30 Mart 2010 Salı

Bedava su artık özgür akacak!

Bedava su artık özgür akacak!
29/03/2010 02:34
Dikili İlçesi'nde oturanlara, 10 tona kadar kullandıkları suyu bedava verdiği, belediye çalışanlarına da yüzde 50 indirimli tarife uyguladığı için 'görevi kötüye kullanmak' suçundan yaklaşık 2 yıldır Dikili Asliye Hukuk Mahkemesi'nde yargılanan Dikili Belediye Başkanı CHP'li Osman Özgüven ve belediye meclis üyeleri beraat etti.
Turan GÜLTEKİN
İZMİR - Davanın yapılan son duruşmasına, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, aynı davada yargılanan belediye meclis üyelerinin yanı sıra DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Genel- İş Genel Başkanı Erol Ekici, Genel- İş Ege Bölge Temsilcisi Azad Fazla ve çok sayıda izleyici katıldı.
Osman Özgüven'in avukatı Arif Ali Cangı, duruşmanın başında Özgüven'in yargılandığı 4736 sayılı Kamu Kurum ve Kuruluşlarının Ürettikleri Mal ve Hizmet Tarifeleri ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un çıkarıldığı günden bu yana 74 ayrı kararname ile delindiğini, kanunun Anayasa'nın ‘eşitlik’ ilkesine aykırı olduğunu dile getirdi. Davanın esası hakkında mütaalasını veren Cumhuriyet Savcısı Velihattin Erdemir yapılan işlemin su tasarrufuna yönelik olduğunu, kamu yararı gözetildiğini, yapılan işlem sonucunda herhangi bir kamu zararı görülmediğini söyleyerek Belediye Başkanı Osman Özgüven ve belediye meclis üyelerinin beraatını istedi. Mahkeme Hakimi Mehtap Şen de Cumhuriyet Savcısı Erdemir’in karanına uyarak beraat kararı verdi. Davayla ilgili gerekçeli karar önümüzdeki günlerde yazılacak.
Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, ilçede yaşayan vatandaşlardan 10 tona kadar kullandıkları sudan ücret almadığı, 10 tonu aşan sarfiyatları normal tarife ile ücretlendirdiği, belediye çalışanlarına suyu yüzde 50 indirimli verdiği gerekçesiyle ilçeye gelen Sayıştay denetçisi tarafından suçlu bulunmuş ve başkan ve belediye meclis üyeleri hakkında Danıştay’a suç duyurusunda bulunulmuştu.
UYGULAMAYA DEVAM
Duruşmanın sona ermesinin ardından konuşan Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, Dikili Asliye Hukuk Mahkemesi’nin sadece Türkiye değil, tüm dünya için emsal bir karar verdiğini söyledi. Özgüven, “Bu mahkeme kararıyla suyun insan hakkı olduğu, ticarileştirilemeyeceği mahkeme kararıyla tescillenmiş oldu. Benim ceza almam veya almamam değil, bunun tescillenmesi önemli. Bundan sonra da uygulamayı genişleterek sürdüreceğiz. Daha fazla insanı bu uygulamanın içerisine almanın yollarını bulacağız. Herkesi ne kadar ihtiyacı varsa o kadar su kullanmasına teşvik edeceğiz” diye konuştu.
Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven’in avukatı Arif Ali Cangı ise karar sayesinde suyun bir hak olduğunu belirterek, “Belediyelerin ücretsiz suya erişim hakkı olduğu ortaya çıkmıştır. Bundan sonra tüm yurttaşların belediyelerinden 10 tona kadar suyu ücretsiz isteme hakkı doğmuştur” diye konuştu. (dha)

25 Mart 2010 Perşembe

Niye biz ödüyoruz?

25 Mart Perşembe 2010

Adını koyalım:   Ulus devletin yetkilerinin daraltıldığı, gücünün budandığı bir çağa girdik.
“İyi ki öyle” diyebilirsiniz, “Ne yazık ki öyle” diyebilirsiniz; ama realite bu...
Karakolda dayak yiyen zanlının, Strasbourg’daki bir uluslararası mahkemede Türkiye aleyhine dava açabileceği, orada kendisine işkence yapan devleti mahkûm ettirip tazminat alabileceği 25 yıl önce hayal bile edilemezdi.
Ama 1987’de, Özal döneminde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanındı ve Avrupa hukuku, ulusal hukukun üzerine çıktı.
Bugünlerde manşetlere tırmanan Uzan davası da benzer bir sürecin ürünü...
Yine Özal döneminde, 1988’de Ankara, uluslararası tahkimi, yani Türkiye’de yatırım yapacak yabancılarla uzlaşmazlık halinde kendi mahkemelerinin değil, uluslararası heyetin hakemliğine gidilmesini kabul etti.
Çünkü yabancı sermaye, yatırım için bu koşulu öne sürüyordu.
Ve Özal, sermayenin önünde engel görmek istemiyordu.
* * *
Uluslararası Tahkim’in kabulü sürecinde çok itiraz eden oldu.
Küreselleşme karşıtı sol hareket, “Güçsüzleştirilen kamunun yerini uluslararası sermaye alıyor. Türkiye bunun bedelini pahalı öder” diyerek tavır aldı.
Ancak 80’lerin otoriter ikliminde bu ses susmuş, ortada birbirinden beter iki seçenek kalmıştı:
Global sermayenin açık pazarı haline gelmek...
Ya da tamamen içe kapanıp bir baskı rejimine boyun eğmek...
İlkini savunanlar iktidardaydı zaten...
Onlara muhalefet edenler ise, enternasyonalist solun yokluğunda dar bir “ulusalcılık” modelini benimsediler.
Milliyetçi damarla kolayca eklemlenen bu model, solcu gelenekte olduğu gibi “sermaye-emek” çelişkisinden değil, sermayenin milliyetinden şikâyetçiydi.
Dolayısıyla, iktisatta “globale karşı yerli sermaye” şiarıyla ortaya çıktı.
Cem Uzan, tam o aşamada bu damara yaslanan “milliyetçi sermayedar” olarak sahne aldı.
* * *
Bugün gelinen nokta, o hareketin tutarsızlığının kanıtı değil mi?
Sert muhalif söylem ve milliyetçi hislerle (ve tabii şarkı- türkü ve tavuk dönerle) meydanları dolduran beyaz gömlekli politikacı kürsüde “Türkiye, IMF’nin işgali altında... İktidara gelince IMF’yi Türkiye’den kovacağım. Vallahi billahi bu ülkeyi sattırmayacağım” diyordu.
Bu söylemle milliyetçilerin gönlünü çelmiş, seçimde yüzde 7’lere kadar tırmanabilmişti.
Şimdi Paris’te yabancı hakem önünde, kaçtığı ülkesinin avukatlarına karşı, Güney Kıbrıs merkezli bir şirket adına tanıklık yapıyor.
“Uzan milliyetçiliği”nin uzandığı yer burası...
* * *
Bu garabetin yıllar sonra da olsa anlaşılmış olması iyi... Çünkü işin özü, demokrasiye sahip çıkma kapışması değil, enerji pastasından pay kapma yarışmasıydı.
Bana ağır gelen, fillerin itiştiği yerde çimenlerin hali...
Ne millisini, ne globalini savunmuş olmamıza rağmen bu sermaye çatışmasını Uzan kazanırsa, 21 milyar dolar olduğu söylenen tazminat külfetini de bizler ödeyeceğiz.
Tıpkı işkenceci polislerin neden olduğu tazminatları ödeyegeldiğimiz gibi...
Biz devletin tazminat mahkûmları mıyız?

21 Mart 2010 Pazar

Türkiye'de darbe ve karşı darbe

   
Ezbere o kadar  alışmışız ki, ezber bozalım derken ezber bozmayı ezberlemeye başladık.
Bugün Türkiye’nin kimliğini tanımlamakta kullanılan ezberlerden başlıcası New York Times gazetesinden gelmişti. ‘Türkiye uzmanı’ gazetecileri yazdı, yerli takım Türkçeye çevirip yıllarca temcit pilavı gibi sundu. Geçen hafta Financial Tımes aynı şeyleri yazdı. Tekrarlana tekrarlana ‘gerçeğimiz’ oldu.
12 Eylül cuntasının hocaların kadro ve terfilerini denetleyen YÖK’üyle yıllardır sindirilen üniversitedeki sosyal bilimciler, anketler dışında toplumumuzu açıklamaktan korktuğu için boş kalan meydanda Türkiye yaz boz tahtasına dönüştü. Zaten Mahmut Makal, Cumhuriyet’in ‘Orada bir köy var uzakta’ romantisizmini yıkan, tezekli  ‘Bizim Köy’ü yazdığından beri Türkiye’yi incelemek tehlikeliydi. Düşünün Atatürk, İnönü, Demirel, Ecevit, Özal ya da herhangi bir Genel Kurmay, Anayasa Mahkemesi başkanı doğru dürüst biyografinin, akademik çalışmanın konusu bile olamamış. Vefasız toplumumuzun adını unuttuğu İsmail Beşikçi, başka bir Türkiye gerçeğini, Kürtler’i araştırdı diye akademik kariyerinin önemli  kısmını cezaevlerinde geçirmişti.   
Cumhuriyet tarihi ezberini bozarken birinci yeni ezberimiz, Anadolu kökenli ‘yeni bir elit’in iktidara geldiği. Geçmişin cehaletinde,  uyduruk yakıştırmalarla çabuk şartlanıyoruz! Demokrat Partinin iktidara gelişine ‘Anadolu ihtilali’ dendiğini kimse hatırlamıyor mu? Temelsiz yakıştırmalarla deniyor ki,  Türkiye’yi bugüne kadar ‘Beyaz Türkler,’ ‘Kemalistler’, ‘İstanbul burjuvazisi’ vs. yönetiyormuş! İlk iktidar döneminde, Isparta’da çocukluğuna atfen ‘Çoban Sülü’ denilen, Türkiye’de yıllarca başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapan, askerin iki kez darbeyle devirdiği Demirel yukardaki sıfatlardan birine uyuyor mu? Ya ‘Takunyalı’ diye isim takılan Turgut Özal? Adana ve Ankara’dan gelen Koçlarla Sabancıların, bugün iktidar partisiyle sarmaş dolaş olan ‘Anadolu kaplanlarından’ kökeni farklı mı? Peki, elit olduğu söylenen ordunun sınıfsal kökeni ne? Türkiye’de askerlik, babadan oğula geçen elit bir grubun tekelinde değil ki. Albaylar,  generaller, Anadolu çocuğu, paşa torunu değil. Yurt dışından gelen ve Türkiye’de tekrarlanan bu cahilce yakıştırmalar sınıf ve ideolojinin temel nosyonlarından yoksun.
AKP’yi, Menderes’in  DP’sinden, Demirel’in AP’sinden, Özal’ın ANAP’ından farklı kılan  yeni bir elit oluşu mu, siyasetinde din ağırlıklı bir ideoloji benimsemesi mi? 
İkinci ezberin arkasında,  “Bugün Türkiye’de ne değişti de asker yargılanıyor? Sorusu var. 12 Eylül faili cunta üyelerinin ve işbirlikçilerinin devlet töreniyle kaldırılan cenaze törenlerinde ön sırada yer alan iktidar partisi, aynı kişilerin yargılanmasına, tabandan yıllardır gelen taleplere, kendileri de o rejimin mağduru olduğu halde, kulaklarını tıkarken, şimdi ne oluyor da darbeye iddiasıyla askerler yargılanıyor? 12 Eylül yargılanmazken, yargılanamazken, kim bu gücü nereden alıyor?                
Hepsi soğuk savaş döneminde olan askeri darbeleri, ABD hükumetlerinin desteklemese de yeşil ışık yaktığı, ordunun ABD’ye bağımlılığı, Kıbrıs’da olduğu gibi ABD’nin istediğinde orduya silah ambargosu koyabileceği bilinirken, bugün darbe iddiasıyla yargılananlar
yola çıkmadan bunu bilmiyor muydu? Yoksa yanıp sönen bir ışığa mı aldandılar? Türkiye’de
ordu içinde, darbe-karşı darbe döneminin yaşandığı,  darbe heveslilerinin önce teşvik edilip sonra kapana kıstırıldığı,  9 ve 12 Mart’ta olanlar bugüne ışık tutuyor mu?
Son ezber, Türkiye’de yeni bir çığır açıldığı, demokrasiye kavuşulacağı. Öyle mi, yoksa demokrasinin olmazsa olmazı,  yargı, yürütme ve yasama, giderek tek bir görüşle örtüşen tek bir partinin elinde mi toplanıyor?
Bu arada, bunca kararlı demokrat arasinda vicdani red hakkından söz eden niye yok diye sormadan da kendimi alamıyorum.

Türkiye’nin çıkarları





ahmet_altan KUM SAATİ 21.03.2010
Ahmet Altan

Türkiye’nin çıkarları
 
Biri size “Türkiye’nin çıkarları” için nasıl düşünmeniz gerektiğini söylediğinde hemen alarma geçmelisiniz.

Çünkü büyük bir ihtimalle kandırılacaksınız.

Diğer bütün büyük toplumlar gibi Türkiye de değişik sınıflardan, zümrelerden, ırklardan, inançlardan oluşuyor; bütün bu grupların çıkarları birbirinden farklıdır hatta genellikle çıkarları birbiriyle çelişir.

İstanbul’daki bir zenginle Yozgat’taki bir köylünün “ortak” çıkarı nedir?

Bir patronla bir işçinin ortak çıkarı nedir?

Bir muhafazakârla, bir Kemalistin ortak çıkarı nedir?

Bir Türkle bir Kürdün ortak çıkarı nedir?

