Deniz Ülke Arıboğan
Ben de aynı cümleyle başladım farz edin. Türkiye’nin büyük bir değişim sürecinden geçtiği ve bunun büyük bir süratle gerçekleştiği ortada. Bu değişimi desteklesek de, desteklemesek de hepimiz kaygılı ve tedirginiz. Zira elimizde nereye gitmekte olduğumuzu gösteren bir veri yok. Demokratikleşiyor muyuz, aksine otoriterleşiyor muyuz; mahkum mu ediliyoruz yoksa özgürleşiyor muyuz; barışa mı gidiyoruz aksine büyük bir savaşın başlangıç aşamasında mıyız; dış politikada eksen kayması mı yaşıyoruz yoksa eksenin içerisindeki dönüşüme en kolay adaptasyonu mu sağlıyoruz; zenginleşiyor muyuz aksine tam da yoksullukta dibe vurmak üzere miyiz; tek parti vesayetine mi giriyoruz yoksa gelenekselleşmiş askeri vesayetten mi kurtuluyoruz; güvende miyiz yoksa öldük bile, gömülmeyi mi bekliyoruz?
Ne zor sorular değil mi? Nereden baktığınıza bağlı olarak cevapları değişen binlerce soru daha sorabiliriz. Aslında tüm soruların tek bir cevabı var, “her ikisi de olabilir”. İyi şeyler ve kötü şeyler bir arada var olurlar. Yağmur sele de dönebilir, baraja da dolabilir. Akış halinde olan şeyleri kontrol etmek güçtür ve kötü haber; “her şey akar”. Önceden donanımınızı hazırladıysanız akanı tutarsınız, ya da en azından akanla akarsınız; yok eğer hazırlıksızsanız akanın altında kalırsınız.
Akış ve değişim insanları güvensizliğe sevk eder; korkutur; çaresiz kılar. Güven duygusu bildiğiniz, yerleşik düzen içerisinde çok daha rahat sağlanır. Bir savaş ortamında yaşayan insanlar, şartların o olduğunu bilir ve kendilerini her an bir terör saldırısına uğrayabilme korkusundaki toplumlardan çok daha güvende hissederler. Güvensizliği yaratan esas kaynak ise bilinmezliktir.
Bugün hangi siyasi eğilimde olursak olalım, hepimizin içerisinde olduğu bunalım, bilememezlik, tahmin edememezliktir. Bildiğimiz, alışageldiğimiz düzen yıkılırken, hiç kimsenin çıkıp bize nereye gitmekte olduğumuzu söylememesidir. Pusulasız ve kaptansız bir yolculuk vaadi, toplumun tüm kesimleri için travmatik bir baskıdır. Oysa nerede bulunduğumuzu, ne yapmakta olduğumuzu, nereye kadar gideceğimizi, nelerden fedakârlık edeceğimizi bilmek hepimizin hakkıdır.
Gelin yalnızca son birkaç haftada toplumumuzun nelerle yüzleştiğini hatırlayalım. Demokratik açılım süreci ve PKK’lıların geri dönüşlerinde yaşanan gerilim; muhalefet partilerinin biz de dağa çıkarız noktasına varan sertlikleri; devamında açılım tartışmalarının 10 Kasım gibi pek çokları için özel bir günde başlatılması tercihi; Meclis’te pankart açma çocukluğuna varan gösteri ve ardından TBMM’nin çok değerli vekillerinin küfür kafir birbirlerine girmeleri; Meclis Başkanı’nın azarlanması; derken Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un görevden alınması için reçeteler hazırlanması; ihbar mektupları; belgede ıslak imzası olan albayın tutuklanması; belgenin ardından gelecek daha nice belgelerin olduğunun belirtilmesi; derken yargıda meslekten ihraç furyası; Başsavcı’nın ve Yargıtay’ın telefonlarının dinlendiğinin ortaya çıkması; Adli Tıp ile askeri savcılık arasındaki belge-güven bunalımı; derken El Beşir’in Türkiye’ye gelmesi ihtimali; vizesiz Suriye, Kuzey Irak açılımı, Ermenistan açılımı, İran anlaşması ve yakında gündeme gelecek olan Kıbrıs durumları; derken, derken GDO’lu ürünler ve domuz gribi sorunları, aşılar, maşılar... (Yok ben daha fazla devam edemeyeceğim yazmaya...)
Dünyanın bir başka ülkesinde böyle bir gündemin bu kadarcık zaman sığmasına imkan var mı ben bilemiyorum. Ama söylemek istediğim bir şey var: “Verin misketlerimi ben oynamıyorum. Çivisi çıktı bu işin yahu!”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder