22 Kasım 2009 Pazar

Derin devletin yeni gözlük numarası

eberber@hurriyet.com.tr

Derin devletin yeni gözlük numarası


SANIRIM aynı dışlanmışlık hissine son olarak 12 Eylül’de kapıldım.

Türkiye’nin bir önceki kritik virajında savrulup çamura saplanabilirdim.


Gençliğim patinaja izin vermedi. Bakalım yaşlılık vitesi yolu tutacak mı?

* * *

Aradan geçen 30 yılda bakın neler neler öğrendim:

1) Tam 28 defa isyan eden Kürtlerin son kalkışması da bastırılmalıydı.

2) Bazı azınlıklar sefirlemizi durduk yerde öldürüyordu.

3) Bütün Araplar Türkleri arkadan vururdu, onların ilacı dostumuz İsrail’di.

* * *

Öğrendim dedim ama ders aldığım tam söylenemezdi.

Çünkü; mesela devletin isyan bastırma tekniklerine -Susurluk örneğinde olduğu gibi- çomak sokmaya kalktım. Asala’yı bir avuç mafya tetikçisinin bitirdiği efsanesine gülüp geçtim. İsrail’le garip silah ticaretinden kimlerin zengin olduğunu yazdım.

* * *

Derin devlet dedikleri varsa açıkçası pek ses vermedi. Çünkü sadece hukuk davalarından aklanmakla kalmadı, ön saflarında adeta bayraklaşan isimleri her seçim sandığından yarasız beresiz çıktı, ezdi geçti. Yani özetle, “İsyanı bastırsın, sefirlerin kanı yerde kalmasın yeter, hırsızlığına da, katilliğine de göz yumarım” diye algılanan kamuoyu desteği vardı arkalarında.

* * *

Soğuk Savaş Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte bitti diyenlere sakın inanmayın. Bizde tüm kurum ve kuruluşları ile varlığını en az on yıl daha sürdürdü. Elin oğlu eski Demir Perde ülkeleriyle askeri ittifaka girerken, Doğu Alman şirketleri kapış kapış giderken bizde iç düşman avı tam hızıyla sürdü. Irak’ta Saddam’ın varlığı, Suriye ve Ermenistan’ın PKK’ya dost ve himayeci politikaları, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” söylemine istemeden de olsa hizmet etti.

* * *

2001’de devletin derini de, sığı da battı ama az kişi fark etti. Dış dünyamız tamamen değişti, Saddam ve Hafız Esad tarih oldu. Değişim sırası Türkiye’ye geldi. Bir sabah kalktık ve gördük ki;

* Kürtlerle (belki PKK ile) barışma zamanı gelmiş.

* Karşılıklı “katil” suçlamaları havada uçuşurken Ermenilerle protokol imzalamışız.

* Araplarla yeniden dost olup (Suriye ve Irak gibi), İsrail’e ayar verip duruyoruz.

* * *

Şimdi kendinizi emekliliği yaklaşmış derin devletçi yerine koyun. Hükümetin bugün söylediklerini daha 10 yıl önce aklınızdan geçirseniz dahi en yakın meslektaşınız bacağa değil kafanıza sıkardı. Bugün eskiden ihanet saydığınız lafları edenlere karşı bildiğiniz yöntemlerle mücadeleye kalkarsanız sonu Silivri.

* * *

Şahsi başladık öyle bitirelim. Madde bir... Derin devlete naçiz tavsiyem gözlük numarasını değiştirsin. İç dost ve düşmana odaklı yakın gözlük devri bitti, Türkiye’nin sorumluluk coğrafyası genişlerken uzak gözlüğü lazım. Madde iki... Tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi akıl karıştıran dönüşümler darbe koşullarında mümkün olur. Bu ülkenin askeri, siyaseti, medyası aynen devam etmeyecek. Muhtemelen bu kaostan daha büyük ve zengin bir Türkiye çıkacak, ama en azından bizim yaştakilere tanıdık gelmeyecek.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Demokrasi korkuların pazarı değilse

Ertuğrul ÖZKÖK



Demokrasi korkuların pazarı değilse


DÜN Meclis’teki “Kürt sorunu tartışmasını” karışık duygularla izledim.

Türkiye en köklü, en zor, en tarihi sorununu Meclis’inde ilk defa bu kadar “adını koyarak” tartışıyor.


Sadece konuşmak, konuşabilmek, yüzleşebilmek bile başlı başına bu oturuma tarihi bir özellik veriyor.

* * *

Oturumu bir vatandaş olarak izliyorum.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın konuşmasını beğeniyorum.

Söylediklerinin çoğuna katılıyorum.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli için de duygularım aynı.

DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün söylediklerine bakıyorum.

Kendimi onun yerine koyduğumda haklı gördüğüm birçok şey var.

AK Parti adına konuşan Ömer Çelik’i dinliyorum.

Kendinden önceki konuşmacıların eskiden söylediklerine sağlam referanslar veriyor.

Onunla ilgili duygularım da aynı.

Hemen hemen bütün konuşmacıların söylediklerinde katıldıklarım var.

Katılmadıklarım da var.

Peki bu nasıl oluyor?

Ben her dinlediğine inanan, her söylenenden etkilenen fikirsiz, görüşsüz bir adam mıyım?

Hayır değilim.

Üstelik bu konuda çok net bir görüşüm var.

Adına ister “Kürt açılımı” deyin, ister “Demokratik açılım” deyin, ben bu açılımı gönülden destekliyorum.

Öyleyse, bu açılımı eleştirenlerin söylediklerini nasıl olur da doğru bulabilirim?

* * *

Çünkü sorun çok karmaşık.

Çünkü sorun, öyle eline bıçağı alıp, bir kesişte bitirilecek bir sorun değil.

Çünkü bu karmaşık sorunda, hepimizin çok samimi olarak haklı olduğumuz yanlar var.

Meclis’teki protestolara bakın.

Bir tek kadının, evet sadece tek bir kadının, bir şehit yakınının eylemi bütün Türkiye’ye dalga dalga yayılıyor.

Demek ki, bu öyle bir sorun ki, Meclis’te tek bir hareketi, milyonlarca insanın ortak sesi, ortak eylemi haline getirebiliyor.

Getirebiliyor, çünkü arkasındaki duygu, milyonlarca insanın ta içinde hissettiği bir tepkiden güç alıyor.

Sonuç.

Kürt sorununu AK Parti tek başına çözemez.

Çözümünün “Meclis’in çözümü” haline gelmesi gerekir.

O da yetmez.

“Devletin çözümü” haline gelmesi gerekir.

Bir şehit yakınının tek başına verdiği güçlü mesaj da şunu söylüyor.

Demek ki, aynı zamanda “milletin çözümü” haline gelmesi gerekiyor.

Ama kim ne derse desin, Türkiye, Kürt sorununu çözmek için yola çıktı.

Artık bu yoldan dönüş yok.

Dönmemeliyiz.

Bu defa Kürt sorununu kalıcı biçimde çözmeliyiz.

* * *

Meclis’teki tartışmaları izlerken, aklım “Demokratik açılım” kavramına takılmıştı.

Tartışılan olay, Kürt açılımıydı.

Hükümetin tercih ettiği “Demokratik açılım” kavramına baktığım zaman, ister istemez şunu soruyorum.

Acaba Kürt açılımından sonra sıra gerçekten “Demokratik açılıma” gelecek mi?

Bakın Kürt sorunu konusunda demokratik açılım yapmaya çalışırken, ülkemizin tarihinde görülmemiş bir dinleme skandalıyla karşı karşıyayız.

Ülke bir korku imparatorluğuna dönüşmüş.

Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü neredeyse askeri rejimleri aratır düzeye indirgenmiş.

Dünyanın en etkili gazetelerinden New York Times, Ergenekon davasını “engizisyona” benzeten ağır bir yazı yayınlamış.

Bağımsız yargı, tarihinde görülmemiş bir baskı altına girmiş, savcılar ve yargıçlar ayağa kalkmış.

Bu manzaraya bakınca insan kendi kendine sormaz mı?

Bunun adı gerçekten “Demokratik açılım”sa o demokrasinin sınırı nedir?

Sadece Kürt sorunu mu...

Başbakan Erdoğan dün “Demokrasi korkuların pazarı değildir, panzehiridir” dedi.

Şimdi hepimiz o panzehiri bekliyoruz.

İşte damarımız burada...

13 Kasım 2009 Cuma

Çivisi çıkmış Türkiye!

Deniz Ülke Arıboğan

kategori2

Yazımın başlığını Amin Maalouf’un “Çivisi Çıkmış Dünya” adlı kitabından esinlenerek koydum. Üstad, genelde romanlarıyla tanınsa da, bu eserinde dünyanın içerisinde bulunduğu savrulma durumunu incelemeyi tercih etmiş; başarılı da olmuş. Kitap şu cümle ile başlıyor; “pusulasız bir halde girdik yeni yüzyıla”.
Ben de aynı cümleyle başladım farz edin. Türkiye’nin büyük bir değişim sürecinden geçtiği ve bunun büyük bir süratle gerçekleştiği ortada. Bu değişimi desteklesek de, desteklemesek de hepimiz kaygılı ve tedirginiz. Zira elimizde nereye gitmekte olduğumuzu gösteren bir veri yok. Demokratikleşiyor muyuz, aksine otoriterleşiyor muyuz; mahkum mu ediliyoruz yoksa özgürleşiyor muyuz; barışa mı gidiyoruz aksine büyük bir savaşın başlangıç aşamasında mıyız; dış politikada eksen kayması mı yaşıyoruz yoksa eksenin içerisindeki dönüşüme en kolay adaptasyonu mu sağlıyoruz; zenginleşiyor muyuz aksine tam da yoksullukta dibe vurmak üzere miyiz; tek parti vesayetine mi giriyoruz yoksa gelenekselleşmiş askeri vesayetten mi kurtuluyoruz; güvende miyiz yoksa öldük bile, gömülmeyi mi bekliyoruz?
Ne zor sorular değil mi? Nereden baktığınıza bağlı olarak cevapları değişen binlerce soru daha sorabiliriz. Aslında tüm soruların tek bir cevabı var, “her ikisi de olabilir”. İyi şeyler ve kötü şeyler bir arada var olurlar. Yağmur sele de dönebilir, baraja da dolabilir. Akış halinde olan şeyleri kontrol etmek güçtür ve kötü haber; “her şey akar”. Önceden donanımınızı hazırladıysanız akanı tutarsınız, ya da en azından akanla akarsınız; yok eğer hazırlıksızsanız akanın altında kalırsınız.
Akış ve değişim insanları güvensizliğe sevk eder; korkutur; çaresiz kılar. Güven duygusu bildiğiniz, yerleşik düzen içerisinde çok daha rahat sağlanır. Bir savaş ortamında yaşayan insanlar, şartların o olduğunu bilir ve kendilerini her an bir terör saldırısına uğrayabilme korkusundaki toplumlardan çok daha güvende hissederler. Güvensizliği yaratan esas kaynak ise bilinmezliktir.
Bugün hangi siyasi eğilimde olursak olalım, hepimizin içerisinde olduğu bunalım, bilememezlik, tahmin edememezliktir. Bildiğimiz, alışageldiğimiz düzen yıkılırken, hiç kimsenin çıkıp bize nereye gitmekte olduğumuzu söylememesidir. Pusulasız ve kaptansız bir yolculuk vaadi, toplumun tüm kesimleri için travmatik bir baskıdır. Oysa nerede bulunduğumuzu, ne yapmakta olduğumuzu, nereye kadar gideceğimizi, nelerden fedakârlık edeceğimizi bilmek hepimizin hakkıdır.
Gelin yalnızca son birkaç haftada toplumumuzun nelerle yüzleştiğini hatırlayalım. Demokratik açılım süreci ve PKK’lıların geri dönüşlerinde yaşanan gerilim; muhalefet partilerinin biz de dağa çıkarız noktasına varan sertlikleri; devamında açılım tartışmalarının 10 Kasım gibi pek çokları için özel bir günde başlatılması tercihi; Meclis’te pankart açma çocukluğuna varan gösteri ve ardından TBMM’nin çok değerli vekillerinin küfür kafir birbirlerine girmeleri; Meclis Başkanı’nın azarlanması; derken Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un görevden alınması için reçeteler hazırlanması; ihbar mektupları; belgede ıslak imzası olan albayın tutuklanması; belgenin ardından gelecek daha nice belgelerin olduğunun belirtilmesi; derken yargıda meslekten ihraç furyası; Başsavcı’nın ve Yargıtay’ın telefonlarının dinlendiğinin ortaya çıkması; Adli Tıp ile askeri savcılık arasındaki belge-güven bunalımı; derken El Beşir’in Türkiye’ye gelmesi ihtimali; vizesiz Suriye, Kuzey Irak açılımı, Ermenistan açılımı, İran anlaşması ve yakında gündeme gelecek olan Kıbrıs durumları; derken, derken GDO’lu ürünler ve domuz gribi sorunları, aşılar, maşılar... (Yok ben daha fazla devam edemeyeceğim yazmaya...)
Dünyanın bir başka ülkesinde böyle bir gündemin bu kadarcık zaman sığmasına imkan var mı ben bilemiyorum. Ama söylemek istediğim bir şey var: “Verin misketlerimi ben oynamıyorum. Çivisi çıktı bu işin yahu!”