17 Nisan 2026 Cuma

NE OLDU DEĞİL NEDEN ÇOCUKLAR BU DURUMA GELDİ

 NE OLDU DEĞİL NEDEN ÇOCUKLAR BU DURUMA GELDİ



Dün Şanlıurfa’da bir okulda, 16 yaşındaki bir çocuğun açtığı ateş sonucu çoğunluğu öğrenci olan 16 çocuk yaralandı; 4’ünün durumu ağır.
Bugün Kahramanmaraş’ta yine bir okulda, 8. sınıfa giden 16 yaşındaki bir çocuk, yanında taşıdığı 5 silah ve 7 şarjörle dehşet saçtı; 4 kişi hayatını kaybetti, 20’den fazla öğrenci yaralandı.

Bu iki olay artık tekil bir “asayiş vakası” olarak geçiştirilemez. Bu, toplumun en kırılgan alanı olan okullarda, çocukların birbirine yönelttiği sistematik bir çöküşün göstergesidir.

Bir zamanlar “çocuklar masumdur” diyorduk. Peki bugün, eline silah alıp arkadaşlarını vuran çocuk gerçeğine nasıl geldik?

Asıl sorulması gereken soru “ne oldu?” değil, “neden bu noktaya gelindi?” sorusudur.
Bu çocuklar hangi öfkeyle büyüdü?
Hangi yalnızlığın içinde kaldı?
Hangi ihmalin, hangi çürümenin sonucu olarak silaha sarıldı?

Eğitim sisteminin bilimden uzaklaştırıldığı, okulların pedagojik değil ideolojik alanlara dönüştürüldüğü; gençlerin geleceksizlik, umutsuzluk ve değersizlik duygusuyla baş başa bırakıldığı bir düzende bu sonuç tesadüf değildir.

Şiddetin dil haline geldiği, liyakatin yok sayıldığı, adalet duygusunun aşındığı bir toplumda çocuklar da bu karanlığın içinde şekillenir.
Hiçbir çocuk doğuştan katil değildir.
Hiçbir çocuk doğuştan şiddet üretmez.
Öyleyse bu tabloyu yaratanı doğru yerde aramak gerekir.


Birinci sorumluluk, toplumu yöneten siyasi iktidardadır. Çünkü eğitim politikalarını belirleyen, sosyal yapıyı şekillendiren, çocukların nasıl bir ülkede büyüyeceğine karar veren odur.

İkinci sorumluluk, eğitim sisteminin taşıyıcısı olan öğretmenlerdedir; çünkü
çocukla birebir temas eden, onu anlayacak ve yönlendirecek olan onlardır.

Üçüncü sorumluluk ise ailelerdedir; çünkü sevgi, güven ve değer duygusu ilk olarak evde inşa edilir.

Ancak mesele bireysel hataların ötesindedir. Bu, topyekûn bir sistem sorunudur.

Eğer çocuklar okullarda birbirine kurşun sıkıyorsa, bu sadece o çocuğun değil; o çocuğu görmeyenlerin, duymayanların, anlamayanların ve yıllardır biriken sorunları çözmeyenlerin ortak sorumluluğudur.

Artık susarak, geçiştirerek, “olur böyle şeyler” diyerek bu karanlık tabloyu normalleştiremeyiz.

Çünkü bugün yaralanan, ölen çocuklar; yarın kaybettiğimiz bir toplumun habercisidir.

Umutsuz çocuklar varsa, toplumsal çöküş vardır.

"Çocuk terörü” yada "Akran zorbalığı" diye bir kavram üretmek, gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz. Çocuktan terörist olmaz. Adı üstünde çocuk; hayatın henüz başlangıcındadır. Ne öğretilirse onu uygulayan, neyi görürse onu taklit edendir.

Bir çocuk çikolatanın tadını seviyorsa onu ister. Başka bir çocuğun bisiklete bindiğini görüyorsa binmek ister. Bu, insan doğasının en yalın hâlidir.

Ancak aynı çocuk, sahip olamadığı şeylerle, erişemediği imkânlarla, adaletsizlik duygusuyla karşılaştığında içinde biriken tepki de aynı doğallıkla büyür.

Bir başkası iyi koşullarda yaşarken kendisi yoksulluk içindeyse, bir başkası fırsatlara erişirken kendisi dışlanıyorsa, bu sadece bir “eksiklik” değil; zamanla öfkeye dönüşen bir kırılmadır. Ve bu kırılma, doğru şekilde anlaşılmaz ve yönetilmezse tehlikeli bir birikime dönüşür.

Bu biriken tepki, denetimsiz medya içerikleriyle, şiddeti yücelten dizilerle, kolay yoldan güç ve zenginlik vaadiyle birleştiğinde çocuk gerçeklikten kopar.

Kendi adaletini kurabileceğine inanır.
Gücü, silah ve şiddetle özdeşleştirir.
Hayatın emeğe değil, mafyatik zorbalığa teslim olduğu yanılsamasına kapılır.

Sorun burada başlar.

Bu nedenle meseleyi “suçlu çocuk” üzerinden tartışmak, asıl sorumluluğu gizler. Çünkü çocuk sonuçtur; neden değil.

Nedeni anlamadan sonucu cezalandırmak, sadece yeni trajedilerin zeminini hazırlar.

Eğer gerçekten çözüm isteniyorsa, çocukların neye dönüştüğüne değil, onları neyin bu hale getirdiğine bakmak zorundayız.

Ozan

15 Nisan 2026

Hiç yorum yok: