28 Ocak 2020 Salı

YERLİ VE MİLLİ GERİ KALMIŞLIĞIMIZA (BETONA) GÜZELLEME..


Gelişmiş ülkeler yaptıkları  Yollar ile Köprülerle  övünmez,
Gelişmiş medeni ülkeler ,
Üretim ile övünür...
Teknolojik devrimleri,Uçak sanayi ve uzay sanayi ile övünür...
Geliştirdiği tarım ve hayvancılığı ile övünür...
Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları ile,
Bilimsel  eğitimin başarısı ile övünür
Kadın erkek eşitliği ile,
Dinsel özgürlükler,
Kültürel  özgürlükler ile övünür ..
Ülkemizi beton yığınına çevirerek bununla övünmek bence geri kalmışlıktır ..
Doğayı tahrip ederek her yere iğrenç yüksek binalar  (çok katlı gecekondular ) dikmek ve bununla da övünmek akıllara zarar bir geri kalmışlıktır, 
çağ dışıdır bu anlayış...
Zaten bu tür ülkeler başarısızlığa mahkumdur....

Medeni dünyada çağdaş dünyada bu anlayışın yeri yoktur

Örnek mi; Güney Kore yardımıyla, OTOKAR "Altay " isminde bir Tank gövdesi yaptı, 
malum basının “tüm Arap ülkeleri sırada” diye manşet attığı tankımızın MOTORU yok..  
Motorunu yapamıyor hatta gelişmiş ülkelerden talep ettiğimiz halde,teknolojisini satmıyorlar ki alalım..
05.08.2018 tarihli haber her şeyi anlatıyor; 
‘Yerli ve milli’ olarak propagandası yapılan ATAK helikopterinin motor aksamı ABD’den ithal edildiği için satışında son söz ABD’nin. 
Pakistan’a yapılacak ihracat için ABD’nin onayı gerekiyor. (Çünkü helikopterde ABD menşeli Rolls-Royce ve Honeywell’ın ortak üretimi 
iki adet LHTEC CTS800-4A motor kullanılmış.)
Bu nedenle helikopterin satışı sırasında motor üreticisi olarak ABD’den izin alma şartı mevcut.
TOGG adında "Yerli ve Milli" diye tanıtılan otomobilin daha fabrikası ortada yokken, TOGG CEO'su Karakaş'tan yerli otomobile dair yeni açıklamaları ise;
Aracın elektrikli motoru için Bosch ile görüşüyoruz. Aracın bataryası için Çin ağırlıklı 6 firmayla gizlilik sözleşmesi imzaladık. Araç entegrasyonunda Alman mühendislik firması EDAG’ı seçtik. Şasi sistemlerinde partnerlerimizden birisi Myra. Tasarım için İtalyanlarla anlaştık.

Neden; Betonla  büyüyen ekonomiye sahip ülkeyiz, 

Sanayiye,endüstriye,üretime,teknolojiye yatırım yapılmadı ki!..
Sakız orucu bozar diye fetva veren Diyanete, 8 bakanlığın bütçesinden fazla bütçe veriliyor,
eğitime,sanayiye,teknolojiye bütçe ayıramıyor yada ayırsa da yetersiz...

Kaldı ki Türkiye ekonomik olarak iflas etmiştir dolar nerdeyse 5 lira sınırını aşarak 6 lira  koşar adım gidiyor, 

Türkiye Cumhuriyeti tarihinin rekorunu kırmıştır bununla mı övünüyor şimdi mevcut iktidar...

Hiç bir çağdaş ve demokratik ülke bütçesini ve  aldığı borç parayı betona gömmez, övünmez,çağdaşlık saymaz, 

betonun, ekonomiyi bitireceğini ve "yolun sonu görünüyor" türküsünün söyleneceğini bilir...

Her konuda geri kalmışlığımızın nedeni, bilimsel ve çağdaş beyinlerimizin olmamasından değil...

İmkan verilmemesinden..

Vesselam...


ozanca

25 Ocak 2020 Cumartesi

TÜRKİYE'DE SİYASET KİRLİDİR..