Bunların “ortak” çıkarı, kendi haklarını ve çıkarlarını özgürce koruyabilecekleri, bunun için mücadele edebilecekleri, inançlarının gereklerini rahatça gerçekleştirebilecekleri, fikirlerini hiçbir baskıyla karşılaşmadan söyleyebilecekleri bir zemini oluşturmaktır.

Her türlü çelişkinin ve hak mücadelesinin hiçbir baskıyla karşılaşmadan yaşanacağı bir ortamı yaratmaktır.

Ama “iktidarı” elinde bulunduranlar, kendi çıkarlarını “ortak çıkar” diye sunup bunun kabul edilmesini isterler.

Gerektiğinde, ki genellikle gerekir, bunun için yalan söylerler.

“Ezen” grup, kendi çıkarlarının “ezilenlerin” de çıkarı olduğunu iddia eder.

Bu temelsiz iddiaları kabul görmediğinde zorbalaşırlar.

Özellikle bizim ülkemizde “tarihi çarpıtarak” bu yalanlarına bir “altlık” oluşturlar.

Çünkü bizim ülkemizdeki “asıl iktidar” yüz yıldır asker ve sivil İttihatçılardadır.

Bütün sınıfları, grupları, zümreleri, ırkları, dinleri, İttihatçı bir azınlık baskı altında tutar ve yönetir.

Üstelik “eğitim sistemini” kendileri belirledikleri için “ezdikleri” insanların da beynini yıkayarak “İttihatçıların çıkarlarının” herkesin ortak çıkarı olduğuna inandırırlar.

Ezilenler, ezenleri destekler.

Ve, asla tarihin sorgulanmasına izin vermezler.

Büyük bir “31 Mart ayaklanması” yalanı vardır mesela, yüz yıl boyunca dindarlar “bu yalanın” yarattığı havayla “müstakbel irticacılar” olarak gösterilmiş, dindarlık topluma büyük bir tehlike olarak sunulmuştur.

Herkes “31 Mart’ın” tekrarından korkar hale getirilmiştir.

Halbuki 31 Mart, en kabadayı rakamla iki bin beş yüz, üç bin askerin, başlarında komutanları olmadan sokaklarda gösteri yapmasıdır.

O “irtica” ayaklanmasına katılanlar arasında “sarhoş” bahriyeliler de yer almıştır.

Çok rahat bastırılacak bu ayaklanma “bilinçli” bir şekilde bastırılmamış ve İstanbul’daki Birinci Ordu’nun harekete geçmesi engellenmiş, bunun sonucunda da koskoca “Birinci Ordu’nun” bastıramadığı “ayaklanmayı” Harekât Ordusu iki günde bastırıp Abdülhamit’i devirerek İttihatçı bir iktidarın yolunu açmıştır.

“31 Mart” korkutmacasıyla dindarlar hep bir tehlike gibi gösterilmiştir.

Bugün, bizim “milliyetçilerin” büyük bir arzuyla sahip çıktığı İttihat Terakki iktidarı ise tarihimizin en “işbirlikçi”, en “dışa bağımlı” iktidarıdır.

İttihatçılar öylesine “işbirlikçidir” ki Osmanlı Ordusu’nun yönetimini hiç çekinmeden Alman generallere teslim etmiştir.

Enver Paşa, Osmanlı’nın kapılarını ardına kadar Almanlara açmıştır.

Almanların hatırı için Osmanlı’yı hiç hazır olmadığı halde Birinci Dünya Savaşı’na sokmuş, Almanlarla işbirliği yaparak ülkeyi “savaşa sokmasını” ise Sait Halim Paşa’nın konağında toplanmış olan kabineye, “bir oğlumuz oldu beyler” diye duyurmuştur.

Bugünlerde sıkı bir biçimde tartıştığımız, “kabulünü kendimize hakaret olarak gördüğümüz” Ermeni soykırımı da Almanların Osmanlı Ordusu’na hâkim olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir.

Almanlarla “işbirliği” içindeki İttihatçıların gerçekleştirdiği bu korkunç katliam, Osmanlı’nın diğer ülkelerle “ittifak” kurma ihtimalini tümüyle yok etmiş ve tam da Almanların istediği gibi Osmanlı’yı Almanya’ya mahkûm etmiştir.

Yapılanın, Osmanlı’nın çıkarıyla bir ilgisi yoktur.

Bunu savunmanın bugün de Türkiye’nin çıkarıyla bir ilgisi olmaması gibi.

Ermeni meselesi 1915’te Osmanlı’yı nasıl yalnızlaştırdıysa, bunu savunmak da bugün Türkiye’yi yalnızlaştırmaktadır.

O “yalnızlık” Osmanlı dönemindeki Alman destekli İttihatçıları nasıl iktidarda tuttuysa, bugünkü yalnızlık da hâlâ varlıkları süren asker ve sivil İttihatçıların iktidarına yardım eder.

İttihatçıların iktidarı ise Türkiye’nin çıkarına değildir.

Ermenileri öldüren, Kürtleri ezen, Türklerin dindar ve demokrat olanlarını baskı altına alan, muhalifleri vurduran bir iktidar nasıl Türkiye’nin lehine olur?

İttihatçı bir iktidarın sürmesini, Türkiye’nin dünyadan koparılmasını, “küçük bir zümrenin” dışında kalan Türklerle Kürtlerin ezilmesini, yasakların, baskıların artmasını istiyorsanız tarihteki yalanları savunun.

Ama bilin ki savunduğunuz yalanlar ne sizin çıkarınızadır, ne de Türkiye’nin çıkarınadır, sadece Türkiye’yi yüz yıldır yöneten silahlı bir azınlığın çıkarınadır.

19 Mart 2010 Cuma

Müslümanlık ve milliyetçilik







ahmet_altan KUM SAATİ 19.03.2010
Ahmet Altan
Müslümanlık ve milliyetçilik

Bu ülkenin “kimliğinin” belirlenmesinde önemli bir yeri olan “muhafazakârların” tercihlerini iyi anlayabilmemiz için bizim Müslümanlıkla “milliyetçilik” arasındaki ilişkileri tartışmamız, bu konudaki soruları aydınlığa kavuşturmamız gerekiyor.
Özellikle “din vurgulu” siyasi partilerin bilinçli bir şekilde birbirine karıştırdığı, birlikte sahip çıkmaya çalıştığı bu iki kavram gerçekten de “birlikte” var olabilirler mi?
Daha açık ve net sorarsak...
Müslüman biri milliyetçi olabilir mi?
Eninde sonunda biz bunu tartışmak zorunda kalacağız.
Çünkü Türkiye’nin çizdiği zikzakların en önemli nedenlerinden biri, bizim bu kavramları açıklığa kavuşturmamamız.
Siyasilerin bu “iki kavramı” hep bulanık tutması. Bir kere, bu ülkenin kimliğini bulmasını, ne siyasilerin, ne askerlerin, ne yargıçların, ne aydınların sağlayabileceğini düşünüyorum, bu ülke, “kimliğini” burada yaşayan insanların “ortak değerleri ve ortak vicdanıyla” bulacak.
O “ortak vicdan” bizim nasıl bir toplum olduğumuzu belirleyecek.
Görünürde biz “Müslüman” bir toplumuz.
Ama gerçekte “milliyetçiliğimiz” ağır basıyor.
Ben milliyetçiliğin “vicdanla” biraraya kolayca gelemeyeceğini ama Müslümanlığın bir vicdanı olduğuna inanıyorum.
Din, dünyevi bir çıkara dayanmaz çünkü.
Milliyetçilik ise “bir grup” insanın diğer insanlardan üstün olduğuna, o “grubun” çıkarının dünyadaki bütün diğer insanların çıkarından daha önemli olduğuna inanır.
Milliyetçiliğe göre “bir grubun” çıkarını savunmak en “kutsal” değer ve haktır.
Din, bilebildiğim kadarıyla herhangi bir “grubun” diğerinden daha üstün olduğunu kabul etmez.
Eğer bir tanrıya inanıyorsanız, yeryüzündeki bütün insanları yaratan o “kudretin” bazı insanları diğerlerinden daha üstün yarattığına inanmak, o “yaratıcının” hakkaniyetini, adaletini, şefkatini, “rahmetini” daha baştan yaralamak anlamına gelmez mi?
Bir Türk milliyetçisi için en yüce değer “Türk olmaktır”, Türklerin çıkarları ve hakları diğerlerinden üstündür ona göre, Türkleri diğer insanlardan ayırır.
Türkleri diğer insanlardan ayırmıyorsa, Türkleri diğerlerinden daha farklı ve üstün görmüyorsa, zaten “Türk milliyetçisi” olmasına, “Türklerin çıkarlarını” diğerlerinden üstün tutmasına gerek yoktur.
Bütün insanlar eşitse, bütün insanlar aynı haklara sahiplerse neden kendi “ırkımızı” önde tutacağız, kendi ırkımızın çıkarlarını diğer insanların çıkarlarından daha önemli göreceğiz, neden insanları “ırklarına” göre tanımlayacağız?
Milliyetçilik, insanları “böler”, gruplara ayırır, kendi grubunu, ırkını, soyunu yüceltir.
İnsanları birbirinden ayırdığınız, böldüğünüz, bir grubu diğerinden üstün bulduğunuzda da zaten vicdanınız yaralanır, kararlarınızdaki hakkaniyet kuşkulu hale gelir.
Din ise insanları bölmez.
Irklarına göre gruplamaz.
Hatta dinlerine göre bile ayırmaz, böyle bir ayırımı yapmak hakkı yalnızca Yaradan’ındır.
“Irk” zaten bir tercih değildir ve bizzat “Yaradan” tarafından insanlarına doğuştan bağışlanmıştır, kimse “tanrının” verdiği bir özelliği küçümseyemez, aşağılayamaz.
Böyle bir hakkı yoktur.
Bir Müslüman, bir ırkı nasıl olur da diğer bir ırktan üstün görür?
Bir grubu nasıl bir başka gruptan daha ayrıcalıklı kabul eder?
Bir ırkı ya da bir grubu diğerlerinden daha “önemli” görmeden de milliyetçi olunmaz.
Bu nedenlerle ben Müslümanlıkla milliyetçiliğin bağdaşamayacağını düşünüyorum.
Bu ülkenin “muhafazakâr” insanları hangi değeri benimseyecekler, Müslümanlığı mı milliyetçiliği mi?
Biraz daha keskin soralım.
Bir Müslüman, Türklerin, Kürtlerden ya da Ermenilerden daha önemli olduğuna inanır mı?
Ben, gerçek Müslümanlığın “vicdana, adalete, hakkaniyete” sahip olduğunu, eşitliği savunduğunu, ırkları birbirinden asla ayırmadığını, “inançların” ya da “inançsızlıkların” cezasının Allah tarafından verileceğini kabul ederek bu dünyada kendini “cezalandırıcı” konumunda göremeyeceğini, bütün bu özelliklerinden dolayı da “eşitliğe” ve özgürlüğe önem veren demokrasiyle bir sorunu olmayacağını düşünüyorum.
Buna karşılık milliyetçiliğin “eşitliği” kabul edemeyeceğine ve asla demokrat olamayacağına inanıyorum.
Kabul edeyim ki bunlar benim çok da iyi bildiğim konular değil.
Din hakkında yanlış şeyler söylemiş olabilirim.
O zaman, bu işi daha iyi bilenler “Müslümanlıkla milliyetçilik” arasındaki ilişkiyi anlatsınlar.
Anlatsınlar ki Müslümanlıkla milliyetçilik birarada olur mu yoksa birileri bizi kandırıyor mu net bir şekilde öğrenip anlayalım.
ahmetaltan111@gmail.com

