12 Mayıs 2026 Salı

OYUNUN ADI: "ERKEN SEÇİM"

 OYUNUN ADI: "ERKEN SEÇİM"



Yaşadığımız ülkede artık siyaset, halkın kaderini belirleyen demokratik bir mücadeleden çok, önceden yazılmış bir tiyatro oyununa benziyor. Başrol oyuncuları belli, yardımcı oyuncular belli… Bize, yani halka ise çoğu zaman sorgulamadan izleyici olmak düşüyor. Kimi sahnede alkış tutuluyor, kimi sahnede öfke büyüyor; ama perde hiç kapanmıyor, roller hiç değişmiyor.

Oyunun adı: “Erken Seçim”



Normal şartlarda seçimlerin Mayıs 2028’de yapılması gerekiyor. Ancak 2024 yerel seçimlerinde birinci parti çıkan CHP, uzun süre AKP’yi erken seçime zorladı. “Bu sonuç bir güven oylamasıdır” denildi. 
"En geç 2025 Kasım ya da 2026 Mart ayında sandığın kurulması gerektiği savunuldu. Hatta daha geç yapılacak bir erken seçimin kabul edilmeyeceği, Erdoğan’ın yeniden aday olabileceği 2028 senaryosuna destek verilmeyeceği" açık açık ifade edildi.
Fakat bugün gelinen noktada, CHP Genel Başkanı Özgür Özel çıkıp “Seçimler Ekim 2027’de yapılacak, önemli olan Erdoğan’ı sandıkta yenmektir” diyorsa, ortada ciddi bir siyasi çelişki vardır.
Çünkü Ekim 2027’de yapılacak bir seçim, mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesinin önünü açan formüldür. Bu formül uzun süredir iktidar çevrelerinde dillendiriliyordu. Bugün aynı söylemin ana muhalefet tarafından da kabul edilmesi, doğal olarak şu soruyu büyütüyor:
Madem “Erdoğan bir daha aday olmamalı” deniyordu, şimdi neden onun yeniden adaylığını mümkün kılan takvim meşrulaştırılıyor?

Daha da önemlisi, toplumun hafızasında hâlâ taze duran bir gerçek var. 
Geçtiğimiz seçimlerde milyonlarca insan “kesin kazanıyoruz” propagandasıyla umutlandırıldı, fakat ortaya çıkan tablo yine Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarını sürdürmesi oldu. O dönemde süreci yöneten Kemal Kılıçdaroğlu hakkında bugün toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir hayal kırıklığı ve kandırılmışlık duygusu bulunuyor.
Şimdi ise benzer bir siyasi atmosfer yeniden kuruluyor. Sürekli ertelenen hesaplaşmalar, kontrollü muhalefet dili, sistemin sınırlarını aşmayan çıkışlar ve sonunda iktidarın önünü açan hamleler… Tüm bunlar, “Geçen seçimde Kılıçdaroğlu’nun üstlendiği rolü, önümüzdeki seçimlerde Özgür Özel mi üstlenecek?” sorusunu kaçınılmaz hâle getiriyor.

İşte tam da bu yüzden toplumun önemli bir kısmı, siyasetin gerçek bir mücadeleden çok kontrollü bir gerilim üzerinden yürütüldüğünü düşünüyor. Meydanlar, mitingler, sert açıklamalar, televizyon tartışmaları… Hepsi halkın öfkesini diri tutan ama düzenin sınırlarını aşmayan bir senaryonun parçaları gibi duruyor.
Çünkü bu ülkede yıllardır değişmeyen şey şu: İktidar kaybetmemek için korkuyu kullanıyor, muhalefet ise kazanamamanın bahanesini üretmeye devam ediyor. Olan yine halka oluyor. Yoksulluk büyüyor, adaletsizlik derinleşiyor, gençlerin umudu tükeniyor; ama siyaset kurumu hâlâ koltuk hesapları ve seçim mühendisliği üzerinden tartışılıyor.

Belki de asıl mesele seçimlerin hangi tarihte yapılacağı değil, halkın gerçekten iradesini ortaya koyabileceği bağımsız, halkçı ve düzen dışı bir siyasal seçeneğin neden hâlâ ortaya çıkamadığıdır. Çünkü aynı oyunun figüranları değişse bile, sahne aynı kaldığı sürece halk sadece izleyici olmaya devam eder.

Ozan 
11 Mayıs 2026

GEÇMİŞİN HATALARI BUGÜNÜN SONUCUDUR.

GEÇMİŞİN HATALARI BUGÜNÜN SONUCUDUR.



Bugün ortaya çıkan tablo, CHP’nin yıllardır sürdürdüğü “seçilebilir adam”, “medyatik isim”, “parlak CV” siyasetinin kaçınılmaz sonucudur. Halkın içinden gelen, örgütlü mücadele kültürü taşıyan, sınıf bilinci olan kadrolar yerine; kariyer hedefi peşinde koşan, düzenle uyumlu, sermayeyle ve devlet mekanizmasıyla çatışmaktan özellikle kaçınan figürler tercih edildi. Üstelik bu isimlerin bir kısmı, üç-dört dönem milletvekilliğinin ardından adeta ödüllendirilir gibi belediye başkanlıklarına taşındı.

Ortaya çıkan siyasetçi tipi ise tam da bugünkü tabloyu yarattı:

İlk fırtınada yön değiştiren, ilk baskıda çözülen, ilk korkuda teslim olan bir anlayış…
Bugün saf değiştiren belediye başkanlarına dikkat edin; neredeyse tamamı, ezilenlerin değil ezenlerin yanında saf tutuyor. Çünkü onların siyaseti halk için bedel ödemek değil, koltuğu korumak üzerine kuruldu.
Oysa halkçılık, devrimcilik, demokratlık, sosyal demokratlık ( bu tanımlara sahip kişiler değiller), kürsülerde yüksek sesle konuşmak, meydanlarda hamasi nutuklar atmak değildir. Baskı karşısında geri adım atmadan durabilmek, kişisel çıkar uğruna halkın iradesini satmamaktır. Namuslu siyaset biraz da budur. 
Güçlünün yanında eğilip bükülmemek, rüzgâra göre yön değiştirmemek, halkın verdiği emanete ihanet etmemektir.


Bir Türk Atasözü der ki;
“Er bozulursa, aile bozulur. Hatun bozulursa, ulus bozulur. Ondandır ki erkek çocuğu yetişirse fert, kız çocuğu yetişirse toplum olur.”

Son söz:
Ne yazık ki, bu ülkenin toprağı bozuldu, bilimi, irfanı bozuldu derken, ahlakı ve nihayetinde kadınları bozuldu...
Ozan
09 Mayıs 2026


7 Mayıs 2026 Perşembe

CUMHURİYETİ DEVRİMCİLER KURDU

  CUMHURİYETİ DEVRİMCİLER KURDU    



Süreyya Önder’in “Cumhuriyetin ne hayrını gördük?” söylemi üzerinden Atatürk’ü ve Cumhuriyeti tartışmaya açmak, esasında konuyu bilinçli olarak saptırmaktır. Bu tür çıkışlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğuna, hangi koşullarda ve kimlerin karşısında kurulduğuna dair tarihsel bilinçten uzak söylemlerdir.

Evet, Türkiye’nin kuruluş yıllarında cumhuriyetçilerle karşıdevrimciler arasında ciddi fikir ayrılıkları vardı. Halifeciler, Amerikan mandacılığı isteyenler, İngiliz himayesini savunanlar… Bunların hepsi tarihsel olarak kayıtlıdır. Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy,Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar’ın kimi zaman halifeciliğe, kimi zaman mandacılığa göz kırpan tavırları belgelenmiştir. Ancak asıl mesele bu değildir.

Mesele, Atatürk ve arkadaşlarının bu görüşleri bertaraf ederek çağdaş, laik ve bağımsız bir cumhuriyet kurmuş olmalarıdır. Bizim tartışmamız gereken; Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin onun ölümünden sonra nasıl yönetildiği, nasıl yozlaştırıldığı ve nasıl geriletildiğidir. Cumhuriyetin değerlerini kimler ileriye taşıdı, kimler geriye itti? 1946 yılında Köy enstütilerinin kapatma kararını kim verdi, sonrasında kapatan kim oldu? Marşal yardımını kim aldı, MEB Amerika denetimine kim açtı?. Atatürk devrimlerinin devamını isteyen antiemperyalist, cumhuriyetçi, devrimci gençleri kimler idam edilmesine karar verdi? 12 eylülün Amerika'nın bizim çocukları olan paşaları kimlerdi, o paşalar hangi çocukların yaşını büyüterek idama gönderdiler?

Yakın zamanda taşımalı eğitim hayaliyle öğretmenleri uzaklaştırıp, köyleri imamlara kim teslim etti? çok var konuşmamız gerekenler! Bugün konuşmamız gereken budur. Sorun Cumhuriyet değil, Atatürk sonrası kifayetsiz muhterislerin ülkenin üzerine kara bulut gibi çökmesi ve yönetmesidir. Sorun, Yakup Kadri'nin "Yaban" romanında var olan halkın yeniden siyasi saikle vucut bulup canlandırılmasıdır.

Cumhuriyet’in sorunu Atatürk değil, cumhuriyetin değerlerini içselleştiremeyen ve onu geriye götüren yöneticilerdir.

Sırrı Süreyya Önder’in sorusu yanlış adrestedir. Cumhuriyet'in suçu yoktur; onu yozlaştıranların suçu vardır.

