11 Haziran 2026 Perşembe

YA KUVÂ-Yİ MİLLİYE YA TESLİMİYET

 YA KUVÂ-Yİ MİLLİYE YA TESLİMİYET 



Hatırlatmakta fayda vardır;
Kuvayı Milliye; Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında işgallere karşı vatanı savunmak amacıyla Türk halkının kendi inisiyatifiyle kurduğu silahlı milis güçleridir.
Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, Mondros Mütarekesi sonrasında yurdun işgaline karşı bölgesel olarak halk tarafından kurulan sivil direniş örgütleridir. En kapsayıcı ve merkezi teşkilat olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 1919 yılındaki Sivas Kongresi'nde  Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuştur. 

Kuvayı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinde antiemperyalist yurtseverlerin olduğu gibi, Dürrizade Abdullah Efendiler gibi emperyalizmin uşağı olanlar da vardı.

Milli Mücadele karşıtı fetva, Sultan VI. Mehmed (Vahdettin) onayıyla 11 Nisan 1920'de Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi tarafından verilmiştir. Bu fetva, Kuvay-ı Milliye hareketini "eşhası şerire" (kötü kişiler) olarak nitelendirmiş ve Mustafa Kemal ile arkadaşlarının öldürülmesinin şeriata uygun olduğunu iddia etmiştir. 

Birçok ülkede işbirlikçiler, teslimiyetçiler ve hainler çıkmıştır; ancak Türkiye'nin tarihi, aynı zamanda bu hainlere karşı verilen büyük mücadelelerin de tarihidir.
Bugün saflar giderek netleşmektedir. Bir yanda bağımsızlığı, ulusal egemenliği ve Cumhuriyet'i savunan antiemperyalist yurtseverler; diğer yanda emperyalist projelerin taşeronluğunu yapanlar bulunmaktadır.
Bir yanda işgal yıllarının Damat Feridler, Vahdettinleri ve onların zihniyetini sürdüren  Ali Kemaller, Mustafa Sabri Efendiler, Dürrizade Abdullah Efendiler;  diğer yanda Kuvâ-yi Milliye ruhunu yaşatan, tam bağımsız Türkiye idealinden vazgeçmeyen yurtseverler vardır.

Kemal Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek'in son dönemdeki tutumları, Cumhuriyet'in kuruluş felsefesinden uzaklaştıkları yönündeki eleştirileri daha da güçlendirmektedir. Bu isimlerin, emperyalist ABD'nin atadığı ve bölgesel vali gibi davranan Tom Barrack'ın politikalarıyla uyumlu olduklarını, Türkiye'nin yönetim yapısını "Osmanlı tipi bir monarşik modele" yaklaştırmayı amaçladıklarını açıkça söylüyorlar.

Ancak hesap edemedikleri bir gerçek vardır: Bu millet, tarihinin hiçbir döneminde emperyalist dayatmalara boyun eğmemiştir. Toplumun çok geniş bir kesimi hâlâ Kuvâ-yi Milliye ruhunu taşımakta, ülkenin bağımsızlığına ve Cumhuriyet'in temel kazanımlarına sahip çıkmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 
"Dünyada her millet, icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır."  sözüyle, hükümetin icraatlarını onaylanmayan, hükümetin mesuliyetine de ortak olmamak için mücadele etmek Kuva-yi Milliye ruhunun asli görevidir.
Ayrıca göz ardı edilen bir başka gerçek de şudur: Bölgedeki çatışmalar, dış müdahalelerin ve emperyalist hesapların her zaman beklenen sonuçları vermediğini İsrail ve ABD'nin İran'a açtığı savaşta görülmektedir.
Tarih, Türkiye gibi İran gibi köklü devlet geleneklerine sahip toplumların, ulusal bağımsızlık söz konusu olduğunda güçlü bir direnç gösterebildiğinin sayısız örneğiyle doludur.
Türkiye'nin geleceğini belirleyecek olan da dış güçlerin planları ve yerli taşeronlar değil, milletin iradesi, yurtseverlerin Cumhuriyet'e bağlılığı ve bağımsız yaşama kararlılığı olacaktır.
Unutulmasın ki,  Ümmet olarak Kurtuluş savaşı veren ve cumhuriyeti kuran bu halk, millet olarak cumhuriyetine sahip çıkacaktır.

Anlayana!



Aç kalan çakalın biri kasabaya inmiş.
Sütçünün süt çanağını devirmiş, sütü de içmiş, Fırıncının tezgâhından ekmeği kapmış yemiş, nihayet bir kasabın vitrininden kocaman bir but kapıp bir güzel mideye indirmiş...

Çakalın ve etin kokusunu alan kasabanın tüm köpekleri toplanmış, çakalı yakalamak için ardı sıra koşturmuşlar..

Çakal önde, köpekler de arkada, amansız bir kovalamaca koşuşturmaca başlamış ama bir süre sonra, sütçünün köpeği yorulup takibi bırakmış.
Bir müddet daha geçince de bu sefer fırıncının köpeği, çakalı takibi bırakmak zorunda kalmış.
En son, kasabanın çıkışına yakın bir yerde kasabın köpeği de pes etmiş ve yorgunluktan dili bir karış dışarıda geriye dönmüş..

Çakalın arkasında kala kala bir tek demircinin köpeği kalmış. Çakal önde demircinin köpeği arkada ısrarlı bir kovalamaca devam ederken ve kasabadan çıkılıp kırlara varıldıktan sonra da tepelere doğru çıkılmaya başlanmışken çakal dayanamamış, durmuş ve demircinin köpeğine öfkeyle seslenmiş;

“Yahu arkadaş, sütçünün sütünü içtim tamam, fırıncının ekmeğini yedim o da tamam, hadi kasabın etini kaptım ama buna rağmen onlar bile pes etti peşimi bıraktı da, lan ben demirciye ne yaptım ki bi türlü ayrılmıyorsun peşimden?”
*
İşte, çakalın anlamadığı da bu:

Demircinin köpeği menfaat peşinde değil, sadece adalet peşinde..
Çakalın kafasındaki sistem karşılıklı menfaate dayalı bir kapitalist sistem... Demircinin köpeğindeki ise, evrensel hukuk...

“Seni cezalandırmam için bana zarar vermen şart değil. Sen, başkalarına zarar verdiğin için suçlusun” diye düşünüyor demircinin köpeği...

O yüzden hikayedeki çakal ve çakallar, demircinin köpeği gibi yalnızca hak peşinde koşanları asla anlayamayacak ve aptalca bulacaklardır. Ama demircinin adalet bekçileri de her zaman var olacaktır...
Olmalıdır da..!

Ozan 
11 Haziran 2026

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder