23 Mayıs 2026 Cumartesi

GERÇEK AHLAK; KOLTUĞU DEĞİL, İLKELERİ SAVUNMAKTIR.

 GERÇEK AHLAK; KOLTUĞU DEĞİL, İLKELERİ SAVUNMAKTIR.



Kılıçdaroğlu, “CHP’ye ahlakı getireceğiz” demiş.


Bir siyasetçi önce kendi siyasi ahlakını sorgulamalıdır.

13 seçim kaybedip tek bir ciddi özeleştiri yapmadan, hiçbir şey olmamış gibi koltuğunda oturmaya devam etmek; demokrasiye, sorumluluk duygusuna ve siyasi etik anlayışına sığmaz.


Siyasi ahlaktan söz eden biri;
Ekmeleddin İhsanoğlu gibi siyasal İslamcı bir ismi Cumhurbaşkanı adayı yapıp, ardından seçmene “tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” diyemez. Halkı iradesi olan yurttaşlar değil, mecbur bırakılmış seçmenler gibi göremez.


2017 referandumunda mühürsüz oyların kabul edilmesine sessiz kalamaz.


Milyonlarca insanın sandıkta verdiği mücadeleyi birkaç cümleyle geçiştirip meşruiyet kazandıramaz.


Benim verdiğim oyu;
CHP listelerinden 38 siyasal İslamcıyı Meclis’e taşımak için kullanamaz.
Benim oyumu; birkaç bakanlık hesabı uğruna faşist bir partiyle pazarlık konusu yapamaz.


2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de aynı siyasi anlayış devam etti.Kazanamayacağı toplumun geniş kesimleri tarafından görülmesine rağmen, bütün itirazlara rağmen adaylıkta ısrar edildi. “Ben kazanırım” dayatması uğruna toplumun değişim umudu riske atıldı.
O süreçte mesele yalnızca bir adaylık meselesi değildi; milyonlarca insanın geleceğe dair inancıydı.Ekonomik kriz altında ezilen, adalet arayan, gençleri ülkeyi terk etmek isteyen bir halk; yıllar sonra ilk kez gerçek bir değişim ihtimaline bu kadar yaklaşmıştı. Ama kişisel siyasi hırs, toplumsal beklentinin önüne geçti.


Seçim kaybedildiğinde kaybeden yalnızca bir aday olmadı;gençlerin umudu, emeklilerin sabrı, işsizlerin beklentisi, halkın demokrasiye olan güveni de ağır yara aldı.


Gerçek siyasi ahlak; kazanamayacağını gördüğünde koltuğu değil ülkenin geleceğini düşünmektir.Sorumluluk almak, gerektiğinde geri çekilmeyi bilmek ve halkın ortak iradesine kulak vermektir.


Gerçek siyasi ahlak; kişisel hırsı değil, partiyi ve ülkeyi öncelemektir.
Gerçek ahlak; koltuğu değil, ilkeleri savunmaktır.



CHP’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emanet ettiği partiyi, kişisel hesaplaşmalar uğruna kayyım tartışmalarının eşiğine sürüklemek; ne siyasi sorumlulukla ne de ahlakla açıklanabilir.


Bu parti; bireylerin kariyer alanı değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinin siyasal mirasıdır.
O mirasa sahip çıkmak; kişisel ikbal uğruna partiyi krize sürüklemek değil, örgütün ve seçmenin yanında durmaktır.


Ozan
23 Mayıs 2026

14 Mayıs 2026 Perşembe

ER BOZULURSA AİLE , HATUN BOZULURSA ULUS BOZULUR


 ER BOZULURSA AİLE , HATUN BOZULURSA ULUS BOZULUR 


Bedri Rahmi Eyüboğlu “Derdimiz Memleket” şiirinde yalnızca bir coğrafyayı değil; insanın içine işleyen aidiyeti, toprağa, halka ve yaşadığı ülkeye duyduğu derin bağlılığı anlatır:

"Kirazın derisinin altında kiraz
Narın içinde nar
Benim yüreğimde boylu boyunca
Memleketim var
Canıma ciğerime dek işlemiş
Canıma ciğerime
Sapına kadar."

Çünkü memleket dediğimiz şey sadece sınırlar değildir; onu var eden insanıdır, kültürüdür, emeğidir, vicdanıdır ve en önemlisi onu geleceğe taşıyan analardır, kadınlardır.

Bir ulusun gerçek anlamda var olabilmesi için yalnızca toprak yetmez; o toprağın üzerinde nesiller yetiştiren, acıyı sabra dönüştüren, sevgiyi karaktere işleyen kadınlar gerekir. Çünkü kadın yalnızca bir birey değil; toplumun hafızası, vicdanı ve geleceğidir.

Neşet Ertaş bu yüzden şöyle der:
“Kadınlar insandır, biz erkekler insanoğlu.”
Ve ardından insanlığın en yalın gerçeğini hatırlatır:
“Seni beni kim getirdi cihana,
Her oğulu doğurmuştur bir ana.”

Bu topraklarda kadınların, anaların ve çocukların yeri daima ayrı tutulmuştur. Anadolu kültüründe yanında kadın ve çocuk varken kavga edilmez, analara edilen hakaret namusa yapılmış sayılırdı. Çünkü ana, yalnızca evlat doğuran değil; aynı zamanda karakter, ahlak ve vicdan yetiştirendir.

Aslında memleketleri de kadınlar var eder. Bir ülkenin geleceği saraylarda, kürsülerde ya da seçim meydanlarında değil; annelerin yetiştirdiği çocukların zihninde şekillenir. Bu yüzden Bedri Rahmi’nin “Derdimiz Memleket” haykırışı, yalnızca siyasi bir söz değil; toplumsal bir vicdan çağrısıdır.

Bir Türk atasözü bunu çok sert ama çok gerçek bir şekilde anlatır:
“Er bozulursa aile bozulur,
Hatun bozulursa ulus bozulur.”
Çünkü erkek çoğu zaman bireyi temsil eder; kadın ise toplumu…
Erkek yetişirse fert olur, kız çocuğu yetişirse nesil yetişir.


Bugün siyasal hayatta erkek siyasetçilerin makam, çıkar ve güç uğruna parti değiştirmesine alışılmış olabilir. Ancak kadın siyasetçilerin de aynı savrulmanın parçası hâline gelmesi, toplumun yaşadığı ahlaki çözülmenin ne kadar derinleştiğini gösteriyor. Çünkü kadınlardan beklenen yalnızca siyaset yapmak değil; ilke, duruş ve vicdanı temsil etmeleridir.

Ne yazık ki bugün bu ülkenin sadece ekonomisi değil; dili, ahlakı, kültürü, bilimi ve irfanı da aşınıyor. Toprak bozuldu, eğitim bozuldu, adalet bozuldu derken; insan ilişkileri ve toplumsal değerler de çürümeye başladı. En acısı ise, toplumun vicdanını ayakta tutması gereken değerlerin yavaş yavaş kaybolmasıdır.
Ama yine de insanı tümden suçlamak kolaycılıktır. Çünkü insan, yaşadığı düzenin de ürünüdür.

Bu yüzden sözü yine bozkırın bilgesine bırakalım:
“Aslı bozuk deme gel şu insana…”
Ozan
14 Mayıs 2026

13 Mayıs 2026 Çarşamba

TÜRKİYE SİYASETİ ve GELECEK

 TÜRKİYE SİYASETİ ve GELECEK



Bugünkü Türkiye’yi anlamak için yalnızca iktidarın politikalarına ya da muhalefetin eksiklerine bakmak yeterli değildir. Çünkü yaşanan süreç, sıradan bir hükümet krizi değil; devlet yapısının, ekonomik modelin, toplumsal dokunun ve siyasal temsil mekanizmasının aynı anda çözülmeye başladığı tarihsel bir kırılma dönemidir. Türkiye bugün sadece “kim yönetecek?” sorusunu değil, “nasıl bir devlet, nasıl bir toplum ve nasıl bir gelecek kurulacak?” sorusunu tartışmaktadır.

Türkiye son yıllarda fiilen parlamenter demokratik sistemden uzaklaşarak, yürütme gücünün tek merkezde toplandığı bir “lider-parti-devlet” modeline yöneldi. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle birlikte yasama işlevsizleşti, yargının bağımsızlığı ciddi biçimde tartışmalı hâle geldi, bürokrasi liyakat yerine sadakat eksenine oturdu. Devlet ile parti arasındaki sınırlar bulanıklaştıkça, kurumsal yapıların yerini kişisel karar mekanizmaları aldı.
Bu model kısa vadede iktidara hız, denetim ve merkezi kontrol sağladı. Ancak uzun vadede devletin kurumsal hafızasını aşındırdı, denge-denetleme mekanizmalarını çökertti ve sistemi ekonomik-siyasal krizlere karşı kırılgan hâle getirdi. Çünkü kurumların zayıfladığı yerde hukuk değil keyfiyet, planlama değil günü kurtarma siyaseti hâkim olur.

Bugün Türkiye’nin temel meselesi artık yalnızca bir seçim meselesi değildir. Asıl mesele, devletin yeniden kurumsallaşıp kurumsallaşamayacağıdır.

Ekonomik Kriz Aslında Rejim Krizidir

Türkiye’de yaşanan ekonomik çöküş yalnızca yanlış faiz politikalarının ya da döviz krizinin sonucu değildir. Asıl sorun, yıllardır sürdürülen üretimsiz büyüme modelinin iflas etmiş olmasıdır.
Türkiye ekonomisi uzun süre boyunca, Betona ve inşaata dayalı büyüme,
Üretim yerine borçlanma,
Tarım ve hayvancılığı geliştirmek yerine ithalata bağımlılık,
Sıcak para ve dış sermaye akışı üzerine kurulu bir sistemle ilerledi.
Bu model başlangıçta sahte bir refah görüntüsü yarattı, AVM’ler, rezidanslar, otoyollar ve büyük projeler “kalkınma” olarak sunuldu. Ancak üretim olmadan büyümenin sürdürülemeyeceği gerçeği kaçınılmazdı.


Bugün gelinen noktada:
Sanayinin katma değeri düştü,
Tarım çöktü,
Köylü üretimden koptu,
Genç işsizlik yapısal hâle geldi,
Beyin göçü hızlandı,
Orta sınıf tarihsel olarak erime sürecine girdi.
Artık kriz istisnai değil, kalıcı bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda. İnsanlar yalnızca yoksullaşmıyor, geleceğe dair güven duygusunu da kaybediyor.


Bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye siyasetinin temel çatışması, “kimlik siyaseti” ile “sınıfsal yoksullaşma” arasında yaşanacaktır. Çünkü ekonomik gerçeklik derinleştikçe, kültürel kutuplaştırmanın etkisi belli bir noktadan sonra zayıflamaya başlayabilir.


Muhalefetin Yapısal Açmazı

Muhalefetin temel problemi yalnızca seçim kaybetmek değildir. Asıl sorun, mevcut düzene karşı topluma inandırıcı ve bütünlüklü bir alternatif sunamamasıdır.
Bugünkü ana muhalefet uzun süredir:
Tepkisel,
Seçim odaklı,
Lider merkezli,
Pragmatik,
İlkesel netlikten uzak bir siyaset yürütüyor.
Bu nedenle geniş halk kesimleri şu soruya ikna olmuş değil: “İktidar değişirse gerçekten düzen değişecek mi?”


Muhalefet,
Emek politikalarında,
Kamuculuk anlayışında,
Üretim modelinde,
Eğitim reformunda,
Tarım ve sanayi planlamasında,
Hukuk ve laiklik başlıklarında bütünlüklü bir toplumsal program ortaya koymakta zorlanıyor.
Siyaset bu yüzden proje ve sistem tartışması olmaktan çıkıp yalnızca “Erdoğan karşıtlığı” eksenine sıkışıyor. Bu durum ise iktidarın işine yarıyor. Çünkü kutuplaşma büyüdükçe iktidar kendi tabanını daha kolay konsolide edebiliyor.

Toplumdaki Dönüşüm ve Çürüme

Son 20 yılda, Türkiye’de sadece siyaset değil, toplumun karakteri de değişti.
Köyler boşaldı, kontrolsüz kentleşme arttı,
Tarım ve hayvancılık tasfiye edildi,
Dijitalleşme hızlandı,
Geleneksel örgütlenmeler zayıfladı,
Sosyal medya yeni bir psikolojik ve siyasal alan hâline geldi,
Cemaat ve tarikat yapıları sosyal boşlukları doldurdu,
Kolektif yaşam kültürü aşınırken bireycilik yükseldi.
Aynı zamanda büyük bir toplumsal yorgunluk oluştu. İnsanlar artık yalnızca ekonomik olarak değil, zihinsel ve psikolojik olarak da tükenmiş durumda. Geleceğe dair umut azaldıkça toplumda iki duygu aynı anda büyüyor.


Öfke ve Çaresizlik


Bu ikili yapı bazen büyük toplumsal patlamaların zeminini oluşturabilir, bazen de tam tersine derin bir edilgenlik yaratabilir. Tarihsel kırılma dönemlerinde toplumlar çoğu zaman bu iki uç arasında savrulur.

Olası Gelecek Senaryoları

Kontrollü Rejim Devamlılığı  (Kısa vadede en güçlü senaryo budur.)


İktidar,
Güvenlik politikaları,
Medya kontrolü,
Devlet imkânları,
Muhalefetin parçalı yapısı sayesinde sistemi sürdürmeye çalışacaktır.
Bu durumda:
Yoksulluk daha da derinleşir,
Demokrasi standartları geriler,
Özgürlük alanları daralır,
Beyin göçü hızlanır,
Toplumsal çürüme artar.
Türkiye zamanla “istikrarlı kriz” yaşayan bir ülkeye dönüşebilir; yani krizlerin olağanlaştığı, düşük yoğunluklu bir çöküş düzeni kalıcı hâle gelebilir.

Seçimle İktidar Değişimi Ama Sistemin Korunması

Muhalefet seçim kazanabilir; ancak mevcut ekonomik ve siyasal model değişmezse, toplum kısa süre içinde yeni bir hayal kırıklığı yaşayabilir.
Yani aktörler değişir ama düzen aynı kalır.
Bu durumda,
Kısa süreli bir rahatlama yaşanır, ancak yapısal sorunlar devam eder, toplumsal öfke yeniden büyür,
Siyasal merkez çözülür,  popülist ve radikal sağ hareketler güç kazanabilir.
Çünkü halk artık yalnızca isim değişikliği değil, yaşam koşullarında gerçek değişim görmek istiyor.


Toplumsal ve Siyasal Yeniden Kuruluş   (En zor ama uzun vadede en sağlıklı senaryo budur.)


Bunun için,

Güçlü demokratik kurumların yeniden inşası,
Gerçek anlamda laiklik,
Üretim ekonomisine dönüş,
Kamucu dönüşüm,
Bilimsel eğitim reformu,
Hukukun üstünlüğü,
Sendikal örgütlenmenin güçlenmesi,
Adil vergi sistemi,
Sosyal devlet mekanizmalarının yeniden kurulması gerekir.
Asgari ücretin açlık sınırının altında olmadığı, emekten yana vergi sisteminin kurulduğu, az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınan bir model oluşturulmadan toplumsal denge kurulamaz.
Ancak bu dönüşüm yalnızca seçimlerle gerçekleşmez. Çünkü siyasal sistemler, toplumun örgütlülük ve bilinç düzeyinden bağımsız değildir. Örgütsüz toplumlarda değişim çoğu zaman yüzeysel kalır.



Türkiye’nin Geleceğini Belirleyecek Kritik Başlıklar


Önümüzdeki 10 yılda Türkiye’nin kaderini belirleyecek temel başlıklar şunlar olacaktır:
Su ve gıda güvenliği,
Tarım ve hayvancılığın yeniden ayağa kaldırılması,
Köyden kente göçün durdurulması,
Plansız demografik dönüşümün yönetilmesi,
Yapay zekâ ve otomasyonun yaratacağı işsizlik riskine karşı yeni ekonomik modeller geliştirilmesi,
Bilimsel, laik ve kamucu eğitim sisteminin yeniden kurulması,
Devletin yeniden kurumsallaştırılması,
Erkler ayrılığının güçlendirilmesi,
Hukukun bağımsızlığının yeniden sağlanması,
Genç nüfusun üretime ve bilime yönlendirilmesi,
Bölgesel krizlere karşı diplomatik ve çok yönlü dış politika geliştirilmesi.

Özellikle Çin-ABD rekabeti, enerji koridorları ve Ortadoğu’daki yeniden şekillenen dengeler Türkiye’yi doğrudan etkilemeye devam edecek. Türkiye jeopolitik konumu nedeniyle yalnızca iç siyasetle değil, küresel güç mücadeleleriyle de şekillenen bir ülke olmaya devam edecektir.

Sonuç
Türkiye bugün yalnızca ekonomik kriz yaşayan bir ülke değildir; aynı zamanda bir yön, rejim ve toplumsal anlam krizinin içindedir.
Toplumun önemli bir bölümü:
Devlete güvenmiyor,
Siyasete inanmıyor,
Gelecek göremiyor,
Ama örgütlü bir alternatif de bulamıyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki temel soru şudur:
“Yeni bir toplumsal sözleşme kurulabilecek mi, yoksa krizler içinde savrulan bir ülke modeli mi kalıcılaşacak?”
Bu sorunun cevabı yalnızca siyasetçilerin değil; emek hareketlerinin, gençlerin, aydınların, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve toplumun siyasal bilinç düzeyinin vereceği mücadeleyle şekillenecek.
Çünkü hiçbir toplum sonsuza kadar aynı kriz düzeni içinde yaşayamaz. Tarihin her döneminde olduğu gibi Türkiye de ya daha derin bir otoriterleşmeye ya da yeni bir toplumsal kuruluş sürecine doğru ilerleyecektir.
Ozan
12 Mayıs 2026


12 Mayıs 2026 Salı

OYUNUN ADI: "ERKEN SEÇİM"

 OYUNUN ADI: "ERKEN SEÇİM"



Yaşadığımız ülkede artık siyaset, halkın kaderini belirleyen demokratik bir mücadeleden çok, önceden yazılmış bir tiyatro oyununa benziyor. Başrol oyuncuları belli, yardımcı oyuncular belli… Bize, yani halka ise çoğu zaman sorgulamadan izleyici olmak düşüyor. Kimi sahnede alkış tutuluyor, kimi sahnede öfke büyüyor; ama perde hiç kapanmıyor, roller hiç değişmiyor.

Oyunun adı: “Erken Seçim”



Normal şartlarda seçimlerin Mayıs 2028’de yapılması gerekiyor. Ancak 2024 yerel seçimlerinde birinci parti çıkan CHP, uzun süre AKP’yi erken seçime zorladı. “Bu sonuç bir güven oylamasıdır” denildi. 
"En geç 2025 Kasım ya da 2026 Mart ayında sandığın kurulması gerektiği savunuldu. Hatta daha geç yapılacak bir erken seçimin kabul edilmeyeceği, Erdoğan’ın yeniden aday olabileceği 2028 senaryosuna destek verilmeyeceği" açık açık ifade edildi.
Fakat bugün gelinen noktada, CHP Genel Başkanı Özgür Özel çıkıp “Seçimler Ekim 2027’de yapılacak, önemli olan Erdoğan’ı sandıkta yenmektir” diyorsa, ortada ciddi bir siyasi çelişki vardır.
Çünkü Ekim 2027’de yapılacak bir seçim, mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesinin önünü açan formüldür. Bu formül uzun süredir iktidar çevrelerinde dillendiriliyordu. Bugün aynı söylemin ana muhalefet tarafından da kabul edilmesi, doğal olarak şu soruyu büyütüyor:
Madem “Erdoğan bir daha aday olmamalı” deniyordu, şimdi neden onun yeniden adaylığını mümkün kılan takvim meşrulaştırılıyor?

Daha da önemlisi, toplumun hafızasında hâlâ taze duran bir gerçek var. 
Geçtiğimiz seçimlerde milyonlarca insan “kesin kazanıyoruz” propagandasıyla umutlandırıldı, fakat ortaya çıkan tablo yine Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını sürdürmesi oldu. O dönemde süreci yöneten Kemal Kılıçdaroğlu hakkında bugün toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir hayal kırıklığı ve kandırılmışlık duygusu bulunuyor.
Şimdi ise benzer bir siyasi atmosfer yeniden kuruluyor. Sürekli ertelenen hesaplaşmalar, kontrollü muhalefet dili, sistemin sınırlarını aşmayan çıkışlar ve sonunda iktidarın önünü açan hamleler… Tüm bunlar, “Geçen seçimde Kılıçdaroğlu’nun üstlendiği rolü, önümüzdeki seçimlerde Özgür Özel mi üstlenecek?” sorusunu kaçınılmaz hâle getiriyor.