Bugün konuşmamız gereken; 1923’te kurulan bu çağdaş cumhuriyetin nasıl yeniden ayağa kaldırılacağıdır.

Laiklik, bilim ve hukuk devleti esas alınmalı,

Emperyalizmin tüm biçimlerine karşı durulmalı,

Gençlere, kadınlara ve emeğe dayanan yeni bir demokratik atılım yapılmalıdır.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet; onu yozlaştıranlara rağmen hâlâ bu toprakların en sağlam teminatıdır.

Tartışmamız gereken; bu teminatı nasıl yeniden güçlendireceğimizdir.

Ozan 

07 Mayıs 2025

6 Mayıs 2026 Çarşamba

BİR GAZETENİN BANDIRMA KAMUOYUNU YANILTICI HABER YAPMASI

 BİR GAZETENİN BANDIRMA KAMUOYUNU YANILTICI HABER YAPMASI



Yerel basının en temel sorumluluğu, kamuoyunu doğru, eksiksiz ve bağlamından koparmadan bilgilendirmektir. Ancak son günlerde bir gazetenin, uluslararası bir metni çarpıtarak Bandırma kamuoyuna sunması, bu sorumluluğun açıkça ihlal edildiğini göstermektedir.


Aşağıda yer alan İngilizce metnin Türkçe çevirisi ortadadır. Metinde Bandırma Belediyesi’ne atfedilen özel bir “başarı öyküsü”, “üstün performans” ya da “örnek belediyecilik” vurgusu bulunmamaktadır. Buna rağmen söz konusu gazete, metni kendi yorumlarıyla genişletmiş, olmayan anlamlar yüklemiş ve kamuoyunu yanıltıcı bir çerçeve içinde sunmuştur. Bu durum, habercilikten çok algı yönetimi olarak değerlendirilmelidir.

Metnin Türkçe çevirisi açık ve nettir
"Bugün Bloomberg CityLab 2026’da, Bandırma Belediyesi, Bloomberg Philanthropies Gençlik İklim Eylem Fonu’nun genişlemesi kapsamında seçilen 300 şehirden biri olarak açıklanmıştır. Bu küresel program çerçevesinde Bandırma Belediyesi, gençlerin öncülük ettiği fikirlerin hayata geçirilmesini desteklemektedir. Aynı zamanda bu süreç, gençlerin yerel yönetime katılımına olan inancı güçlendirmeyi ve kentleri daha güvenli, daha güçlü ve daha dayanıklı hale getirmeyi amaçlamaktadır."



Görüldüğü üzere metin, yüzlerce şehir arasında yer almayı ifade eden bir program katılımını anlatmaktadır; herhangi bir sıralama, ödül ya da ayrıcalıklı bir başarı vurgusu içermemektedir.
Buna rağmen haberin, Bandırma Belediyesi’ne özgü abartılı bir başarı hikâyesine dönüştürülmesi, gazetecilik etiğiyle bağdaşmamaktadır.
Basın; gerçeği eğip bükme, eksik bilgiyi büyütme ya da sıradan bir gelişmeyi olağanüstü gibi sunma aracı değildir. Aksi hâlde halkın doğru bilgiye ulaşma hakkı zedelenir, güven duygusu aşınır ve yerel medya kendi meşruiyetini tartışmalı hâle getirir.
Bandırma kamuoyunun ihtiyacı; propaganda değil, gerçekliktir. Ve gerçekler, çarpıtılarak değil olduğu gibi aktarıldığında değer kazanır.
Ozan
06 Mayıs 2026

BANDIRMA’DA SİYASAL ve TOPLUMSAL ÇÜRÜME

 BANDIRMA’DA SİYASAL ve TOPLUMSAL ÇÜRÜME 



Bandırma’da küçük otobüsler hizmete sokulduğunda, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nin başında AKP’li Yücel Yılmaz vardı. O günlerde Bandırma’daki STK temsilcileri “otobüsler yetersiz, küçük, ihtiyacı karşılamıyor” diyerek protesto etti.
Bu tepki yerindeydi, haklıydı. Çünkü mesele halkın günlük yaşamını doğrudan etkileyen bir hizmet sorunu idi.

Ardından yönetim değişti. Büyükşehir Belediyesi bu kez CHP’li Ahmet Akın’a geçti.
Peki ne oldu?
Aynı otobüsler bir anda büyüdü mü?
Hizmet kalitesi sihirli bir değnekle düzeldi mi?
Sorun ortadan kalktı mı?
Hayır. Hiçbir şey değişmedi.
Ama değişen bir şey vardı: Sessizlik.
Dün sokağa çıkanlar, bugün suskun.


Merkezi iktidarın, Bandırma’daki değerli bir kamu varlığı olan General Balcı çamlığının özelleştirme kapsamına alması üzerine yine aynı STK’lar ayağa kalktı. Belediye başkanının da katılımıyla sert açıklamalar yapıldı, protestolar düzenlendi.
Bu da haklı bir tepkiydi. Çünkü kamusal varlıkların korunması, toplumun ortak çıkarıdır.

Ancak aynı Bandırma’da, belediye meclisi kararlarıyla her ay parça parça satılan araziler var.
Bu araziler yalnızca bugünün değil; yarının Bandırma’sına ait.
Çocukların oynayacağı parklar, kurulacak okullar, nefes alınacak yeşil alanlar…
Kısacası kentin geleceği elden çıkarılıyor.

Peki bu satışlara karşı aynı STK’lar nerede?
Neden aynı kararlılık, aynı refleks gösterilmiyor?
Neden aynı sertlikte bir itiraz yükselmiyor?
Sorunun cevabı rahatsız edici ama açık:
İlke değil, kimlik belirleyici hale gelmiş durumda.
Dün “yanlış” olan, bugün yapanın kimliğine göre “görmezden gelinebilir” hale geliyor.
Tepkiler hakka göre değil, iktidarın rengine göre şekilleniyor.
Oysa gerçek sivil toplum; iktidara göre değil, ilkeye göre konuşur. Yanlışa kim imza atarsa atsın karşı çıkar. Haksızlığın karşısında susmaz, tarafını güce göre değil, doğruya göre belirler.
Bandırma’da değişen şey hizmet değil, tutumdur.
Sorunlar yerinde dururken, tepkilerin kaybolması tesadüf değildir.
Eğer ortada bir haksızlık varsa; iktidar değişse de o haksızlık devam ediyorsa, suskunluk artık bir tercih değil, ortaklık anlamına gelir.


Ve unutulmamalıdır:
Faydacılık, eninde sonunda toplumsal çürümeyi derinleştirir.
Ozan 
25 Nisan 2026

5 Mayıs 2026 Salı

BANDIRMA BÜYÜKTÜR KASABA ZİHNİYETİYLE YÖNETİLEMEZ

BANDIRMA BÜYÜKTÜR  KASABA ZİHNİYETİYLE YÖNETİLEMEZ




AK Parti Balıkesir Milletvekili ve Genel Sekreter Yardımcısı Ali Taylan Öztaylan’ın, Bandırma’ya yapılacak Yeni Eğitim ve Araştırma Hastanesi süreci üzerinden ortaya attığı iddialar basına “skandal gecikme” başlığıyla servis edildi.



İddiaya göre: “Biz 2 günde yatırım programına aldırdık, onlar 2 yılda imar planını geçiremediler.”
Tarihleri sıralıyorlar: • 16 Ocak 2024: Yatırım programına alındı, Resmî Gazete’de yayımlandı.
• 15 Şubat 2024: İl Sağlık Müdürlüğü, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi’nden alanın “Sağlık Tesis Alanı” olarak işaretlenmesini talep etti.
Ve ardından klasik propaganda cümlesi geliyor:
“Normalde 2-3 ay sürecek işlem, CHP’li belediyeler arasında pinpon topuna döndü.”

Peki neden CHP’yi, özellikle de dört dönemdir Bandırma’yı yöneten belediye anlayışını eleştiriyorum?
Çünkü ortada yalnızca bir gecikme meselesi yok. Ortada, açık bir algı operasyonuna karşı verilemeyen bir siyasal ve yönetsel cevap krizi var.

Bir AKP milletvekili çıkıp kamuoyunu yönlendiren, yarım gerçeklere dayanan bir söylem kuruyor; ama Bandırma’yı yönetenler buna karşı ne teknik bir açıklama yapabiliyor ne de siyasi bir duruş sergileyebiliyor.
Neden?
Çünkü o makamlara liyakatle değil, dar grup ilişkileriyle, iç hesaplarla, yani siyaset mühendisliğiyle gelmiş kadrolar var. Bu yüzden ne mevzuata hâkimler ne de kamuoyunu doğru bilgilendirecek donanıma sahipler.

Siyaseti hâlâ bir “kasaba yönetimi” düzeyinde kavrayan, belediyeciliği muhtarlık refleksiyle yürüten bir anlayışın sonucu budur. Vizyon yok, öngörü yok, kriz yönetimi yok.
Oysa çok basit bir gerçek var:
Eğer gerçekten istenseydi, küçük bir araştırmayla bile bu iddiaların ne kadar eksik ve yönlendirici olduğu ortaya konulabilirdi.

Şimdi soralım:
Eğer ortada bir “aciliyet” varsa, neden merkezi idare kendi yetkisini kullanmadı?
Çünkü herkesin bildiği ama halktan saklanan bir gerçek var:
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 9. maddesi açıkça şunu söylüyor:
"Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, gerekli gördüğü durumlarda belediyeleri devre dışı bırakarak imar planlarını resen yapma ve onaylama yetkisine sahiptir."