İçimizdeki işkenceci

Can Dündar Ada

İçimizdeki işkenceci

20 Mart Cumartesi 2010
“France 2” TV’sinde yayınlanan “Ölüm Oyunu”nun görüntülerini izlediniz mi?
Gerçekten ürkütücü görüntüler...
Aslında düzmece bir yarışma bu... işin aslı, bir deney...
Yarışmacı bir stüdyoya buyur ediliyor.
Rakibine soru sorması, yanlış cevap alırsa da ceza olarak ona elektrik vermesi isteniyor.
Yapımcılar, “Elektrik verilene bir şey olursa sorumluluk bizde” diyorlar.
Yarışmacı voltaj makinesinin başına geçiyor.
Rakibi de elektrik odasına alınıyor.
Yarışmacı soru soruyor. Cevap yanlış olursa şalteri kaldırıp her soruda artan dozda elektrik veriyor.
Az sonra içerden korkunç çığlıklar yükselmeye başlıyor.
Aslında elektrikli sandalyede oturan, bir aktör.
Ancak yarışmacı, bunu bilmiyor. O, yarıştığını sanıyor.
Çığlıklar artınca yarışma sorumlusuna bakıyor, “Acı çekiyor, duralım” diyor; ancak yetkili, otoriter bir sesle devam etmesini söylüyor. Ve yarışmacı boyun eğiyor, isteneni yapıyor.
“Ölüm Oyunu”na 80 yarışmacı katılmış.
Sırf doğru cevap veremedi diye bir yetkilinin emriyle, rakibini ölümcül şokla cezalandıranların oranı korkunç:
Yüzde 81...
Bazısı elektriğin dozunu 460 volta, ölüm sınırına kadar çıkarabiliyor.
Bu neyin kanıtı?
İnsanoğlunda, otoriteye itaat eğilimi çok yüksek...
Ona mantığını ve vicdanını kaybettirip yok yere adam öldürtebilecek kadar yüksek...
* * *
Yarışma, aslında 1961’de Yale Üniversitesi’nde Prof. Milgram tarafından yapılmış bir psikoloji deneyine dayanıyor.
Milgram’ın cevap aradığı soru şuydu:
“Nasıl oldu da Nazi Almanya’sında yüz binlerce insan, Yahudi soykırımında yer alabildi? Masum insanlara toplama kamplarında işkence yapanlar, ‘Bir görev verdiler; yaptım’ derken doğru söylüyor olabilir miydi?”
Milgram, 40 gönüllü denek buldu. Onlara “Öğrenmede cezanın etkisini ölçüyoruz. Siz öğretmen olacaksınız. Öğrenciniz sorunuzun cevabını bilemezse elektrik şokuyla cezalandıracaksınız” dedi.
Amaç, onların vicdanlarıyla otoritenin emirleri arasında nasıl bir tercih yapacaklarını görmekti.
Deney başlamadan asistanlarına “Sizce ne sonuç çıkar?” diye sormuştu.
Çoğu “Birkaç sadist dışında elektrik veren çıkmaz” görüşündeydi.
Sonuç, hepsini şoke etti.
Deneklerin yüzde 68’i, hiç tanımadıkları insanlara acı çektirme fikrinde sonuna kadar gitmişti.
Sırf, başlarındaki yetkili öyle istiyor diye...
* * *
İnsanoğlunun otorite karşısında kolayca canavarlaşabileceğini kanıtlayan Milgram’ın “itaat deneyi” 1980’lerde ODTÜ’de uygulandı.
Deneyi yapan Prof. Olcay İmamoğlu hemen hemen aynı sonuçlara ulaştı.
Demek ki, dönem, coğrafya, refah, cinsiyet farklılıklarını aşan, genel bir hastalık söz konusuydu.
İnsanoğlu, inancı, kazancı, milliyeti, cinsiyeti ne olursa olsun, otoritenin buyruğu altında kolayca sistematik bir vahşetin parçası haline gelebiliyordu.
Almanya’da da böyleydi bu; Anadolu’da da...
Diyarbakır Cezaevi’nde de, Ebu Gıreyb’de de...
Kenan Evren’in baskıyı artırdıkça alkış, Tayip Erdoğan’ın öfkelendikçe oy alması da boşuna değildi.
İtaatkârlığın reçetesi mi?
Henüz yok.
O reçeteyi de bizden küçük zalimler yaratan efendilerimizin yazmasını bekliyoruz çünkü...

6 Mart 2010 Cumartesi

Ermeni oylaması

Zülfü Livaneli
zlivaneli@gazetevatan.com
Ermeni oylaması

Bu satırları yazdığım sırada Amerika’da Ermeni oylaması yapılmamıştı. Sonucun ne olacağını bilmiyorum elbette ama her yıl aynı senaryonun sahneye konulmasından ve bizim “Tasarıyı geçirirseniz milyarlarca dolarlık uçak ve silah alımını durdururuz!” diyerek bir çeşit rüşvet teklif etmemizden fena halde utanıyorum.

Nereye kadar sürüp gidecek bu iş?

Meclis üyesi iken bir emekli büyükelçi milletvekili Britanya’da yayınlanmış bulunan Mavi Kitap’ın yasaklanması için Türk parlamentosunun Britanya parlamentosuna mektup yazmasını ve bu mektubu bütün milletvekillerinin imzalamasını önermişti.

Çok saçma bir girişimdi bu.

Britanya’da parlamentonun kitap yasaklamak gibi bir âdeti yoktu. Bu mektup TBMM’nin kendisini küçük düşürmesiyle sonuçlanacaktı.

Kürsüye çıkıp bunu anlatmak istedim ama izin verilmedi. Zaten bir milletvekili için en zor şey kürsüde konuşabilme izni alabilmektir.

Meclis Başkanı Bülent Arınç’ı odasında ziyaret ettim. Konuyu anlattım, mutlaka konuşmak ve Meclis’i uyarmak istediğimi söyledim.

Bu zorlamalar sonunda kürsüye çıkabildim ve yapılan işin yanlışlığını, bir Batı parlamentosuna ‘kitap yasakla’ diye mektup yazmanın anlamsızlığını belirten bir konuşma yaptım.

Daha sonra bazı çok bilgili ve saygın milletvekilleri dehşet içinde ‘yahu başına bir şey gelmesin!’ dediler.

‘Niçin?’ diye sordum.

‘Tehcir sözünü kullandın’ dediler.

O zaman anladım ki ‘tehcir’in zorunlu göç ettirme anlamına geldiğini ve 1915’te çıkan kanunun adının bu olduğunu bilmiyorlar.

Bilinmeyen sadece bu da değil.

Biz Türkler, tarihimiz konusunda bu kadar bilgisiz olmasaydık, her şeyi daha iyi göğüsleyebilirdik.

Osmanlı’nın yaşadığı en büyük travma olan Balkan Göçü bile ilk kez bir filmde gösterildi. Veda filminde.

Oysa bu konuda sayısız roman, film ve şiir yazılmış olmalıydı.

Ancak o zaman New York’a giden bir Türk genci ‘siz Ermenileri kestiniz!’ suçlaması karşısında afallamaz ve Osmanlı’yı yıkmak isteyen Batılı devletlerin, bu amaç uğruna imparatorluğu oluşturan halkları birbirine düşürerek aralarına kan davası soktuğunu, Balkanlar’daki Türk katliamını, yok oluyoruz korkusuna kapılan aptal İttihat Terakki yönetiminin ve kan içici Teşkilat-ı Mahsusa’nın işlediği suçların sorumluluğunu üstlenmediğimizi anlatabilirdi.

Ama çocuklar iyi yetiştirilmedi. Osmanlı’nın diğer halkları gibi Müslüman Türk ahalinin de korkunç acılar çektiği anlatılmadı.

Sadecebiz Türküz, kırarız dökeriz’ hamaseti yapıldı.

Zaten el âlemin istediği de bu ‘terminatör Türk’ imgesini yerleştirmekti. Onların ekmeğine yağ sürüldü.

Oysa o gençler dedelerinin anlattığı hikâyelere kulak verseler onların Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Doğu’da çektiği korkunç acıları öğrenebilirlerdi.

Bu işin yolu ‘hiçbir şey olmadı, bütün dünya bize düşman’ demek yerine olup biteni kavramaya çalışmak ve Cumhuriyet’i kuran Atatürk ve arkadaşlarının bu konularda ‘ellerinin temiz’ olduğuna dikkat etmektir. Eğer Mustafa Kemal Ermeni işine bulaşmış olsaydı bu Cumhuriyet kurulamazdı.

***


Meclis’te imzalanıp gönderilen mektubun akıbetini mi sordunuz?

Anlatayım.

Altı ay sonra Londra’dan TBMM’ye bir mektup geldi. Mektupta şöyle yazıyordu. ‘Talebiniz ilgili klasöre konmuştur.’

İngiliz diplomasisini bilenler bunun ne kadar nazik bir aşağılama olduğunu çok iyi anlayabilirler.

3 Mart 2010 Çarşamba

CHP’Lİ KADINLARIN MERSİN PROVOKASYONU

Odatv.com’un bazı okuyucuları CHP’yi eleştirdiğimiz zaman bize kızıyor.
Ama biz eleştirmeye devam edeceğiz.
Biliyoruz ki eleştiri olmazsa demokrasi olmaz.
Gelelim meselemize…
Mersin’de CHP’li kadınlar halifeliğin/hilafetin kaldırılışını kara çarşaf yırtarak kutlamışlar!
Soru çok basit:
Çarşaf ile hilafetin ne ilgisi var?
Diyebilirsiniz ki “çarşaf hilafetin sembolü.”
Niye sembolü olsun ki?
Vatikan’ın ya da Fener Patriği’nin sembolü kara çarşaf mı?
Bilirsiniz ki kara çarşaf Hıristiyanlardan Müslümanlara geçmiştir. Ama konumuz bu değildir.
CHP’li kadınlar hilafet deyince neden akıllarına hemen çarşaf gelir?
Bu yanlış onlara kim öğretti?
Atatürk Türkiye’sinde/Cumhuriyeti’nde kadınların çarşaf yasağına ilişkin bir tek hükümet/devlet kararı gösteremezsiniz.
1934’de, CHP 4’üncü Olağan Kurultayı’nda kadınların çarşaf giyimi konu edilmiş, Atatürk kadınların giyimlerine karışılmamasını istemiştir.
İsteyen kadınlara Halkevleri’nin manto-eşarp yardımı yapmasını talep etmiştir.
CHP Mersin örgütü bunu bilmiyor mu?
CHP Mersin il örgütü son halife Abdulmecid’in başları açık kızlarıyla fotoğraf çektirdiğini de bilmez mi?
Giyim konusunda CHP’li kadınlar Son Halife’den ileri olduklarını mı sanıyor? Öyle biliyorlarsa biraz okumaları gerekir!
Evet, CHP Mersin örgütü önce hilafet nedir-Cumhuriyet nedir bunu bilecek.
Bilmezse her daim dinci medyanın tuzağına düşüverecektir.
Yazık.
Türkiye nerelere sürükleniyor; CHP'li kadınlar nelerle uğraşıyor?
Bunlar CHP Genel Başkanı Baykal’ı bile dinlemiyor anlaşılan…

Kimse kusura bakmasın; bunun adı provokasyondur, oyuna gelmektir.

Odatv.com
Hepsi bu.

İşte CHP'li kadınların çarşaf yırtma fotoğrafları;

Fotoğrafta Abdulmecid, kızı ve torunlarıyla birlikte: