yeteneksiz ellerdeki iktidarı tasfiye edilecek ve yeni yöneticileri, bizzat milletin kendisi seçecektir. Büyük Millet Meclisi’nde bulunanlar, Türkiye’de yeni bir dönemin başladığını ve Türk halkının artık uzun süreden beri olduğu gibi kendi yöneticilerinin himayesi altında değil, efendisiz yaşayabileceklerini ilan ettiler. 16 Mart 1920 darbesinden sonra 23 Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nde toplanan halk temsilcileri, milletin iradesini ve kaderini bağımsız ve hâkim bir varlık olarak tayin etme arzusunu ilan ettiğinde, bu isteğin, bütünüyle gerçekleşmesi milli bir gaye olmuştur.
Şimdi, bütün bunlar gerçekleşiyor. Halk tarafından seçilmiş olan temsilciler, sadece yasama kuvvetini değil, aynı zamanda, yürütme kuvvetini de doğrudan, kendi seçtikleri ve her hareketlerinde onlara hesap verecek vekâletler aracılığıyla ellerinde bulundurmaktadırlar. istisnai olarak, milletin bağımsızlık ve güvenliğinin söz konusu olduğu fevkalade hallerde, halk temsilcileri, yargı vazifesini İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla yerine getirmektedir. Görüldüğü gibi, bizde iktidarın üç fonksiyonunun ayrılığı mevcut değil. Batı’da kapitalist sistemin bütün milletin üzerindeki efendiliğini güçlendirmek ve bu sınıfın iktidarı istismar etmesi için özenle hazırlanan bu sistem, nefret uyandırmaktadır. Bu bakımdan, biz kapitalist sistemden daha çok, Sovyet sistemine yakınız.
Sosyal alanda da, memleketimizde benzer değişimler olmuştur. Yeni vaziyetimizin ve ekonomik şartların gereği olarak, toplumun, artık istismara baş eğmemek konusundaki kararının neticesi olarak, herhangi bir çaba göstermeksizin, başkalarının emeği ile yaşayan parazitler sınıfı bütünüyle ortadan kalkmamışsa bile, bu sınıfa girenlerin sayısında büyük bir azalma olmuştur. Modern Türkiye’de, imparatorluk döneminin efsanevi zengin sınıfı artık yoktur. Büyük arazi sahiplerinin gelirleri artık düşmüştür. Şimdi, Türkiye’de herkes düzenli çalışmak zorundadır. Sonuç olarak, bugünün Türkiye’sinde atılan adımlar herkes içindir.
Türkiye, Batı Avrupa’ya olduğundan çok, bir bakıma Rusya’ya, özellikle son birkaç ayın Rusya’sına daha yakındır. Sonra, memleketlerimiz arasında bir başka mühim benzerlik, bizim, kapitalist ve emperyalist düzene karşı savaşmamızdır. Kapitalizm Türkiye’de, Avrupa’da ve eski Rusya’da olduğundan daha zayıf gelişti. Fakat vaziyet, büyük teşebbüslerdeki hemen bütün kapitalin yabancılar tarafından yatırılmış olmasıyla şiddetlenmiştir. Halkımızın istismarını kolaylaştırmak için kurulmus olan kapitülasyon sistemi, gelişmemizi engellemiş ve bizi bu sömürüye tahammül etmeye mahkûm etmiştir.
Bu rejimi ortadan kaldırma hedefine sahip bugünkü mücadelemiz her seyden önce kapitalizme karşı yönelmiştir. Biz memleketimizi düşman istilasından kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet taşıyan büyük işletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmiş oluruz. Türkiye’nin büyük devletler ve onların uyduları tarafından hâlâ açık veya kapalı olarak çılgınca saldırılara hedef olmasının nedeni, bütün mazlum milletlere kurtuluş yolunu göstermiş olmasıdır.
Bütün bunlar, Türkiye’nin bütün müesseseleriyle ve bugünkü hükümetiyle sadece Sovyet Rusya’da güven hissi yaratabileceğini, Batı’nın ise, bize düşman gözüyle bakmasını gerektireceği gerçeğini ortaya koyar.
Milletlerarası siyaset alanında Türk-Fransız anlaşması, Rus-ingiliz ticaret anlaşması gibi, şartların zoruyla vücut bulmuştur. Bu anlaşma, gelecekte imzalayabileceğimiz anlaşmalar gibi, ideallerimizden vazgeçtiğimiz anlamını taşımaz. Sizi kesin surette temin ederim ki, her halükârda Büyük Millet Meclisi’nin Türkiye’si bugüne kadar Sovyet Rusya’ya karsı takip ettiği siyasetten vazgeçmeyecektir ve bu konuya dair yayılmış bütün söylentilerin hepsi yalandır.
Yine aynı şekilde sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karşı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlaşma yapmayacağız ve hiçbir koalisyona girmeyeceğiz. Son zamanlarda meydana gelen aramızdaki bütün yanlış anlaşılmalar, her şeyden önce Ankara- Moskova arasındaki yazışmaların oldukça yavaş olmasından kaynaklanmaktadır.
Değerli Başkanım, bu içten açıklamaların iki halkımız ve hükümetimiz arasındaki dostane ve kardeşçe münasebetleri daha da kuvvetlendireceği ümidiyle samimi kardeşlik hislerimi kabul etmenizi dilerim.
Mustafa Kemal
not:
Sovyet arsivinde yapılan çalısmalar, bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Atatürk’ün bundan 81 yıl önce, 4 Ocak 1922 tarihinde
Lenin’e yazdığı mektup, Türk basınında sansürlenerek yayımlandı. Bu mektup, ilk kez, 26 Mayıs 1969 tarihli Akşam gazetesinin 5. sayfasında çıktı. Ali Kemal Meram’ın hazırladığı “Devlet Kurulurken Mustafa Kemal’den Sovyetler’e Sovyetler’den Mustafa Kemal’e Mektuplar ve Milli Mücadele” başlıklı yazı dizisi içinde yayımlanan mektubun belirli paragrafları ne hikmetse yok olmuştu.Anlayacağınız gibi yok olan kısımlar Atatürk’ün Kapitalizm hakkında söyledikleri idi!