İşte tam da bu yüzden toplumun önemli bir kısmı, siyasetin gerçek bir mücadeleden çok kontrollü bir gerilim üzerinden yürütüldüğünü düşünüyor. Meydanlar, mitingler, sert açıklamalar, televizyon tartışmaları… Hepsi halkın öfkesini diri tutan ama düzenin sınırlarını aşmayan bir senaryonun parçaları gibi duruyor.
Çünkü bu ülkede yıllardır değişmeyen şey şu: İktidar kaybetmemek için korkuyu kullanıyor, muhalefet ise kazanamamanın bahanesini üretmeye devam ediyor. Olan yine halka oluyor. Yoksulluk büyüyor, adaletsizlik derinleşiyor, gençlerin umudu tükeniyor; ama siyaset kurumu hâlâ koltuk hesapları ve seçim mühendisliği üzerinden tartışılıyor.

Belki de asıl mesele seçimlerin hangi tarihte yapılacağı değil, halkın gerçekten iradesini ortaya koyabileceği bağımsız, halkçı ve düzen dışı bir siyasal seçeneğin neden hâlâ ortaya çıkamadığıdır. Çünkü aynı oyunun figüranları değişse bile, sahne aynı kaldığı sürece halk sadece izleyici olmaya devam eder.

Ozan 
11 Mayıs 2026

GEÇMİŞİN HATALARI BUGÜNÜN SONUCUDUR.

GEÇMİŞİN HATALARI BUGÜNÜN SONUCUDUR.



Bugün ortaya çıkan tablo, CHP’nin yıllardır sürdürdüğü “seçilebilir adam”, “medyatik isim”, “parlak CV” siyasetinin kaçınılmaz sonucudur. Halkın içinden gelen, örgütlü mücadele kültürü taşıyan, sınıf bilinci olan kadrolar yerine; kariyer hedefi peşinde koşan, düzenle uyumlu, sermayeyle ve devlet mekanizmasıyla çatışmaktan özellikle kaçınan figürler tercih edildi. Üstelik bu isimlerin bir kısmı, üç-dört dönem milletvekilliğinin ardından adeta ödüllendirilir gibi belediye başkanlıklarına taşındı.

Ortaya çıkan siyasetçi tipi ise tam da bugünkü tabloyu yarattı:

İlk fırtınada yön değiştiren, ilk baskıda çözülen, ilk korkuda teslim olan bir anlayış…
Bugün saf değiştiren belediye başkanlarına dikkat edin; neredeyse tamamı, ezilenlerin değil ezenlerin yanında saf tutuyor. Çünkü onların siyaseti halk için bedel ödemek değil, koltuğu korumak üzerine kuruldu.
Oysa halkçılık, devrimcilik, demokratlık, sosyal demokratlık ( bu tanımlara sahip kişiler değiller), kürsülerde yüksek sesle konuşmak, meydanlarda hamasi nutuklar atmak değildir. Baskı karşısında geri adım atmadan durabilmek, kişisel çıkar uğruna halkın iradesini satmamaktır. Namuslu siyaset biraz da budur. 
Güçlünün yanında eğilip bükülmemek, rüzgâra göre yön değiştirmemek, halkın verdiği emanete ihanet etmemektir.


Bir Türk Atasözü der ki;
“Er bozulursa, aile bozulur. Hatun bozulursa, ulus bozulur. Ondandır ki erkek çocuğu yetişirse fert, kız çocuğu yetişirse toplum olur.”

Son söz:
Ne yazık ki, bu ülkenin toprağı bozuldu, bilimi, irfanı bozuldu derken, ahlakı ve nihayetinde kadınları bozuldu...
Ozan
09 Mayıs 2026


7 Mayıs 2026 Perşembe

CUMHURİYETİ DEVRİMCİLER KURDU

  CUMHURİYETİ DEVRİMCİLER KURDU    



Süreyya Önder’in “Cumhuriyetin ne hayrını gördük?” söylemi üzerinden Atatürk’ü ve Cumhuriyeti tartışmaya açmak, esasında konuyu bilinçli olarak saptırmaktır. Bu tür çıkışlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğuna, hangi koşullarda ve kimlerin karşısında kurulduğuna dair tarihsel bilinçten uzak söylemlerdir.

Evet, Türkiye’nin kuruluş yıllarında cumhuriyetçilerle karşıdevrimciler arasında ciddi fikir ayrılıkları vardı. Halifeciler, Amerikan mandacılığı isteyenler, İngiliz himayesini savunanlar… Bunların hepsi tarihsel olarak kayıtlıdır. Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy,Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar’ın kimi zaman halifeciliğe, kimi zaman mandacılığa göz kırpan tavırları belgelenmiştir. Ancak asıl mesele bu değildir.

Mesele, Atatürk ve arkadaşlarının bu görüşleri bertaraf ederek çağdaş, laik ve bağımsız bir cumhuriyet kurmuş olmalarıdır. Bizim tartışmamız gereken; Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin onun ölümünden sonra nasıl yönetildiği, nasıl yozlaştırıldığı ve nasıl geriletildiğidir. Cumhuriyetin değerlerini kimler ileriye taşıdı, kimler geriye itti? 1946 yılında Köy enstütilerinin kapatma kararını kim verdi, sonrasında kapatan kim oldu? Marşal yardımını kim aldı, MEB Amerika denetimine kim açtı?. Atatürk devrimlerinin devamını isteyen antiemperyalist, cumhuriyetçi, devrimci gençleri kimler idam edilmesine karar verdi? 12 eylülün Amerika'nın bizim çocukları olan paşaları kimlerdi, o paşalar hangi çocukların yaşını büyüterek idama gönderdiler?

Yakın zamanda taşımalı eğitim hayaliyle öğretmenleri uzaklaştırıp, köyleri imamlara kim teslim etti? çok var konuşmamız gerekenler! Bugün konuşmamız gereken budur. Sorun Cumhuriyet değil, Atatürk sonrası kifayetsiz muhterislerin ülkenin üzerine kara bulut gibi çökmesi ve yönetmesidir. Sorun, Yakup Kadri'nin "Yaban" romanında var olan halkın yeniden siyasi saikle vucut bulup canlandırılmasıdır.

Cumhuriyet’in sorunu Atatürk değil, cumhuriyetin değerlerini içselleştiremeyen ve onu geriye götüren yöneticilerdir.

Sırrı Süreyya Önder’in sorusu yanlış adrestedir. Cumhuriyet'in suçu yoktur; onu yozlaştıranların suçu vardır.

Bugün konuşmamız gereken; 1923’te kurulan bu çağdaş cumhuriyetin nasıl yeniden ayağa kaldırılacağıdır.

Laiklik, bilim ve hukuk devleti esas alınmalı,

Emperyalizmin tüm biçimlerine karşı durulmalı,

Gençlere, kadınlara ve emeğe dayanan yeni bir demokratik atılım yapılmalıdır.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet; onu yozlaştıranlara rağmen hâlâ bu toprakların en sağlam teminatıdır.

Tartışmamız gereken; bu teminatı nasıl yeniden güçlendireceğimizdir.

Ozan 

07 Mayıs 2025

6 Mayıs 2026 Çarşamba

BİR GAZETENİN BANDIRMA KAMUOYUNU YANILTICI HABER YAPMASI

 BİR GAZETENİN BANDIRMA KAMUOYUNU YANILTICI HABER YAPMASI



Yerel basının en temel sorumluluğu, kamuoyunu doğru, eksiksiz ve bağlamından koparmadan bilgilendirmektir. Ancak son günlerde bir gazetenin, uluslararası bir metni çarpıtarak Bandırma kamuoyuna sunması, bu sorumluluğun açıkça ihlal edildiğini göstermektedir.


Aşağıda yer alan İngilizce metnin Türkçe çevirisi ortadadır. Metinde Bandırma Belediyesi’ne atfedilen özel bir “başarı öyküsü”, “üstün performans” ya da “örnek belediyecilik” vurgusu bulunmamaktadır. Buna rağmen söz konusu gazete, metni kendi yorumlarıyla genişletmiş, olmayan anlamlar yüklemiş ve kamuoyunu yanıltıcı bir çerçeve içinde sunmuştur. Bu durum, habercilikten çok algı yönetimi olarak değerlendirilmelidir.

Metnin Türkçe çevirisi açık ve nettir
"Bugün Bloomberg CityLab 2026’da, Bandırma Belediyesi, Bloomberg Philanthropies Gençlik İklim Eylem Fonu’nun genişlemesi kapsamında seçilen 300 şehirden biri olarak açıklanmıştır. Bu küresel program çerçevesinde Bandırma Belediyesi, gençlerin öncülük ettiği fikirlerin hayata geçirilmesini desteklemektedir. Aynı zamanda bu süreç, gençlerin yerel yönetime katılımına olan inancı güçlendirmeyi ve kentleri daha güvenli, daha güçlü ve daha dayanıklı hale getirmeyi amaçlamaktadır."



Görüldüğü üzere metin, yüzlerce şehir arasında yer almayı ifade eden bir program katılımını anlatmaktadır; herhangi bir sıralama, ödül ya da ayrıcalıklı bir başarı vurgusu içermemektedir.
Buna rağmen haberin, Bandırma Belediyesi’ne özgü abartılı bir başarı hikâyesine dönüştürülmesi, gazetecilik etiğiyle bağdaşmamaktadır.
Basın; gerçeği eğip bükme, eksik bilgiyi büyütme ya da sıradan bir gelişmeyi olağanüstü gibi sunma aracı değildir. Aksi hâlde halkın doğru bilgiye ulaşma hakkı zedelenir, güven duygusu aşınır ve yerel medya kendi meşruiyetini tartışmalı hâle getirir.
Bandırma kamuoyunun ihtiyacı; propaganda değil, gerçekliktir. Ve gerçekler, çarpıtılarak değil olduğu gibi aktarıldığında değer kazanır.
Ozan
06 Mayıs 2026

BANDIRMA’DA SİYASAL ve TOPLUMSAL ÇÜRÜME

 BANDIRMA’DA SİYASAL ve TOPLUMSAL ÇÜRÜME 



Bandırma’da küçük otobüsler hizmete sokulduğunda, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin başında AKP’li Yücel Yılmaz vardı. O günlerde Bandırma’daki STK temsilcileri “otobüsler yetersiz, küçük, ihtiyacı karşılamıyor” diyerek protesto etti.
Bu tepki yerindeydi, haklıydı. Çünkü mesele halkın günlük yaşamını doğrudan etkileyen bir hizmet sorunu idi.

Ardından yönetim değişti. Büyükşehir Belediyesi bu kez CHP’li Ahmet Akın’a geçti.
Peki ne oldu?
Aynı otobüsler bir anda büyüdü mü?
Hizmet kalitesi sihirli bir değnekle düzeldi mi?
Sorun ortadan kalktı mı?
Hayır. Hiçbir şey değişmedi.
Ama değişen bir şey vardı: Sessizlik.
Dün sokağa çıkanlar, bugün suskun.


Merkezi iktidarın, Bandırma’daki değerli bir kamu varlığı olan General Balcı çamlığının özelleştirme kapsamına alması üzerine yine aynı STK’lar ayağa kalktı. Belediye başkanının da katılımıyla sert açıklamalar yapıldı, protestolar düzenlendi.
Bu da haklı bir tepkiydi. Çünkü kamusal varlıkların korunması, toplumun ortak çıkarıdır.

Ancak aynı Bandırma’da, belediye meclisi kararlarıyla her ay parça parça satılan araziler var.
Bu araziler yalnızca bugünün değil; yarının Bandırma’sına ait.
Çocukların oynayacağı parklar, kurulacak okullar, nefes alınacak yeşil alanlar…
Kısacası kentin geleceği elden çıkarılıyor.

Peki bu satışlara karşı aynı STK’lar nerede?
Neden aynı kararlılık, aynı refleks gösterilmiyor?
Neden aynı sertlikte bir itiraz yükselmiyor?
Sorunun cevabı rahatsız edici ama açık:
İlke değil, kimlik belirleyici hale gelmiş durumda.
Dün “yanlış” olan, bugün yapanın kimliğine göre “görmezden gelinebilir” hale geliyor.
Tepkiler hakka göre değil, iktidarın rengine göre şekilleniyor.
Oysa gerçek sivil toplum; iktidara göre değil, ilkeye göre konuşur. Yanlışa kim imza atarsa atsın karşı çıkar. Haksızlığın karşısında susmaz, tarafını güce göre değil, doğruya göre belirler.
Bandırma’da değişen şey hizmet değil, tutumdur.
Sorunlar yerinde dururken, tepkilerin kaybolması tesadüf değildir.
Eğer ortada bir haksızlık varsa; iktidar değişse de o haksızlık devam ediyorsa, suskunluk artık bir tercih değil, ortaklık anlamına gelir.


Ve unutulmamalıdır:
Faydacılık, eninde sonunda toplumsal çürümeyi derinleştirir.
Ozan 
25 Nisan 2026

5 Mayıs 2026 Salı

BANDIRMA BÜYÜKTÜR KASABA ZİHNİYETİYLE YÖNETİLEMEZ

BANDIRMA BÜYÜKTÜR  KASABA ZİHNİYETİYLE YÖNETİLEMEZ




AK Parti Balıkesir Milletvekili ve Genel Sekreter Yardımcısı Ali Taylan Öztaylan’ın, Bandırma’ya yapılacak Yeni Eğitim ve Araştırma Hastanesi süreci üzerinden ortaya attığı iddialar basına “skandal gecikme” başlığıyla servis edildi.



İddiaya göre: “Biz 2 günde yatırım programına aldırdık, onlar 2 yılda imar planını geçiremediler.”
Tarihleri sıralıyorlar: • 16 Ocak 2024: Yatırım programına alındı, Resmî Gazete’de yayımlandı.
• 15 Şubat 2024: İl Sağlık Müdürlüğü, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nden alanın “Sağlık Tesis Alanı” olarak işaretlenmesini talep etti.
Ve ardından klasik propaganda cümlesi geliyor:
“Normalde 2-3 ay sürecek işlem, CHP’li belediyeler arasında pinpon topuna döndü.”

Peki neden CHP’yi, özellikle de dört dönemdir Bandırma’yı yöneten belediye anlayışını eleştiriyorum?
Çünkü ortada yalnızca bir gecikme meselesi yok. Ortada, açık bir algı operasyonuna karşı verilemeyen bir siyasal ve yönetsel cevap krizi var.

Bir AKP milletvekili çıkıp kamuoyunu yönlendiren, yarım gerçeklere dayanan bir söylem kuruyor; ama Bandırma’yı yönetenler buna karşı ne teknik bir açıklama yapabiliyor ne de siyasi bir duruş sergileyebiliyor.
Neden?
Çünkü o makamlara liyakatle değil, dar grup ilişkileriyle, iç hesaplarla, yani siyaset mühendisliğiyle gelmiş kadrolar var. Bu yüzden ne mevzuata hâkimler ne de kamuoyunu doğru bilgilendirecek donanıma sahipler.

Siyaseti hâlâ bir “kasaba yönetimi” düzeyinde kavrayan, belediyeciliği muhtarlık refleksiyle yürüten bir anlayışın sonucu budur. Vizyon yok, öngörü yok, kriz yönetimi yok.
Oysa çok basit bir gerçek var:
Eğer gerçekten istenseydi, küçük bir araştırmayla bile bu iddiaların ne kadar eksik ve yönlendirici olduğu ortaya konulabilirdi.

Şimdi soralım:
Eğer ortada bir “aciliyet” varsa, neden merkezi idare kendi yetkisini kullanmadı?
Çünkü herkesin bildiği ama halktan saklanan bir gerçek var:
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 9. maddesi açıkça şunu söylüyor:
"Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, gerekli gördüğü durumlarda belediyeleri devre dışı bırakarak imar planlarını resen yapma ve onaylama yetkisine sahiptir."

Bu yetki daha önce defalarca kullanıldı.
Örneğin TOKİ tarafından Bandırma’da yapılan konut projelerinde belediyelerin ne onayı alındı ne de sürece dahil edildiler.
Demek ki mesele “yetki yokluğu” değil.
Mesele, siyasi tercih.
Hal böyleyken, çıkıp tüm sorumluluğu belediyelere yıkmak; eksik bilgiyle kamuoyunu yönlendirmek, en hafif tabiriyle bir algı çalışmasıdır.

Ama daha vahimi şu:
Bu algıya karşı gerçeği anlatması gereken yerel yönetimler cılız bir açıklama ile yanıt veriyor.

AK Parti Balıkesir Milletvekili Ali Taylan Öztaylan'ın "750 gündür belediyeyi bekliyoruz" açıklamasına yanıt veren Bandırma belediye başkanı Mirza, "Biz 337 günde imar düzenlemelerini tamamladık. Süreç artık İl Sağlık Müdürlüğü'nde. Projede kalan dere işini DSİ çözecek, BASKİ de olumlu görüş verdi" diyerek sorumluluğun merkezi kurumlarda olduğunu söyledi.

Oysa söylenmesi gereken söylenmemiştir.

"Eğer ortada bir “aciliyet” varsa, neden merkezi idare kendi yetkisini kullanmadı?
Çünkü herkesin bildiği ama halktan saklanan bir gerçek var:
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 9. maddesi" ancak bilgisi var mı? Sorulması gereken soru!

Bilmemek ayıp ve zayıflık değildir, araştırır oğrenir, cevabını verirsin, ancak bilmezsen , aynı zamanda o algının parçası haline gelmektir.

Bandırma’nın sorunu sadece merkezi iktidarın baskısı değildir.
Bandırma’nın asıl sorunu, kendisini yönetenlerin bu baskıya karşı ne söyleyecek sözünün ne de ortaya koyacak iradesinin olmasıdır.
Ve tam da bu yüzden eleştiriyorum:
Çünkü bu şehir, kasaba siyasetinin dar kalıplarına mahkûm edilemeyecek kadar büyüktür.

Ozan 
05 Mayıs 2026

SENDİKALAR NE İÇİN VAR?

 SENDİKALAR NE İÇİN VAR?



TÜİK’in açıkladığı verilere göre yılın ilk dört ayında enflasyon yaklaşık %15. Bu yalnızca bir istatistik değil; doğrudan sofraya, kiraya, faturaya yansıyan bir gerçek.

Sene başında 28 bin lira olarak açıklanan asgari ücretin alım gücü 4 bin 200 lira kayipla bugün yaklaşık 23 bin 800 liraya gerilemiş durumda. 
20 bin lira olan emekli maaşı ise 3 bin lira kayıpla
fiilen 17 bin lira seviyesine düşmüş görünüyor. 
Yani milyonlarca insan için yılın başındaki yaşam standardı bile artık ulaşılamaz hale gelmiş durumda. Kâğıt üzerinde artan ücretler, gerçekte hızla eriyen bir geçim gücüne dönüşmüş durumda.

Buna karşın AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’in “Şu anda bu mahiyette gündemimizde herhangi bir çalışma yok” açıklaması, iktidarın emekçilerin yaşadığı bu erimeyi görmezden geldiğini açıkça ortaya koyuyor. 
Dahası, yabancı sermayeye “nitelikli iş gücü” adı altında vergi istisnaları genişletileceği belirtilirken, yerli emekçinin alım gücünün korunmasına dair tek bir somut adımın dahi gündeme gelmemesi, sınıfsal tercihin kimden yana yapıldığını net biçimde gösteriyor.

Tam da bu noktada şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Sendikalar ne için vardır?

Teoride yanıt açık: İşçinin hakkını savunmak, emeği korumak, adil bir yaşam koşulu için mücadele etmek.

Peki pratikte?

Milyonlarca işçi ve emekçi açık bir hak kaybı yaşarken sendikalardan yükselen güçlü, birleşik ve sarsıcı bir ses neden yok? Hükümetle organik bağı bilinen, sarı sendikaların suskunluğu anlaşılabilir. 
Ancak kendisini mücadeleci olarak tanımlayan, DİSK ve KESK gibi konfederasyonların ve bağlı sendikaların bu tablo karşısındaki edilgenliği nasıl açıklanabilir?




Neden genel grev çağrısı yok?
Neden ülke çapında bir direniş hattı örülmüyor?
Neden bu açık yoksullaşma karşısında “artık yeter” diyen bir irade ortaya konmuyor?

Daha da önemlisi,

Neden emekçilerin hakları sistematik biçimde erirken, bu politikaların sorumlularına karşı açık bir siyasal tutum alınmıyor?

Çünkü mesele yalnızca ekonomik değil; örgütsel ve siyasal bir krizdir aynı zamanda. Sendikalar, üyelerinin gerçek gücüne yaslanmak yerine bürokratik yapılara sıkıştıkça, mücadele alanı daralmakta; emekçinin sesi kısılmaktadır.
Oysa tarih gösteriyor ki, haklar verilmez, alınır. Ve bu ancak örgütlü, kararlı ve cesur bir mücadeleyle mümkündür.

Bugün yaşanan tablo, yalnızca iktidarın politikalarının değil, aynı zamanda etkisizleşmiş sendikal anlayışın da sonucudur.

Bu yüzden soru hâlâ ortada duruyor, üstelik her zamankinden daha yakıcı bir biçimde:
Sendikalar ne için vardır?


Aşağıda ise emekçinin sendikal örgütlenmesi için hapiste bulunan sendikacılar.
Saygıyla


Ozan 
05 Mayıs 2026