29 Nisan 2026 Çarşamba

MİNE KIRIKKANAT'I KINAMASINA KINIYORUM DA, KEMAL KILIÇDAROĞLU'NA NE DİYELİM (!)

 MİNE KIRIKKANAT'I KINAMASINA KINIYORUM DA, KEMAL KILIÇDAROĞLU'NA NE DİYELİM (!)




Gazeteci Mine Kırıkkanat’ın, 13 yıl boyunca Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanlığı yapmış Kemal Kılıçdaroğlu hakkında kullandığı “Kılıç artığı” ifadesini; siyasal eleştirinin sınırlarını aşan, ayrımcı ve kabul edilemez bir dil olarak görüyor ve kınıyorum. Bu ifade yalnızca bireysel bir hakaret değildir; aynı zamanda inançsal bir kimliği de hedef alan, toplumsal fay hatlarını kaşıyan tehlikeli bir söylemdir. Bu yönüyle, Mine Kırıkkanat’ın sözlerinin dolaylı biçimde Alevi yurttaşları da incittiği açıktır ve bu dili kesin bir şekilde reddediyorum. Siyaset, sert eleştiriye açık olabilir; ancak kullanılan dil, toplumsal barışı zedeleyen bir seviyeye indirgenmemelidir.
(Kılıç artığı, sadece Alevilere yönelik söylenmiş bir söz değildir, Ermeni tehciri sonrası sağ kalanlar ve bağışlananların için, kılıçtan geçirilenlerin soyundan olduğuna dair vurgulanan sözdür. Gazeteci Mine Kırıkkanat 'ın bunu bilmemesi neredeyse imkansızdır.)

Ne var ki aynı tutarlılığı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi siyasi söylem ve eylemlerinde de görmek isterdim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerleri aşındırılırken, laiklik, hukuk devleti ve eşit yurttaşlık ilkeleri adım adım geriletilirken yapılan hatalar, eksik kalan itirazlar ve geciken tepkiler affedilebilir değildir. Siyasetçinin tarihsel sorumluluğu, yalnızca söylem üretmek değil; kritik anlarda kararlı ve ilkeli bir duruş sergilemektir.

Andımızın kaldırılması sürecinde AKP hükümeti için sarf ettiği “kırk yılda bir doğru karar aldı” sözleri, Cumhuriyet değerleri ve laik eğitim anlayışı açısından ciddi bir kırılma yaratmıştır.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu, bu yaklaşımını da aynı şekilde eleştiriyor ve kınıyorum.

Ayrıca, geçmişte genel başkanlık yapmış bir siyasetçinin, kendi partisinden belediye başkanlarına (Ekrem İmamoğlu ve diğer kişiler) yönelik iddialar, soruşturmalar ve tutuklamalar karşısında sessiz kalması kabul edilemez bir tutumdur. Siyasi dayanışmanın en çok ihtiyaç duyulduğu anlarda suskunluk, yalnızca kişisel bir tercih değil; aynı zamanda kurumsal bir zafiyet göstergesidir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu, bu yaklaşımını da aynı şekilde eleştiriyor ve kınıyorum.

CHP üzerinde sürekli dolaşıma sokulan “mutlak butlan” tartışmaları karşısında tek bir net tavır ortaya koymamak, parti tabanında güvensizlik yaratmakta ve siyasal mücadeleyi zayıflatmaktadır. Buna paralel olarak, kendisine yakın trollerin ve sosyal medya üzerinden yürütülen saldırıların karşısında sessiz kalınması da ayrı bir sorumluluk problemidir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun, bu yaklaşımını da aynı şekilde eleştiriyor ve kınıyorum.

2017 yılında gerçekleşen  anayasa referandumu sürecinde mühürsüz oyların kabul edilmesine yönelik yeterli ve kararlı bir itirazı ortaya koymaması, Türkiye demokrasi tarihinin en tartışmalı anlarından birinde ciddi bir siyasal eksiklik olarak hafızalara kazınmıştır.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu, bu yaklaşımını da aynı şekilde eleştiriyor ve kınıyorum.

2018 Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ise aday belirleme stratejileri (Ekmellettin İhsanoğlu)
ve seçmene hitap biçimi (Tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz), demokratik temsil açısından sorgulanmayı hak etmektedir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu, bu yaklaşımını da aynı şekilde eleştiriyor ve kınıyorum.

Son olarak, seçim süreçlerinde seçmenin verdiği desteğin, sonrasında yapılan siyasi pazarlıklarla Ümit Özdağ'a (Zafer parti) satılması, seçmen olarak kendimin iradesi açısından derin bir güven sorunu yaratmaktadır. Siyasetçinin en temel sorumluluğu, kendisine verilen oyu ve güveni şeffaflıkla, ilkesel bir duruşla temsil etmektir.
Kemal Kılıçdaroğlu'nu, bu yaklaşımını da aynı şekilde eleştiriyor ve kınıyorum.

Eleştiri, kişiselleştirilmiş hakaretle değil; tutarlılık, ilke ve sorumluluk üzerinden yapılmalıdır. Bu çerçevede, hem kullanılan dilin seviyesini hem de siyasal pratiklerin hesap verebilirliğini aynı kararlılıkla sorgulamak gerekir.
Ozan
26 Nisan 2026

 

28 Nisan 2026 Salı

DEMEK Kİ DİRENEN KAZANIRMIŞ

DEMEK Kİ DİRENEN KAZANIRMIŞ



Bağımsız Maden-İş sendikasına üye Doruk maden işçileri, yalnızca haklarını değil, aynı zamanda onurlarını da savundular. Direne direne, geri adım atmadan ve “hak alınır” gerçeğini pratiğe dökerek kazandılar. Bu kazanım tesadüf değil; örgütlü iradenin, kararlılığın ve doğru stratejinin sonucudur.
Başta sendika başkanı Gökay Çakır ve örgütlenme uzmanı Başaran Aksu olmak üzere, bu sürecin her anında emeğin haysiyetini savunan tüm işçileri selamlamak gerekir. Onların mücadelesi sadece bir ücret ya da hak meselesi değil, sınıf bilincinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
Bu direnişin önemi büyüktür. Çünkü sadece kendi kazanımlarıyla sınırlı kalmayacak; Türkiye’deki diğer sendikalara, hatta örgütsüz emekçilere dahi yol gösterecek bir örnek oluşturacaktır. Yıllardır etkisizleşen, mücadeleden uzaklaşan sendikal anlayışlara karşı somut bir cevap verilmiştir. “Ölü taklidi yapan” DİSK ile "Görmezden gelen" Türk - İş gibi yapıların artık sorgulanacağı, tabanın harekete geçeceği bir dönemin kapısı aralanmıştır.
Kazanımın arkasında akılcı ve disiplinli bir mücadele hattı vardır.
Tek sıra halinde Ankara’ya yürüyüş, sadece bir eylem biçimi değil aynı zamanda toplumla bağ kurmanın, görünür olmanın ve meşruiyet üretmenin güçlü bir aracıdır. Gidilen her yerde halkın desteğinin alınması, mücadelenin yalnızca işçilerin değil, toplumun ortak meselesi haline geldiğini göstermiştir.
Ankara’da Enerji Bakanlığı önünde gerçekleştirilen oturma eylemi ise mücadelenin hedefini netleştirmiştir. Sorumlular bellidir ve hesap vermelidir. Sadece bir bakanlık değil, bu düzenin tüm aktörleri teşhir edilmiştir. Holdinglerin emekçileri birer “derebeyi düzeni” içinde köleleştirdiği gerçeği açıkça ortaya konmuştur.


“İşçi değiliz, kölelikten işçiliğe geçmedik.” sözü, direnişin en az eylemleri kadar çarpıcıdır.
Bu söz, içinde bulunulan koşulları ve dayatılan düzeni teşhir eden güçlü bir politik ifadedir. Aynı zamanda muhalefetin edilgenliğine de dolaylı bir eleştiridir.
Kurtuluş Parkı’nda açlık grevi çağrısı ve halkı doğrudan sürece dahil etme iradesi, mücadelenin kitleselleşme potansiyelini büyütmüştür. Bu artık sadece bir işçi direnişi değil, halkın sahiplenebileceği bir adalet arayışına dönüşmüştür.
Ve kritik an:
Başaran Aksu’nun yaptığı çağrı…
Ankara’da holding önüne, İstanbul’da TMSF önüne halkı davet eden o çıkış, iktidarın ve sermayenin korku eşiğini tetiklemiştir. Çünkü mesele artık birkaç yüz işçinin değil, belki de kontrol edilemeyebilecek bir toplumsal dalganın habercisi olmuştur.
İktidarın çaresizliği burada açığa çıkmıştır. Olası bir yayılma, ülke genelinde büyüyebilecek bir direniş ihtimali karşısında geri adım atmak zorunda kalmışlardır.
Sonuç olarak, İşçilerin hakları verilmiştir.
Bu mücadele, "Hak verilmez, alınır." gerçeğini yeniden hatırlatmıştır:
Ve en önemlisi,
Direnenlerin kazanabilir taraf olmasıdır.
Ozan
28 Nisan 2026