Her vakit İlerici, Devrimci, Demokrat yaşamı ilke edinmiş biri olarak;
Onurlu, Omurgalı ve ilkelere inanarak her koşulda mücadele etmişimdir.Hiçbir dönem de muktedirlerin (Egemenlerin) adamı olmadım, bırakın sözlerini mümkünse nefes seslerini bile duymak istemem…
En çok önem verdiğim kişisel olarak da, toplumsal olarak da ÖZGÜRLÜKTÜR.
Genel anlamda Özgürlüğüm ise; Çocukların geleceği için Adil, Eşit, Sömürünün, Sömürenin olmadığı bir dünyayı yeniden yaratmaktır.
Dilimi bükmeden konuşmak, Başımı eğmeden yürüyebilmektir,
Yalancıya, fırsatçıya, haine bağırabilmektir.
Hiçbir zaman Koltuk sevdalısı olmadım, biliyorum ki; “KOLTUK SEVDALILARI,KOLTUĞU KORUYABİLMEK İÇİN KOLLUK SEVDALISI OLDUKLARINI…”
O nedenle sevdası uğruna acılar çektiğim “DEVRİMCİ MÜCADELEYE” saygı duymuşumdur, içselleştirmişimdir benliğimde, o neden le hapislerin de yattım, işkence tezgâhlarından geçtim, Şairin dediği gibi “TERK ETMEDİ SEVDAN BENİ”…
Sağ ideolojilere, söylemlere, partilere hep uzak olmuşumdur, bu konuda duygudaşlık yapacak kadar ufacık bir düşünce kırıntım yok beynim de, hep bu ülkenin başına bela olmuş olup, bataklığa sürüklemiştir, o nedenle sağ partilere hoş görüyle yaklaşamam.
İnançlara saygılı olmuşumdur.
Laikliğin; ” İnsanın inanç özgürlüğü olduğunu ve kişinin inancını kendi huzuruyla yaşamasıdır.” diye algılamışımdır.
 “Din Tüccarları”, ”Din Baronları” ve “Din Soytarıları” a öfkem vardır…
Siyasete,  saf ve temiz insanların inançlarını alet eden, demokrasiye inanmayı bırakın, demokrasiyle savaşımı olan dinci partilere hoş görüyle yaklaşamam…
Gelelim Kendisini Sol ve Sosyal Demokrat olarak tanımlayan ülkemizin kitlesel bir parti/partilerine; 
Siyaset memleket sevdası yerine çıkar için bencilce yapılıyorsa,
Siyaset gelecek kuşakların özgürce yaşaması yerine,kişilerin özgürlüğü üzerine yapılıyorsa,
Siyaset ideolojilerin tutarlılığı yerine örgüt ağalarının mevki,makamı uğruna yapılıyorsa.
Siyaset alınıp satılabilen insanlarla yapılıyorsa,
Siyaset altlarına pet bağlanacak,iki kelamdan yoksun kişilerin tekelindeyse,
Siyasette "GENÇLİK" yoksa,
Siyasette "KADIN" yoksa,
Siyasette "EMEKÇİ" yoksa,
Siyasette "ÇİFTÇİ" yoksa,
Siyasette "EZİLENLER" yoksa,
Siyaseti İlinizin, İlçenizin Zenginini, En iyi yalan söyleneni seçmekse,
Siyaset meclise
" EN SOYTARIYI-EN İYİ TÜCCARI-EN İYİ YALAN SÖYLEYENİ " Göndermekse,
BUYURUN DEVAM EDİN "KİRLİ"SİYASETİNİZE,TARİH SİZLERİ KAYDEDİYOR..
"Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde o şeyden yana çıkmazsan korkaksın demektir" 
(Konfüçyüs)
(20 Nisan 2014 tarihinde yazdığım bu makale güncelleştirilmiştir.)
Vesselam
Bandırma- 25.01.2020
Ozan'ca

Gemiyi önce Malta'ya giden fareler terk edermiş..



Gemiyi önce Malta'ya giden fareler terk edermiş, tarihte aksini yazmadı.
Halife-i Müslimin Mehmed Vahdeddin,Tahta çıkışından kısa bir süre sonra şöyle dediği anlatılır:
"Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz."
Halife-i Müslimin Mehmed Vahdeddin, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında ölüm fermanı imzalamasının ve Millî Mücadele karşıtı tavırlarının, son padişahın vatan haini olduğunu açıkça göstermekte olduğunu düşünen halk arasında bazı gruplarca hakaret ve tehdit içeren gösteriler yapıldı.
Halife-i Müslimin Mehmed Vahdeddin 11 Nisan 1920 tarihli kararname ile başlayan girişimleri, "isyan" kavramının da ötesinde iç savaş girişimi olarak kabul edilmiştir.
Mesela son Çar, "Rusya'nın hayrına çekiliyorum, Tanrı Rusya'yı korusun!" diyerek bir beyannamede bulunurken, Halife-i Müslimin Mehmed Vahdeddin hiç bir açıklamada bulunmadan 11 Kasım'da İngilizlere yazdığı bir mektupta hayati tehlike dolayısıyla İngiltere'ye sığındığını bildiriyor
Kızkardeşinin kocası Damat Ferid'e güvenen Halife-i Müslimin Mehmed Vahdeddin, İngiltere'nin gemisine binmesine rağmen ingiltere'de yaşamasına izin verilmediğinden Malta'ya hicretmek zorunda kaldı..
Birde, gazeteci müsveddesi Ali Kemal vardı,
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından Ankara Hükümeti, İstanbul polisinden Ali Kemal'in tutuklanıp yargılanmak üzere Ankara'ya gönderilmesini istedi,
4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal'i Tokatlıyan Oteli'nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklal Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere Ankara'ya götüreceklerini bildirdiler. Gerçekte ise Ali Kemal, İzmit'te bölge kumandanı Sakallı Nurettin Paşa'ya teslim edildi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargahı önünde bekleyen "genç subaylar" tarafından linç edildi
Kim kaldı diye soranlara,
Halifesine tapan ama cahil bırakılarak kandırılan "padişahım çok yaşa" diyen, millet bilincinden uzak ümmet olan cahil cühela halktı, oysa ki Halife-i Müslimin Mehmed Vahdeddin, şürekası ve nimetlerinden faydalanarak zengin olanlar ile üst düzey saray görevlileri kafir ilan ettikleri batıya çoktan hicret etmişlerdi...
Ülke ne durumdaydı?..Tek kelime ile harap, borçlu ve insanları bitkindi.
Bizler Atatürk'ün, emperyalizme meydan okuyan Bandırma vapurundayız ve mutlak güvenilir limana çıkacağız kimse merak etmesin...
Neden mi?
İlk defa 1828 yılında aydınlanmacı Jöntürkler,Tanzimatçılar direnişin damarlarıyla ortaya çıkmıştı.
Sonrasında,
İttihad-ı Osmanî Cemiyeti, 2 Haziran 1889 tarihinde Askeri Tıbbiye'nin bahçesinde toplanan İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Çerkez Mehmed Reşid adındaki dört öğrenci tarafından kurulan ve sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti ki pek çoğu Cumhuriyete sadık kalan bir avuç yurtseverdi..
190 yıldır bu topraklar gericiliğe direniyor  ve direnecektir, çünkü o damar her zaman varolmuş/olacaktır..
Ve bu vatan küllerinden yeniden doğmuştur...
Gidenler gider, bir tek geriye direnenler kalır onlar da her zaman kazanmışlardır..
Vesselam
25.01.2020-Bandırma
Ozanca

SOL LİBERALİZM NEDİR VE SOL LİBERAL KİME DENİR?..



Solun asıl amacının eşitlik olduğunu bilmeyen, sınıflar (Emek-Sermaye) arasındaki çelişkinin derinleştiğini fark edemeyen veya bunları bildiği halde ya gerçekleri görmezden gelen yada çarpıtmak amacıyla solu söylem olarak kullanan ama içini boşaltan, solu asıl amacından saptıran şahıslara "sol liberal" denir. .
**
Sınıfsal çelişkileri ve eşitliği ikinci plana itmek bunların doğasında vardır çünkü kendi kimliğinin tanımlamasını yapamayan bu insanımsıların ortak özellikleri ise şöyledir;
Mutlak başkalarının olabileceği gibi kendilerinin dahil olduğu etnik,mezhepsel kökeni itibariyle kimlik siyasetine sarılmaktır.
Kişisel çıkarları ön plandadır ve ilişkilerini bu düzlemde kurarlar. İdeolojik derinlikleri olmadığı gibi öngörüleri hiç bir zaman önemli değildir, bir gün ulusalcı, diğer gün sosyalist, başka bir gün ırkçı faşist olabilir ve hemen kılığına girebilirler.
Kendilerine "Sol Liberal" denilmesinden hoşlanmasalar da, yaşam tarzı, omurgasız duruşuyla hemen belli olan bu güruh, piyasa ve onun oyuncularının izin verdiği ölçüde özgürdürler ve özgürlüğü tanımlayabilirler..
Şimdi bu güruha "Artı Değeri" anlatsak anlayamayacakları gibi kavram kargaşası yaratırlar, o nedenle anlayabilecekleri şekilde anlatmaya çalışalım.
***
Marks kapitalizmi anlatırken bizimde liberal gördüğümüz ve burjuva iktisat kitaplarında sıkça söz ettiren Adam Smith, David Ricardo'dur, Marks'da bu iki insanı birbirinden ayırmıştır.
A.Simith, artı değeri şöyle değerlendirir; "Artı değer yoktur, işçi emeğinin karşılığının tümünü almaktadır..." diye iddia etmektedir...
D.Ricardo ise; "Artı değer var olup ama sermayenin gücünün birikimine katkısı yoktur" diye iddiada bulunur...
Marks ise; her iki düşünceye de karşı çıkarak Artı değer için "Sermaye gücünün birikimi işçinin verilmeyen, (gaspedilen emeği) hakkı olduğunu savunmuştur..
20. yüzyıldan günümüze gelen "Burjuva yönetimi ve sermaye birikiminin"  paylaşımına hangi gözlükle baktığın anlamına gelen Liberalizm, A.Smith sağ liberali temsil ederken, D.Ricardo sol liberali temsil eder duruma getirilmiştir
***
Oysa ki, Marks'ın söylediği gerçek ise "Sermaye gücünün serveti ,işçinin verilmeyen, (gasp edilen emeği) hakkı olduğudur."
Sol liberaller iktidarın paylaşımında toplumsal gelişmeden söz ederken, sağ liberaller burjuvaların iktidarı yönetebileceğini kabullenip, işçilerin ise yönetme becerisine sahip olamayacağını söylerler.
Aslında her iki liberal düşüncenin ortak noktası "Sermayenin gücüne tapmaları ve sermayenin haksız birikimine neden olan  sömürü düzenine karşı çıkamamalarıdır..."
Hal böyle olunca, ideolojik sapmalarını sol söylemle toplumsal gitgelleri genel kabul görülüyormuş gibi olsa da, işin ideolojik boyutu ve söylemi Marksist terminolojiyi inkar eder boyutta olup, yumuşatarak ideolojik bağlamında uzaklaştırmaya dönük söylem ve ötesi eylemdir..
***
O nedenle ki;  kendinden muhterem bu zat-ı muhteremlere önerimiz;
Ya Adam Smith'ın öngördüğü gibi Sağ Liberal olduğunuzu beyan ederek yaşam biçiminizi belirleyin..
Ya da David Ricardo'nun öngördüğü gibi "Sol Liberal" olun ama sol değerlerin içini boşaltmadan ve Marksist sol ve söylemleri kirletmeden yaşayın..
Ama asla Marksist olduğunuzu söylemeyin ve ağzınıza almayın...
Sonuç olarak Liberalizm tanımını kısaca anlayacağınız şekilde yaparsak;
Liberalizm 'İdeolojik Fahişe' liğin vücut bulmuş halidir, fahişe beyinler için ortaya çıkarılmış kavramdır..
Vesselam
25.01.2020-Bandırma
Ozanca

1 Ocak 2020 Çarşamba

Bandırma'da Gayrimüslümler..

