27 Temmuz 2026 Pazartesi

CUMHURİYET'İN YARIM KALAN DEVRİMİ: YURTTAŞLIK BİLİNCİ

 CUMHURİYET'İN YARIM KALAN DEVRİMİ: YURTTAŞLIK BİLİNCİ



KÖYDEN KENTE GÖÇ, EĞİTİM VE SİYASAL ELİTLEŞME


Galatasaray Üniversitesi'nden Doç. Dr. Ahmet Kuyaş'ın verdiği rakam, Cumhuriyet'in hangi toplumsal zeminde kurulduğunu anlamak açısından son derece çarpıcıdır:

1923'te okuryazarlık oranı yüzde 10'un altındadır. 1935'te ise ancak yüzde 19,25'e ulaşmıştır.

Bu şu anlama gelir: Cumhuriyet'in kuruluşundan 12 yıl sonra bile toplumun yüzde 80'inden fazlası okuma yazma bilmiyordu.

İşte Türkiye'nin bugün hâlâ tartıştığı birçok sorunun başlangıç noktası tam da burasıdır.


CUMHURİYET BİR DEVLETİ DEĞİL, BİR TOPLUMU DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞIYORDU


1923'te kurulan Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değişikliği değildi. Asıl mesele, yüzyıllarca kulluk ilişkileri içinde yaşamış bir toplumu tebaa olmaktan yurttaşlığa taşımaktı.

Ancak ortada çok büyük bir sorun vardı:

Yeni devletin kurduğu kurumları anlayacak, işletecek ve topluma aktaracak eğitimli insan sayısı son derece azdı.

1928'de Harf Devrimi yapıldığında okuryazarlık zaten çok düşük düzeydeydi. 1 Kasım 1928'de kabul edilen yeni Türk harfleri 3 Kasım'da yürürlüğe girdi. Gazete ve dergiler kısa süre içinde yeni harflerle yayımlanmaya başladı; 1 Ocak 1929'dan itibaren kitapların yeni harflerle basılması esas alındı.

Dolayısıyla mesele yalnızca alfabenin değiştirilmesi değildi.

Asıl mesele, okuma yazma bilmeyen milyonlarca insanın eğitim yoluyla yurttaşa dönüştürülmesiydi.

Genç Cumhuriyet'in önündeki en büyük tarihsel görev buydu.


CUMHURİYET'İN ZORUNLU ELİTLERİ

Fakat yeni devletin acil olarak kadroya ihtiyacı vardı.

Öğretmen gerekiyordu. Doktor gerekiyordu. Mühendis gerekiyordu. Hukukçu, subay, memur, yönetici gerekiyordu.

Fakat bunları yetiştirecek eğitim sistemi henüz yeterli değildi.

Bu nedenle Cumhuriyet, Osmanlı'dan devraldığı eğitimli insan kaynağına ve Millî Mücadele'ye katılan Osmanlı bürokratlarına büyük ölçüde dayanmak zorunda kaldı.

Böylece ortaya bir çelişki çıktı:

Halk egemenliğine dayalı bir Cumhuriyet kurulmuştu; fakat halkın büyük bölümü henüz Cumhuriyet'in gerektirdiği eğitim ve yurttaşlık bilincinden yoksundu.

Devleti kuran kadrolar ile toplumun büyük bölümü arasındaki eğitim ve kültür farkı böylece daha başlangıçta ortaya çıktı.

Bu nedenle Cumhuriyet'in ilk dönemindeki yönetici kadroları yalnızca "Elit" veya "Beyaz Türk" diye suçlamak da, onları bütünüyle kutsamak da tarihsel gerçeği açıklamaz.

Onlar bir bakıma Cumhuriyet'in zorunlu seçilmişleri yada elitleriydi.

Sorun, bu geçici zorunluluğun zaman içinde kalıcı bir toplumsal hiyerarşiye dönüşmesiydi.


ASIL SORUN: HALKI EĞİTMEK Mİ, HALK ADINA YÖNETMEK Mİ?

Cumhuriyet'in temel sorusu burada ortaya çıkıyordu:

Halkı eğitip yurttaşlaştıracak mıyız, yoksa halkın yerine karar veren bir yönetici sınıf mı oluşturacağız?

Birincisi demokratik Cumhuriyet'in yoludur.

İkincisi ise halk adına halkı yönetme anlayışıdır.

Cumhuriyet'in en büyük tarihsel sınavı da burada başladı.

Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.

Demokrasi; okuyabilen, sorgulayabilen, eleştirebilen, hukukun üstünlüğünü kavrayabilen, bireysel haklarının farkında olan ve siyasal tercihlerini özgür iradesiyle yapabilen yurttaşların rejimidir.

Eğitim yoksa demokrasi biçimsel kalabilir.

Yoksulluk ve cehalet devam ediyorsa sandık, güçlü olanın zayıf olanı yönlendirdiği bir araca dönüşebilir.


KÖY ENSTİTÜLERİ: YARIM KALAN EĞİTİM DEVRİMİ

Bu nedenle Köy Enstitüleri meselesi yalnızca bir eğitim politikası meselesi değildir.

Köy Enstitüleri, Anadolu'nun köylüsünü yalnızca okuryazar yapmak değil; onu üreten, düşünen, sorgulayan ve yurttaşlık bilincine sahip bir birey haline getirme iddiası taşıyordu.

Köyde yaşayan insanın kaderini değiştirmek, aynı zamanda Türkiye'nin siyasal kaderini değiştirmek anlamına geliyordu.

Çünkü eğitimli köylü;

ağaya daha az bağımlı olur,

şeyhe daha az bağımlı olur,

tarikatın ve cemaatin etkisine daha dirençli olur,

siyasetçinin vaatlerine daha eleştirel yaklaşır,

ve en önemlisi kendi aklıyla karar verme kapasitesi kazanır.

İşte tam da bu nedenle eğitim meselesi Türkiye'de hiçbir zaman yalnızca eğitim meselesi olmadı.

Eğitim, aynı zamanda bir iktidar meselesiydi.


ÇOK PARTİLİ HAYAT VE HAZIR OLMAYAN TOPLUM

Türkiye'nin çok partili hayata geçişi de bu tarihsel gerçeklikten bağımsız değerlendirilemez.

Demokratik seçimlerin yapılması başka şeydir; demokratik yurttaşlık kültürünün toplumun geniş kesimlerine yerleşmesi başka şey.

1946'da çok partili hayata geçildiğinde Türkiye hâlâ büyük ölçüde köylü bir toplumdu. Eğitim düzeyi düşüktü. Ekonomik bağımlılık ilişkileri güçlüydü. Toprak ağalığı, aşiret, tarikat, cemaat ve geleneksel otorite ilişkileri birçok bölgede toplumsal hayat üzerinde etkiliydi.

Böyle bir ortamda sandığın ortaya çıkması, otomatik olarak demokratik yurttaşın ortaya çıkması anlamına gelmez.

İşte Türkiye'nin temel çelişkilerinden biri burada ortaya çıktı:

Cumhuriyet modern bir siyasal sistem kurmuştu; fakat modern yurttaşı yaratma süreci henüz tamamlanmamıştı.

Ve bu boşluk, zaman içerisinde farklı siyasal aktörler tarafından dolduruldu.


KÖYDEN KENTE GÖÇ, KÖYÜ ORTADAN KALDIRMADI

Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 80'inden fazlası şehirlerde yaşamaktadır. Köylerde yaşayanların oranı ise yüzde 20'nin altındadır.

Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:

Şehirleşmek ile kentlileşmek aynı şey değildir.

Köyden kente göç eden insan adresini değiştirmiştir; fakat beraberinde kültürünü, alışkanlıklarını, inançlarını, geleneklerini, aile yapısını ve siyasal reflekslerini de taşımıştır.

Bugün şehirlerde yaşayan milyonlarca insanın anne ve babası veya büyükanne ve büyükbabası köy kökenlidir.

Dolayısıyla bugünkü Türkiye'yi yalnızca "şehirleşmiş Türkiye" olarak okumak büyük bir yanılgıdır.

Türkiye'nin şehirleri büyümüş olabilir.

Fakat şehirlerin büyümesi, toplumsal zihniyetin aynı hızla değiştiği anlamına gelmez.

Köyden kente göç, Anadolu'yu şehirlerden çıkarmamıştır.

Anadolu şehirlere taşınmıştır.

İşte bugünün siyasal, kültürel ve toplumsal çatışmalarının önemli bir bölümü bu tarihsel dönüşümün izlerini taşımaktadır.


SİYASAL İSLAMIN YÜKSELİŞİNİ SADECE SANDIKLA AÇIKLAYAMAYIZ

Türkiye'de siyasal İslamın yükselişini yalnızca "halk böyle istedi" diyerek açıklamak eksik kalır.

Bunun arkasında eğitim politikaları, ekonomik eşitsizlik, kırsal-kentsel dönüşüm, göç, toplumsal aidiyetler, geleneksel otorite ilişkileri, Soğuk Savaş koşulları ve devletin farklı dönemlerde izlediği politikalar birlikte değerlendirilmelidir.

Özellikle eğitim alanındaki boşluklar, yalnızca devlet tarafından değil; tarikatlar, cemaatler ve çeşitli dini yapılanmalar tarafından da doldurulmuştur.

Devletin ulaşamadığı yerde başkaları örgütlenmiştir.

Devletin okul açmadığı yerde başka yapılar eğitim vermiştir.

Devletin yurttaşlık bilincini yeterince geliştiremediği yerde başka otoriteler insanlara kim olduklarını, nasıl yaşamaları gerektiğini ve kime itaat edeceklerini anlatmıştır.

İşte asıl tehlike burada başlamıştır.

Çünkü Cumhuriyet'in temel felsefesi bireyi özgürleştirmektir.

Tarikat ve cemaat kültürünün temel mantığı ise bireyi bir otoriteye bağlamaktır.

Bir tarafta akıl ve bilim vardır.

Diğer tarafta itaat ve dogma.

Bir tarafta yurttaşlık vardır.

Diğer tarafta kulluk ilişkisi.

Bu iki anlayışın çatışması, Türkiye'nin yaklaşık yüz yıllık siyasal tarihinin en önemli eksenlerinden biridir.


DIŞ ETKENLER GERÇEKTİR; AMA BÜTÜN SUÇU DIŞARIDA ARAMAK DA KOLAYCILIKTIR

II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin Batı blokuna yönelmesi, NATO üyeliği, Soğuk Savaş koşulları ve ABD ile geliştirilen ilişkiler Türkiye'nin eğitim, güvenlik ve siyaset politikalarını önemli ölçüde etkilemiştir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:

Türkiye'nin yaşadığı sorunların tamamını dış güçlerle açıklamak, kendi siyasi sorumluluklarımızı görmezden gelmek olur.

Emperyalizm fırsat arar; fakat o fırsatı içeride kimlerin yarattığı da sorulmalıdır.

Türkiye'nin eğitim politikalarını kim değiştirdi?

Köy Enstitülerini kim kapattı?

Eğitimi neden sürekli siyasal iktidarların ideolojik mücadele alanına dönüştürdük?

Köylüyü neden uzun süre eğitimden ve bilimden uzak tuttuk?

Neden yurttaş yerine seçmen yetiştirmeyi tercih ettik?

Ve en önemlisi:

Neden eğitimsiz toplumun siyasal gücünü, toplumun gerçek özgürleşmesinden daha önemli gören politikalar ortaya çıktı?

Asıl sorulması gereken sorular bunlardır.


BUGÜNÜ ANLAMAK İÇİN DÜNÜN TÜRKİYE'SİNE BAKMAK ZORUNDAYIZ

Bugün Türkiye'nin yaşadığı laiklik, demokrasi, hukuk, eğitim ve siyasal İslam tartışmalarını yalnızca güncel siyasi aktörlerle açıklayamayız.

Sorunun kökleri çok daha derindedir.

1923'te okuryazarlık oranı yüzde 10'un altındaydı.

1935'te yüzde 19,25'e çıktı.

Aradan yaklaşık bir asır geçti.

Türkiye şehirleşti.

Teknoloji değişti.

Üniversiteler çoğaldı.

İletişim araçları gelişti.

Fakat eğitim ile bilinç, diploma ile eleştirel düşünce, şehirleşme ile kentlileşme, sandık ile demokrasi arasındaki fark hâlâ yeterince anlaşılmış değildir. Köylü hala oportünist, çıkarcı, cahilliğini aşamamış, yurttaşlık bilinci oluşmamış ve çocuklarını öyle yetiştirmiş durumdadır.


Bugün asıl mücadele tam da buradadır.

Çünkü Cumhuriyet'in tamamlanmamış en büyük projesi, yalnızca bir devlet kurmak değildi.

Özgür yurttaşı yaratmaktı.

Ve bu proje hâlâ tamamlanmış değildir.

Bugün şehirlerde yaşayanların oranının yüzde 80'i aşması, Türkiye'nin bütün toplumsal sorunlarını çözdüğü anlamına gelmiyor.

Çünkü köyden kente göç edenlerin çocukları ve torunları bugün şehirlerde yaşamaktadır; ancak geçmişin toplumsal kodları, eğitim düzeyi, geleneksel değerleri ve siyasal refleksleri kuşaktan kuşağa aktarılabilmektedir.

Bu nedenle mesele artık köyde kaç kişinin yaşadığı değildir.

Mesele, köyün zihniyetinin şehirde nasıl yeniden üretildiğidir.


YABAN'DAN SOSYAL MEDYAYA: CEHALETİN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ


Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban romanında Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara-Polatlı civarındaki bir köyü, köylülerin yaşamını ve Millî Mücadele'ye bakışını, cephede bir kolunu kaybetmiş Yüzbaşı Ahmet Celal'in gözünden anlatır.

Romanın en çarpıcı bölümlerinden biri şu diyalogdur:

Ahmet Celal: "İnsan Türk olur da nasıl Kemal Paşa'dan yana olmaz?"

Köylü: "Biz Türk değiliz ki, beyim."

Ahmet Celal: "Ya nesiniz?"

Köylü: "Biz İslamız, elhamdülillâh..."

Bu diyalog, yalnızca bir roman kahramanının sözleri değildir. Cumhuriyet'in devraldığı toplumsal mirası anlamaya çalışan güçlü bir edebî gözlemdir. Yüzyıllarca ümmet anlayışı içinde yaşayan, birey değil kul olarak yetiştirilen bir toplumda ulusal kimlik ve yurttaşlık bilincinin ne kadar zayıf olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Osmanlı döneminde halkın eğitim olanaklarından yeterince yararlanamadığı ve okuryazarlık oranının son derece düşük olduğu tarihsel bir gerçektir. Ancak asıl üzerinde durulması gereken soru şudur:

Cumhuriyet'in üzerinden yüz yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen, bugün hâlâ bilgi yerine hurafelerin, eleştirel düşünce yerine dogmaların etkili olmasının nedeni nedir?

Bunun tek bir cevabı yoktur. Eğitim politikaları, siyasal tercihler, ekonomik eşitsizlikler, toplumsal yapı ve kültürel alışkanlıklar birlikte değerlendirilmelidir. Cumhuriyet yurttaşlık bilincini yerleştirmeye çalışmış olsa da, geçmişten devralınan alışkanlıklar ve sonraki dönemlerde yapılan tercihler nedeniyle bu dönüşüm her alanda aynı başarıyla gerçekleşememiştir.

Bugün sosyal medya sayesinde toplumun eğitim düzeyi ve bilgiye yaklaşımı daha görünür hâle gelmiştir. Eskiden insanlar birbirlerinin bilgi seviyesini bu kadar yakından gözlemleyemezken, artık her paylaşım bunu açıkça ortaya koymaktadır.

İşin ironik yanı, zaman zaman kamuoyuna yansıyan bazı örnekler, yalnızca bireysel hatalar olarak değil; eleştirel düşünme becerisindeki eksikliklerin de göstergesi olarak tartışılmaktadır.

Buna örnek olarak kamuoyunda yer bulan şu tür iddialar gösterilebilir:

Kayseri Hayvanat Bahçesi'ne gerçek bir dinozor getirildiğine inanan bir biyoloji öğretmeni,

Mısır piramitlerinin Türkiye'den kaçırıldığını iddia eden bir tarih öğretmeni,

Latin alfabesini Türklerin bulduğunu söyleyen bir Türkçe öğretmeni,

İslam peygamberinin Türk olduğunu ileri süren bir din kültürü öğretmeni,

"Allah yaşasaydı AK Parti'ye oy verirdi." ifadesini kullanan bir gazeteci,

15 Temmuz gecesi tankların egzozuna atlet tıkanarak durdurulduğuna ilişkin açıklamalar.

Bu örneklerin doğruluğu ya da yanlışlığından bağımsız olarak, toplumda kolayca karşılık bulabilmeleri üzerinde düşünülmesi gereken asıl meseledir.

Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca okuryazarlık oranı değildir; bilgiyi sorgulama, kanıt arama ve eleştirel düşünme becerisidir.

Cumhuriyet'in asıl hedefi de yalnızca okuma yazma bilen insanlar yetiştirmek değil; aklını kullanan, bilimsel düşünceyi benimseyen ve hiçbir otoriteyi sorgulanamaz görmeyen özgür yurttaşlar yetiştirmekti.

Bu hedef tam anlamıyla gerçekleşmediği sürece, cehalet yalnızca biçim değiştirir; fakat varlığını sürdürmeye devam eder.


SONUÇ: CUMHURİYET'İN ASIL DEVRİMİ HÂLÂ EĞİTİMDİR

Türkiye'nin bugün ihtiyacı yeni bir elit yaratmak değildir.

Yeni bir yurttaşlık bilinci yaratmaktır.

İnsanları bir lidere, partiye, tarikata, cemaate, aşirete veya herhangi bir otoriteye bağımlı olmaktan çıkarıp kendi aklıyla karar verebilen bireyler haline getirmektir.

Çünkü gerçek Cumhuriyetçilik;

kul yaratmak değil yurttaş yaratmaktır.

İtaat istemek değil sorgulamayı öğretmektir.

Dogmayı değil bilimi esas almaktır.

Sandığı kutsamak değil, sandığa giden insanı özgürleştirmektir.

Ve belki de en önemlisi:

Cumhuriyet'in gerçek düşmanı cahil insan değildir; insanları cahil bırakarak onların cehaletinden siyasi güç devşiren düzendir.

Bu nedenle Türkiye'nin yüz yıllık hikâyesini yalnızca "Cumhuriyet kuruldu" diyerek tamamlanmış bir hikâye olarak görmek yanlıştır.

Cumhuriyet kuruldu.

Ama Cumhuriyet'in yaratmak istediği özgür, bilinçli ve sorgulayan yurttaşın mücadelesi hâlâ devam ediyor.


Türkiye'nin Tapu senedi olan 24 Temmuz 1923 tarihinin yıl dönümü, kutlu olsun.

Ozan

24 temmuz 2026

20 Haziran 2026 Cumartesi

PROPAGANDA KUPASI DEĞİL, DÜNYA KUPASI

 PROPAGANDA KUPASI DEĞİL, DÜNYA  KUPASI 




Dünya Kupası'nda Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın maçlarını hiç izlemedim. Tekrarlarını da izlemedim. Takım elendiğinde üzülmedim de.

Çünkü son yıllarda sanatta, sinemada, edebiyatta, televizyonda ve dizilerde olduğu gibi spor da siyasetin gölgesine sokuldu; birleştirici olmaktan çıkarılıp ayrıştırıcı bir araca dönüştürüldü.

Milli takım Dünya Kupası'na giderken hazırlanan tanıtım videosu, neden izlemediğimin en açık cevabıdır. Bir futbol turnuvasına mı gidiyoruz, yoksa savaşa mı çıkıyoruz, anlamakta zorlandım. Tanklar, toplar, savaş uçakları ve siyasi propaganda unsurları eşliğinde hazırlanan klip, sporun ruhundan çok bir askerî operasyonu andırıyordu.

Oysa futbol bir savaş değil; insanların ortak heyecan yaşadığı, dostluk ve rekabet duygularını bir arada barındıran büyük bir şölendir. Fakat siz bu şöleni bile siyasetin ve hamasetin malzemesi hâline getirdiniz.

İlk turda elendik.
Şimdi sormak gerekir: Hazırlanan videolardaki savaş atmosferine göre ne oldu? Yenildik mi? Bir savaşı mı kaybettik? Düşman işgaline mi uğradık?
Elbette hayır.
Ortada sadece bir futbol turnuvası vardı. Kazananlar oldu, kaybedenler oldu. Hepsi bu kadar.

Asıl sorun başka yerde. Futbolcular da siyasetçilere benzemeye başladı. Başarı üretmek yerine görüntü üretmenin, performans yerine sloganın, disiplin yerine gösterişin peşine düşüldü.
Allah'u ekber nidaları, tekbirler, bozkurt işaretleri, ülkücü bıyıkları, "vatan-millet-sakarya" edebiyatı, bitmek bilmeyen hamaset, goygoy, yaygara, şamata ve şımarıklık...,



Sonuç ne?
48 takımın mücadele ettiği turnuvada gol dahi atamadan elenen ilk takım olmak.
Demek ki sloganlar gol atmıyor, işaretler puan kazandırmıyor, hamaset kupa getirmiyor.

Sorulması gereken asıl soru şudur:
Voleybolda ve basketbolda uluslararası başarılar elde eden milli takımlarımız varken, neden aynı başarıyı futbolda göremiyoruz?
Çünkü başarı; bağırarak değil çalışarak, sloganlarla değil eğitimle, gösterişle değil bilimle, torpille değil liyakatle gelir.

Eğer futbolun yerini propaganda, eğitimin yerini hamaset, emeğin yerini şov alırsa ortaya çıkan sonuç da bugünkü tablo olur.



Daha düne kadar sömürge olan ülkeler turnuvada yoluna devam ederken, bize yıllardır anlatılan "Dünya bizi kıskanıyor" masalının gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü de bir kez daha görmüş olduk.

Dünya Kupası'nda başarı; tank görüntüleriyle, propaganda videolarıyla ya da büyük laflarla değil, altyapıyla, eğitimle, planlamayla, bilimle ve liyakatle gelir. Sahada kazanılmayan başarı, ekranda hazırlanan gösterişli kliplerle elde edilemez.

BUTLANCI KEMAL HUKUKÇU DEĞİL AMA HERKESİ SUÇLU İLAN EDİYOR

BUTLANCI KEMAL HUKUKÇU DEĞİLİM, İDDİANAMELERİ OKUMADIM DİYOR AMA MAHKEME KARARI OLMADAN HERKESİ SUÇLU İLAN EDİYOR 



Kemal Kılıçdaroğlu, işine geldiğinde yargıyı siyasallaştırıyor, işine geldiğinde butlan kararına sahip çıkarak mahkemenin verdiği karar ne yapabilirim diyor. Ben gelmeseydim öyle bir atama yapılmayacağını bildiği halde kaymakam atansaydı daha mı iyi olurdu diyerek mahkeme kararını kendince haklı çıkarmak istiyor.

Kemal Kılıçdaroğlu, hukukçu olmadığını ve iddianameleri okumadığını söylüyor. Ancak buna rağmen dört belediye başkanı için "Bunları aday yapmayın diye Özgür Özel'e söyledim" diyerek, ortada kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan belediye başkanlarını suçlayıcı bir yaklaşım sergiliyor.

Hukukçu olmadığını, iddianameleri okumadığını daha önce de gazete okumadığını, TV izlemediğini de söylemişti fakat aynı zamanda Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba'yı hedef alıyor, itirafçıların sözlü beyanlarını referans gösteriyor ve "Neden dava açmadı?" diye sorguluyor. Gazeteci Barış Terkoğlu'nun, "Veli Ağbaba dava açtı" hatırlatması üzerine ise bu kez, "Ben tüm genel başkan yardımcılarını kastederek söyledim" diyerek geri adım atıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin eski başkanı Aziz Kocaoğlu'nun yargılandığını ve beraat ettiğini tek bir miting yaptığını örnek gösteriyor. Ancak o dönemki yargı sistemiyle bugünkü yargı sistemini karşılaştırmıyor. İstanbul büyükşehir belediye başkanı olan, İstanbul'u alanın Türkiye'yi alır gerçeğiyle tutuklu bulunan İstanbul büyükşehir belediye başkanı Ekrem İmamoğlu için ne yapmalıyı söylemiyor.
Buna rağmen tüm belediye başkanlarının tutuksuz yargılanması gerektiğini savunuyor. Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor: Eğer ortada henüz kesinleşmiş bir hüküm yoksa, belediye başkanlarını peşinen suçlu ilan etmenin gerekçesi nedir?