27 Nisan 2026 Pazartesi

BU TAVIR HALKIN HAFIZASINA YAZILIR

 BU TAVIR HALKIN HAFIZASINA YAZILIR





Köyünü, toprağını, suyunu, ormanını yani yaşamın kendisini savunan Esra Işık’ın tutuklanması ve tutukluluğunun sürdürülmesi…
İşçilerin hakkını savunurken, 16 Mart’ta tutuklanan ve hala tutuklu bulunan bağımsız tekstil sendikası BİRTEK-SEN’in başkanı Mehmet Türkmen'i hapiste tutmak...
Yeraltının karanlığında, onlarca metre derinde alın teri döken maden işçilerinin, en temel hakları olan ücretlerini talep etmek için Ankara Kurtuluş Parkı’nda başlattıkları açlık grevine biber gazıyla müdahale edilmesi…
Ve örgütlenme hakkını savunan Başaran Aksu’nun gözaltına alınması…


Bütün bunlar iktidara ne kazandırdı?
Bu tablo çok açık bir gerçeği ortaya koyuyor:
Esra Işık’ın tutuklanması, doğayı savunanlara verilen bir gözdağıdır.
Maden işçilerine yönelik müdahale ve Başaran Aksu’nun gözaltına alınması, BİRTEK-SEN’in başkanı Mehmet Türkmen'i hapiste tutmak ise emeğe, alın terine karşı sermayenin yanında yer alındığının ilanıdır.


Bu kararlar;
Toprağın değil rantın,
Suyun değil talanın,
Ormanın değil maden şirketlerinin,
İşçinin değil holdinglerin tercih edildiğini açıkça göstermektedir.
İktidarın tercihi nettir;
Yaşamı savunanların karşısında, sermayeyi savunanların yanında durmaktadır.
Ancak unutulmamalıdır ki;
Bu ülkenin toprağına sahip çıkanlar da, emeğiyle geçinenler de bu halktır.


Sadece AKP iktidarını değil,
Ölü taklidi yapan DİSK'i,
Görmezden gelen Türk-İş'i,
Ve halk, kendisine karşı alınan bu tavrı unutmaz.
Sandık geldiğinde sadece oy kullanmaz, aynı zamanda bir hesap sorar.
Ozan
27 Nisan 2026


25 Nisan 2026 Cumartesi

SOYTARI TOM BARRACK ve YERLİ SOYTARILARA

 SOYTARI TOM BARRACK ve YERLİ SOYTARILARA



ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türkiye’ye monarşi benzeri bir yönetim önermesi, yalnızca diplomatik bir hadsizlik değil; aynı zamanda emperyal zihniyetin açık bir yansımasıdır.
Emperyal güçler tarih boyunca kendi çıkarlarını daha kolay dayatabilecekleri yönetim biçimlerini tercih etmişlerdir. Tek adam rejimleri ve otoriter yapılar, dış müdahaleye daha açık oldukları için bu anlayışın doğal müttefiki olmuştur. Dün Irak’ta, Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de “uygun” gördükleri liderlikleri destekleyenler; çıkarları değiştiğinde aynı yapıları yıkmaktan da geri durmamıştır.
Ancak gözden kaçırılan temel bir gerçek var: Türkiye sıradan bir ülke değildir.
Bu ülke, yüzyılı aşkın süredir seçimlerle yönetilen, halk iradesini sandıkta ortaya koyan bir siyasal geleneğe sahiptir. Ümmet anlayışından ulus bilincine, oradan da birey olma farkındalığına ulaşmış bir toplumdan söz ediyoruz. Laiklik, bu toplumun sadece anayasal bir ilkesi değil, aynı zamanda birlikte yaşamanın güvencesi olarak içselleştirilmiş bir değerdir.
Dahası, Türkiye Cumhuriyeti emperyalizme karşı verilmiş bir kurtuluş mücadelesinin ürünüdür. Bu tarihsel gerçeklik, bu topraklarda dışarıdan dayatılan hiçbir siyasal modele meşruiyet tanımaz.
Hiçbir yabancı temsilcinin Türkiye’ye rejim önermek gibi bir hakkı da, yetkisi de yoktur. Türkiye’nin yönetim biçimine yalnızca bu ülkenin yurttaşları karar verir
Bu kadar basit.


“Get the hell out, USA — along with your dog Tom Barrack and the local traitors who collaborate with you.”
Çevirisi:
"Defolup gidin ABD, köpeği Tom Barrack ve işbirliği yapan yerli hainler."
Ozan
23 Nisan 2026



22 Nisan 2026 Çarşamba

LÜMPENLEŞEN SİYASET, KAYBEDİLEN İDEOLOJİ

 LÜMPENLEŞEN SİYASET, KAYBEDİLEN İDEOLOJİ



CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte birçok büyükşehir, il ve ilçe belediye başkanının, bürokratın yargı baskısı altında olduğu; parti hakkında kapatma davasının sürdüğü bir dönemdeyiz. Türkiye’de çok partili hayata geçildiğinden bu yana belki de ilk kez, toplumun geniş kesimlerinde “iktidar değişebilir” umudunun bu kadar somutlaştığı bir eşikte bulunuyoruz.
Tam da böyle bir süreçte, Uşak Belediye Başkanı’nın (ismini anmaya dahi gerek duymuyorum) kamu yararı, kent politikaları ya da halkçı belediyecilik anlayışıyla değil; özel yaşamıyla gündeme gelmesi, basit bir bireysel zaaf olarak geçiştirilemez. Bu durum, daha derin bir sorunun, yani ideolojik zayıflığın ve siyasal kültür erozyonunun açık bir göstergesidir.
Çünkü ideolojik omurgası güçlü olan bir siyasal gelenekte, kamusal sorumluluk taşıyan kadrolar kişisel hayatlarıyla değil; halk için ürettikleri politikalarla, sergiledikleri duruşla ve temsil ettikleri değerlerle anılır. Oysa bugün ortaya çıkan tablo, siyasetin ilkesel bir mücadele alanı olmaktan çıkarılıp, kişisel kariyer ve çıkar aracına dönüştürüldüğünü göstermektedir. Bu da kaçınılmaz olarak lümpenleşmeyi beraberinde getirir. Lümpen kültürde ise ne ahlak, ne sorumluluk, ne de ideolojik tutarlılık aranır.Lümpen kimliğinin, aile yada seçildiği kentin, yaşadığı ve sorumlu olduğu ülkenin aidiyeti yoktur, o nedenle ideolojik tutarlılığı da olamaz.
Bu noktada sorumluluk yalnızca bireylerde değil, doğrudan parti yönetimindedir. CHP Genel Başkanı başta olmak üzere parti yönetimi, bu tablo karşısında açık ve samimi bir özeleştiri vermek zorundadır. Çünkü sorun tekil değil, sistemseldir.
Partinin gençlik kollarında yetişen, ideolojik olarak donanımlı, mücadele pratiği olan ve her türlü fedakârlığı göze alan kadrolar yerine; tepeden inme yöntemlerle belirlenen, kent rantıyla büyümüş çevrelerin temsilcileri, delege ağaları ve siyaseti kişisel yükseliş basamağı olarak gören isimlerin aday yapılması, bugünkü çürümenin temel nedenidir.
Altına “pet bağlanmış” siyasal figürlerin (Siyasal Atık), yani en küçük krizde dahi dağılan, sorumluluk almayan ve partiyi taşıyamayan kadroların milletvekili ya da belediye başkanı yapılmasının bedelini, bugün yalnızca CHP değil, değişim umudu taşıyan milyonlar ödemektedir.
Eğer gerçekten iktidar hedefleniyorsa, bu hedef yalnızca seçim kazanmakla değil; ilkesel, ahlaki ve ideolojik bir yeniden inşa süreciyle mümkündür. Aksi halde bugün yaşananlar istisna değil, kaçınılmaz bir sonuç olarak tekrar etmeye devam edecektir.
Ozan
29 Mart 2026

İSTİSMAR EDİLEN ÖNSEÇİMLER

 İSTİSMAR EDİLEN ÖNSEÇİMLER



Ahmet Hamdi Tanpınar derki;
"Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir.
Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır.
Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur."
İnsan bozuldu mu, çaresi yoktur...
Ön seçim, demokrasinin en önemli araçlarından biridir; halkın iradesinin doğrudan siyasete yansımasının en meşru yollarından biridir. Ancak bizim coğrafyamızda bu mekanizma, olması gerektiği gibi işlemediğinde; etnik kimliklerin, mezhepsel aidiyetlerin ve en önemlisi paranın belirleyici olduğu bir yapıya dönüşebiliyor. Böyle olunca ön seçim, demokratik bir hak olmaktan çıkıp; parti içi “ağaların”, güç odaklarının ve maddi imkân sahiplerinin yön verdiği bir istismar alanına evriliyor.
Nitekim bu çarpık yapıdan beslenerek milletvekilliğine kadar yükselen bazı aktörler, aynı yöntemlerle siyaseti dizayn etmeye kalktılar. Etnik aidiyetleri, mezhepsel ayrışmaları ve ekonomik gücü bir kaldıraç gibi kullanarak kendilerine alan açmaya çalıştılar. Ancak hesaba katmadıkları çok önemli bir gerçek vardı: Bu dar çevrelerin dışında kalan, manipülasyona boyun eğmeyen insanların biriken öfkesi ve vicdanı.
İşte bu yüzden, savunduğumuz demokratik ön seçim ilkesi bile, bu kirlenmiş pratikler nedeniyle gölgelenmiş; bizleri dahi istemeden “atama” yöntemini tartışır hale getirmiştir. Bu, sistemin ne kadar yozlaştığının açık bir göstergesidir.
Sözde kalan söylemlerle, “dil, din, mezhep ayrımı yapmıyorum” demekle, kendini hümanist ilan etmekle bu toplumun güveni kazanılamaz. Asıl mesele; sınıfsal, mezhepsel, etnik aidiyet yerine eşit ve demokratik seçimler olması, özde insan olabilmek, ilke sahibi olabilmek ve her şeyden önemlisi samimi ve inandırıcı olabilmektir. Çünkü bu toplum artık sözde değil, özde olanı görmek istiyor...
İncil’de yazıli (8. Bölüm, Zinada yakalanan kadın, Yuhanna İncili) ünlü bir anekdottur:
Zina yaparken yakalanan bir kadın İsa’nın huzuruna getirilir ve onun taşlanarak öldürülmesini talep ederler. İsa bunun üzerine şöyle der: “Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!”
Bunun üzerine hiç kimse kadına taş atmaz ve İsa'da kadını affeder.
Aranızda günahsız olan, ona ilk taşı atsın!
Ozan
03 Mart 2026