Bir zamanlar birlikte yaşadığımız halk.
- Bandırmadaki Ermeniler.
19. yüzyılın sonlarına doğru Karasi Sancağındaki Ermeniler Rumlardan sonra en geniş ikinci gayri Müslim nüfusu teşkil etmekteydi.
1900 senesi nüfus sayımlarına göre Balıkesir merkezde 2408 Ermeni, Bandırma’da ise 4628 Ermeni yaşıyordu.Bağlı kazalarda ise Ermeni nüfusu yok denecek kadar azdı: Erdek 7, Edremit 13, Burhaniye 3, Gönen 22, ve diğer kazalarda ise Ermeni nüfusu bulunmuyordu.
Karasi’de yaşayan Ermeniler dini olarak Bandırma Patrikliği’ne bağlı idiler. Patriklik 1881’den itibaren Balıkesir – Bandırma Patrikliği adını altında işlevini sürdürmüştür.
1903 tarihli salnamede Bandırma’da bir Ermeni Rüştiyesi de görülmektedir (225 erkek 200 kız). Ayni tarihte bir Ermeni ibtidai mektebi (ilkokul) görülmediğine göre ilkokulun da bu rüştiye (ortaokul) çatısı altında toplandığı tahmin edilebilir.
BANDIRMA ERMENİLERİ
1914-1918)
Prof. Dr. Recep KARACAKAYA
İstanbul Medeniyet Üniversitesi
Osmanlı döneminde önce Bursa’ya, daha sonra Karesi Sancağı’na bağlı bir kaza konumunda olan Bandırma’da Müslümanlarla gayrimüslim unsurlar uzun süre bir arada yaşamışlardır. Ermenilerle Türkler arasındaki ilişkiler II. Meşrutiyet’in ilanına kadar genelde iyi bir şekilde devam etmiş, fakat sonraki birkaç yıl içinde unsurların bir daha bir araya gelemeyecekleri şekilde bozulmuştur. Özellikle Birinci Dünya Savaşı esnasında Ermenilerin yüzyıllardır birada yaşadıkları Müslüman komşularıyla aralarındaki ilişkileri bozulmuş, Türklerle Ermeniler arasındaki güven duygusu ortadan kalkmıştır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti’nin gerçekleştirdiği sevk ve iskandan bölge Ermenileri de etkilenmiş, nüfusun büyük bir kısmı ülkenin başka coğrafyalarına gönderilmiştir.
GİRİŞ
Balıkesir şehrine Ermenilerin gelip yerleşmesi, 16. yüzyılın hemen sonu ya da 17. yüzyılın başlarıdır. Bu zaman dilimi içinde Balıkesir’e gelip yerleşen Ermeniler, kısa süre içerisinde yerli Müslüman ahali ile iyi ilişkiler kurmuş, esnaflık ve ticaretle uğraşmışlar, 17. yüzyılın ikinci
* yarısında şehirde müstakil bir kiliseye sahip olmuşlardır .
Osmanlı idaresi altında bulundukları dönemde dinî ve sosyal işlerine karışılmayan Ermeniler XIX. yüzyıla kadar müreffeh ve huzurlu bir toplum olarak yaşamışlar ve devlet tarafından "Millet-i Sadıka" olarak adlandırılmışlardır.
Osmanlı Devleti idarecileri, gönderdikleri emirlerle Türklerle Ermeniler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesini sağlıyordu.
Bandırma Naibliğine ve Erdek Kaymakamlığı’na bir hüküm göndererek, fazla gürültülü olmamak
ve çan çalmamak şartıyla Ermeni kiliselerinde tahta çalınmasına müsaade edilmesini istemişlerdi .
Bandırma Ermenileri iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de önemli yerlere gelmişlerdir. Hem merkez devlet teşkilatında, hem de yerel yönetim birimlerinde aktif olarak görev yapmışlardır.
Bandırma Bidayet Mahkemesi Azası Yordan Efendi, Bandırma Reji Muhasebecisi ve Sandık Emini Amadoni Efendi, Bandırma Merkez Hastahanesi tabiplerinden Yüzbaşı Zangoçyan Efendi, Bandırma Orman ve Maadin muamelatı memuru Ortanes Heyam Efendi, Bandırma Merkez Hastahanesi doktorlarından Mülazım-ı evvel Artin Efendi, Bandırma İnhisar-Duhan Müdüriyeti ambar memuru Matyosyan Efendi, Bandırma Meclis-i İdâre Azası Artin Efendi bu Ermenilerden bazılarıydı.
Osmanlı Devleti Ermeni tebaasına karşı eşit muamele etmiş, Ermenilerin din, kültür, eğitim ve hayır işlerini yürütebilmeleri için yardımda bulunmuş ve mali destek sağlamış, okul, hastane gibi kurumların açılmasına da büyük destek vermiştir.
Bandırma Ermeni cemaatinin okul yapımı ile ilgili istekleri dikkat çekmekte ve isteklerinin yerine getirildiği anlaşılmaktadır.
Bandırma kazasının Orta mahallesindeki Surp Minas Kilisesi arsası üzerine Ermeni çocuklarına mahsus kız mektebinin yapılabilmesi için izin verilmiştir. Mahalli yönetim önce bir hazırlık yapmış, Bandırma’da 541 evde erkek ve kadın olarak 3.612 nüfusun bulunduğunu inşaası için ruhsat istenen okulun 31.900 kuruş masrafla yapılabileceğini, bu masrafın bir kısmının kilise varidatından, geri kalanın ise iane olarak karşılanacağını, okulun yapılmasında hiçbir mahzur
‡ olmadığını ilgililere bildirmiş, bunun üzerine okulun yapılmasına izin verilmiştir .
* Murat Öntuğ, “Balıkesir’deki Ermeni Kilisesi ve Mektep Açma Faaliyetleri”, 2006, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi,(OTAM) sayı: 19, s. 344-366.
32
Osmanlı Devleti bu dönemde Ermenilerin idari konulardaki isteklerini de yerine getirmiştir. Erdek kazası dahilinde bulunan Ermeni karyesi ahalisinin papaz ve muhtarları tarafından verilen bir arzuhalde, karyelerinin eskiden Bandırma’ya bağlı olduğu, bundan beş sene önce Bandırma’dan ayrılarak Erdek kazasına bağlandığı, Erdek ile gerek alış veriş gerek sair işlerle ilgili hiçbir bağlarının olmadığını belirterek, tekrar eskisi gibi Bandırma’ya bağlanmak istedikleri belirtilmektedir. Osmanlı Devleti, bu talep doğrultusunda gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, gerçekten karyenin denizden Bandırma’ya 1 saat mesafede olduğunu, ahalinin daha çok işlerine
* Bandırma’da hallettiklerini görmüş ve karyeyi tekrar Bandırma'ya bağlamıştır .
Birinci Dünya Savaşı Yılları
I. Dünya Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı Devleti'nin İtilâf Devletlerine karşı Almanya'nın yanında savaşa girmesi Ermeni milliyetçileri tarafından amaçları olan bağımsız Ermenistan'ın kurulabilmesi için büyük bir fırsat olarak görülmüştür.
I. Dünya Savaşı'na kadar büyük ölçüde silahlandırılan Ermeniler savaş başladığında Osmanlı Devleti'ne karşı savaşarak bağımsız Ermenistan'ı kurmak amacıyla başta Rusya olmak üzere İtilâf Devletleri ile işbirliği içine girmişlerdir. Sadece Türkiye ve Rusya'daki Ermeniler değil, aynı zamanda İran, Romanya, İtalya, İngiltere ve Amerika'daki Ermeniler de gönüllü alayları kurmuşlar ve Kafkas cephesine katılmışlardır. Özellikle Romanya ve Bulgaristan'da gönüllü Ermeniler birçok
† faaliyetlerde bulunmuşlardır .
Osmanlı Ordusu'nun Sarıkamış'ta Rusya'ya yenilmesi ve arkasından İngiltere ve Fransa'nın Çanakkale'ye saldırmasına paralel olarak Ermeni komitecileri savaşan Osmanlı ordularını arkadan vurmak ve ikmal yollarını kesmek için harekete geçerek silahlı isyanlara başlamışlardır.
Bu durum karşısında Osmanlı Devleti savaşın başlarında küçük idarî ve askerî tedbirlerle olayları önlemeye çalışmış, Ermeni terör olaylarına ve isyanlara bağlı olarak alınan tedbirleri giderek artırmak zorunda kalmıştır.
Osmanlı ordularının Doğu Anadolu'da Rusya karşısında yenilmesinden sonra Çanakkale Savaşları ile İstanbul'un tehlike altına girdiği bir dönemde Zeytun, Bitlis, Muş ve Erzurum'un ardından Van isyanının patlak verip Türklere yönelik katliamların artması üzerine Osmanlı Hükümeti 24 Nisan 1915 tarihinde vilâyet ve mutasarrıflıklara gönderilen bu genelge ile Ermeni komitelerinin kapatılmasını, belgelerine el konulmasını, liderlerinin tutuklanmasını, bunlardan bulundukları
‡ yerlerde kalmaları sakıncalı görülenlerin uygun yerlerde toplanmasını istemiştir .
Osmanlı Hükümeti seferberlik ilanından itibaren uzun bir süre dayandıktan sonra Ermeniler konusunda köklü tedbirler almak zorunda kalmıştır. Durumun aciliyeti karşısında Dahiliye Nezâreti tarafından Mayıs ayı başlarından itibaren başlatılan sevk ve iskân uygulamasını Osmanlı Hükümeti o günün şartlarında bir kanuna dayandırmıştır. Nitekim Dahiliye Nâzırı Talat Paşa, 26 Mayıs 1915 tarihinde Ermeni ayaklanmaları ile Ermenilerin sevk ve iskânları hakkındaki bir
§ tezkereyi Sadâret'e göndermiştir .
Meclis-i Vükela 30 Mayıs 1915'te Dahiliye Nezâreti'nin teklifini onaylamış ve sevk ve iskânın nasıl
* yapılacağının da esaslarını belirlemiştir .
Osmanlı Hükümeti'nin aldığı sevk ve iskân kararı başlangıçta tamamen cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Ancak Haziran ayından itibaren Ermenilerin Şarkîkarahisar'da Türklere saldırmaları, Adapazarı, İzmit ve Bahçecik'te bomba ve silahların yakalanması, Bursa ve civarında isyan çıkarmaları, Boğazlıyan kazasında Ermeni çetelerinin saldırıları, Urfa'da jandar- malara silahlı saldırılarda bulunulması gibi olayların artması ve bütün ülkede bir iç savaş zemininin hazırlanması üzerine sevk ve iskân uygulaması isyan çıkaran ve Ermeni komitecilerine yardım eden diğer bölgelerdeki Ermenileri de içine almıştır.
Bu çerçevede Bandırma’da bulunan Ermenilerin bir kısmı da sevk ve iskana tabi tutulmuştur. Özellikle Bandırma Ermenilerinden bir grup Ermeni 1915 yılında sevk ve iskan kanunu çerçevesinde vilayetten çıkarılmıştır.
Karesi livâsındaki Ermenilerin ihrâcı ve kendilerinin belirlenen mıntıkalara sevkleri ilk olarak Temmuz sene 1331 (5 Ağustos 1915) tarihinde Dahiliye Nezareti’nden vilayetlere gönderilen bir telgrafla gündeme gelmiş, bu telgrafta, sadece Katolik Ermenilerin bu sevkten istisna tutulması istenmiştir .
Bu telgraf sonrası, Bandırma, Balıkesir ve mülhakatı Murahhasası Piskopos Karabet Mazlumyan Harbiye Nezareti’ne bir telgraf göndermiş ve Balıkesir ve Bandırma ve mülhakatları bulunan İdincik ve Ermeni köy Ermeni cemaatinin sevklerinden vazgeçilerek yerlerinde bırakılmasını istemiştir. “Ezmeni-i kadimden beri vatan-ı muazzez-i Osmaniye hüsn-ü hizmet ve leyl-i nehar ve malen ve bedenen hissiyat-ı fedakari ve cansiperaneleriyle maruf Balıkesir ve Bandırma ve mülhakatları bulunan İdincik ve Ermeni köy Ermeni cemaatinin terk-i meskenle hicretleri emrine tevessül edilmektedir..... Binaen-aleyh cemaat-i müstakimemizin hicretlerinin meniyle ibkaları babında lazım gelen emr-i alilerinin tebliğ buyurulması ...”§ Fakat Piskopos Karabet Mazlumyan’ın bu telgrafı dikkate alınmamıştır.
Karesi Mutasarrıfı Midhat Bey’in Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği 1 Ağustos 1331 (14 Ağustos 1915) tarihli şifre telgrafta; Merkezden ve livaya bağlı yerlerden tahliye olunan Ermenilerin bir haftadan beri merkezde toplandığı anlaşılmaktadır. Toplanan Ermenilerin sevk edilecekleri çeşitli bölgelere Bursa yoluyla ve arabalarla gönderilmeleri düşünülmüş, fakat Hüdavendigar vilayeti bu konuda imkansızlıklar içinde olduğunu belirtmiş, bunun üzerine trenle sevkler gerçekleştirilmek istenmiş, Aydın vilayeti vasıtasıyla İzmir Hat Komiserliği’nden vagonlar talep edilmiş, fakat bu vagonlar da henüz ulaşmamıştır . İzmir Hat Komiserliği Ermenileri nakil için henüz karargah-ı umumiden emir almadığını bildirmiştir.
Karesi liva merkezinde toplanan Ermenilerin durumu mutasarrıfı endişelendirmiştir. Her türlü tedbirin alınmasına rağmen, liva merkezinde bir yangın çıkarılması ihtimalinden dolayı burada durmaları uygun değildir . Bunun için Karargah-ı Umumi’den Hat Komiserliğine, veya Dahiliye Nezareti’nden Bursa vilayetine seri olarak kesin emirler verilmesini istemektedir .
Karesi Mutasarrıfı , 16 Ağustos 1331 (29 Ağustos 1915) tarihinde mahrem ve müsta‘cel kaydıyla Dahiliye Nezâreti’ne gönderdiği bir telgrafta liva dahilinde sevk edilen Ermeniler hakkında bilgi vermektedir. Buna göre, livâ dahilindeki Ermenilerden 2.175’i sevk olunmuş ve 5.833’ü sevk olunmak üzere hazırdır.
Diğer yerlerden çeşitli mıntıkalara sevk olunmak üzere gönderilen Ermenilerden yollarda, istasyon ve kasabalarda kimse kalmamıştır. Livâ dahilinde şu anda 86 Protestan, 155 Katolik kalmıştır. Kalan Protestan ve Katolikler İslam nüfusa nazaran binde iki nispetindedir .
Bandırma’dan sevk edilenlerin içinde çok miktarda Ermeni ihtida etmek istemiş, fakat bu mutasarrıf tarafından uygun bulunmamıştır .
Sevk sırasında liva dahilinde Ermenilere hiçbir saldırı olmamış, bu konuyla ilgili hiçbir şikayette bulunulmamış, sevk ve tahliye işlemi iyi bir şekilde yapılmaya çalışılmıştır
.
Bandırma Ermenilerinin sevkine hemen başlanılamamıştır. Balıkesir ve civarı Ermenileri nakl olunmuş, başlangıçta, Hüdavendigar vilayeti karadan yol vermemiş, hayli müddet sonra şimendüfer idaresi beş vagon tahsis etmiş, dolayısıyla Bandırma’da sakin Ermeniler sevk olunamayarak kalmıştır. Karesi Mutasarrıfı Mithat’ın 24 Ağustos sene [1]331 (6 Eylül 1915) tarihli şifreli telgrafında durum anlatıldıktan sonra, Bandırma’nın önemine binaen sevk ve tahliye işleminin devam etmesi için izin istenmektedir .
Dahiliye Nazırı Talat Paşa, 7 Eylül 1915 tarihinde Karesi Mutasarrıflığı’na verdiği cevapta;
“Ermenilerden vâsi‘ miktarda muzırlarının gönderilmesini ve sevkiyâta nezaret edilmesini” istemiştir .
* Karesi Mutasarrıflığından Dahiliye Nezareti’ne gönderilen 1 Ağustos [1]331 tarihli şifre telgraf, BOA. DH. ŞFR. 54- A/359. Bandırma Mutasarrıfı Kemal Bey, 4 Haziran 1916 tarihinde Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği şifreli telgrafla Bandırma’nın Ermeni mahallesinde çıkan büyük bir yangını haber vermektedir. Gece çıkan yangında, Bandırma’nın Ermeni mahallesinde 100 den fazla ev yanmıştır. Yangınla incelemeler başlamış, sebebinin araştırılması Bandırma’ya yazılmıştır.
Fakat Talat Paşa’nın uyarılarına rağmen, Bandırma’dan çıkarılarak Mekece’ye gelen 800 Ermeninin yanlarında memurlar yoktu ve muhafızlar da hiçbir yere bilgi vermeden kaçmışlardır. Talat Paşa Karesi Mutasarrıflığını 2 Ekim 1915 tarihinde bundan sonrası için uyarmış, bundan böyle yolsuz muamelelere meydan verilmemesini istemiştir .
Karesi Mutasarrıf Vekili Kemal Bey, Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği 15 Kasım 1915 tarihli şifreli telgrafta Liva dahilinde kalan Ermenilerin miktarı hakkında bilgi vermektedir.
Kemal Bey’in verdiği bilgilere göre; Livâ dahilinde toplam 2213 Ermeni vardır ve bunlardan 915’i asker ailesi ve yakınları, 160 Katolik ve Protestan, 963’ü memur ve sanat sahibi ve kendilerine itimat edilen kişilerden olmalarından dolayı şehirde bırakılanlardır.
