Can Dündar Ada
30 Ocak Cumartesi 2010
“Bekâra karı boşaması kolaydır” derler. Baykal “Ben olsam darbe planlarıyla ilgisi varsa hemen Genelkurmay Başkanı’nı görevden alırdım” diyor.
Özal da 12 Eylül’den hemen önce askerler muhtıra kıvamında bir mektup verdiklerinde Demirel’e ne dediğini Mehmet Barlas’a (“Turgut Özal’ın Anıları”, Sabah Kitapları, 1994) şöyle açıklamıştı:
“Ben sizin yerinizde olsam, bu mektubu verenleri hemen emekliye sevk ederim.”
Demirel’in bu konudaki görüşü bellidir. 12 Mart belgeseli için konuştuğumuzda muhtıra gününü anlatırken şöyle demişti:
“Benim Başbakan olarak çalıştığım odada darağaçları vardı.”
12 Mart muhtırası geldiğinde Menderes asılalı henüz 10 yıl olmamıştı.
“Makam odasında bir darağacı...”
Yeni Başbakan için yeterince caydırıcı...
Erdoğan da “Biz beyaz kefen giyip yola çıktık” dememiş miydi?
Sanki hizmet yarışı değil, mezar kazısı...
* * *
Koşullar buyken, dışardan “Al görevden” demek kolay...
Geçen gün deneyimli bir siyasetçi bir “fabl”la yorumladı durumu:
Aslan, Kurt ve Tilki acıkınca ava çıkmışlar.
Bir geyik, bir keçi, bir tavşan avlayıp dönmüşler.
Mağarada toplanınca Aslan, Kurt’a dönmüş; “Hadi paylaştır şunları da yiyelim” demiş.
“Emredersiniz haşmetmahap” diye eğilmiş Kurt:
“Siz geyiği buyurun. Ben keçiyle yetineyim. Tilki de tavşanı yesin.”
Aslan, “Tam duyamadım. Hele yakına gel de bir daha söyle bakiym” diye gürlemiş.
Kurt kulağına yaklaşınca da kafasını kaptığı gibi hapır hupur yemiş; kemiklerini oracığa bırakıvermiş.
Sonra da hadiseyi dehşet içinde izleyen Tilki’ye dönüp “Şimdi sen pay et” demiş.
Titremiş Tilki:
“Devletlum” demiş:
“Bence geyiği kahvaltıda yiyin; keçiyi öğleyin... Tavşanı de akşam alırsınız.”
Aslan beğenmiş bu paylaşımı...
“Aferin” demiş; “Sen nerden öğrendin böyle adil paylaştırmayı?..”
“Önünüzdeki kafatasından” diye boyun eğmiş Tilki...
* * *
Makam odalarında darağacı gölgelerinin dolaştığı, Başbakanların kefenle yola çıktığı bir ülke kolay normalleşemez.
Yine aynı siyasetçinin tabirini kullanayım:
“Öğrenilmiş çaresizlik”tir bu...
Laboratuvar deneyiyle kanıtlanmış:
Çekirgeyi bir fanusun içine koyuyorlar. Sıçrayıp çıkmak istiyor. Her seferinde kafasını çarpıyor. Bir-üç-beş-on derken beceremeyince vazgeçiyor. Bir süre sonra fanusun kapağını açıyorlar. Sıçrasa çıkacak; ancak çekirge denemiyor bile...
Özgürlüğe ulaşamayacağına öylesine şartlanmış.
Tutsaklığa öylesine alıştırılmış.
“Öğrenilmiş çaresizlik” böyle bir şey işte...
* * *
Türkiye bu çaresizlikten ağır ağır sıyrılıyor.
Sancılar çekerek normalleşiyor.
Şükür ki artık darağaçları, kefenler, muhtıralar değil, yasa, anayasa, hukuk konuşuluyor.
Asker Meclis kapısından çekiliyor. Darbeler sivil mahkemede yargılanıyor. Kozmik odaların kapısını açılıyor.
Kafamızı kaptırma korkusu olmadan “adil bir paylaşım” talep edebiliyoruz.
Tek korkumuz, kafayı Aslan’dan kurtaralım derken, Kurt’a ya da Tilki’ye kaptırmak...
Ama biliyoruz ki, onun da tek çaresi korkusuz olmak...
30 Ocak 2010 Cumartesi
Aslan, Kurt ve Tilki
29 Ocak 2010 Cuma
Askerin siyasete karışmasına karşı çıkan yüzbaşı
| Zülfü Livaneli |
| Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com |
Askerin siyasete karışmasına karşı çıkan yüzbaşıYüzbaşı hiç korkmadan ve yüksek sesle konuşuyor. Fikirlerini askerlere, sivillere anlatıyor. Hikâyeyi anlattık. Şimdi iş geldi bu subayın kimliğini açıklamaya. Ordunun siyasete karışmasına karşı çıkan yüzbaşının adı; Selanikli Mustafa Kemal. İttihat Terakki kongresinde bu görüşleri savunduğu için hakkında ölüm kararı çıkarılan Mustafa Kemal. Milli Mücadele’ye başlarken yaver-i şehriyari kordonlu paşa üniformasını çıkarıp sivil siyasete giren Mustafa Kemal. Millet Meclisi kuran ve kurtuluş savaşı veren orduya “Büyük Millet Meclisi Orduları” adını veren Mustafa Kemal. Kısacası, hayatı boyunca millet iradesini her şeyin üstünde gören Mustafa Kemal. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az! |
28 Ocak 2010 Perşembe
SON YILLARIN TÜRKİYE KLASİĞİ İçki satan markete polis baskını!
Polis Ankara'da market bastı. İçki satan, geç saatte kapatmayan marketi böyle kapattırdı.Biber gazıyla kelepçeyle müdahale büyüdü,
markete neredeyse operasyon düzenledi.
Önce 2 polis girdi içeri. 3 - 4 derken. Tam 10 polis bastı marketi. Sinan ailesi olacakları hisseti. Ankara Pursaklar'da yaşandı polis şiddeti.Olay şimdi mahkemelik. İlk duruşma dün yapıldı.
Yönetmeliğe göre Pursaklar'da içki satan mekanların saat 23.00 te kapanması gerekiyor. "Aslında öyle yaptık , sadece haftalık temizlik için dükkandaydık " diyor aile .Zaten görüntülerde de saat 12'yi geçiyor..
Önce ailenin kadınları temizlik için dükkana giriyor, ardındanda polisler. Polis dışarı çıkın,kapatın diyor. Market sahibi temizlik yapacağız diye direniyor. Sonra zaten kadın erkek farketmiyor. Market savaş alanına dönüyor.
Polis biber gazını marketin içinde silah gibi çok yakından tam da gözlere sıkıyor. Kelepçeler takılıyor, market sahipleri gözaltına alınıyor.Ailenin 16 yaşındaki kızı da polislerin altında eziliyor .
Aslında bir gün önce de gelmiş polisler. Uyarı yine sert olmuş. Öyle ki ,market sahibinin babasının takma kolu bile çıkmış
Yaşadıklarını unutamıyorlar. Mahkeme devam ediyor.Hakim şimdi bu görüntüleri izleyip kararını açıklayacak. İçki satan ve geç saatte açık olan dükkanda uygulann şiddet doğru mu mahkeme karar verecek.
Kanal D Haber
27 Ocak 2010 Çarşamba
TÜRKİYE GERÇEĞİ..KATİL AĞCA TV YILDIZI OLUYOR
KATiLLERLE DANS EDiLMEZ
Reyting uğruna yapılanlar yetmedi. Televizyon, gözünü bir katile dikti. MEDYapım'ın sahibi Fatih Aksoy, Abdi İpekçi'yi katleden ve on gün önce hapisten çıkan Mehmet Ali Ağca'ya dans yarışmasında iş teklif etti. Kimse bu işe dur demeyecek mi?
-Medyapım, yakında bir dans yarışmasına başlayacakmış. Yarışmada jüri üyeliği yapması için Mehmet Ali Ağca'ya teklif götürmüş ve 500 bin dolar önermiş. Çıkan haber bu.- İnanamadım, hemen Fatih Aksoy'u aradım. "Toplantıdayım, çıkınca seni ararım" dedi.
- Aradan beş-altı saat geçti, Aksoy'dan yanıt gelmedi.
- Gece yarısı yeniden aradım. Aksoy, haberin doğru olmadığını söyledi ama sonraki cümlesi işin vehametini ortaya koydu, "Adam cinayet işledi, 30 yıl yattı. Bir 30 yıl daha mı yatıracağız?" dedi.
- Bu kadar da değil! Aksoy, "Böyle bir teklifin neresinde sorun var, anlamadım. Ağca'ya dans yarışmasında jüri üyeliği ve bunun karşılığında 500 bin dolar teklif etmedim. Ağca'nın adı şirkette yarışmacı olarak geçti. Yapacağımız dans yarışmasında yer almasında bir mahsur görmüyorum" dedi.
Devletin ayıbı
Birkaç gündür “Ağca dosyası”nın askeri savcısı Ahmet Koç’un 30 yıl sonra anlattıklarını sizlerle paylaşıyorum.
Medyanın gözü Ağca’nın üzerinde... Oysa Ağca’dan çok daha fazlasını bilen, konuşması gereken o kadar çok tanık var ki...
Görüyorsunuz işte; dönemin tanıkları konuştukça, bu dosyanın neden tamamlanamadığı, neden böyle bir örgütlü suçun bir tetikçinin üstüne yıkılıp “taammüden adam öldürmek” suçlamasıyla geçiştirildiği, neden arkasındaki örgütlenmenin ortaya çıkarılamadığı daha iyi anlaşılıyor.
Olayı aydınlatma yönündeki her adım, hemen engellenmiş çünkü...
Savcıya ne oldu?
Yüzlerce örnek var; ama ben bugün Askeri Savcı Ahmet Koç’un engellenmesi örneğiyle yetineceğim.
Sonra o savcıya ne oldu; biliyor musunuz?
Ağca için bir iddianame yazdı.
Şöyle dedi:
“Abdi İpekçi olayı Türkiye’de tırmanışını sürdüren terör salgınında bir aşamayı vurgulamaktadır. Çünkü bu cinayette İpekçi, Milliyet gibi büyük tirajlı bir gazetenin Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı olması, sevilen kişiliği, anarşi ve teröre karşı tutumu ve zaman zaman sağduyu sahiplerini ortak bir noktada birleşmeye çağıran makaleleriyle bazı çevreleri rahatsız etmiş ve bu nedenle kurban seçilmiştir. Bu eylemdeki amaç, terörün yarattığı yılgınlıkla kitlelerde zora dayalı, özgürlükleri yok eden rejimleri onaylamaya sevk eden olayları yaratmak, karşı görüş sahiplerini susturmak, baskı altına almak ve terörün hangi aşamaya geldiğini göstermektir.”
Aşırı sağcılar kullanıldı
Şu cümleler de esas hakkındaki mütalaasından:
“Türkiye’de gizli veya örtülü birçok örgütün devletin içine dal budak salarak devletin temel nizamına ve yurt bütünlüğüne karşı eylemlere kalkıştıkları herkesçe bilinmektedir. (..) Ayrıca aşırı sol eylemlere karşı güvenlik kuvvetlerinin yanında, aşırı sağ unsurlara yer verilmiş ve aşırı sağa karşı tavizkâr bir tutum takınılmıştır.”
Savcı görevden alınıyor
“12 Eylül öncesi ülkücüler polis ve askerle birlikte çalışıyordu” iddiası ve devlet içinde örtülü bir örgütün dal budak salması, bir askeri savcının mütalaasında yer alıyordu.
Tabii bu mütalaa rahatsızlık yarattı.
Dönemin Sıkıyönetim Başsavcısı Refik Karaa o dönem görevden alındı; yerine Süleyman Takkeci getirildi.
Takkeci, mütalaayı okuyunca Ahmet Koç’u çağırdı:
“Böyle mütalaa olmaz, bundan sonra yazdıklarınızı ben incelemek istiyorum” dedi.
Koç, bunun meslek anlayışına uygun olmadığını söyledi.
Bir müddet sonra soruşturmadan çekildiğini öğrendi. Görevden alındı.
Elinde Ağca’nın arkasındaki asıl ismin, Mehmet Şener’in dosyası vardı. Yurtdışına kaçan Şener’i Türkiye’ye getirtmeye çalışıyordu. Suikastın parti bağlantılarını araştırıyordu.
Koç’a “Şener Dosyası ne oldu?” diye sordum.
“Bir havacı binbaşıya verildi. O da üzerine düşmedi. Öylece kaldı” dedi.
Vicdanlar rahatsız
Son sözü Ahmet Koç’a vereyim:
“Biz görevimizi yaptık. En azından tetikçiyi yargılayıp idama mahkûm ettik. Ben idam cezasına karşıyım, ama bir idam mahkûmunun 10 yıl yatıp çıkması, mağdur aileyi de rahatsız eder, toplumun vicdanını da... Bu, devletin ayıbıdır.”
25 Ocak 2010 Pazartesi
GAFFAR OKAN'I SAYGIYLA ANIYORUZ...

EMNİYET Müdürü olarak görev yaptığı Diyarbakır’da uğradığı silahlı saldırıda 5 arkadaşıyla birlikte şehit edilen Gaffar Okkan, ölümünün 9’uncu yıldönümünde memleketi Sakarya’nın Hendek ilçesindeki kabri başında anıldı. Aşırı soğuk ve yağan kar altında yapılan anma törenine Diyarbakır eski Valisi Cemil Serhatlı, İzmir İl Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz, Şehit Gaffar Okkan’ın eşi Zerrin Okkan, kızı Sezin Okkan Çalışkan yakınları ve çok sayıda vatandaş katıldı. Mezarı başına gelen eşi Zerrin Okkan ve kızı Sezin Okkan Çalışkan, kırmızı karanfil koyarak dua etti. Her yıl anma törenlerine katılan İzmir İl Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz, “Onunla arkadaş olabilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Onu asla unutmayacağım” dedi. Okkan ve 5 arkadaşı Diyarbakır’da, şehit edildikleri Sezai Karakoç Bulvarı’nda da anıldı. Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen tören de ilginç görüntülere sahne oldu. Ali Gaffar ya da Gaffar Okkan adı verilen 142 ilköğretim öğrencisi de törene gelerek Okkan’ı andı.
Halkın sevgilisiydi
24 Ocak 2010 Pazar
UĞUR MUMCU'YU SAYGIYLA ANIYORUZ.
UĞUR MUMCU'YU SAYGIYLA ANIYORUZ.

Katiller Demokrasisi Hırsızlar Düzeni (1962-1971)
"Karanlıklarda çevrilen dolapları, kredi yolsuzluklarını, devleti milyonlarca lira zarara sokan suistimalleri belgeleri ile ortaya koyanlara suikastler düzenlenecekti. Şimdi kamuoyu şu soruların cevaplarını araştıracak; kendilerine suikastler düzenlelen devrimciler hangi yolsuzlukları ortaya çıkarmışlardır?..Bu yolsuzluklara adları karışanlar kimlerdir... ve bunlar devletin hangi kademelerinde bulunmaktadır?.. Şimdiye kadar bu yolsuzluklar karşısında neden susulmuştur?.. İnsanlara cangüvenliği sağlayamamış bir düzene bir hukuk devleti denilemez. Devrimcilerin faili meçhul cinayetlere kurban gittiği bir düzene demokrasi denilemez. Yolsuzlukların devlet yetkililerini sardığı bir düzene Anayasa düzeni denilemez. Bu katiller demokrasisidir. Bu hırsızlar düzenidir." (29.12.1970, Devrim) Uğur MUMCU
Kontrgerilla Öğretileri (Ocak-Haziran 1977)
"... vurulup vurulup öldürülen yurttaşlarımız, bir profesyonel katil çetesinin kurbanlarıdır. ... Bir ülkede her eylemi CIA örgütlemez, CIA planlamaz. Fakat oluşan olaylara CIA yön verir. Biçim verir. Bir yerde sıkılan kurşun, bir yerde patlayan bomba, öyle koşullar olur ki, CIA planlarına uygun düşer. Doğrudur; herkesi CIA yönetmez. Fakat birçok kişi, bilerek ya da bilmeyerek CIA planlarına araç olur. (Cumhuriyet, 29 Nisan 1977, Korku...)
... Her ülkede olduğu gibi Türkiye�de de CIA vardır ve bazı devlet kurumlarıyla iç içedir. CIA belli olaylara karışır, belli olayları saptırır, yozlaştırır. Amacı, hangi ülkede olursa olsun, solun, geniş bir birlik yaratarak iktidara gelmesini önlemektir. (Cumhuriyet, 7 Mayıs 1977, Yılgınlık...)
... Kontrgerilla, devletin yasal yetkililerince denetlenemeyen bir CIA kuruluşudur. (Cumhuriyet, 1 Haziran 1977, Acaba...)
... CIA ile Kontrgerilla arasındaki ilişkileri bilmeden, araştırmadan, şematik yorumlarla CIA olgusunu unutturmaya çalışmak, bilmem, kime hizmet olur!.."(Cumhuriyet, 8 Mayıs 1977, Oyuna Gelmemek...)
Uğur MUMCU
"Sen ülkeni okyanus ötesi devletlerin öncü karakolu yapıp, sınırlarını Amerikan üsleriyle donat; sen ülke ekonomisini, uluslararası tekellerin ahtapot kollarına teslim et; sen kardeşi kardeşe vurdurtmak için gizli çeteler kur; sonra kalk, utanmadan ve sıkılmadan Ata�m, izindeyiz; cumhuriyeti koruyoruz diye siyaset dolandırıcılığı yap!..
Elsiz ayaksız bir yeşil yılan / Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal / Hani bir vakitler Kubilay�ı kestiler / Sen buyurdun kesenleri astılar / Sen uyudun asılanlar dirildi / Mustafa�m, Mustafa Kemal�im...
Cumhuriyet�in temelini elsiz ayaksız yeşil yılanlar kemiriyor; devletimiz NATO generallerinin emrinde, ülkemiz IMF�lerin ipoteğinde!.. Uyan Gazi Kemal uyan!..
... Devletin devlete, insanın insana kulluğunu yok etmek için uyan, uyan Gazi Kemal!.." (Cumhuriyet, 29 Ekim 1979, O Eski Türkü...)
"1854�ten sonra, 1980 OECD toplantısına kadar uzanan tarih diliminde en onurlu sayfalar, Mustafa Kemal döneminin ulusal bilinci ile yazılmıştır. 1920�lerde emperyalist ordulara diz çöktüren Mustafa Kemal�in uyandırdığı Kuvay-ı Milliye ruhu , bugün yerini uyduluğa, teslimiyetçiliğe ve dilenci ekonomisine bırakmış ise, acı acı ve derin derin düşünmemiz gerekir.
Batı sermayesi, bugün 1920�lerin Mustafa Kemal Türkiye�sinden öç alıyor. Haçlı seferleri, OECD ile, NATO ile, silah ambargosu ile, savunma işbirliği anlaşmaları ile, IMF ile, dış borç ile her gün yeni baştan düzenleniyor. Ve Kurtuluş Savaşı öncesi ulusal kongrelerde reddedilen Amerikan mandası , bugün başka başka yollarla, cebren ve hile ile içimizde yandaş bulup egemenlik kuruyor." (Cumhuriyet, 1 Nisan 1980, Batı Acısı...)
Uğur MUMCU 2 Ocak - 9 Haziran 1980 yazıları...
"- Bu satılık mı?
Ünlü ressam, fırçası kadar hünerli zekasıyla bu soruyu şöyle yanıtladı: - Evet burada gördüklerinizin hepsi satılıktır. Benim dışımda... Uygun çerçeve bulsam kendimi de satacağım ama, kendime çerçeve bulamıyorum!
Son yıllarda kulaklarımız, parayı verenin çaldığı düdüklerle sağırlaşmadı mı? Paranın padişahlığını görmedik mi? Kara paranın krallığına, toplum olarak hep birlikte tanık olmadık mı? Milyonlar, milyarlar, dönme dolaplar gibi, insanların vicdanlarında dönüp durmadılar mı?
Evet sevgili dostlar... Bir memlekette namuslu kalmak artık bir cesaret işi olmuşsa, vay bizim halimize! Bakın çevrenize; dostlarınıza, arkadaşlarınıza bakın. Bu kurtlar sofrasından paylarını almamış olanlara, eşleri, çocukları ve yakınları ile namuslu olma cesaretini göstermiş olanlara... Düğmelerinizi ilikleyin, şapkalarınızı çıkarın!.. Onlar toplumumuzun adsız kahramanlarıdır. Onların çerçeveleri namusla, erdemle, özveriyle, onurla çatılmıştır. Onları hep birlikte saygıyla selamlayalım dostlar." (Cumhuriyet, 4 Ekim 1981, Çerçeve...)
Uğur MUMCU
19 Ocak 2010 Salı
HAYIR" diyoruz
| "HAYIR" diyoruz | |
| HABERTÜRK Grubu Ağca'yı sosyo politik bir rol model gibi gösteren haberleri yayınlamama kararı aldı 19.01.2010 11:32 | |
Bu katiller demokrasisidir. Bu hırsızlar düzenidir.


Şovmen katile tepki yağıyor
Abdi İpekçi'nin katiline Milliyet okurlarından tepki yağıyor. Çürük katilin tahliyesinin şova dönüştürülmesi ve medya organlarında yer alması Milliyet'in sağduyu sahibi okurlarını da rahatsız etti. Okurlarımız yorum ve elektronik posta yoluyla tepki yağdırıyor.
Mehmet Ali Ağca'nın cezaevinden çıkışı bir şova dönüştürüldü. Abdi İpekçi'nin katili, Papa suikastçısı Ağca, kim oldukları anlaşılmayan bir grup tarafından sanki kahramanmış gibi karşılandı.Ağca gazetecileri görünce "paranın peşinde olduğunun" işaretlerini verdi, gizemli bir kimliğe bürünmeye çalıştı.
Hatta Malatyalı Ağca gazetecilere hitaben konuşmasını kırık dökük bir İngilizce ile yapmayı tercih etti.İşte bütün bu görüntüler Türkiye'nin vicdanını sızlattı. Dünden beri milliyet.com.tr okurları bizi yorum ve mail yağmuruna tutuyor.Hepsinin ortak dileği, "Bize bu katilin yüzünü göstermeyin, haberlerini vermeyin. Onu yalnızlığa terkedelim, ona verilecek en büyük ceza da bu olur.."
Bu katiller demokrasisidir. Bu hırsızlar düzenidir.(AĞCA HAPİSTEN ÇIKTI)









İnsanlara
cangüvenliği sağlayamamış bir düzene bir hukuk devleti denilemez. Devrimcilerin faili meçhul cinayetlere kurb
an gittiği bir düzene demokrasi denilemez. Yolsuzlukların devlet yetkililerini sardığı bir düzene Anayasa düzeni denilemez. Bu katiller demokrasisidir. Bu hırsızlar düzenidir." (29.12.1970, Devrim)Türkiye Kamuoyuna
Biz aşağıda imzası olan, hala gizli ve karanlıkta tutulan güçlerin haince saldırıları neticesinde yakınlarını kaybedenler olarak çağrıda bulunuyoruz.
Abdi İpekçi cinayetinin katili Mehmet Ali Ağca 18.01.2010 tarihi itibari ile salıverilecektir. Kesinleşen cinayet ve cinayet girişimi nedeni ile 30 yılını cezaevinde geçirmiş olan Ağca'nın bu süre içinde özeleştirisini yapmış olmasını umut ediyoruz. Kaldı ki yapmamış olsa bile antisosyal kişilik raporu olan, eğitimi yetersiz ve yıllarını dört duvar arasında geçirmiş bir insanı çok da fazla suçlayamayız.
Asıl üzücü olan tetikçilerin yüceltilmesi, maddi ve manevi olarak desteklenmesidir. Ses getiren cinayetleri işleyenlere evlenme teklifleri gelmesi tüm dünyada sık rastlanan bir toplumsal psikoz örneği. Ancak katillerin örgütlü şekilde cezaevinden kaçırılması, anı fotoğrafı çekilmesi, eli kanlı kişilerle gurur duyulması ne üzücü ki ülkemize has bir görüngü ve moda olmuştur. Katillerin kahraman ilan edilmesini, katillikten sermaye biriktirilmesini, katilliğin ranta çevrilmesini kınıyoruz.
Bu insanlarla gurur duyduğunu haykırıp filmlerde başrol oynatmayı düşünenler yazacakları senaryolarla ülkenin eğitimsiz ve aydınlıktan uzak bırakılmış çocuklarına da yeni roller biçmekteler.Üzülere belirtmek isteriz ki bu ülkede yıllardır uygulanan eğitim sistemi ve antidemokratik düzen tuzağa düşecek kadar sağduyudan yoksun insanların yetişmesine önayak olmuştur. Bir o kadar kesin olan olgu da onlara karşı durup, ülkenin aydınlık geleceği için kurşunlara göğsünü ve katil övgülerine aklını siper edenlerin de varolacağıdır. Olayları mantık süzgecinden geçiren her vatandaşın vicdanında mahkum edilmiş olan bu örgüt ve tetikçilerin konuşacağı ve hesap vereceği tek yer mahkeme salonları olmalıdır.
Hangi odaklar tarafından kullanıldıkları hakkında henüz resmi bir açıklama elde edemediğimiz ama bağrımızdan çıktıklarını bildiğimiz tetikçilerin katlettiği aydınların yakınları olarak biz, intikam değil adalet, yıkım değil güç birliği amacı ile çağrıda bulunuyoruz:
Ağca ve benzerlerini, düşünceyi kurşunla susturmaya çalışan, kurbanını tanımadan öldürenleri övmek insanlık suçudur. Kınamak, eleştirmek ve kötü örnek olarak göstermek politik düşünceden bağımsız olarak hepimizin görevidir. Başta toplumun ana yön vericisi olan medya kurum ve kuruluşları olmak üzere herkesi sorumlu olmaya ve piyon pozisyonuna düşmeden insanlık erdemine sahip çıkmaya çağırıyoruz.
Behçet Aysan Ailesi
Cavit Orhan Tütengil Ailesi
Cevat Yurdakul Ailesi
Doğan Öz Ailesi
Hrant Dink Ailesi
İlhan Erdost Ailesi
Kemal Türkler Ailesi
Metin Altıok Ailesi
Metin Göktepe Ailesi
Musa Anter Ailesi
Nesimi Çimen Ailesi
Onat Kutlar Ailesi
Sevinç Özgüner Ailesi
Turan Dursun Ailesi
Uğur Mumcu Ailesi
Ümit Kaftancıoğlu Ailesi
HIRANT DİNK'İ SAYGIYLA ANIYORUZ.
18 Ocak 2010 Pazartesi
Siyasetin üç aylarına giriyoruz
SİYASETTE önümüzdeki üç ayda çok önemli kavşaklar dolanılacak gibi.
Siyaseti yakından izleyen bir gazeteci olduğum için dost sohbetlerinde de raslantısal buluşmalarda da en çok bu konudaki sorulara muhatap oluyorum.
Son günlerdeki tek soru, “Sarıgül hareketi ne yapar” oluyor.
Soru haksız değil, Sarıgül hareketini görmezlikten gelmek de akıllıca değil.
Siyasette başarının yeni isimler ve yeniliklerle kazanıldığı en basit gerçek.
Daha dün yapılan İzmir mitingine katılım da bunun göstergesi sayılmalı. Ancak yine de bu soruya en sağlıklı yanıtın, daha önce de yazdığım gibi, nisan ayındaki CHP kurultayı ardından verilmesi gerektiğine inanıyorum.
O kurultayı aslında siyasetin geleceği için de belirleyici görüyorum.
SARIGÜL CHP ESERİ
Bugün bir Sarıgül hareketi konuşuluyor, tartışılıyorsa bu CHP’den kaynaklı. Çünkü, CHP yeterli dönüşümü, yenileşmeyi sağlamış olsa; ülkede heyecan dalgası yaratıp kitleleri iktidar hedefine inandırma becerisi gösterebilseydi Sarıgül, üstüne konacağı bir zemini zaten bulamazdı.Üstelik bütün bu gelişmeleri, CHP Lideri
Deniz Baykal’ın, “AKP oyları yüzde 20’lerde” dediği bir süreçte yaşıyoruz.
Ben de AKP oylarında, özellikle Habur görüntüsü nedeniyle bir düşüş yaşanacağına; bundan geri dönüşün, açılım hangi boyutta olursa olsun PKK’ya silah bıraktırılmadıkça mümkün olmayacağına inananlardanım.
Ama buna rağmen CHP, iktidar alternatifi olduğunu, AKP’nin oyundaki düşüşle değil, ancak kendi oyundaki artışla kanıtlayabilir.
Önümüzdeki kurultay da CHP’ye böyle bir fırsat getirebilir.
Açık ifadeyle, yenilik ve yenileşme sağlanıp sağlanmayacağı ile ilgili.
CHP yönetiminde çoğu isim, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, halktan aldığı alkışı, “bizden biri” anlayışı ile gördüğü ilgiyi es geçip duruyor.
Kılıçdaroğlu’ndan ayrı görülemeyecek Gürsel Tekin’e bakış da benzer. Baykal da kurultayda o yöneticiler gibi mi davranacak göreceğiz, izleyeceğiz.
ERDOĞAN HEDEF YAPTIĞINDA
Bu süreci Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisinin nasıl aşacağı da en az bu kadar önemli.
Gürsel Tekin, 14 Şubat’taki İstanbul İl Kongresi’ne yoğunlaşmış durumda.
Ancak onun, CHP’de yenileşme isteyenlerin başında geldiğini, bunu Baykal’la paylaştığını biliyoruz, peki ya Kılıçdaroğlu?
Dün kendisine Sarıgül hareketini sorduğumda, siyasal anlayışındaki temel direngi noktası olan “çatışmadan kaçınma” korkusuyla yeniden karşılaştım.
“Sosyal demokratların bölünme lüksü yok. Bu koşullarda bölünmenin ülkeye yarar getirmeyeceği kanısındayım” demekle yetindi.
Oysa CHP örgütlerini en çok dolaşan isim olarak çatışmayı önleyecek tek etkenin korku değil, heyecan yaratmak olduğunu görmüştür sanırım. Heyecan yaratmak içinse cesaret şart.
Bu cesareti göstermesi gereken sadece Kılıçdaroğlu-Tekin ikilisi değil; CHP Lideri Baykal da aynı his içinde olabilmeli.
Başarılı bir belediye başkanını CHP’de tutamamak da dört dönemin ardından İstanbul’a belediye başkanı olamamak da aynı tarz zaaflar aslında; ama öyle ya da böyle, artık sosyal demokrat seçmen için yeni bir seçenek söz konusu.
Başbakan Erdoğan gibi siyaseti iyi okuyan bir liderin bu seçeneği güçlendirmek için Sarıgül’ü muhatap/hedef alabileceğini de hesaplamalı.
Hepimiz Ağca’yız!
18 Ocak Pazartesi 2010
1 Şubat 1979 akşamı... Milliyet’in Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı Abdi İpekçi, Ankara’da Başbakan Ecevit’le görüşmüş, İstanbul’a dönüyordu.
16.40 uçağında işadamı Sakıp Sabancı ile karşılaştı. Yan yana oturdular. Yol boyu ülkenin ve ekonominin durumu üzerine sohbet ettiler.
Bir ara Sabancı, “Milliyet satılıyormuş, öyle mi?” diye sordu.
“Aslı yok” diye geçiştirdi Abdi İpekçi...
“Yok, yok... Satılıyormuş” diye üsteledi Sabancı...
“Parası olan alır” diye kapattı İpekçi...
Bu konu, yüreğini burkuyordu.
4 saat sonra, bugün kendi adını taşıyan caddenin köşesinde vahşice kurşunlanacaktı.
* * *
Onu kurşunlayan adam, serbest kalacak bugün...
İpekçi’yi vurduğunda 20 yaşındaydı. Bütün ömrü hapiste geçti; ama cinayetiyle bizim ömrümüzü de hapsetti.
Sıktığı kurşun, sadece sağduyunun simgesi bir gazeteciyi değil, sağduyuyu da vurdu.
“Amaçları hükümeti devirmek, toplumda panik ve umutsuzluk yaratmaktır. (..) Olağanüstü yönetim biçimlerine yönelmek, teröristlerin oyununa gelmek demek olacaktır” diye yazmıştı İpekçi...
Bunu yazdıktan 6 ay sonra öldürüldü.
19 ay sonra da hükümet devrildi. Toplum umutsuzluğa düştü, panikledi. Türkiye teröristlerin oyununa gelip olağanüstü yönetim biçimine yöneldi.
Bir daha da hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
* * *
Ağca yattı çıkıyor.
Oysa işlenen, bireysel görünümlü kolektif bir suçtu.
Birileri ona “İpekçi’yi öldür” emrini vermişti.
Bazıları silah ve para temin etmişti.
Azmettirenler vardı; cinayet sırasında köşede bekleyenler, kaçtığında evinde saklayanlar vardı.
Sorguda gereken soruları sormayanlar, sorgu süresini uzatmayanlar, onu yargılayan hâkimin evinin önüne bomba koyanlar...
Ağca’yı istediği cezaevine nakledenler, cezaevinde ona tabanca ile er üniforması temin edenler, askeri bir hapishaneden firarına yardım edenler...
Ona pasaport verenler; emniyetteki pasaport kayıtlarını ateşe verenler...
Cinayet sırasında yalnız olmadığını gören şahitler... Gördüğünü anlatmasın diye tanıkları tehdit edenler... Buna rağmen tanığı kaderine terk edenler...
Yurtdışında onu misafir edenler...
Bütün bunları bilip hiç ses etmeyenler, olayın üzerine gitmeyenler...
Susup bekleyerek suça iştirak edenler...
* * *
Böyle bakınca “Hepimiz Ağca’yız!”
Bir koca orduyuz, suç ortaklarından...
Aktif işbirlikçilerin kimi kahraman oldu sonradan, kimi genel müdür, kimi bakan...
Pasif suç ortakları ise, izlediler sessizce... Ve mağduru oldular, hesabını sormadıkları sürecin...
Hesap soranlar mı?
Onlar da Ağca ve ortaklarının kurşunuyla kendine mazeret yaratan “olağanüstü yönetim biçimi“nden sonra ya vuruldular ya susturuldular.
* * *
İki hafta sonra hem Abdi İpekçi’yi anacağız, hem de lüks otelde kalan katilinin anılarını okuyacağız.
30 yıl geçti aradan:
Katilleri kahraman yaptık.
İpekçi’nin hesabını soramadık, mirasını koruyamadık.
Utanıyoruz. Yüreğimiz burkuluyor bizim de...