CHP Genel Merkezi'ne polis çağrılıp çağrılmadığı sorulduğunda ise, "Hayır, ben davet etmedim" diyor. Ancak emniyet müdürlüğüne gönderilmiş bir dilekçe olduğu ortaya çıkıyor. Bunun üzerine, "O yazıyı avukatım Celal Kara yazdı" açıklamasını yapıyor.

Burada sorulması gereken soru çok nettir: Bir avukat, müvekkilinin bilgisi ve onayı olmadan böylesine kritik bir başvuruyu nasıl yapabilir?
Kurultay konusunda ise, "Mahalle delegelerinden başlayarak olağan kurultay sürecini işleteceğiz ve kurultayı en kısa sürede toplayacağız" diyor oysa ki, mahkemenin kurultayda genel başkan seçimini iptal ettiğini bilmiyor gibi davranıyor.

Anayasa değişikliği sorulduğunda ise, "Güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçişi amaçlayan bir anayasa değişikliğine evet deriz" cevabını veriyor.

CHP Milletvekili Hasan Öztürkmen, "Parti kasasından bazı televizyon kanallarına, gazetelere ve sosyal medya hesaplarına yaklaşık 755 milyon TL ödeme yapıldı" dedi.
Sözcü TV'de yayınlanan programda Kemal Kılıçdaroğlu'na, "Hangi televizyonlar, hangi gazeteciler?" diye sorulduğunda ise verdiği cevap dikkat çekiciydi:
"Doğrusunu isterseniz televizyon kanallarını bilmiyorum. Kanalların yanı sıra sosyal medya hesaplarına da yapılan ödemeler var. Gazetecileri isim isim bilmiyorum."
Burada temel bir çelişki ortaya çıkıyor.
Eğer hangi televizyon kanallarına, hangi gazetecilere ve hangi sosyal medya hesaplarına ödeme yapıldığını bilmiyorsanız, kamuoyu önünde bu kadar ağır bir suçlamayı hangi bilgiye dayanarak yapıyorsunuz?
Ortada isim yok, belge yok, somut kanıt yok. Buna rağmen milyonlarca liralık usulsüzlük iması yapılıyor. Peki bunun adı nedir?
Bir kişi ya da kurumu, kim olduğunu dahi açıklamadan zan altında bırakmak; suçlama yöneltip delil ortaya koymamak, siyasi tartışma değil, itham siyasetidir.
Aynı yöntem CHP milletvekilleri ve belediye başkanları konusunda da görülüyor. Kılıçdaroğlu çeşitli isimler hakkında kuşkularını ve suçlamalarını dile getiriyor, ancak bunları destekleyecek bilgi ve belgeleri kamuoyuyla paylaşmıyor.
Demokratik hukuk devletlerinde suçlama iddia ile değil, delille yapılır. İsim vermeden, belge göstermeden, kanıt sunmadan ortaya atılan her ağır itham; gerçeği aydınlatmaktan çok, insanların itibarını tartışmalı hale getirmeye hizmet eder.
Soru basittir:
Eğer elinizde bilgi ve belge varsa neden açıklamıyorsunuz?
Eğer elinizde bilgi ve belge yoksa, bu kadar ağır suçlamaları hangi gerekçeyle yapıyorsunuz?

Tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: "İddianameleri okumadığını" söyleyen bir siyasetçi, iddianamelerin ima ettiği suçlamalar üzerinden siyasi hüküm kuruyor; sorumluluğu kendisinden uzaklaştırmaya çalışırken, yapılan işlemleri yakın çevresine yüklemeyi tercih ediyor. Bu da açıklamalar arasındaki tutarlılık sorununu daha görünür hale getiriyor.

Ozan 
19 Haziran 2026

15 Haziran 2026 Pazartesi

ERKAN BAŞ NE DEMEK İSTEDİ, KİM NEDEN ÜZERİNE ALINDI?

 ERKAN BAŞ NE DEMEK İSTEDİ, KİM NEDEN ÜZERİNE ALINDI?



TİP Genel Başkanı Erkan Baş'ın "Ana dili Kürtçe olan bir adayda ortaklaşmayabiliriz" sözleri üzerine Kürt siyasi çevrelerinden tepkiler geldi.

DEM Parti Milletvekili Meral Danış Beştaş, bu sözlerin ayrımcılık ve ötekileştirme anlamına geldiğini savunarak, Kürtlerin her makama gelebileceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiğini ifade etti.
Benzer şekilde Ahmet Türk de açıklamaları şaşkınlıkla karşıladıklarını belirterek, "Sosyalist ve devrimci bir insana yakışmayacak sözlerdi" değerlendirmesinde bulundu.

Ancak Erkan Baş'ın daha sonra yaptığı açıklamaya bakıldığında, tartışmanın ekseninin etnik kimlik değil siyasi tutum olduğu açıkça görülmektedir. Baş, tüm yurttaşları kucaklayan ortak bir adayın anadilinin kendileri açısından hiçbir önem taşımadığını belirtmiş, asıl meselenin siyasi program ve mücadele hattı olduğunu vurgulamıştır.
Nitekim "DEM Parti ile yeniden ittifak yapmanız mümkün mü?" sorusuna verdiği yanıtta da önceliklerinin seçim hesapları değil, ortak mücadele zemini olduğunu söylemiş; Saray rejimiyle uzlaşmayan, ona teslim olmayan ve onunla mücadele eden bir çizgide ısrar ettiklerini ifade etmiştir.