Bunlardan başka Hınçak Komitesine mensup, önemli kişilerden olmalarından dolayı Bigadiç nahiyesine nakledilen ve vagon verilmemesinden dolayı halen sevk edilemeyen 73 kişi, Erdek kazasında sevk edilmesi gereken 87 kişi, Bandırma’da Biga’dan gelmiş olup henüz sevk edilmeyen 15 kişi bulunmaktadır .
Dahiliye Nazırı Talat Paşa, Ocak 1915’de Ankara, Hüdavendigar Vilâyetleriyle İzmit Karahisâr-ı sahib Kütahya Karesi Mutasarrıflıklarına gönderdiği şifre telgrafta; bazı yerlerde geçici olarak bulunan Ermenilerin hemhudûd diğer livâ ve vilâyetlere sevk edilmeleriyle bazı düzensizliklere sebebiyet verildiğinin anlaşıldığını, daha öncede bildirildiği üzere bunların şimdilik sevk olunmayarak bulundukları yerlerde iskân edilmeleri gerektiğini tekrar bildirmiştir .
Karesi Mutasarrıflığı, Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği 27 Kanun-ı Sani 331 (9 Şubat 1916) tarihli şifre telgrafta, Karesi livası dahilinde ihtida etmiş Ermeni bulunmadığını bildirmekteydi .
Karesi Mutasarrıfı Kemal Bey, Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği 21 Şubat 1331(5 Mart 1916) tarihli telgrafında, Liva dahilindeki Ermenilerden muzır kısmının sevkine başlandığını bildirerek lüzumu kadar vagonun süratle tahsis edilmesini istemiştir . Bu sevk edilenler aslında, Hınçak Komitesiyle alaka ve münasebetlerinden dolayı Karesi livası dahilinde bulunmalarında görülen mahzurdan dolayı daha önce Balıkesir’den Bigadiç’e tebid edilmiş olan eşrafdan 27 hanede erkek ve kadın 69 nefer Ermeni idi. Bu Ermeniler Bigadiç’den getirilerek Zor’a sevk olunmak üzere memur eşliğinde trenle Karahisar Mutasarrıflığı’na gönderilmişti .
Dahiliye Nazırı Talat Paşa ise Karesi’den yapılan bu sevk işlemiyle ilgili olarak, 28 Şubat 331 (12 Mart 1916) tarihinde Karesi Mutasarrıflığı’na bir şifre telgraf göndermiş; Ermeni ailelerinin sevk olunmaması ve ihraçlarının ancak komitelerle münasebet ve alakaları olanlar ve hükümetçe hıyanetleri mütebeyyin bulunan eşhasa hasrı tebliğ olunduğu halde 27 hane halkının Karahisar’a Liva dahilindeki Ermenilerden muzır kısmının sevkine mübaşeret olunduğundan lüzumu kadar vagonun süratle tahsisi ve itası için Harbiye Nezareti’nden İzmir Hat Komiserliğine emr-i seri verdirilmesi maruzdur”. Karesi Mutasarrıflığı’ndan sevk edilmeleri sebebinin bildirilmesini ve beraber gönderilen ailelerin derhal yerlerine iadelerini istemiştir .
Talat Paşa’nın bu telgrafı üzerine Karesi Mutasarrıflığı’ndan 2 Mart 1332 (15 Mart 1916) tarihinde ayrıntılı bir cevap gelmiştir. Mutasarrıf Kemal cevabi yazısında; Sevk olunan 27 hane Ermeninin ihracının yeni olmadığını, bunlar tahliye emri verilmeden önce, Ermeni cemiyetlerine mensup olanlarla hükümetçe muzır tanınanların hanelerinde taharriyat icrasıyla bulunacak evrak-ı muzırranın irsali ve kendilerinin liva dahilindeki münasip görülecek mahalde toplattırılarak firarlarına imkan bırakılmaması hakkındaki 11 ve16 Nisan 331(24 Nisan 1915 ve 29 Nisan 1915) tarihli şifre emirlerine müsteniden evleri aranıp, kendileri o zaman aileleriyle beraber Bigadiç’e tebid edilmiş kişiler oldukları, 25 Nisan 1331’de (8 Mayıs 1915) takdim olunan listede isimleri arz edilmiş olan Hınçak Cemiyeti’nin faal üyelerinden ve hıyanetleri hükümetçe ortaya çıkarılmış eşhas-ı muzırradan oldukları, tahliye emri üzerine gidenlerle beraber sevk olunmak üzere o zamandan beri emval-i menkule ve gayri menkuleleri hükümetçe idare ve hanelerinde asker ikame edildiği, Karesi ile hiç bir suretle alaka ve münasebetleri kalmadığı halde, vaktiyle vagon verilmemesi ve 16 Ağustos 1331 (29 Ağustos 1916) tarihli emir üzerine sevkiyata son verilmesinden dolayı sevk emrine intizaren aileleriyle beraber Bigadiç’de bulunduruldukları, bununla beraber hal-i misaferette Bigadiç’de bulunan ikametgahları tasfiyeye tabi tutulduğu, merkumların ailelerinin kalmak istemedikleri, bırakıldıkları takdirde barındırılacak haneleri dahi olmadığından sevk edildiklerini bildirmiştir .
Sevk ve İskana Tabi Tutulanların Sayısı
Karesi Mutasarrıfı Kemal, 15 Nisan 1332 (28 Nisan 1916) tarihinde Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği bir telgrafta livada bulunan Ermenilerin sayısı ile ilgili bilgiler vermektedir. Buna göre;
Livada toplam 2.141 Ermeni bulunmaktadır ve mahal-i ahere gitmek üzere yolda Ermeni bulunmamaktadır .
Sevk ve iskan işlemi tamamlandıktan sonra Karesi livası dahilinde ne kadar Ermeninin kaldığı, ne kadarının sevk ve iskana tabi tutulduğu daha net ortaya çıkmaktadır. Karesi Mutasarrıfı Vekili Ahmet Şerefüddin’in 29 Teşrîn-i Evvel sene [1]332 (11 Kasım 1916) tarihinde Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği mahrem ibareli telgrafta, livâ dahilinde yerli ve yabancı ve Katolik ve Protestan ve
asker ailesi olarak veya hususi emirlerle bırakılmış olan Ermenilerin miktarını hakkında ayrıntılı bilgi vardır .
Yerli Ermeniler
Karesi’de bulunan yerli ve yabancı Ermeni miktarıyla ilgili en son belgemiz 1917 yılının Mart ayına aittir. Mutasarrıf İbrahim Süreyya Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği şifre telgrafta, Livâ dahilinde mahâll-i saireden gönderilmiş Ermeni olmadığını, sevk ve iskan öncesi nakl-i ikamet ve ticaretgâh ve memuriyet suretiyle gelenlerin sayısının 246 olduğunu, aslen liva dahilinde sakin yerli olanların sayısının 1852 nüfustan ibaret olduğunu, bunlar arasında silah altında bulunan asker ve aileleri de bulunduğunu bildirmiştir .
Bandırma Divan-ı Harb-i Örfisi’nde Yargılanan Ermeniler
İhtilal girişiminde bulunan, devlet aleyhine faaliyetlerde bulunan bir kısım Ermeni Bandırma’da kurulan Bandırma Divan-ı Harb-i Örfîsince yargılanmış ve çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.
Partak Acemyan veled-i İstepan, “Teşebbüsât-ı ihtilal-cûyâne ve harekât-ı mefsedetkârânesi”
mahkeme kararıyla sabit olduğundan Bandırma Divan-ı Harb-i Örfîsince idam cezasına çarptırılmış, karar padişah tarafından onaylandıktan sonra infaz edilmiştir .
Bakırcıyan Hayranik adlı Ermeni de, “Müstakil ve muhtâr bir Ermenistan teşkîli maksadıyla teşekkül eden Ermeni komitesi efrâdından olduğu” iddiasıyla yargılanmış, mahkeme suçunu sabit bularak idamına karar vermiş, karar padişah tarafından onaylandıktan sonra infaz edilmiştir .
Sevk Edilenlerin Geri Dönme İstekleri
Sevk ve iskan kararının Bandırma’da uygulanması sonucu Ermenilerin büyük bir kısmı Bandırma’dan ayrılarak kendilerine tayin edilen noktalara sevk edilmişlerdi. Sevk edilen Ermenilerden bazıları daha sonra geri dönebilmek için başta Dahiliye Nezareti olmak üzere değişik birimlere müracaat etmişlerdir.
Bunlardan biri de Haracya Der Oseki adlı Ermeni idi. Haracya Der Oseki Dahiliye Nezareti’ne gönderdiği 20 Şubat [1]331 (4 Mart 1916) tarihli mektubunda;
“... şimdiye kadar muhâlif-i sadâkat hiçbir hâli olmayan sadık Ermenilerden olduğunu, uzun müddetten beri ikinci vatanım dediği Bandırma'da ikamet ettiğini, Bandırma Ermenilerinin kısmen mahall-i âhara nakli sırasında kendisinin de ailesiyle beraber birinci kâfile ile yola çıkarıldığını, ancak, iki evlâdının Haydarpaşa şimendüfer direksiyonunda memur olmasından dolayı Konya'dan çevrildiğini, şimdi Dersaadet'de ikâmet ettiğini, ancak burada fevka’l-âde zarûret ve sefâlet içinde kaldığını, bunun için yardım istediğini, eğer bu mümkün değilse
Bandırma'ya gönderilmesini, o da mümkün değilse münâsib bir mahalle yollanmasını istemektedir .
Sevk edilen Ermenilerden olup da daha sonra geri dönebilmek için 23 Ağustos [1]331 (5 Eylül 1915) tarihinde Dahiliye Nezareti’ne telgraf çeken Ermeniler arasında Balıkesir Ermenileri de vardır. Balıkesir Ermeni milleti adına Hararetyan Serkis, Kuşyan Kigork ve Bakırcıyan Agob, yazdıkları mektupta;
Asırlardan beri hükûmet-i Osmaniye sâdık tebaasından olduklarını, nâmuslarıyla yaşamaktan lezzet aldıkları Balıkesir’den, ilk emre imtisâlen derhal memleketi terk eylediklerini, Vakitleri müsâ‘id olanların ilerilere gittiklerini, kendilerinin ise fakir olduğunu, paralarının bittiğini, Konya'da sefîl ve perîşân bir halde olduklarını, çoğunluğu erâmil ve bîkes ve yetim ve yetîme ve asker aileleri teşkil ettiğini, bundan dolayı Konya'da bırakılmalarını istemektedirler .
- SONUÇ
Bandırma’da Müslümanlarla Ermeniler uzun süre bir arada yaşamışlar, iki unsur arasındaki ilişkiler yüzyıllarca iyi bir şekilde devam etmiş, fakat Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bu ilişkiler bozulmaya başlamış, Türklerle Ermeniler arasındaki güven duygusu ortadan kalkmıştır.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti’nin gerçekleştirdiği sevk ve iskandan Bandırma Ermenileri de etkilenmiş, nüfusun büyük bir kısmı ülkenin başka coğrafyalarına sevk ve iskan edilmiştir. Karesi liva merkezindeki Ermenilerin sevkleri ilk olarak 1915 yılı Ağustos ayı başlarında gündeme gelmiş, sadece Katolik Ermeniler bu sevkten istisna tutulmuştur. Bandırma Ermenilerinin sevkine hemen başlanılmamış, Karesi ve civarı Ermenileri nakl olunduktan sonra Bandırma Ermenilerinin sevkine başlanılmış ve bunların büyük bir kısmı sevk ve iskana tabi tutulmuştur.....