BANDIRMA ve VİZYON

 BANDIRMA ve VİZYON



Bandırma’da yaşamak bir ayrıcalıktır; çünkü bu şehir, yalnızca bir yerleşim alanı değil, aynı zamanda Türkiye’nin en stratejik coğrafyalarından birinde konumlanmış büyük bir potansiyelin adıdır. Marmara’nın güneyinde yer alan Bandırma, hem doğal güzellikleri hem de ekonomik gücüyle, aslında çok daha büyük bir hikâyeyi hak eden bir kenttir.
Liman ve Ekonomi
Bandırma, sahip olduğu Bandırma Limanı ile sadece bölgenin değil, Türkiye’nin dünyaya açılan en önemli kapılarından biridir. İstanbul’dan sonra Marmara Denizi’nin ikinci büyük, Türkiye’nin ise beşinci büyük limanı olan bu yapı; ticaretin, üretimin ve dışa açılımın kalbidir. Bu liman, yalnızca gemilerin yanaştığı bir nokta değil; aynı zamanda Bandırma’nın kaderini belirleyebilecek bir ekonomik güçtür.
Bandırma ekonomisinin kalbi limandır.
Bandırma Limanı, Marmara Bölgesi’nin en önemli limanlarından biridir ve Türkiye’nin dış ticaretinde önemli rol oynar.
Başlıca ekonomik faaliyetler:
Liman ve lojistik hizmetleri
Sanayi (özellikle gübre, kimya ve gıda)
Tarım ve hayvancılık
Balıkçılık
Ayrıca Bandırma’da faaliyet gösteren büyük sanayi kuruluşları, bölgenin ekonomik gücünü artırır.
Sanayi
Sanayi açısından bakıldığında Bandırma, Türkiye’nin stratejik sektörlerine ev sahipliği yapan güçlü bir üretim merkezidir. Özellikle dünyanın en değerli yer altı kaynaklarından biri olan bor minerali, bu topraklarda işlenmekte ve yaklaşık 1 milyar dolarlık yıllık ticaret hacmi yaratmaktadır. Bu, birçok şehrin hayal dahi edemeyeceği bir ekonomik kapasitedir.
Coğrafi Konum ve Stratejik Önemi
Ulaşım açısından Bandırma, adeta bir kavşak noktasıdır. Karayoluyla Balıkesir üzerinden Ege’ye, Bursa üzerinden İstanbul’a ve Anadolu’ya, Çanakkale üzerinden Trakya’ya ulaşım mümkündür. Deniz yoluyla İstanbul’a hızlı feribot seferleri sayesinde 2–2,5 saat gibi kısa sürelerde ulaşılabilirken, demiryolu ile düzenli Bandırma–İzmir seferleri yapılmaktadır. İstanbul, Bursa ve İzmir üçgeninin tam ortasında yer alan bu şehir, kara, deniz ve demiryolu ulaşım ağlarının kesiştiği nadir merkezlerden biridir.
Bugün İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna gitmek saatler alırken, Bandırma’dan Yenikapı’ya 2 saatte, Bostancı’ya ise yaklaşık 2,5 saatte ulaşmak mümkündür. Sabiha Gökçen Havalimanı’na ise karayoluyla kısa sürede erişilebilir. Bursa’ya 1 saat, Balıkesir’e 1 saat, İzmir’e 3 saatlik mesafede olması, Bandırma’yı yalnızca bir şehir değil, bir lojistik merkez haline getirmektedir.
Doğa ve Turizm
Doğal zenginlikleri de bu tabloyu tamamlar. Kapıdağ Yarımadası ve Karadağ, doğa yürüyüşleri ve temiz hava arayanlar için adeta bir kaçış noktasıdır. Gönen Kaplıcaları ve Aladağ gibi doğal alanlar ise hem sağlık turizmi hem de doğa turizmi açısından büyük bir potansiyel taşır. Ayrıca Kazdağları’na olan yakınlığı, Bandırma’yı doğayla iç içe bir yaşamın merkezi haline getirir.
Tarih