4 Kasım 2017 Cumartesi

Düşünebilirsin


Düşünebilirsin, o senin özgürlüğündür..
İfade edebilme özgürlüğü ise; bizim aydınlanma/aydınlatma savaşımızdır ..

ozan

28 Ekim 2017 Cumartesi

Atatürk zehirlendi mi?

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi


Atatürk zehirlendi mi?
Atatürk düşmanları, Atatürk’ün ölümünü alkole bağlarlar, içki içtiği için siroz hastalığına tutulduğunu ve içkiden öldüğünü söylerler. Amaçları İslam dinine göre içilmemesi gereken alkollü içkiyi Atatürk’ün içtiğini, böylece Atatürk düşmanlığı temelini atmaktır.
Dinden geçinenler Atatürk düşmanlığı temelini atmak için, O’nun ölümünü bu şekilde işlerlerken, diğer yurttaşlar da bilgi eksikliğinden ve bu konunun yeterince işlenmemesinden dolayı, genelde bu şekilde; “Atatürk alkolden ölmüştür” şeklinde bilirler. Bu nedenle konunun ayrıntılı ele alınması ihtiyacı vardır.
77 yıldır sadece dost meclislerinde gündeme gelen ‘Atatürk ölmedi, zehirlendi’ iddialarına ilişkin tarihi belgeleri ele alırsak, 57 yaşında hayatını kaybeden Atatürk’ün doğal yollardan ölmediği, zamanın kudretli yöneticileri ve doktorları tarafından ‘zehirlendiğine’ ilişkin iddialar zaman zaman dillendirilse de bu, sınırlı bir tartışmanın ötesine geçmemişti.
İlk belge; İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 30 Haziran 1938’de, yani Atatürk’ün ölümünden 4,5 ay önce İsmet İnönü’ye gönderdiği yazı.
“Çok kıymetli büyüğüm İsmet İnönü. Cumhurreisimizin hastalığı gün geçtikçe ilerlemekte, çevresinde size karşı bazı tedbirler aldığını duydukça çok üzülmekteyim. Tahsis ettiğimiz doktorun görevini layıkı ile yaptığı kanısındayım. Cumhurreisimiz, doktorlardan çok şikayet etmiş, ‘Beni Türk doktorlarına emanet edin’ demiştir. Yabancı doktorları uzaklaştırmak istemektedir. Her şey yolunda ve mecrasında seyir etmektedir. Sizleri Cumhurreisi olarak görmek arzusu hepimizde hasıl olmuştur. Hürmetle ellerinizden öperim efendim.
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya.” (30 Haziran 1938).
İkinci belge ise, Atatürk’ün zehirlendiği tartışmalarının 20 yıl sonra devletin zirvesindeki bazı isimlerin başını ağrıtacak ve ölüm tehditlerine bile sebep olacak şekilde yeniden gündeme geldiğini gösteriyor. CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, 26 Şubat 1959 tarihindeki yazısında, daha sonra İçişleri Bakanlığı da yapacak olan Hıfzı Oğuz Bekata’yı nazik bir şekilde uyarıyor.
Hıfzı Oğuz Bekata, Kasım Gülek’in ‘nazikçe’ uyarılarına rağmen Atatürk’ün ölümünün arkasındaki sırrı araştırmaya devam etti.
Bekata’nın İçişleri Bakanı olduğu 1962 yılında, CHP Genel Sekreter Yardımcısı Doktor Lebit Yurdoğlu’ndan destek istediği, Yurdoğlu’nun elde ettiği bulguları bir mektupla ilettiği görülüyor. Doktor Yurdoğlu, Bekata’ya yazdığı yazıda Atatürk’ün kesinlikle öldürüldüğüne dikkat çekiyor. Yurdoğlu tespitlerini şu şekilde sıralıyor:
“Bu konuyu derinlemesine araştırdığımda sorunun sadece geç teşhis olmadığını, teşhisle uyumlu ilaçlar kullanılmadığını tespit ettim… Sıtma tedavisi için kullanılan Kinin ilacının 43 şişe kullanıldığını gördüm. Bu kadar Kinin kullanıldığında karaciğerinde onarılmaz yaralar açacağını her hekim bilir. Bunun sanki bilinçli kullanılmış olduğun izlenimi edindim… Eppinger, Bergman, Dr. Fissinger, Dr. Neşet Irdelp’in hekimlik görevlerini bilinçli bir şeklide eksik yaptıkları kanısı bende hakim olmuştur.”
Atatürk’ün hayatı boyunca çekilen binlerce fotoğrafı olmasına rağmen neden alkolik denilen bir insanın masasında ve elinde içki şişesi ve bardağı yoktur? Hatta kız çocuğuyla birlikte çekilmiş ve elinde bir bardak malt içeceği olmasına rağmen “Atatürk kız çocuğuna bira içiriyor” diye iftiralar atılmıştır.
Atatürk, yanlış tedavi uygulandığı için ölmüştür. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı Kinin yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor Mason locası üstadı doktor Mim Kemal’dir.
Büyük Millet Meclisi’nde Atatürk’ün ölüm raporu gündeme geldiğinde, 1935 yılında kapatılan ancak Meclis’ten tam olarak arındırılamayan Masonlar ortaya bir fikir atarlar:
“Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım…” denir ve kabul edilir, tarih kitaplarına da böyle girer…
Atatürk, vatanımızı 11 savaş yaparak, hepsinde de zafer ile ayrılarak düşmanı vatanımızdan kovmuştur. Bize Türkiye Cumhuriyeti’ni armağan etmiştir.
Ne mutlu Atatürk’ü gerçek anlayan ve anlatanlara…
Selam olsun Atatürkçü Türk gençliğine…
Muhammed İbrahim BAKİ

Çomarlara

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, açık hava ve yazı


Çomarlara;

Kurtuluş savaşını yunanlılar kazansaydı diyen tescilli şizofren maraş dondurmacısına inanıyor ama seni ümmetken, millet yapan Atatürk devrimlerine düşmansın..

Atatürk'e ayyaş diyorsun ama ilk rakı fabrikasını açan Abdülhamit'i ecdadın yaparak savunuyorsun..
Başının kapanmasını istiyorsun ama ilk kerhaneyi Abdülhamit döneminde açıldığını bilmiyorsun..

Yunan uçaklarından yazdığı bildiri dağıtılan iskilipli Atıf'ı savunuyorsun ama polatlıya kadar gelmiş düşmanları kovan, kurtuluş savaşını inkar ediyorsun..

Mezar taşlarını okumak için osmanlıca istiyorsun ama Osmanlıca'nın gramerinin olmadığını arapça-farsça-Türkçe karışımı olduğunu bilmiyorsun..

Türklüğü savunduğunu sanıyorsun ama ecdatların saydığın padişahlar döneminde Türklerin aşağılandığını bilmiyorsun..

Atatürk'e dinsiz diyorsun ama Atatürk'ün, Zağnos Paşa Camide cemaata şöyle seslendiği hutbesini bilmiyorsun
“ Ey millet! Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakikatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur'ân-ı Azimüşşan'daki açık ve kesin hükümlerdir."

Bu satırları yazan kim mi?..

1864 yılında zorla Kafkasya'dan sürgün edilen ataları Çerkes olan ama her Çerkes gibi bulunduğu toprakları vatan belleyen biri..

Ayrıca, Kurtuluş Savaşında vatana büyük hizmetleri (Nerede bir isyan varsa ve Koçgiri,Anzavur isyanlarını bastıran) olan ama sonrasında düzenli orduya geçişe uyum sağlamadığı,asi ve emir dinlemediği (Çerkeslerin genetik özelliği) için hain ilan edilen(?) Çerkes Ethem'den dolayı büyük baskılar nedeniyle kendi kimliğini bile açıklamaktan çekinen,asimile olmayı göze alarak vatanın önceliği kimlikten öncedir diye dedeleri olan biri..
Atatürk antiemperyalist ve bu ülkenin çimentosudur, yoktan var ettiği çağdaş bir ülke yaratmıştır...
Şükran duymamız gereken liderimizdir..
Vesselam
ozan

26 Ekim 2017 Perşembe

Meral Akşener ve "iyi parti"

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gülümsüyor


Meral Akşener'in kurduğu "iyi partiye"😀 çok anlam yüklemeyin sağın merkez partisi olmak istiyor.
Emek eksenli değil,geçmişi de,programı da emeğe dahil bir vurgu yoktur, bulamazsınız da,
Bizi çok ilgilendiren bir durum değil partisi ve programı.
Tek olumlu yanı, Parlamenter sistemden yana olmaları..

Bizim zevkle seyredeceğimiz radikal sağcı mhp ile dinci akp'le yapacakları yolcu (seçmen) kapma savaşları olacaktır.

*Mhp, faşizmin ana damarlarını barındıran ideolojik bir parti(ydi) ve kendi radikal komandolarını bünyesinde barındıran ama komando yapamadıklarını merkeze yakın ap (dyp), anap merkez gibi partilere konsolide ederek her zaman iktidarların gizli yada açık ortakları olmuşlar, kamuda örgütlenme (Kendi kadrolarını devletin yönetimsel kadrosu, asker,polis,istihbarat yapılanması) sermaye güvenliğini koruyan, sokakta faşist baskı aracı gibi verilen görevlerini yapmışlardır..
O nedenle Türkeş, 12 eylül faşist cuntası için "Kendimiz hapiste, fikirlerimiz dışarda" söyleminde bulunmuştur..

Anketler de, seçimler de gösteriyor ki ülkenin % 65-70 sağ partilere oy vermektedir.
(Bu demek değil ki hepsi sağcı,muhafazakardır.Bundan bir-iki ay önce yapılan araştırmada iktidardaki akp'nin radikal oy oranı % 15 dir.Muhalefet inandırıcı olmadığı için,sosyolojik,etnik,din,akrabalık vs gibi etkenlerle ve en önemlisi eğitim seviyesi sağ partilerin kulvarının önünü açmaktadır..
Eğitim seviyesi yükseldikçe muhafazakarlık,dincilik,ırk ve etnisiteden etkilenen insanların sayısı hızla düşerek sağ partilere oy vermiyor...
Pisa araştırmasına göre okuduğunu anlamayan bir toplum eğitimin kalitesizliğinin en bariz örneğidir.)
O zaman,
Yeni kurulan "iyi parti" sağın merkezine oturmak istemek de olup ırkçı mhp'ye, dinci akp'ye giden oyları istemektedir..
Varlığını ve söylemlerini netleştirirse (ispatlarsa) büyük bir olasılıkla, mhp'yi tarihin çöplüğüne...akp'yi ise bir sonra ki seçimde anap gibi köksüz parti mezarlığına gönderecektir..

Bu ülkenin akp iktidarıyla bir kazanımı vardır,
"BİR DAHA BU ÜLKE DE DİNCİ BİR PARTİNİN İKTİDAR OLMASININ ÖNÜ KAPANMIŞTIR.."

Chp'den oy alacaktır ki bu Chp için olumlu olacaktır.
Chp, partiyi sağcılaştırarak,tescilli sağcıları aday göstermesi ve aslı varken,taklidine oy vermeyeceğini bilmeyen Chp gen.bşk. ve yöneticileri gerçek çıkışın sol ve devrimci politikalarla olacağını görerek yeniden yapılanmaya gideceklerdir, gitmek zorunda bırakılacaklardır..
En azından kerhen oy vererek baskı aracı olan sağ seçmenden kurtulacaktır..
Bunları başarabilirse ve halkın ayağına giderek inandırıcılığını kanıtlarsa, Chp'nin 977 yılında Ecevit'in % 48 oy potansiyelini yakalayabilir...
Neden olmasın..
Vesselam
ozan