Bu yetki daha önce defalarca kullanıldı.
Örneğin TOKİ tarafından Bandırma’da yapılan konut projelerinde belediyelerin ne onayı alındı ne de sürece dahil edildiler.
Demek ki mesele “yetki yokluğu” değil.
Mesele, siyasi tercih.
Hal böyleyken, çıkıp tüm sorumluluğu belediyelere yıkmak; eksik bilgiyle kamuoyunu yönlendirmek, en hafif tabiriyle bir algı çalışmasıdır.

Ama daha vahimi şu:
Bu algıya karşı gerçeği anlatması gereken yerel yönetimler cılız bir açıklama ile yanıt veriyor.

AK Parti Balıkesir Milletvekili Ali Taylan Öztaylan'ın "750 gündür belediyeyi bekliyoruz" açıklamasına yanıt veren Bandırma belediye başkanı Mirza, "Biz 337 günde imar düzenlemelerini tamamladık. Süreç artık İl Sağlık Müdürlüğü'nde. Projede kalan dere işini DSİ çözecek, BASKİ de olumlu görüş verdi" diyerek sorumluluğun merkezi kurumlarda olduğunu söyledi.

Oysa söylenmesi gereken söylenmemiştir.

"Eğer ortada bir “aciliyet” varsa, neden merkezi idare kendi yetkisini kullanmadı?
Çünkü herkesin bildiği ama halktan saklanan bir gerçek var:
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 9. maddesi" ancak bilgisi var mı? Sorulması gereken soru!

Bilmemek ayıp ve zayıflık değildir, araştırır oğrenir, cevabını verirsin, ancak bilmezsen , aynı zamanda o algının parçası haline gelmektir.

Bandırma’nın sorunu sadece merkezi iktidarın baskısı değildir.
Bandırma’nın asıl sorunu, kendisini yönetenlerin bu baskıya karşı ne söyleyecek sözünün ne de ortaya koyacak iradesinin olmasıdır.
Ve tam da bu yüzden eleştiriyorum:
Çünkü bu şehir, kasaba siyasetinin dar kalıplarına mahkûm edilemeyecek kadar büyüktür.

Ozan 
05 Mayıs 2026

SENDİKALAR NE İÇİN VAR?

 SENDİKALAR NE İÇİN VAR?



TÜİK’in açıkladığı verilere göre yılın ilk dört ayında enflasyon yaklaşık %15. Bu yalnızca bir istatistik değil; doğrudan sofraya, kiraya, faturaya yansıyan bir gerçek.

Sene başında 28 bin lira olarak açıklanan asgari ücretin alım gücü 4 bin 200 lira kayipla bugün yaklaşık 23 bin 800 liraya gerilemiş durumda. 
20 bin lira olan emekli maaşı ise 3 bin lira kayıpla
fiilen 17 bin lira seviyesine düşmüş görünüyor. 
Yani milyonlarca insan için yılın başındaki yaşam standardı bile artık ulaşılamaz hale gelmiş durumda. Kâğıt üzerinde artan ücretler, gerçekte hızla eriyen bir geçim gücüne dönüşmüş durumda.

Buna karşın AKP Grup Başkanı Abdullah Güler’in “Şu anda bu mahiyette gündemimizde herhangi bir çalışma yok” açıklaması, iktidarın emekçilerin yaşadığı bu erimeyi görmezden geldiğini açıkça ortaya koyuyor. 
Dahası, yabancı sermayeye “nitelikli iş gücü” adı altında vergi istisnaları genişletileceği belirtilirken, yerli emekçinin alım gücünün korunmasına dair tek bir somut adımın dahi gündeme gelmemesi, sınıfsal tercihin kimden yana yapıldığını net biçimde gösteriyor.

Tam da bu noktada şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Sendikalar ne için vardır?

Teoride yanıt açık: İşçinin hakkını savunmak, emeği korumak, adil bir yaşam koşulu için mücadele etmek.

Peki pratikte?

Milyonlarca işçi ve emekçi açık bir hak kaybı yaşarken sendikalardan yükselen güçlü, birleşik ve sarsıcı bir ses neden yok? Hükümetle organik bağı bilinen, sarı sendikaların suskunluğu anlaşılabilir. 
Ancak kendisini mücadeleci olarak tanımlayan, DİSK ve KESK gibi konfederasyonların ve bağlı sendikaların bu tablo karşısındaki edilgenliği nasıl açıklanabilir?




Neden genel grev çağrısı yok?
Neden ülke çapında bir direniş hattı örülmüyor?
Neden bu açık yoksullaşma karşısında “artık yeter” diyen bir irade ortaya konmuyor?

Daha da önemlisi,

Neden emekçilerin hakları sistematik biçimde erirken, bu politikaların sorumlularına karşı açık bir siyasal tutum alınmıyor?