Bu çerçevede Erkan Baş'ın sözlerini etnik kimlik karşıtlığı olarak yorumlamak yerine, AKP ile uzlaşma ihtimali bulunan bir siyasi hattın adayına destek vermeyecekleri şeklinde okumak daha isabetli olacaktır. Buradaki itirazın Kürt kimliğine değil, belirli bir siyasi stratejiye yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

Öte yandan, "Bu ayrımcılığın ve ötekileştirmenin devamıdır" şeklindeki değerlendirmeler de tartışmaya farklı bir boyut kazandırmaktadır. Türkiye'nin emekçi halkları arasında tarihsel olarak çözülemeyen bir düşmanlıktan söz etmek mümkün değildir. Türk ve Kürt emekçiler aynı fabrikalarda çalışmış, aynı yoksulluğu paylaşmış, aynı sömürü düzeninin sonuçlarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Buna karşılık Kürt siyasetinin belirli dönemlerde sınıfsal ve toplumsal taleplerden uzaklaşıp etnik milliyetçilik eksenine sıkıştığı yönündeki eleştiriler de göz ardı edilemez. Bu eleştiriler, özellikle Suriye'deki gelişmeler, ABD emperyalizmiyle  kurulan ilişkiler ve AKP iktidarıyla mücadele yerine müzakere yönteminin tercih edilmesi üzerinden dile getirilmektedir.

Ahmet Türk'ün "Sosyalist ve devrimci bir insana yakışmayacak sözlerdi" değerlendirmesi ise ayrı bir tartışma başlığıdır.
Çünkü yıllar boyunca bölgede feodal ilişkilerin, aşiret düzeninin ve toprak ağalığının siyasal etkileri tartışılmıştır. Kendisi de geçmişte "Ben Kürdistan'da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum" ifadelerini kullanmıştır. Bu nedenle birçok kişi şu soruyu sormaktadır:


Köylülerin maraba olarak çalıştırıldığı, ağalık ve beyliğin hüküm sürdüğü düzenlerin temsilcileri ne zamandan beri sosyalizmin ve devrimciliğin ölçüsünü belirleyen merci haline gelmiştir?
Sosyalizmi ve devrimciliği değerlendirecek olanlar; emek, eşitlik ve halkın çıkarları temelinde mücadele edenlerdir. Feodal ayrıcalıkları temsil edenler değil.

Bu nedenle tartışmanın etnik köken üzerinden değil, siyasi tutumlar, sınıfsal tercihler ve iktidarla kurulan ilişkiler üzerinden yürütülmesi daha sağlıklı olacaktır.
Ozan 
15 Haziran 2026

YAKINDA EVLERE DE KAYYIM ATANABİLİR!

 Yakında Evlere de Kayyım Atanabilir!



Önce patatesçilere, soğancılara kayyım atandı. Baktılar ki sistem fena işlemiyor; belediyelere, ardından CHP'nin genel başkanlığına ve genel merkezine kadar uzandı kayyım meselesi.

Sonra hızlarını alamadılar. "Madem bu kadar kullanışlı bir yöntem bulduk" dediler; televizyon kanallarına, medya kuruluşlarına, holdinglere, fabrikalara derken kayyım atamaları hayatın olağan akışı haline geldi.

"Alışmış kudurmuştan beterdir" misali, İstanbul'da akaryakıt istasyonuna, Bursa'da kasaba kadar uzandı iş. Kayyım atanmadık yer kalmayınca sıra tavuklara geldi.
Herhalde birileri oturup düşündü: "Gezen tavuk da neyin nesi?" Zaten zinayı suç olmaktan çıkarmışız, yarın bir gün biri çıkıp da "AKP döneminde tavuklar fazla özgürdü" demesin diye önlem almak gerekir! Sonuçta tavuk dediğin kümeste durmalı. Gezen tavuk, kocası horoza sadakatsizlik yapabilir, düzeni bozabilir, aile yapısını tehdit edebilir! Böyle düşünmüş olacaklar ki tavuk firmalarına da kayyım atandı.


Artık tablo tamamlanmak üzere. Belediyeden televizyona, fabrikadan akaryakıt istasyonuna, tavuktan kasaba kadar her yere kayyım atanabildiğine göre geriye bir tek evler kaldı.

O yüzden dikkatli olmak lazım. Bir sabah kapı çalınırsa şaşırmayın.

— "Evde karar alma süreçlerinde usulsüzlük tespit edilmiştir. Aile birliğinin daha etkin yönetilebilmesi amacıyla haneye kayyım atanmıştır."
O gün geldiğinde, oturma odasında hangi dizinin izleneceğine, mutfakta hangi yemeğin yapılacağına ve hatta çayın kaç şekerli içileceğine artık siz değil, kayyım karar verir.

Gidişatın mantığı buysa, evlere kayyım atanması da kimseyi şaşırtmaz. Çünkü istisna haline gelen şey artık kayyım atanması değil; henüz kayyım atanmamış olmaktır.
Ozan 
15 Haziran 2026

11 Haziran 2026 Perşembe

YA KUVÂ-Yİ MİLLİYE YA TESLİMİYET

 YA KUVÂ-Yİ MİLLİYE YA TESLİMİYET 



Hatırlatmakta fayda vardır;
Kuvayı Milliye; Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında işgallere karşı vatanı savunmak amacıyla Türk halkının kendi inisiyatifiyle kurduğu silahlı milis güçleridir.
Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, Mondros Mütarekesi sonrasında yurdun işgaline karşı bölgesel olarak halk tarafından kurulan sivil direniş örgütleridir. En kapsayıcı ve merkezi teşkilat olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 1919 yılındaki Sivas Kongresi'nde  Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuştur. 

Kuvayı Milliye ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinde antiemperyalist yurtseverlerin olduğu gibi, Dürrizade Abdullah Efendiler gibi emperyalizmin uşağı olanlar da vardı.

Milli Mücadele karşıtı fetva, Sultan VI. Mehmed (Vahdettin) onayıyla 11 Nisan 1920'de Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi tarafından verilmiştir. Bu fetva, Kuvay-ı Milliye hareketini "eşhası şerire" (kötü kişiler) olarak nitelendirmiş ve Mustafa Kemal ile arkadaşlarının öldürülmesinin şeriata uygun olduğunu iddia etmiştir. 

Birçok ülkede işbirlikçiler, teslimiyetçiler ve hainler çıkmıştır; ancak Türkiye'nin tarihi, aynı zamanda bu hainlere karşı verilen büyük mücadelelerin de tarihidir.
Bugün saflar giderek netleşmektedir. Bir yanda bağımsızlığı, ulusal egemenliği ve Cumhuriyet'i savunan antiemperyalist yurtseverler; diğer yanda emperyalist projelerin taşeronluğunu yapanlar bulunmaktadır.
Bir yanda işgal yıllarının Damat Feridler, Vahdettinleri ve onların zihniyetini sürdüren  Ali Kemaller, Mustafa Sabri Efendiler, Dürrizade Abdullah Efendiler;  diğer yanda Kuvâ-yi Milliye ruhunu yaşatan, tam bağımsız Türkiye idealinden vazgeçmeyen yurtseverler vardır.

Kemal Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek'in son dönemdeki tutumları, Cumhuriyet'in kuruluş felsefesinden uzaklaştıkları yönündeki eleştirileri daha da güçlendirmektedir. Bu isimlerin, emperyalist ABD'nin atadığı ve bölgesel vali gibi davranan Tom Barrack'ın politikalarıyla uyumlu olduklarını, Türkiye'nin yönetim yapısını "Osmanlı tipi bir monarşik modele" yaklaştırmayı amaçladıklarını açıkça söylüyorlar.

Ancak hesap edemedikleri bir gerçek vardır: Bu millet, tarihinin hiçbir döneminde emperyalist dayatmalara boyun eğmemiştir. Toplumun çok geniş bir kesimi hâlâ Kuvâ-yi Milliye ruhunu taşımakta, ülkenin bağımsızlığına ve Cumhuriyet'in temel kazanımlarına sahip çıkmaktadır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 
"Dünyada her millet, icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır."  sözüyle, hükümetin icraatlarını onaylanmayan, hükümetin mesuliyetine de ortak olmamak için mücadele etmek Kuva-yi Milliye ruhunun asli görevidir.
Ayrıca göz ardı edilen bir başka gerçek de şudur: Bölgedeki çatışmalar, dış müdahalelerin ve emperyalist hesapların her zaman beklenen sonuçları vermediğini İsrail ve ABD'nin İran'a açtığı savaşta görülmektedir.
Tarih, Türkiye gibi İran gibi köklü devlet geleneklerine sahip toplumların, ulusal bağımsızlık söz konusu olduğunda güçlü bir direnç gösterebildiğinin sayısız örneğiyle doludur.
Türkiye'nin geleceğini belirleyecek olan da dış güçlerin planları ve yerli taşeronlar değil, milletin iradesi, yurtseverlerin Cumhuriyet'e bağlılığı ve bağımsız yaşama kararlılığı olacaktır.
Unutulmasın ki,  Ümmet olarak Kurtuluş savaşı veren ve cumhuriyeti kuran bu halk, millet olarak cumhuriyetine sahip çıkacaktır.

Anlayana!



Aç kalan çakalın biri kasabaya inmiş.
Sütçünün süt çanağını devirmiş, sütü de içmiş, Fırıncının tezgâhından ekmeği kapmış yemiş, nihayet bir kasabın vitrininden kocaman bir but kapıp bir güzel mideye indirmiş...

Çakalın ve etin kokusunu alan kasabanın tüm köpekleri toplanmış, çakalı yakalamak için ardı sıra koşturmuşlar..

Çakal önde, köpekler de arkada, amansız bir kovalamaca koşuşturmaca başlamış ama bir süre sonra, sütçünün köpeği yorulup takibi bırakmış.
Bir müddet daha geçince de bu sefer fırıncının köpeği, çakalı takibi bırakmak zorunda kalmış.
En son, kasabanın çıkışına yakın bir yerde kasabın köpeği de pes etmiş ve yorgunluktan dili bir karış dışarıda geriye dönmüş..

Çakalın arkasında kala kala bir tek demircinin köpeği kalmış. Çakal önde demircinin köpeği arkada ısrarlı bir kovalamaca devam ederken ve kasabadan çıkılıp kırlara varıldıktan sonra da tepelere doğru çıkılmaya başlanmışken çakal dayanamamış, durmuş ve demircinin köpeğine öfkeyle seslenmiş;

“Yahu arkadaş, sütçünün sütünü içtim tamam, fırıncının ekmeğini yedim o da tamam, hadi kasabın etini kaptım ama buna rağmen onlar bile pes etti peşimi bıraktı da, lan ben demirciye ne yaptım ki bi türlü ayrılmıyorsun peşimden?”
*
İşte, çakalın anlamadığı da bu:

Demircinin köpeği menfaat peşinde değil, sadece adalet peşinde..
Çakalın kafasındaki sistem karşılıklı menfaate dayalı bir kapitalist sistem... Demircinin köpeğindeki ise, evrensel hukuk...

“Seni cezalandırmam için bana zarar vermen şart değil. Sen, başkalarına zarar verdiğin için suçlusun” diye düşünüyor demircinin köpeği...

O yüzden hikayedeki çakal ve çakallar, demircinin köpeği gibi yalnızca hak peşinde koşanları asla anlayamayacak ve aptalca bulacaklardır. Ama demircinin adalet bekçileri de her zaman var olacaktır...
Olmalıdır da..!

Ozan 
11 Haziran 2026

9 Haziran 2026 Salı

SAFLAR GİDEREK NETLEŞİYOR MONARŞİ Mİ DEMOKRASİ Mİ

 SAFLAR GİDEREK NETLEŞİYOR MONARŞİ Mİ DEMOKRASİ Mİ



Bugün Türkiye'de yaşanan mücadele yalnızca siyasi partiler arasındaki bir iktidar yarışı değildir. Asıl çatışma, devletin halk için mi var olduğu yoksa halkın devlet için mi var olduğu sorusu etrafında şekillenmektedir.

Bir tarafta devleti halkın iradesinin üzerinde gören, merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim anlayışını savunanlar bulunmaktadır. Diğer tarafta ise egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, devletin gerçek sahibinin halk olduğunu savunanlar yer almaktadır.

