CUMHURİYET'İN YARIM KALAN DEVRİMİ: YURTTAŞLIK BİLİNCİ
KÖYDEN KENTE GÖÇ, EĞİTİM VE SİYASAL ELİTLEŞME
Galatasaray Üniversitesi'nden Doç. Dr. Ahmet Kuyaş'ın verdiği rakam, Cumhuriyet'in hangi toplumsal zeminde kurulduğunu anlamak açısından son derece çarpıcıdır:
1923'te okuryazarlık oranı yüzde 10'un altındadır. 1935'te ise ancak yüzde 19,25'e ulaşmıştır.
Bu şu anlama gelir: Cumhuriyet'in kuruluşundan 12 yıl sonra bile toplumun yüzde 80'inden fazlası okuma yazma bilmiyordu.
İşte Türkiye'nin bugün hâlâ tartıştığı birçok sorunun başlangıç noktası tam da burasıdır.
CUMHURİYET BİR DEVLETİ DEĞİL, BİR TOPLUMU DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞIYORDU
1923'te kurulan Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değişikliği değildi. Asıl mesele, yüzyıllarca kulluk ilişkileri içinde yaşamış bir toplumu tebaa olmaktan yurttaşlığa taşımaktı.
Ancak ortada çok büyük bir sorun vardı:
Yeni devletin kurduğu kurumları anlayacak, işletecek ve topluma aktaracak eğitimli insan sayısı son derece azdı.
1928'de Harf Devrimi yapıldığında okuryazarlık zaten çok düşük düzeydeydi. 1 Kasım 1928'de kabul edilen yeni Türk harfleri 3 Kasım'da yürürlüğe girdi. Gazete ve dergiler kısa süre içinde yeni harflerle yayımlanmaya başladı; 1 Ocak 1929'dan itibaren kitapların yeni harflerle basılması esas alındı.
Dolayısıyla mesele yalnızca alfabenin değiştirilmesi değildi.
Asıl mesele, okuma yazma bilmeyen milyonlarca insanın eğitim yoluyla yurttaşa dönüştürülmesiydi.
Genç Cumhuriyet'in önündeki en büyük tarihsel görev buydu.
CUMHURİYET'İN ZORUNLU ELİTLERİ
Fakat yeni devletin acil olarak kadroya ihtiyacı vardı.
Öğretmen gerekiyordu. Doktor gerekiyordu. Mühendis gerekiyordu. Hukukçu, subay, memur, yönetici gerekiyordu.
Fakat bunları yetiştirecek eğitim sistemi henüz yeterli değildi.
Bu nedenle Cumhuriyet, Osmanlı'dan devraldığı eğitimli insan kaynağına ve Millî Mücadele'ye katılan Osmanlı bürokratlarına büyük ölçüde dayanmak zorunda kaldı.
Böylece ortaya bir çelişki çıktı:
Halk egemenliğine dayalı bir Cumhuriyet kurulmuştu; fakat halkın büyük bölümü henüz Cumhuriyet'in gerektirdiği eğitim ve yurttaşlık bilincinden yoksundu.
Devleti kuran kadrolar ile toplumun büyük bölümü arasındaki eğitim ve kültür farkı böylece daha başlangıçta ortaya çıktı.
Bu nedenle Cumhuriyet'in ilk dönemindeki yönetici kadroları yalnızca "Elit" veya "Beyaz Türk" diye suçlamak da, onları bütünüyle kutsamak da tarihsel gerçeği açıklamaz.
Onlar bir bakıma Cumhuriyet'in zorunlu seçilmişleri yada elitleriydi.
Sorun, bu geçici zorunluluğun zaman içinde kalıcı bir toplumsal hiyerarşiye dönüşmesiydi.
ASIL SORUN: HALKI EĞİTMEK Mİ, HALK ADINA YÖNETMEK Mİ?
Cumhuriyet'in temel sorusu burada ortaya çıkıyordu:
Halkı eğitip yurttaşlaştıracak mıyız, yoksa halkın yerine karar veren bir yönetici sınıf mı oluşturacağız?
Birincisi demokratik Cumhuriyet'in yoludur.
İkincisi ise halk adına halkı yönetme anlayışıdır.
Cumhuriyet'in en büyük tarihsel sınavı da burada başladı.
Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.
Demokrasi; okuyabilen, sorgulayabilen, eleştirebilen, hukukun üstünlüğünü kavrayabilen, bireysel haklarının farkında olan ve siyasal tercihlerini özgür iradesiyle yapabilen yurttaşların rejimidir.
Eğitim yoksa demokrasi biçimsel kalabilir.
Yoksulluk ve cehalet devam ediyorsa sandık, güçlü olanın zayıf olanı yönlendirdiği bir araca dönüşebilir.
KÖY ENSTİTÜLERİ: YARIM KALAN EĞİTİM DEVRİMİ
Bu nedenle Köy Enstitüleri meselesi yalnızca bir eğitim politikası meselesi değildir.
Köy Enstitüleri, Anadolu'nun köylüsünü yalnızca okuryazar yapmak değil; onu üreten, düşünen, sorgulayan ve yurttaşlık bilincine sahip bir birey haline getirme iddiası taşıyordu.
Köyde yaşayan insanın kaderini değiştirmek, aynı zamanda Türkiye'nin siyasal kaderini değiştirmek anlamına geliyordu.
Çünkü eğitimli köylü;
ağaya daha az bağımlı olur,
şeyhe daha az bağımlı olur,
tarikatın ve cemaatin etkisine daha dirençli olur,
siyasetçinin vaatlerine daha eleştirel yaklaşır,
ve en önemlisi kendi aklıyla karar verme kapasitesi kazanır.
İşte tam da bu nedenle eğitim meselesi Türkiye'de hiçbir zaman yalnızca eğitim meselesi olmadı.
Eğitim, aynı zamanda bir iktidar meselesiydi.
ÇOK PARTİLİ HAYAT VE HAZIR OLMAYAN TOPLUM
Türkiye'nin çok partili hayata geçişi de bu tarihsel gerçeklikten bağımsız değerlendirilemez.
Demokratik seçimlerin yapılması başka şeydir; demokratik yurttaşlık kültürünün toplumun geniş kesimlerine yerleşmesi başka şey.
1946'da çok partili hayata geçildiğinde Türkiye hâlâ büyük ölçüde köylü bir toplumdu. Eğitim düzeyi düşüktü. Ekonomik bağımlılık ilişkileri güçlüydü. Toprak ağalığı, aşiret, tarikat, cemaat ve geleneksel otorite ilişkileri birçok bölgede toplumsal hayat üzerinde etkiliydi.
Böyle bir ortamda sandığın ortaya çıkması, otomatik olarak demokratik yurttaşın ortaya çıkması anlamına gelmez.
İşte Türkiye'nin temel çelişkilerinden biri burada ortaya çıktı:
Cumhuriyet modern bir siyasal sistem kurmuştu; fakat modern yurttaşı yaratma süreci henüz tamamlanmamıştı.
Ve bu boşluk, zaman içerisinde farklı siyasal aktörler tarafından dolduruldu.
KÖYDEN KENTE GÖÇ, KÖYÜ ORTADAN KALDIRMADI
Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 80'inden fazlası şehirlerde yaşamaktadır. Köylerde yaşayanların oranı ise yüzde 20'nin altındadır.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:
Şehirleşmek ile kentlileşmek aynı şey değildir.
Köyden kente göç eden insan adresini değiştirmiştir; fakat beraberinde kültürünü, alışkanlıklarını, inançlarını, geleneklerini, aile yapısını ve siyasal reflekslerini de taşımıştır.
Bugün şehirlerde yaşayan milyonlarca insanın anne ve babası veya büyükanne ve büyükbabası köy kökenlidir.
Dolayısıyla bugünkü Türkiye'yi yalnızca "şehirleşmiş Türkiye" olarak okumak büyük bir yanılgıdır.
Türkiye'nin şehirleri büyümüş olabilir.
Fakat şehirlerin büyümesi, toplumsal zihniyetin aynı hızla değiştiği anlamına gelmez.
Köyden kente göç, Anadolu'yu şehirlerden çıkarmamıştır.
Anadolu şehirlere taşınmıştır.
İşte bugünün siyasal, kültürel ve toplumsal çatışmalarının önemli bir bölümü bu tarihsel dönüşümün izlerini taşımaktadır.
SİYASAL İSLAMIN YÜKSELİŞİNİ SADECE SANDIKLA AÇIKLAYAMAYIZ
Türkiye'de siyasal İslamın yükselişini yalnızca "halk böyle istedi" diyerek açıklamak eksik kalır.
Bunun arkasında eğitim politikaları, ekonomik eşitsizlik, kırsal-kentsel dönüşüm, göç, toplumsal aidiyetler, geleneksel otorite ilişkileri, Soğuk Savaş koşulları ve devletin farklı dönemlerde izlediği politikalar birlikte değerlendirilmelidir.
Özellikle eğitim alanındaki boşluklar, yalnızca devlet tarafından değil; tarikatlar, cemaatler ve çeşitli dini yapılanmalar tarafından da doldurulmuştur.
Devletin ulaşamadığı yerde başkaları örgütlenmiştir.
Devletin okul açmadığı yerde başka yapılar eğitim vermiştir.
Devletin yurttaşlık bilincini yeterince geliştiremediği yerde başka otoriteler insanlara kim olduklarını, nasıl yaşamaları gerektiğini ve kime itaat edeceklerini anlatmıştır.
İşte asıl tehlike burada başlamıştır.
Çünkü Cumhuriyet'in temel felsefesi bireyi özgürleştirmektir.
Tarikat ve cemaat kültürünün temel mantığı ise bireyi bir otoriteye bağlamaktır.
Bir tarafta akıl ve bilim vardır.
Diğer tarafta itaat ve dogma.
Bir tarafta yurttaşlık vardır.
Diğer tarafta kulluk ilişkisi.
Bu iki anlayışın çatışması, Türkiye'nin yaklaşık yüz yıllık siyasal tarihinin en önemli eksenlerinden biridir.
DIŞ ETKENLER GERÇEKTİR; AMA BÜTÜN SUÇU DIŞARIDA ARAMAK DA KOLAYCILIKTIR
II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin Batı blokuna yönelmesi, NATO üyeliği, Soğuk Savaş koşulları ve ABD ile geliştirilen ilişkiler Türkiye'nin eğitim, güvenlik ve siyaset politikalarını önemli ölçüde etkilemiştir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:
Türkiye'nin yaşadığı sorunların tamamını dış güçlerle açıklamak, kendi siyasi sorumluluklarımızı görmezden gelmek olur.
Emperyalizm fırsat arar; fakat o fırsatı içeride kimlerin yarattığı da sorulmalıdır.
Türkiye'nin eğitim politikalarını kim değiştirdi?
Köy Enstitülerini kim kapattı?
Eğitimi neden sürekli siyasal iktidarların ideolojik mücadele alanına dönüştürdük?
Köylüyü neden uzun süre eğitimden ve bilimden uzak tuttuk?
Neden yurttaş yerine seçmen yetiştirmeyi tercih ettik?
Ve en önemlisi:
Neden eğitimsiz toplumun siyasal gücünü, toplumun gerçek özgürleşmesinden daha önemli gören politikalar ortaya çıktı?
Asıl sorulması gereken sorular bunlardır.
BUGÜNÜ ANLAMAK İÇİN DÜNÜN TÜRKİYE'SİNE BAKMAK ZORUNDAYIZ
Bugün Türkiye'nin yaşadığı laiklik, demokrasi, hukuk, eğitim ve siyasal İslam tartışmalarını yalnızca güncel siyasi aktörlerle açıklayamayız.
Sorunun kökleri çok daha derindedir.
1923'te okuryazarlık oranı yüzde 10'un altındaydı.
1935'te yüzde 19,25'e çıktı.
Aradan yaklaşık bir asır geçti.
Türkiye şehirleşti.
Teknoloji değişti.
Üniversiteler çoğaldı.
İletişim araçları gelişti.
Fakat eğitim ile bilinç, diploma ile eleştirel düşünce, şehirleşme ile kentlileşme, sandık ile demokrasi arasındaki fark hâlâ yeterince anlaşılmış değildir. Köylü hala oportünist, çıkarcı, cahilliğini aşamamış, yurttaşlık bilinci oluşmamış ve çocuklarını öyle yetiştirmiş durumdadır.
Bugün asıl mücadele tam da buradadır.
Çünkü Cumhuriyet'in tamamlanmamış en büyük projesi, yalnızca bir devlet kurmak değildi.
Özgür yurttaşı yaratmaktı.
Ve bu proje hâlâ tamamlanmış değildir.
Bugün şehirlerde yaşayanların oranının yüzde 80'i aşması, Türkiye'nin bütün toplumsal sorunlarını çözdüğü anlamına gelmiyor.
Çünkü köyden kente göç edenlerin çocukları ve torunları bugün şehirlerde yaşamaktadır; ancak geçmişin toplumsal kodları, eğitim düzeyi, geleneksel değerleri ve siyasal refleksleri kuşaktan kuşağa aktarılabilmektedir.
Bu nedenle mesele artık köyde kaç kişinin yaşadığı değildir.
Mesele, köyün zihniyetinin şehirde nasıl yeniden üretildiğidir.
YABAN'DAN SOSYAL MEDYAYA: CEHALETİN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban romanında Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara-Polatlı civarındaki bir köyü, köylülerin yaşamını ve Millî Mücadele'ye bakışını, cephede bir kolunu kaybetmiş Yüzbaşı Ahmet Celal'in gözünden anlatır.
Romanın en çarpıcı bölümlerinden biri şu diyalogdur:
Ahmet Celal: "İnsan Türk olur da nasıl Kemal Paşa'dan yana olmaz?"
Köylü: "Biz Türk değiliz ki, beyim."
Ahmet Celal: "Ya nesiniz?"
Köylü: "Biz İslamız, elhamdülillâh..."
Bu diyalog, yalnızca bir roman kahramanının sözleri değildir. Cumhuriyet'in devraldığı toplumsal mirası anlamaya çalışan güçlü bir edebî gözlemdir. Yüzyıllarca ümmet anlayışı içinde yaşayan, birey değil kul olarak yetiştirilen bir toplumda ulusal kimlik ve yurttaşlık bilincinin ne kadar zayıf olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Osmanlı döneminde halkın eğitim olanaklarından yeterince yararlanamadığı ve okuryazarlık oranının son derece düşük olduğu tarihsel bir gerçektir. Ancak asıl üzerinde durulması gereken soru şudur:
Cumhuriyet'in üzerinden yüz yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ bilgi yerine hurafelerin, eleştirel düşünce yerine dogmaların etkili olmasının nedeni nedir?
Bunun tek bir cevabı yoktur. Eğitim politikaları, siyasal tercihler, ekonomik eşitsizlikler, toplumsal yapı ve kültürel alışkanlıklar birlikte değerlendirilmelidir. Cumhuriyet yurttaşlık bilincini yerleştirmeye çalışmış olsa da, geçmişten devralınan alışkanlıklar ve sonraki dönemlerde yapılan tercihler nedeniyle bu dönüşüm her alanda aynı başarıyla gerçekleşememiştir.
Bugün sosyal medya sayesinde toplumun eğitim düzeyi ve bilgiye yaklaşımı daha görünür hâle gelmiştir. Eskiden insanlar birbirlerinin bilgi seviyesini bu kadar yakından gözlemleyemezken, artık her paylaşım bunu açıkça ortaya koymaktadır.
İşin ironik yanı, zaman zaman kamuoyuna yansıyan bazı örnekler, yalnızca bireysel hatalar olarak değil; eleştirel düşünme becerisindeki eksikliklerin de göstergesi olarak tartışılmaktadır.
Buna örnek olarak kamuoyunda yer bulan şu tür iddialar gösterilebilir:
Kayseri Hayvanat Bahçesi'ne gerçek bir dinozor getirildiğine inanan bir biyoloji öğretmeni,
Mısır piramitlerinin Türkiye'den kaçırıldığını iddia eden bir tarih öğretmeni,
Latin alfabesini Türklerin bulduğunu söyleyen bir Türkçe öğretmeni,
İslam peygamberinin Türk olduğunu ileri süren bir din kültürü öğretmeni,
"Allah yaşasaydı AK Parti'ye oy verirdi." ifadesini kullanan bir gazeteci,
15 Temmuz gecesi tankların egzozuna atlet tıkanarak durdurulduğuna ilişkin açıklamalar.
Bu örneklerin doğruluğu ya da yanlışlığından bağımsız olarak, toplumda kolayca karşılık bulabilmeleri üzerinde düşünülmesi gereken asıl meseledir.
Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca okuryazarlık oranı değildir; bilgiyi sorgulama, kanıt arama ve eleştirel düşünme becerisidir.
Cumhuriyet'in asıl hedefi de yalnızca okuma yazma bilen insanlar yetiştirmek değil; aklını kullanan, bilimsel düşünceyi benimseyen ve hiçbir otoriteyi sorgulanamaz görmeyen özgür yurttaşlar yetiştirmekti.
Bu hedef tam anlamıyla gerçekleşmediği sürece, cehalet yalnızca biçim değiştirir; fakat varlığını sürdürmeye devam eder.
SONUÇ: CUMHURİYET'İN ASIL DEVRİMİ HÂLÂ EĞİTİMDİR
Türkiye'nin bugün ihtiyacı yeni bir elit yaratmak değildir.
Yeni bir yurttaşlık bilinci yaratmaktır.
İnsanları bir lidere, partiye, tarikata, cemaate, aşirete veya herhangi bir otoriteye bağımlı olmaktan çıkarıp kendi aklıyla karar verebilen bireyler haline getirmektir.
Çünkü gerçek Cumhuriyetçilik;
kul yaratmak değil yurttaş yaratmaktır.
İtaat istemek değil sorgulamayı öğretmektir.
Dogmayı değil bilimi esas almaktır.
Sandığı kutsamak değil, sandığa giden insanı özgürleştirmektir.
Ve belki de en önemlisi:
Cumhuriyet'in gerçek düşmanı cahil insan değildir; insanları cahil bırakarak onların cehaletinden siyasi güç devşiren düzendir.
Bu nedenle Türkiye'nin yüz yıllık hikâyesini yalnızca "Cumhuriyet kuruldu" diyerek tamamlanmış bir hikâye olarak görmek yanlıştır.
Cumhuriyet kuruldu.
Ama Cumhuriyet'in yaratmak istediği özgür, bilinçli ve sorgulayan yurttaşın mücadelesi hâlâ devam ediyor.
Türkiye'nin Tapu senedi olan 24 Temmuz 1923 tarihinin yıl dönümü, kutlu olsun.
Ozan
24 temmuz 2026