Çünkü mesele yalnızca ekonomik değil; örgütsel ve siyasal bir krizdir aynı zamanda. Sendikalar, üyelerinin gerçek gücüne yaslanmak yerine bürokratik yapılara sıkıştıkça, mücadele alanı daralmakta; emekçinin sesi kısılmaktadır.
Oysa tarih gösteriyor ki, haklar verilmez, alınır. Ve bu ancak örgütlü, kararlı ve cesur bir mücadeleyle mümkündür.

Bugün yaşanan tablo, yalnızca iktidarın politikalarının değil, aynı zamanda etkisizleşmiş sendikal anlayışın da sonucudur.

Bu yüzden soru hâlâ ortada duruyor, üstelik her zamankinden daha yakıcı bir biçimde:
Sendikalar ne için vardır?


Aşağıda ise emekçinin sendikal örgütlenmesi için hapiste bulunan sendikacılar.
Saygıyla


Ozan 
05 Mayıs 2026

HALK KİME DENİR?

 HALK KİME DENİR?



Fatsa ilçesinin devrimci belediye başkanı Terzi Fikri yaşasaydı bugün, o sözleri aynı kolaylıkla kuramazdı. “Hangi halk?” diye sorardı önce. Çünkü ortada yekpare, bilinçli, örgütlü bir halk yok; parçalanmış, yönlendirilmiş, birbirine yabancılaştırılmış kitleler var.





Halk kime denir?
Cehaletin ve oportünizmin (çıkarcı) zirvesinde tutulan köylü mü halk?
Sınıfsal çıkarlarını bir kenara itip, dinî referansları kendi hayatının maddi gerçeklerinin önüne koymaya zorlanan işçi mi?
Kendi küçük çıkarlarının peşinde koşarken toplumsal bütünlüğü unutan, egosuna teslim olmuş küçük burjuva mı?
Sokağa bakın: insanlar yürümüyor, yönlendiriliyor. Bireyler yok; sürüler var. Düşünen değil, tepkisiz olan; sorgulayan değil, herşeyi kabullenen kalabalıklar…

Peki bu mu halk?
Sorgulamayan, örgütlenemeyen, yan yana gelemeyen; haklarını talep etmek yerine kendisine dayatılanla yetinmek zorunda bırakılan bir topluluk mu halk dediğimiz?
Halk dediğimiz şey, içinde yaşadığı düzenle sınanır. Ve bizim sınandığımız düzen ortada: adaletsizlik derinleşmiş, eşitsizlik normalleşmiş, liyakat yerle bir edilmiş.

Biraz dikkatle bakın: Liyakatsizliğin normal sayıldığı bu ülkede, ayaklar baş olmuş, başlar ayakların peşine takılmıştır.

Size sunulan milletvekili adaylarına, tepeden atanan parti yöneticilerine bakın. Kaçı daha donanımlı, daha ahlaklı, daha birikimli? Seçilen milletvekilleri mecliste halkın aynasıdır. Kaçı gerçekten sizin hayatınızı, sizin emeğinizi, sizin geleceğinizi temsil ediyor?

Sorulması gereken soru şudur:
Sorun gerçekten “halk” mı, yoksa halkın yerine konulan, düşünmesi ve örgütlenmesi engellenmiş ve bu durumu kabul etmiş bir kitle mi?
Kitle, yığın, kalabalık diğer canlılar içinde geçerlidir, demek ki halk yanlışa dur diyebilmek için yaşar, var olur, vücut bulur. Gerçek halk; sorgulayan, birleşen, hakkını arayan ve kendi kaderini tayin eden halktır.
Onun yokluğunda ise geriye sadece diğer canlılarda olduğu gibi yönlendirilen,yönetilen kalabalıklar kalır.
Halk, var olduğu için değil; direndiği, düşündüğü ve değiştirdiği için halktır.

Son söz Ali Lidar'ın "Alengirli Şiir" den;

Pavyonda tanıdığım bilge bir pezevenk vardı!
Kötü kitaplar okumak kötü yaşamak gibidir derdi.
İyi kitaplar okudum bir boka yaramadı..

Ozan
04 Mayıs 2022

3 Mayıs 2026 Pazar

SEÇTİĞİN VEKİL SEN SEFİLSİN

 SEÇTİĞİN VEKİL SEN SEFİLSİN

Güzel bir tespit, ama
eksik bırakılmış bir çığlık gibi…
Adı: Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi
Vekil sayısı: 600
İçeriği: Büyük çoğunluğu iş insanı, sermaye temsilcisi…
Geri kalanı: Avukatlar, teknokratlar, toprak sahipleri…

Peki bunları seçen kim?
İşçi, işsiz, memur, emekli, ev kadını, köylü, esnaf…
Yani bu ülkenin gerçek yükünü sırtlayanlar.