Saflar giderek netleşmektedir. Tartışma artık kişilerin, makamların veya partilerin ötesine geçmiş; Türkiye'nin nasıl yönetileceği, egemenliğin kim adına ve hangi anlayışla kullanılacağı sorusuna dönüşmüştür. Bu nedenle yaşananlar yalnızca CHP'nin iç meselesi değildir. Mesele, demokrasi ile vesayet; halk egemenliği ile otoriter yönetim anlayışı arasındaki tarihsel mücadelenin günümüzdeki yansımasıdır.





TÜRKİYE SİYASETİNDE KUŞAK DEĞİŞİMİ VE BUNA DİRENENLERİN MÜCADELESİ

CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in şu sözleri aslında Türkiye siyasetinde yaşanan dönüşümün özetidir:
"Eski nesil köhneleşen siyaseti geride bıraktık. Yeni nesil bir siyaseti kuruyoruz. Ama bunu yalnızca gençlerle değil, Onuncu Yıl Marşı'ndaki gibi her yaştan gençlerle birlikte kuruyoruz."



Bugün Recep Tayyip Erdoğan 72 yaşında, Devlet Bahçeli 78 yaşında, Kemal Kılıçdaroğlu ise 78 yaşındadır. Bu isimler son 20-30 yılın Türkiye siyasetine damga vurmuş aktörleridir.
Buna karşılık Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu 51 yaşındadır. Yerel yönetimlerde görev yapan çok sayıda belediye başkanı da siyasette yeni bir kuşağı temsil etmektedir. Örneğin Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş 45 yaşındadır.

Demografik veriler de bu değişimin yönünü açıkça göstermektedir. Türkiye'de her yıl yaklaşık 1,2 milyon genç 18 yaşına girerek ilk kez seçmen olmaktadır. 18-24 yaş arasında yaklaşık 9 milyon seçmen bulunurken, 24-45 yaş aralığında yaklaşık 26-27 milyon vatandaş oy kullanmaktadır.

Bu tablo, Türkiye'nin siyasal geleceğinin giderek genç kuşakların tercihleri doğrultusunda şekilleneceğini göstermektedir. Gençler yalnızca seçmen sayısını artıran bir istatistik değildir; aynı zamanda dijital çağın, teknolojik dönüşümün ve küresel değişimin taşıyıcılarıdır.

"Devlet aklı" söylemiyle devleti kutsallaştıranlar da bu gerçeği görmektedir. Önümüzdeki on yılda Endüstri 4.0'dan Endüstri 5.0'a geçileceğini biliyorlar. Kuantum bilgisayarların ekonomiyi, güvenliği, üretimi ve günlük yaşamı köklü biçimde değiştireceğini de biliyorlar. Ancak değişimin yönünü belirleyemeyenler, geleceği inşa etmek yerine mevcut düzeni korumaya çalışmaktadır.

Bu nedenle baskıyı artırıyor, özgürlük alanlarını daraltıyor, hukuku siyasallaştırıyor ve toplumu denetim altında tutarak iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki gençleşen toplum, bilgiye daha hızlı ulaşan nesiller ve değişen dünya düzeni, eski siyaset kalıplarını her geçen gün daha fazla aşındırmaktadır.

Bugün Türkiye'de yaşanan mücadele yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki bir mücadele değildir. Aynı zamanda geçmiş ile gelecek, statüko ile değişim, vesayet ile halk egemenliği arasındaki mücadeledir.

Ve tarih, çoğu zaman değişime direnenleri değil, değişimi yönetenleri hatırlar.
Ozan
09 Haziran 2026

AYNI DİL, AYNI SÖYLEM, AYNI HEDEF Mİ?

 AYNI DİL, AYNI SÖYLEM, AYNI HEDEF Mİ?



Devlet Bahçeli grup toplantısında şöyle diyor:
“Sayın Özgür Özel’e tavsiyemiz şudur. CHP’nin iç gerilimini sırtlanıp meydanlara taşımaktan, CHP bünyesindeki çatlağı memleket sathına yaymaktan, mevki yarışını demokrasi kahramanlığı gibi servis etmekten vazgeçilmelidir.”


Kemal Kılıçdaroğlu ise şöyle konuşuyor:
“Topyekûn halk ayaklanması çığırtkanlığı yaparak bu partinin öz evlatlarını birbirine düşman etmek isteyenler bilsin ki; o kirli emellere asla geçit vermeyeceğiz! İç karışıklık yaratma çabaları, sadece dış müdahale heveslilerine zemin hazırlar. Biz bu oyunu bozarız!”


İki açıklama yan yana konulduğunda, kullanılan kavramların ve kurulan siyasi çerçevenin ne kadar benzeştiği dikkat çekmektedir. Sanki farklı siyasi aktörlerden değil, aynı merkezden kaleme alınmış metinler okunuyor gibidir.

Bugün gelinen noktada, Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP'ye dönüşüyle başlayan süreç, yalnızca bir parti içi tartışma olarak değerlendirilemez. Yaşananlar, seçilmiş CHP Genel Başkanı Özgür Özel üzerinde kurulan siyasi baskının ve olası bir tasfiye girişiminin ayak sesleri olarak da yorumlanmaktadır.

Asıl sorulması gereken soru şudur:
“Devlet aklı” söylemiyle devleti halkın üstünde, toplumdan bağımsız ve siyaset üzerinde vesayet kuran bir güç olarak tanımlayanlar kimlerdir? Ve onların hedefi nedir?
Bugün Türkiye’de mücadele yalnızca siyasi partiler arasındaki bir rekabet değildir. Bir tarafta devleti halkın iradesinden üstün gören, merkeziyetçi ve otoriter bir yönetim anlayışını savunanlar; diğer tarafta ise devletin gerçek sahibinin halk olduğunu, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu savunanlar bulunmaktadır.

Saflaşma giderek netleşmektedir. Tartışma, kişilerin veya makamların ötesine geçmiş; Türkiye'nin nasıl yönetileceği, egemenliğin kim adına ve hangi anlayışla kullanılacağı sorusuna dönüşmüştür. Bu nedenle mesele yalnızca CHP'nin iç meselesi değil, demokrasi ile vesayet, halk egemenliği ile otoriter yönetim anlayışı arasındaki mücadelenin bir yansımasıdır.
Ozan 
09 Haziran 2026