Tarihsel olarak da Bandırma, sıradan bir yer değildir. Daskyleion Antik Kenti ve Kyzikos Antik Kenti gibi uygarlıkların izlerini taşıyan eşsiz miraslara ev sahipliği yapmasına rağmen, bu değerleri ne Türkiye’ye ne de dünyaya yeterince anlatabilmiştir.
Bugün Bandırma; sanayisi, limanı, tarım ve hayvancılıkla, turizm,ulaşım ağı, doğası ve tarihiyle kendi başına bir kalkınma modeli olabilecek güçtedir. 1 milyar dolarlık üretim hacmi olan, kara, deniz, hava ve demiryolu imkanlarına sahip, üniversitesiyle 25 bin genci barındıran bir şehirden söz ediyoruz.
BANDIRMA: STRATEJİK KENTİN SİYASAL OKUMASI
Bandırma, yüzeyde “gelişmiş bir ilçe” gibi görünse de aslında Türkiye’nin küçük ölçekte bir modelidir. İçinde hem üretim ilişkilerini, hem siyasal çelişkileri, hem de sınıfsal dönüşümü barındırır.
Ekonomik Yapı: Üretim Var, Güç Kimde?
Bandırma ekonomisinin merkezinde
Bandırma Limanı vardır.
Bu liman: Türkiye’nin dış ticaretinde kritik rol oynar
Sanayi üretimini besler
Bölgesel değil, ulusal ölçekte etki yaratır
Ancak asıl mesele şudur:
Bu üretimden doğan değer kime gidiyor?
Bandırma’da:
İşçi sınıfı üretir
Liman, fabrika ve tarımda emek yoğun çalışma vardır
Ama sermaye birikimi sınırlı bir kesimde toplanır
Yani Bandırma:
Üreten ama zenginleşemeyen kentler kategorisindedir.
Sanayi – Emek – Çelişki
Bandırma’daki sanayi:
Gübre
Kimya
Gıda
Lojistik alanlarında yoğunlaşmıştır.
Bu yapı şunu doğurur:
Mavi yakalı yoğunluğu yüksek
Sendikal mücadele potansiyeli güçlü
Ama örgütlülük parçalı
Sonuç:
Sınıf var, ama sınıf bilinci zayıf.
Kent Kültürü: Direnç mi, Dönüşüm mü?
Bandırma’nın önemli bir özelliği: Özgürlükçü ve modern kent kimliği
Ancak son yıllarda:
Rant baskısı, Plansız büyüme, Yerel yönetim politikaları bu kimliği zorlamaktadır.
Şu ikilem giderek belirginleşiyor:
Kent mi büyüyor, yoksa kent kimliği mi küçülüyor?
Bandırma’nın Temel Çelişkisi
Tüm tabloyu özetlersek:
Bandırma’nın temel çelişkisi şudur:
Stratejik olarak güçlü, ekonomik olarak üretken, ama siyasal olarak dağınık ve sınıfsal olarak örgütsüz bir kent.
Bandırma Bir Potansiyeldir
Bandırma:
Limanı ile ekonomik güç
Nüfusu ile toplumsal enerji
Kültürü ile demokratik zemin barındırır.
Ama bu potansiyelin açığa çıkması için:
Kimlik siyaseti yerine sınıf siyaseti
Rant yerine kamusal planlama
Bireysellik yerine örgütlülük gereklidir.
Bandırma sadece bir şehir değildir.
Tüm bu gerçeklere rağmen Bandırma’nın en büyük eksikliği ne kaynak ne coğrafyadır.
Sorun, vizyonsuzluktur.
Bunca imkâna rağmen güçlü bir lobisi olmayan, Ankara’da yeterince temsil edilmeyen, yerel yönetimlerde uzun vadeli bir kalkınma perspektifi geliştirilemeyen bir Bandırma gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu şehirden kazananların bu şehre borcunu ödemediği, yönetenlerin ise bu potansiyeli harekete geçirecek cesareti ve vizyonu ortaya koyamadığı açıktır.
Bandırma’nın sorunu imkânsızlık değil; sahip olduğu imkânların farkına varamayan bir yönetim anlayışıdır.
Ve asıl soru şudur:
Böylesine güçlü bir şehir, ne zamana kadar kendi potansiyelinin gölgesinde yaşamaya mahkûm edilecektir?
Ozan
05 Mart 2026

BANDIRMA’DA TIP FAKÜLTESİ VAR, SAĞLIK HİZMETİ YOK

 BANDIRMA’DA TIP FAKÜLTESİ VAR, SAĞLIK HİZMETİ YOK



Bandırma gibi stratejik konumu, ekonomik gücü ve nüfus yoğunluğu ile bölgesinin merkezlerinden biri olan bir kentte, sağlık hizmetlerinin bu denli yetersiz kalması kabul edilebilir değildir. Bu durum artık münferit aksaklıklarla açıklanamayacak kadar derinleşmiş; yapısal bir soruna dönüşmüştür.
Bandırma 17 Eylül üniversitesine bağlı eğitim ve araştırma hastanesinde yaşanan eksiklikler, yalnızca bireysel mağduriyetler yaratmakla kalmamakta; doğrudan kamusal hizmet anlayışının çöktüğünü göstermektedir.
Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı hastanede dermatoloji bölümünde yetkin (doçent veya profesör düzeyinde) bir hekimin bulunmaması nedeniyle bir yakınımı Balıkesir Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürmek zorunda kaldım. Orada, randevu saatinde iki genç araştırma görevlisi doktor tarafından güler yüzle karşılandık. İlgileri, hasta ile kurdukları iletişim ve bilgilendirme düzeyleri olması gereken standartlardaydı. Muayene süreci düzenli ilerledi, gerekli tetkikler açık ve anlaşılır biçimde anlatıldı.
Bu deneyim, olması gerekeni gösterirken; Bandırma’daki eksiklikleri daha da görünür kılmıştır.
Bugün Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi’nde bir tıp fakültesi olmasına rağmen, bu fakültenin gerektirdiği nitelikli akademik kadro oluşturulamamıştır. Doçent ve profesör düzeyinde uzman hekim eksikliği, doğrudan sağlık hizmetinin niteliğini düşürmektedir. Bir sağlık kurumunun tabelası var, ancak içi doldurulamamıştır.
Randevu almak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Şans eseri randevu bulunabilse dahi, bazı branşlarda deneyim ve yetkinlik eksikliği ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle bölgede yaygın görülen kanser vakalarına rağmen hematoloji bölümünün ve uzmanlarının bulunmaması, hastaları başka illere sevk edilmek zorunda bırakmaktadır. Bandırmalı yurttaşlar tedavi için Bursa Uludağ Üniversitesi ya da Balıkesir Üniversitesi hastanelerine gitmek zorunda kalmakta; bu da hem maddi hem de manevi açıdan ağır bir yük yaratmaktadır.
Öte yandan, Bandırma Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde temizlik ve hijyen standartlarının yetersizliği, sağlık hizmetinin en temel unsurlarından birinin dahi sağlanamadığını ortaya koymaktadır. Sağlık kurumları, hastaların iyileşmek için başvurduğu yerlerdir; yeni risklerle karşılaşacağı alanlar değil.
Sorun yalnızca fiziki ve teknik yetersizliklerle sınırlı değildir. Hasta-hekim iletişiminde yaşanan aksaklıklar, tanı ve tedavi süreçlerinde yeterli bilgilendirme yapılmaması ve zaman zaman kullanılan kaba dil, sağlık hizmetinin insani boyutunu da zedelemektedir.
Ortaya çıkan bu tablo, tesadüfi değil; uzun süredir devam eden sistematik bir ihmalin sonucudur. Bir üniversite, akademik kadrosunu oluşturamıyor ve buna bağlı olarak nitelikli sağlık hizmeti sunamıyorsa, o kurumun tıp fakültesi açması ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü burada söz konusu olan şey bir prestij meselesi değil; doğrudan insan hayatıdır.
Bandırma halkı; randevu bulamayan, başka şehirlere gitmek zorunda bırakılan, hijyen sorunlarıyla karşı karşıya kalan ve nitelikli sağlık hizmetine erişemeyen bir tabloyu hak etmiyor. Bu şehir, kağıt üzerinde var olan değil; sahada işleyen, erişilebilir ve güvenilir bir sağlık sistemini fazlasıyla hak ediyor.
Bu nedenle yetkililere açık bir çağrıdır:
Bandırma’ya tabela değil, gerçek bir tıp fakültesi; göstermelik değil, nitelikli ve erişilebilir bir sağlık sistemi kazandırılmalıdır.
Ozan
10 Nisan 2026

17 Nisan 2026 Cuma

NE OLDU DEĞİL NEDEN ÇOCUKLAR BU DURUMA GELDİ

 NE OLDU DEĞİL NEDEN ÇOCUKLAR BU DURUMA GELDİ



Dün Şanlıurfa’da bir okulda, 16 yaşındaki bir çocuğun açtığı ateş sonucu çoğunluğu öğrenci olan 16 çocuk yaralandı; 4’ünün durumu ağır.
Bugün Kahramanmaraş’ta yine bir okulda, 8. sınıfa giden 16 yaşındaki bir çocuk, yanında taşıdığı 5 silah ve 7 şarjörle dehşet saçtı; 4 kişi hayatını kaybetti, 20’den fazla öğrenci yaralandı.

Bu iki olay artık tekil bir “asayiş vakası” olarak geçiştirilemez. Bu, toplumun en kırılgan alanı olan okullarda, çocukların birbirine yönelttiği sistematik bir çöküşün göstergesidir.

Bir zamanlar “çocuklar masumdur” diyorduk. Peki bugün, eline silah alıp arkadaşlarını vuran çocuk gerçeğine nasıl geldik?

Asıl sorulması gereken soru “ne oldu?” değil, “neden bu noktaya gelindi?” sorusudur.
Bu çocuklar hangi öfkeyle büyüdü?
Hangi yalnızlığın içinde kaldı?
Hangi ihmalin, hangi çürümenin sonucu olarak silaha sarıldı?

Eğitim sisteminin bilimden uzaklaştırıldığı, okulların pedagojik değil ideolojik alanlara dönüştürüldüğü; gençlerin geleceksizlik, umutsuzluk ve değersizlik duygusuyla baş başa bırakıldığı bir düzende bu sonuç tesadüf değildir.

Şiddetin dil haline geldiği, liyakatin yok sayıldığı, adalet duygusunun aşındığı bir toplumda çocuklar da bu karanlığın içinde şekillenir.
Hiçbir çocuk doğuştan katil değildir.
Hiçbir çocuk doğuştan şiddet üretmez.
Öyleyse bu tabloyu yaratanı doğru yerde aramak gerekir.


Birinci sorumluluk, toplumu yöneten siyasi iktidardadır. Çünkü eğitim politikalarını belirleyen, sosyal yapıyı şekillendiren, çocukların nasıl bir ülkede büyüyeceğine karar veren odur.

İkinci sorumluluk, eğitim sisteminin taşıyıcısı olan öğretmenlerdedir; çünkü
çocukla birebir temas eden, onu anlayacak ve yönlendirecek olan onlardır.

Üçüncü sorumluluk ise ailelerdedir; çünkü sevgi, güven ve değer duygusu ilk olarak evde inşa edilir.

Ancak mesele bireysel hataların ötesindedir. Bu, topyekûn bir sistem sorunudur.

Eğer çocuklar okullarda birbirine kurşun sıkıyorsa, bu sadece o çocuğun değil; o çocuğu görmeyenlerin, duymayanların, anlamayanların ve yıllardır biriken sorunları çözmeyenlerin ortak sorumluluğudur.

Artık susarak, geçiştirerek, “olur böyle şeyler” diyerek bu karanlık tabloyu normalleştiremeyiz.

Çünkü bugün yaralanan, ölen çocuklar; yarın kaybettiğimiz bir toplumun habercisidir.

Umutsuz çocuklar varsa, toplumsal çöküş vardır.

"Çocuk terörü” yada "Akran zorbalığı" diye bir kavram üretmek, gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz. Çocuktan terörist olmaz. Adı üstünde çocuk; hayatın henüz başlangıcındadır. Ne öğretilirse onu uygulayan, neyi görürse onu taklit edendir.

Bir çocuk çikolatanın tadını seviyorsa onu ister. Başka bir çocuğun bisiklete bindiğini görüyorsa binmek ister. Bu, insan doğasının en yalın hâlidir.

Ancak aynı çocuk, sahip olamadığı şeylerle, erişemediği imkânlarla, adaletsizlik duygusuyla karşılaştığında içinde biriken tepki de aynı doğallıkla büyür.

Bir başkası iyi koşullarda yaşarken kendisi yoksulluk içindeyse, bir başkası fırsatlara erişirken kendisi dışlanıyorsa, bu sadece bir “eksiklik” değil; zamanla öfkeye dönüşen bir kırılmadır. Ve bu kırılma, doğru şekilde anlaşılmaz ve yönetilmezse tehlikeli bir birikime dönüşür.

Bu biriken tepki, denetimsiz medya içerikleriyle, şiddeti yücelten dizilerle, kolay yoldan güç ve zenginlik vaadiyle birleştiğinde çocuk gerçeklikten kopar.

Kendi adaletini kurabileceğine inanır.
Gücü, silah ve şiddetle özdeşleştirir.
Hayatın emeğe değil, mafyatik zorbalığa teslim olduğu yanılsamasına kapılır.

Sorun burada başlar.

Bu nedenle meseleyi “suçlu çocuk” üzerinden tartışmak, asıl sorumluluğu gizler. Çünkü çocuk sonuçtur; neden değil.

Nedeni anlamadan sonucu cezalandırmak, sadece yeni trajedilerin zeminini hazırlar.

Eğer gerçekten çözüm isteniyorsa, çocukların neye dönüştüğüne değil, onları neyin bu hale getirdiğine bakmak zorundayız.

Ozan

15 Nisan 2026