Ortada tuhaf bir terslik yok mu?
Filmin adı: Demokrasi
Senaryoyu yazanlar: Asiller (sermaye sahipleri)
Rol verilenler: Sefiller (halk)
Hayatı yaşayanlar: Vekiller

Ve perde her seçimde yeniden açılıyor…
Eğer bu tabloya itiraz edilmezse, aynı senaryo tekrar tekrar oynanacaktır. Sahne değişmeyecek, sadece oyuncuların kostümü değişecek.
AKP gider, CHP gelir…
Biraz nefes alırsın belki.
Biraz daha özgürlük, biraz daha adalet, biraz daha eğitim…
Ama sadece “biraz.”
Çünkü düzen aynı kaldıkça, sonuç değişmez.
Sadece dozaj değişir...

Ve yine:
Filmin adı: Demokrasi
Yazanlar: Asiller
Oynayanlar: Sefiller
Yaşayanlar: Vekiller



Asıl mesele tam burada başlıyor…
İşçi, emek-sermaye çelişkisini bilmez, emeğinin neden değersizleştiğini sormadıkça,
İşsiz, neden işsiz bırakıldığını anlamadıkça,
Köylü, neden toprağını ekemediğini sorgulamadıkça,
Memur, neden maaşının kiraya yetmediğini görmedikçe,
Emekli, neden torununa harçlık veremediğini konuşmadıkça,
Ev kadını, neden pazara çıkamaz hale geldiğini dile getirmedikçe,
Esnaf, neden siftahsız kepenk kapattığını hesaplamadıkça…
Hiçbir şey değişmez.

Hayat aslında basit bir hesap:
Ya ezensindir…
Ya ezilen.

Yukarıda saydığım tüm insanlar ve meslekler aslında ezilen insanlar ancak sınıfını bilmeyen insanlar toplumu. Sınıfsal bilincinde olmadığı için ezildiğinin de bilinci yok.
Ayrıca ilkokulda aldığı yarışmacı eğitim ve hurafeci din bilgisinin sonucu ahlaksal bir vücut buluyorken,;
Geçmişten günümüze;
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyen toplum emek-sermaye çelişkisini bilir mi?
Devletin malı deniz yemeyen keriz diyen toplum hırsızlıklığa tepki verir mi?
Bu öğretiyle yetiştirilen kuşak tabiki buna uygun hareket eder.

DNA işlenmiş, bozulmuş toplumsun

Meclise bak:
Oy verdiklerin hangi tarafta?
Ya Sen?
Sen o mecliste yoksun bugüne kadar da olmadında.
Adın yok, sesin yok, temsilin yok. Oysa sayıca çoğunluk sensin. yüzde doksan sensin. Ama o salonda senin yerine konuşan yok. insan yerine konulmamışsın...
Sen sadece seçim günü hatırlanan,sandıkta meşruiyet üreten bir “araç”sın.

Tıpkı Victor Hugo’nun anlattığı gibi:
Sefilsin… ama farkında değilsin.

Senin oy verdiğin vekil lüks araçlara biner, sen otobüs parasını hesaplarsın yada altmış beş yaş kartını.
O, viski kadehini kaldırıp sana Nazım Hikmet'den umut anlatır, oysa sen sofrana ekmek koymanın derdindesin.
O, estetik implant gülüşlerle meydana çıkar, sen dişsizliğini saklayarak çorba içersin.
Onun çocuğu özel okula, özel araçla gider, seninki açlıkla, eşitsizlikle büyür.
Şimdi kendine dürüstçe sor, bu tabloda sen neredesin?
Vekil mi, sefil misin?
Ozan
30 Nisan 2026


İKİZDERE ÜZERİNDEN BİR HESAPLAŞMA

 İKİZDERE ÜZERİNDEN BİR HESAPLAŞMA



Rize İkizdere’de yaşananlar, sadece bir doğa talanı meselesi değil; aynı zamanda siyasal tercihlerin sonuçlarıyla yüzleşme meselesidir. Yıllarca “ırmağın akışına ölürüm Türkiye’m” diyerek oy verenler, bugün o ırmakların şirketlere devredilmesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu bir tesadüf değil, doğrudan bir tercihin sonucudur.


Kimse kimseyi yalnız bırakmaktan söz etmiyor; ancak dayanışma, sadece mağduriyet anında hatırlanacak bir duygu değildir. Dayanışma, aynı zamanda ortak bir bilinç, ortak bir sorumluluk gerektirir. Ülkenin kaynakları talan edilirken sessiz kalanlar, hatta bunu destekleyenler, bugün yaşanan yıkımın dışında değildir.



Rize İkizdere köylülerini yalnız bırakın, onlar, "ırmağın akışına ölürüm Türkiye'm" türküsüyle oy verdikleri belediye başkanına, ya Allah bismillah diye oy verdiği AKP ile başbaşa kalsınlar.

Yardım, destek vicdanlı namuslu insanlara yapılır, torunlarının geleceğini satanlara, mahalle yanarken saçını tarayanlara yapılmaz.
Ülke talan edilirken, gerici, oportünist (çıkarcı) İkizdere'nin, hemşerimiz diye övündükleri bu ülkeyi yönetiyor zaten. Ülkeyi yönetenlerin adamı ve her ihaleyi alan  Cengiz inşaat, Türk halkının  'A.ına koymak istiyordu." İlk denemesini ‘hısım hısıma bir kısım koyarmış,  mütedeyyin ve müsluman İkizdere halkının önceliği olup, izin vermek gerekir..

Doğa sever İkizdere halkı ve sözde çevreciler, hemşerileri Cengiz inşaat denizi doldurup 5 yıldızlı otel yaparken görmezden gelip ölü taklidi yapmışlardı.Rize Pazar'da denizi doldurup havalimanı inşaatına sesini çıkartmadı  ancak aynı avane takım İkizdere'ye gelince çığlık atıyor.

Ersin Yılmaz isimli Hopa'da yaşayan bir yurttaşlarımız neden destek vermeyeceğimizi kısaca özetlemiş.
"Biz başka bir konu için hopadan rizeye gitmiştik destek olalım diye bize rizede terörist istemiyoruz diye saldırmaya çalıştılar siz olsanız bidaha gidermiydiniz."

Karadeniz'e heykeli dikilmesi gereken Terzi Fikri'ye, Aydınlanmacı eğitimci Hopa'lı Metin Lokumcu'ya sahip çıkmayan Samsun'dan- Rize'ye kadar her halk seçtiğiyle sorumludur ve bedelini ödemek zorundadır.

Vatan demeyin sakın, toprağına, deresine akışına ölenlerle, yerli ve milliyiz  diyenlerin yönettiği ancak vatanın tüm değerlerinin satıldığı, toprakların zehirlendiği, ormanları yakıp imara açan, derelerin HES projeleriyle akışını değiştiren bir ülke de yaşıyoruz!.

Acımak insana özgüdür, ama ülke yanarken, yakanlara destek veren, dini önceleyip ahlakı yok sayanlarla asla yanyana gelinmez.

İkizdere’de olan, destek verenler, Rize ve  İkizdere halkı kadar oportünist ve çıkarcıdır...

Not: Hopa'lı birinin attığı twit konuyu özetliyor.




Ozan
03 Mayıs 2021

YAŞIYOR GİBİ YAPIYORUZ

 YAŞIYOR GİBİ YAPIYORUZ 



“Ayağının altındaki kaldırım taşları gibi her şey sağır, her şey cansızdır onun için…”
Suç ve Ceza’da Fyodor Dostoyevski’nin çizdiği o ruh hâli, bugün sadece bir karakterin değil, adeta bir toplumun portresine dönüşmüş durumda.

Yaşıyoruz…
Ya da yaşıyor gibi yapıyoruz.

Eğitimden sağlığa, adaletten insan haklarına; demokrasiden özgürlüklere kadar her alanda yaşanan yetersizlikler artık tartışma konusu olmaktan çıkmış, sıradanlaşmıştır. Liyakatin yerini sadakatin aldığı, yetkinliğin geri plana itildiği bir düzende; çürüme yalnız kurumlarda değil, hayatın en temel alanlarında hissedilmektedir.

Ekonomik kriz, yönetememe hali ve bilinçli siyasal tercihler sonucunda; çocuklar yeterli beslenemiyor. Protein alamadığı için fiziksel ve zihinsel gelişimi gerileyen bir nesil yetişiyor. Bu bir iddia değil, bir gerçek.
Ama duymadınız…
Görmediniz…
Ya da görmek istemediniz.




Buradan açıkça sesleniyorum:
İktidar sahiplerine, bakanlara, bürokratlara, yerel yöneticilere…
Madem bu gidişatı değiştiremiyorsunuz  ya da değiştirmek istemiyorsunuz. Hiç olmazsa insanların en temel hakkına dokunmayın.
Gıdaya sahip çıkın.
Denetim yapın.
Bu topluma zehirli, sağlıksız, denetimsiz ürünleri reva görmeyin.

Çünkü mesele artık sadece yoksulluk değil;
Mesele, sağlıksızlık, çaresizlik ve göz göre göre bir toplumun çöküşüdür.




Bugün geldiğimiz noktada, Dostoyevski’nin o cümlesini günümüze uyarlarsak:
Ayağının altındaki kaldırım taşları gibi her şeyin sağır ve cansız olduğu bir ülkede, insanlar sadece yaşamıyor, hissizleşiyor.
Ve en tehlikelisi de bu:
Bir toplumun acıya alışması, sessizliğe razı olmasıdır.
Ozan
03 Mayıs 2026