| Zülfü Livaneli |
| Yazara ulaşmak için : zlivaneli@gazetevatan.com |
Buse’yeYararsız bütün kitaplar Bütün söylevler sahte Yalan bütün hitaplar Çılgınca gülmedin, eğlenmedin Keyfini sürmedin on yedinci baharının Tomurcuklar açmadı kahkahalarında Bombalar patlarken kimsesizler mezarlığında O sabah kalktın Diğer günler gibi bir gündü Diş fırçalama, kahvaltı derken Anneni öptün çıkarken Belki Atatürk sayfana göz attın biraz Dershaneye gittiğini sanıyordun Nereden bilecektin ölüm dersine gittiğini Nereden bilecektin tabutuna bindiğini Hangi Kassandra bildirecekti Hain tuzaklar kurulduğunu yollarına Şehir dedikleri büyük köyde Alçak gönüllü bir otobüsün içinde Alçak ellerin patlattığı bir bomba Aldı canını Kanın sıçradı plastik koltuklara Senin önünde Başımız eğik Utanç içindeyiz Utanç içinde Seni yaşatamayan, Seni koruyamayan Kim varsa Utanç içinde Utanç içinde Neşeyle cıvıldamayın artık kuşlar Ağıt yakın yavrumuza Bulutlar, sadece gözyaşı dökmek için gelin. Ve onun saçlarını dağıtan rüzgâr Sadece acı kelimelerimizi taşı Yaslı yüreklere Bütün yazılar yararsız Anlamsız bütün kitaplar Bütün söylevler yalancı Çünkü hiçbiri Geri getirmeyecek güzel gülüşünü Busesi dudaklarında solan yavrumun İbret al Türkiyem ibret al Ne siyaset önemli, ne demeçler, ne OHAL, ne bu hal Bir tek gerçek var: Kollarını açmış kızını bekliyor Gazi Mustafa Kemal |
24 Haziran 2010 Perşembe
Buse’ye
26 yılın kanlı bilançosu
26 yılın kanlı bilançosu
1984’ten 2010 yılına 26 yılın kanlı bilançosu
PKK terör örgütünün 26 yıllık kanlı eylemlerinin sonuçları
Türkiye, PKK'nın ilk eyleme başladığı 1984'ten 22 Haziran 2010'daki Halkalı saldırısına kadar 6 bin 653 şehit verdi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Mart 2009’da İran’a giderken “Kürt sorununda güzel şeyler olacak” diyerek ilk sinyalini verdiği “demokratik açılım”ın başlangıcından bu yana terörle mücadelede verilen şehit sayısı 134’e ulaşırken, Türkiye bölücü teröre 26 yıl içinde toplam 6 bin 653 şehit verdi. Bu dönem içinde 5 bin 687 vatandaş da hayatını kaybetti.
139'dan bu tarafa 134 şehit
Genelkurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, PKK’nın ilk silahlı saldırısını düzenlediği 1984’ten Mart 2009’a kadar asker, polis ve geçici köy korucularından oluşan toplam 6 bin 520 kamu görevlisi şehit oldu.
Mart 2009’dan bu yana da 134 kişi daha şehit verildi. Böylece 1984 ile 22 Haziran 2010 günü Halkalı’da gerçekleştirilen bombalı saldırı dahil tüm şehitlerin sayısı 6 bin 654 oldu.
41.828 cana mal oldu
PKK’nın ilk eylemine başladığı 1984 ile Mart 2009 arasında toplam 29 bin 639 terörist ölü, 4 bin 937 terörist de yaralı ele geçirildi.
PKK terörü, şehit, hayatını kaybeden vatandaş ve ölü ele geçirilen terörist olarak toplam 41 bin 828 insanın hayatına mal oldu. 26 yıl boyunca toplam 21 bin 615 kişi de yaralandı. Böylece PKK ile mücadele sırasında 63 bin 443 kişi ölü veya yaralı olarak doğrudan zarar gördü.
94 krizinde şehit sayısı yüksek, 2001 krizinde düşük
Kürt açılımı politikası nedeniyle saldırılarına ara veren terör örgütü PKK’nın eylemlerine hız vermesi ve son iki ayda 50’nin üzerinde şehit verilmesi üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye’de ne zaman iyi birşeyler oluyor, ekonomik atılımlar yapılıyor, Türkiye ne zaman bölgesinde güçleniyor o zaman teaşeron örgüt devreye sokuluyor.” yorumunu yaptı. Terör eylemleri istatistikleriyle Türkiye ekonomisinin büyüme rakamları karşılaştırıldığında, Başbakanı doğrulayan bir sonuç ortaya çıkmıyor.
Türkiye, terör eylemlerinin en fazla olduğu ve en çok şehit verildiği 1990’lı yıllarda ekonomi krize girmişti. Ekonominin en istikrarsız olduğu ve kriz yaşandığı 1994 yılında terör şehitlerinin sayısı 1145 olmuştu.
Yine kriz yılı 2001’de şehit sayısı 20’ye kadar düşmüştü. Buna karşılık ekonominin yüzde 8.4 büyüme gösterdiği 2004 yılında şehit sayısı 105 olarak gerçekleşti. Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu, terörün kendi mantığı ve stratejisi olduğunu, her zaman ekonomik gelişmelerle bağlantılı olmadığını söyledi.
16 Haziran 2010 Çarşamba
Erdoğan'ın 'Arap' açılımı kapak oldu
16/06/2010 12:35
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif Ersoy'un, “Türk Arapsız yaşayamaz, Kim ki 'Yaşar der' delidir. Arabın Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir" dizelerini okuması mizah dergilerinin de gündemini oluşturdu
13 Haziran 2010 Pazar
Yeşil bir tepenin eteklerindeki vadide yan yana iki bina.Geceleri oralarda çok karanlık olmalı.
Herhalde sadece binaların pencerelerindeki sönük ışıklar gözüküyordu.
Kurt ulumalarına, ince ve ürkütücü çakal bağırtılarına, nöbet değiştiren askerlerin sert ve ezberlenmiş sesleri karışıyordu.
İzmir’den bu ıssız karanlığa geldiği ilk gece, yeni evlendiği genç üsteğmen eşine kavuşmanın sevincine içten içe bir ürperti eklenmiş olmalı.
Bir subay olan eşinin yanında zorluklara katlanmaya razı olmanın gizli gururunu hissederken “burada hayatımız nasıl geçecek” diye de sormuştur kendisine.
Gündüzleri kocası yandaki karakola gittiğinde, askerî lojmanın kimliksiz odalarında yalnız başına ne yapardı kimbilir.
Diğer komutanların kendisi gibi genç eşleriyle toplanırlardı belki.
Belki televizyon seyrederdi.
Ailesini arardı herhalde sık sık.
“Merak etmeyin iyiyim” derdi.
Annesinin sesinde hep bir kaygı olmalı.
Oralara gittiği için, sadece annelerin sesinde hissedilen, söze dökülmemiş, kelimelerin birbirine eklendiği minik sessizliklerde hissedilen bir sitem vardı belki de annesinin sesinde.
Kocası devriyeye çıktığında içi sıkışırdı sanırım, dönmesini pencerenin kenarında beklerdi.
Uzaklardan silah sesi duyulduğunda telaşlanmış olmalı, daha tecrübeli komutan eşleri onu yatıştırmış, teselli etmiştir.
Kocası, terli ve yorgun döndüğünde, annelerini taklit eden genç gelinlerin şefkatiyle “aç mısın” diye sormuştur, sağ salim geldiğine sevinerek çay koymuştur, belki birlikte hayallere dalmışlardır.
Yalnızlıktan çok bunaldığında kimseye söyleyemeden gizli gizli ağlamıştır bazen.
Telefonda konuştuğu annesine, arkadaşlarına, oradaki hayatı, olduğundan daha güzel anlatmıştır, arkadaki dağların yeşilliğinden, serinliğinden, kokusundan söz etmiştir.
Bilmediği diyarlarda yaşayan genç bir kadın.
Kocasının peşinden giden bir kadın.
“Ben seni burada bekleyeyim, sen izninde gelirsin” dememiş bir kadın.
Fedakâr, genç, güzel bir kadın.
Yirmi iki yaşında bir kadın.
O sıkıntılara katlanırken gelecekle ilgili hayaller kuran bir kadın.
Bir akşam vakti kocasıyla balkonda oturmuş.
Gece oralarda serin olmalı, bir hırka almıştır sırtına, kocası devriyeye gitmediği için mutlu olmuştur, kendisini de kocasını da güvende hissetmiştir.
Sonra karanlığın içinde bir alev topu gözüktü.
Ardından bir patlama sesi.
Ne olduğunu anlayamamış, kımıldayamamıştır bile, şakağındaki bir yanmayla yıkılmıştır.
Karısının yıkıldığını gören kocası keskin bir acı hissetmiş, fırlayıp üstüne eğilmiş, genç kadının saçlarının dibindeki kan eline bulaşmıştır.
Ani saldırıya karşı hemen koşup karakolda gerekli önlemleri almakla, karısına sarılmak arasında ne yapacağını kestirememiştir bir an.
Karakol bahçesinden bağırışlar, emirler, koşan askerlerin postal sesleri duyulmuştur.
Sesler kesilmiştir sonra.
Sonra bulunan bir araç, bilincini yitirmiş, yüzü kanlanmış genç bedenin aşağıya taşınıp hastaneye götürülmesi.
Ve, daha sonra genç kadının bir hastane odasında sonsuz karanlığa karışması.
Yıllardır süren savaşın aldığı bir hayat daha.
Adı Pınar’dı.
Yirmi iki yaşındaydı.
Kırk günlük gelindi.
Anlamsız bir PKK saldırısında öldü.
Onun ölümünün ne Kürt halkına bir yararı vardı, ne “özgürlük” mücadelesine.
Uzun süren savaşlar, savaşanları çıldırtıyor sonunda, amaçsız, anlamsız bir öldürme isteğine kapılıyorlar ve öldürüyorlar.
Bize, ölen gencecik insanların arkasından üzülmek kalıyor sadece.
Bir mezrada roketle parçalanan Ceylan’a, panzerin altında kalan Diren’e, balkonda kocasıyla otururken başından şarapnelle vurulan Pınar’a üzülüyoruz.
Öfkeleniyor, kederleniyor, bağırıyor, yalvarıyoruz “bu savaşı bitirin” diye.Sesimiz, Pınar’ın vurulduğu vadideki karanlığa benzer ıssız bir karanlığın içinde kaybolup gidiyor, kimseye sesimizi ulaştıramıyoruz, öldürmenin bir işe yaramayacağını anlatamıyoruz, savaşı durduramıyoruz.
Savaşanların gaddarlığı birbirine benziyor.
Savaş, savaşan iki tarafı da kucaklayıp birbirine benzetiyor.
Ceylan ölüyor, Pınar ölüyor, öldürenler “ne kadar haklı nedenlerle öldürdüklerini” anlatıyorlar.
Öldürmenin “haklı nedenleri yok” artık, savaşın kahramanları yok, savaşın katilleri ve onların kurbanları var yalnızca.
Bir de bitmez tükenmez bir keder var.
ahmetaltan111@gmail.comSahte kahramanlıklar
Başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail’e en ağır sözleri söyledi ama...
06/06/2010
Katil, haydut diye küfrettiğinden hâlâ silah alıyorsun. Katil, doğal olarak silahın en iyisini yapıyor
YILDIRIM TÜRKER (Arşivi)
Gazze’ye yardıma giden gemilerin İsrail ordusunun saldırısına uğraması, AKP’nin imdadına yetişti. Erdoğan bu krizi iyi yöneterek bir seçim zaferine tercüme etmeye çalışıyor. Coşkulu bir seçim kampanyası başlattı Başbakan. Şili’den doğru verdiği demecin sükuneti şaşırtıcıydı zaten. Memleket topraklarında daha sözünü sakınmayan, daha cüretkâr bir konuşma yapacağı belliydi. Nitekim şaşırtmadı.
Erdoğan, İsrail devletine korsan, haydut, katil ve benzeri lakapları fırlatırken İsrail’e yönelik öfkesini dillendirmek için sokaklara dökülen kalabalıklara şov yapıyor. Yoksulların kahramanlık ihtiyacını iyi biliyor çünkü. ‘One minute’e gönderme yaparken kendine iyi bir portfolyo hazırlama çabasında olduğu belli. İsrail’e açtığı yiğitlik bayrağının tarihini hatırlatırken Türkiye’nin gurur duyacağı bir başbakan resmine çalışıyor.
Zamanında Kasımpaşa oratoryosundan Başbakan’a Davos çıkışı üstüne uyarıda bulunmuştuk: “Davos denen imparatorluk sofrasında ciddi bir tatsızlık çıkarabilmek, katilin yüzüne katilsin diye bağırabilmek kanımca kayıtsız şartsız muhteşem bir eylemdir. Lâkin, geceyarıları havaalanına koşan nümayişçi kitleler yer yutarsa da eloğlu kolay kolay yiyip yutmaz. Dün Davos’takiler, buradaki monşerlerimiz gibi bu işlerin raconunu senden benden iyi bildikleri için ellerini bellerine dayayıp, ama sen de kendine bir bak dememiş olabilirler.
Yine de bir devletin en yüksek erki olarak muadillerinin suratına katil diye haykırıyorsan, senin suratına da aynı şekilde bağrılabileceğini hesaba katman gerek.”
Elbette bunun ötesinde hiç de sorgulanmayan bir durum söz konusu. Genç millilerin maçlarını iptal ederek, büyükelçimizi geri çağırıp birkaç ortak tatbikatı erteleyerek geçiştirilecek bir meydan okuma mıydı İsrail’inki. Elbette savaşa yönelik bir kışkırtma içermiyor bu sorum. Ama Başbakan’ın, kafamızı bozarsanız sizi ezer geçeriz mealindeki tehditlerinin İsrail devletini korkutacağına inanmak da fazla safdillik olmaz mı? Nükleer gücü, teçhizatı belli olan İsrail, öncelikle bir ordu. Bu ordu devleti, onlardan satın aldığı Heron’lar ve diğer teçhizatla ezivereceğini düşünmüyordur herhalde Genelkurmayımız da.
Vecdi Gönül geçen gün, dört adet insansız hava aracı Heron’un teslimatında bir sorun olmadığını belirtiverdi. Kısacası, bütün bu efelenmeler, kostaklıklar boş. Kendi halkına karşı burnundan kıl aldırmayan Genelkurmay’ın da bu katil üretimi silahlara ihtiyacı var. Dolayısıyla ticaret sürecek. Ticaret sürdükçe de eli daha güçlü olan İsrail’in küstahlıkları ve vahşeti, sineye çekilecek. Devlet Başkanı Şimon Perez’in Türkiye’de demokrasiyi askerlerin koruduğuna yönelik demeçlerini hatırlarsınız. Yani İsrail, ne yaptığını gayet iyi biliyor.
Naomi Klein, yakın zaman önce çıkan, bir önceki gibi çok tartışılacağa benzer kitabı Şok Doktrini’nde tehlikenin dökümünü çıkarmıştı. Klein, dünyanın her yerinde ‘şok doktorları’nın iktidarda olduğunu ve onların savaş, katliam ve kargaşayla beslendiklerini örnekleriyle anlattığı kitabında İsrail ekonomisinin yapısına eğiliyordu doğal olarak. Analistler Davos ikilemini çözmeye çalışırken yeni bir konsensüsün ortaya çıktığını ileri sürüyordu. “Piyasa istikrarsızlığa tam olarak bağışıklık kazanmış değil. Sürekli bir felaket akışı artık öylesine beklenen bir şey ki piyasa da kendini bu yeni statükoya uyarladı. İstikrarsızlık yeni istikrar biçimidir.”
İsrail’in de kendisi küçük ölçekli Davos ikilemini yaşıyor Klein’a göre. Savaş ve terörist saldırılar yoğunlaştıkça Tel Aviv Borsası bu krizlere paralel olarak yükselmekte. Dolayısıyla genel olarak, global ekonominin durumu gibi, İsrail’deki politik durum tam anlamıyla bir felaket olsa da ekonomisi tarihinin en güçlü noktasında. 2007 yılının büyüme oranları Çin ve Hindistan’la yarışıyor.
Bu, İsrail ekonomisinin savaşa ve kargaşaya dayanıklı, sağlam yapısını göstermiyor. İsrail’in, ekonomisini tam da savaş ve kargaşa üstüne inşa etmişliğinin kanıtı. İsrail, 2000’li yıllarda ekonomik gelişimini tamamıyla güvenlik teknolojilerine bağladı. Sadece 2007 yılında yerli güvenlik ürünleri satan 350 şirkete bir 30 tane daha eklenmiş. İsrail, sadece katliamcı, vahşi bir politikayı fütursuzca uygulayan bir devlet değil. Aynı zamanda da insanlığa korkunç bir uyarı. Dünya ekonomisinin savaş tacirleri ya da Klein’in deyimiyle ‘şok doktorları’ tarafından ele geçirilmiş olması, ABD’nin bütün ‘demokrasi’ dilini ve stratejisini tehdit ve paranoya örgütlenmesi üstüne kuruyor olmasının sonuçlarından biri Filistinlilerin başına gelenler.
Sonuçta Gazze’ye yardım gemilerine saldırıp insanları katleden İsrail devleti ile Türkiye arasında askeri ve savunma sanayi işbirliğinden vazgeçemeyen devlet erkanının öfke gösterileri ve mangalda kül bırakmayan tehditlerini inandırıcı bulmak imkansız.
Katil, haydut, korsan diye küfrettiğin güçten silah almayı sürdürüyorsun. Katil, doğal olarak silahın en iyisini yapıyor. Sen de bütün karmaşık sorunlarını 20 yaşındaki halk çocuklarından oluşturduğun müstakbel şehitler ordusuyla çözmeye niyetli olduğun için, katilinle işbirliği yapmak zorundasın. İşte bu nedenle kibirli Başbakanım, sen söylersin Arınç ağlar. Dünyanın geri kalanı da seni Keşanlı Ali Destanı’nı seyredermiş gibi seyredip kahkahalarla güler.
Erdoğan, İsrail devletine korsan, haydut, katil ve benzeri lakapları fırlatırken İsrail’e yönelik öfkesini dillendirmek için sokaklara dökülen kalabalıklara şov yapıyor. Yoksulların kahramanlık ihtiyacını iyi biliyor çünkü. ‘One minute’e gönderme yaparken kendine iyi bir portfolyo hazırlama çabasında olduğu belli. İsrail’e açtığı yiğitlik bayrağının tarihini hatırlatırken Türkiye’nin gurur duyacağı bir başbakan resmine çalışıyor.
Zamanında Kasımpaşa oratoryosundan Başbakan’a Davos çıkışı üstüne uyarıda bulunmuştuk: “Davos denen imparatorluk sofrasında ciddi bir tatsızlık çıkarabilmek, katilin yüzüne katilsin diye bağırabilmek kanımca kayıtsız şartsız muhteşem bir eylemdir. Lâkin, geceyarıları havaalanına koşan nümayişçi kitleler yer yutarsa da eloğlu kolay kolay yiyip yutmaz. Dün Davos’takiler, buradaki monşerlerimiz gibi bu işlerin raconunu senden benden iyi bildikleri için ellerini bellerine dayayıp, ama sen de kendine bir bak dememiş olabilirler.
Yine de bir devletin en yüksek erki olarak muadillerinin suratına katil diye haykırıyorsan, senin suratına da aynı şekilde bağrılabileceğini hesaba katman gerek.”
Elbette bunun ötesinde hiç de sorgulanmayan bir durum söz konusu. Genç millilerin maçlarını iptal ederek, büyükelçimizi geri çağırıp birkaç ortak tatbikatı erteleyerek geçiştirilecek bir meydan okuma mıydı İsrail’inki. Elbette savaşa yönelik bir kışkırtma içermiyor bu sorum. Ama Başbakan’ın, kafamızı bozarsanız sizi ezer geçeriz mealindeki tehditlerinin İsrail devletini korkutacağına inanmak da fazla safdillik olmaz mı? Nükleer gücü, teçhizatı belli olan İsrail, öncelikle bir ordu. Bu ordu devleti, onlardan satın aldığı Heron’lar ve diğer teçhizatla ezivereceğini düşünmüyordur herhalde Genelkurmayımız da.
Vecdi Gönül geçen gün, dört adet insansız hava aracı Heron’un teslimatında bir sorun olmadığını belirtiverdi. Kısacası, bütün bu efelenmeler, kostaklıklar boş. Kendi halkına karşı burnundan kıl aldırmayan Genelkurmay’ın da bu katil üretimi silahlara ihtiyacı var. Dolayısıyla ticaret sürecek. Ticaret sürdükçe de eli daha güçlü olan İsrail’in küstahlıkları ve vahşeti, sineye çekilecek. Devlet Başkanı Şimon Perez’in Türkiye’de demokrasiyi askerlerin koruduğuna yönelik demeçlerini hatırlarsınız. Yani İsrail, ne yaptığını gayet iyi biliyor.
Naomi Klein, yakın zaman önce çıkan, bir önceki gibi çok tartışılacağa benzer kitabı Şok Doktrini’nde tehlikenin dökümünü çıkarmıştı. Klein, dünyanın her yerinde ‘şok doktorları’nın iktidarda olduğunu ve onların savaş, katliam ve kargaşayla beslendiklerini örnekleriyle anlattığı kitabında İsrail ekonomisinin yapısına eğiliyordu doğal olarak. Analistler Davos ikilemini çözmeye çalışırken yeni bir konsensüsün ortaya çıktığını ileri sürüyordu. “Piyasa istikrarsızlığa tam olarak bağışıklık kazanmış değil. Sürekli bir felaket akışı artık öylesine beklenen bir şey ki piyasa da kendini bu yeni statükoya uyarladı. İstikrarsızlık yeni istikrar biçimidir.”
İsrail’in de kendisi küçük ölçekli Davos ikilemini yaşıyor Klein’a göre. Savaş ve terörist saldırılar yoğunlaştıkça Tel Aviv Borsası bu krizlere paralel olarak yükselmekte. Dolayısıyla genel olarak, global ekonominin durumu gibi, İsrail’deki politik durum tam anlamıyla bir felaket olsa da ekonomisi tarihinin en güçlü noktasında. 2007 yılının büyüme oranları Çin ve Hindistan’la yarışıyor.
Bu, İsrail ekonomisinin savaşa ve kargaşaya dayanıklı, sağlam yapısını göstermiyor. İsrail’in, ekonomisini tam da savaş ve kargaşa üstüne inşa etmişliğinin kanıtı. İsrail, 2000’li yıllarda ekonomik gelişimini tamamıyla güvenlik teknolojilerine bağladı. Sadece 2007 yılında yerli güvenlik ürünleri satan 350 şirkete bir 30 tane daha eklenmiş. İsrail, sadece katliamcı, vahşi bir politikayı fütursuzca uygulayan bir devlet değil. Aynı zamanda da insanlığa korkunç bir uyarı. Dünya ekonomisinin savaş tacirleri ya da Klein’in deyimiyle ‘şok doktorları’ tarafından ele geçirilmiş olması, ABD’nin bütün ‘demokrasi’ dilini ve stratejisini tehdit ve paranoya örgütlenmesi üstüne kuruyor olmasının sonuçlarından biri Filistinlilerin başına gelenler.
Sonuçta Gazze’ye yardım gemilerine saldırıp insanları katleden İsrail devleti ile Türkiye arasında askeri ve savunma sanayi işbirliğinden vazgeçemeyen devlet erkanının öfke gösterileri ve mangalda kül bırakmayan tehditlerini inandırıcı bulmak imkansız.
Katil, haydut, korsan diye küfrettiğin güçten silah almayı sürdürüyorsun. Katil, doğal olarak silahın en iyisini yapıyor. Sen de bütün karmaşık sorunlarını 20 yaşındaki halk çocuklarından oluşturduğun müstakbel şehitler ordusuyla çözmeye niyetli olduğun için, katilinle işbirliği yapmak zorundasın. İşte bu nedenle kibirli Başbakanım, sen söylersin Arınç ağlar. Dünyanın geri kalanı da seni Keşanlı Ali Destanı’nı seyredermiş gibi seyredip kahkahalarla güler.
8 Haziran 2010 Salı
'Biz solcular Filistin için ölürken, İslamcılar bize 'terörist' diyordu'
Faik Bulut'tan salvolar | ||||
'Biz solcular Filistin için ölürken, İslamcılar bize 'terörist' diyordu' 'Her bir kurşun etime sıcak bir su damlası gibi giriyordu...' Unutuldu, unutturuldu... Bugün kaç kişi biliyor ki, 3 bin Türk genci Filistin için savaştı, onlarcası da bu uğurda can verdi bir zamanlar. Kimisi Batı Şeria’da, kimisi Lübnan’da... Hepsi sosyalistti, hepsi Filistin özgürlük mücadelesine gönül vermişti. Deniz Gezmiş’ten tutun da Cengiz Çandar’a kadar saymakla bitmeyecek insan... Ama içlerinde bir tane bile ’Müslümanlık’ adına desteğe giden yoktu. Tersine Filistin dendi mi, uzak dururdu onlar, Filistin Kurtuluş Örgütü Marksist, solcu diye... O 3 bin gençten biri de bugün Ortadoğu, Kürt meselesi ve İslami hareketler üzerine yazdığı 30 araştırma kitabıyla tanıdığımız Faik Bulut. Canını kurtarmış ama İsrail mezalimini iliğine kadar yaşamış. 21 Şubat 1973’te, geceyarısı Nahr el Bared kampında İsrail ordusu ateş yağdırmış üzerlerine. O da sıkmış ne kadar kurşunu varsa, isabet edip etmediğini bilmeden... Beş kurşun yemiş o çatışmada, sekiz arkadaşı yanı başında can verirken... “Her bir kurşun etime sıcak bir su damlası gibi girdi” diye anlatıyor o geceyi hatırlarken. Ama bu acı, diğer acıların yanında gerçekten bir su damlası gibi kalmış. Kurşunları çıkarmış İsrailli doktorlar, ama yaraların dikilmesine izin verilmemiş, ki iyice işkence yapabilsin diye sorgucular. Meşhur Filistin askısından tutun da dişleri çekilmiş köpeklere boğdurmaya, kaba dayaktan elektriğe kadar... O işkenceleri hatırladığında “Ama biri vardı ki, işte o dayanılmazdı. Buz gibi bir su, saatler boyu başınıza damla damla iniyor! Delirmemek işten değildi” diyor. Nasıl delirmemiş peki? Davaya olan inancı sayesinde... Bu öyle bir inanç ki, doktorların kurşunları çıkarıp açık bıraktıkları yaraları bir köpek gibi yalaya yalaya iyileştirmeye itecek kadar güçlü. İşte şimdi 60 yaşında ve Urfa’da yanımda bu anısını anlatabiliyorsa, hâlâ artık silahla değil ama kalemiyle kalpten Filistin davasına destek verebiliyorsa bu inanç sayesinde! Faik Bulut ile konuşmak istememin tek sebebi Filistin konusundaki deneyimleri ve araştırmaları değildi. Krizin ilk gününden beri içimi yiyip bitiren, “Solcular neden meydanlarda yok? Neden Mavi Marmara’da bir elin parmaklarını geçmiyorlardı?” sorularıydı. Ama asıl merak ettiğim İsrail’de vuruşmuş, işkence görmüş, 7 yıl 2 ay hapis yatmış Faik Bulut neden o gemiye binmemişti? Söze “Kim düzenlerse düzenlesin, Filistinliler’e yardımın her çeşidini destekliyorum” diye girdi Bulut. Çok düşünmüş eyleme katılıp katılmamak için, ideolojik sebeplerden değil asla: “İki sebepten dolayı katılamayacağıma karar verdim. Birincisi, geçmişteki tutukluluğumdan ötürü İsrail’e sokmazlardı, üstelik bir de koz vermiş olurdum ellerine, gemidekiler de zor durumda kalırdı. İkinci sebep ise benim açımdan çok önemli. İslami kesim, 70’li, 80’li yıllarda Filistin’e gidenler hakkında ’Bunlar teröristtir’ diye karalama kampanyaları bile yaptı. Sırf FKÖ Marksist, solcu diye bizi asla desteklemediler. Ne zaman ki Hamas ortaya çıktı, Filistin sorununu sahiplendiler. Ben bu riyakârlığı hazmedemezdim!” Zaten düzenleyiciler de onu çağırmamış! Ama biz onun anılarından ve araştırmalarından sonuna kadar yararlandık. İşte size kanıyla canıyla masaya yatırılmış Filistin trajedisi... 43 derece sıcakta 8 saat söyleşi! Faik Bulut’tan randevu almak istedim, “Maalesef... Urfa’ya gidiyorum, yarın olmaz, hafta başı yapalım söyleyişiyi” dedi. Çok geç olurdu. “Peki ben de sizinle Urfa’ya gelsem” deyince, kırmadı. Cumartesi sabah aynı uçaktaydık. Ertesi gün BDP’li Viranşehir Belediyesi’nin düzenlediği “Yazarlar, şairler buluşuyor” konulu etkinliğe katılacaktı Bulut. Uçaktan iner inmez Viranşehir Belediyesi Sosyal İşler Danışmanı Şeyhmus Çakırtaş karşıladı bizi. Urfa’da bize iki dostu daha katıldı; Gül San ve Şeyhmus İdrisoğlu... Söyleşiye Urfa’nın geleneksel kahvaltısıyla başladık, akşam yemeğinde patlıcanlı kebap yerken hâlâ devam ediyorduk. Sağolsunlar, üç dostu da bize hem rehberlik, hem fotoğrafçılık yaptı. Bulut’u candan sevdiklerinden 43 derece sıcakta sabahtan akşama koşturdular. Tabii bir o kadar da Filistin sevgisinden! Biz solcular Filistin için ölürken İslamcılar bize ‘terörist’ diyordu 22 yaşında Filistin direnişine katılmış. Beş kurşun yemiş Lübnan’daki Nahr el Bared Kampı İsrail ordusu tarafından basıldığında... Sekiz arkadaşı yanıbaşında can vermiş... O esir düşmüş. Aklınıza gelen her türlü işkenceyi görmüş. Yedi yıl hapis yatmış İsrail’de... İnancıyla sağ kalmış. Peki neden Mavi Marmara’ya binmemiş bugün 60 yaşında olan Faik Bulut? “Kim düzenlerse düzenlesin, Filistinlilere yardımın her çeşidini destekliyorum” diyor önce Bulut, ama İslami örgütlerle aynı gemiye binmeyi de ölen arkadaşlarına saygısızlık addediyor! Niye mi? “İslami kesim, 70’li, 80’li yıllarda Filistin’e gidenlere ’Bunlar teröristtir’ diyordu. Sırf FKÖ solcu diye... Ne zaman ki Hamas ortaya çıktı, Filistin sorununu sahiplendiler. Ben bu riyakârlığı hazmedemezdim!” *Siz neden o gemide yoktunuz? Bir kere şunu söylemek istiyorum; ben olayın kendisini, yani Gazze kuşatmasının yarılmasını ve Filistinlilere insani ve vicdani yardımın her çeşidini destekliyorum. Bu anlamda bu olaya genel hatlarıyla sıcak baktım. Hatta bir ara “Acaba katılsam mı?” diye düşündüm. Fakat iki nedenden katılmadım. Bir; zaten İsrail’e geçmişteki sabıkam nedeniyle almazlardı. Üstelik gemidekileri de zor durumda bırakırdım. * Çağrı geldi mi peki size? Geçmişte, gerek Hizbullah’a, gerekse Fethullah Gülen’e ilişkin yazdığım kitaplar nedeniyle İslami kesimin bir kısmı kara bir propaganda başlattı hakkımda... Sürekli düşmanca ve haksız iftiralar attılar üzerime. Hepsini dava ettim ve davaları da kazandım. Ama İslami kesimde hâlâ bir önyargı var benimle ilgili. Bu nedenle çağıracaklarına hiç ihtimal vermedim, zaten öyle de oldu. “İslami kesim Filistin konusunda vicdani bir hesap vermeli” *Peki o gemiye binmemenizdeki ikinci sebep neydi? Asıl bu ikinci sebep benim açımdan çok önemli. 1970’li, 1980’li yıllarda Türkiye’den Filistin’e gerçekten insani, vicdani, sosyalist bir bakış açısıyla, dayanışma için, direniş için, hiçbir karşılık beklemeden canını vermeye hazır 3 bin kadar insan gitti. Biliyorsunuz, onların arasında Deniz Gezmiş ve arkadaşları da vardı... Filistinlilerin yanında savaşan bu insanların çoğu değilse bile önemli bir kısmı hayatını kaybetti, şehit oldu. Ama o dönemde İslami kesim asla ve asla Filistin meselesine sempati duymazdı ve desteklemezdi. Sebep de ne? FKÖ ‘Marksisttir, solcudur’ diye. Yani ideolojik tavırları nedeniyle... Hani tek tük insan vicdanen “Yardım edilsin. Onlar da din kardeşimizdir” demiş olabilir ama genelde İslami kesim öyle düşünmezdi. O dönemin İslami medyası zaman zaman “Bunlar teröristtir” diye haberler bile yapmıştı Filistin’e gidenler hakkında. Onlar o zaman devletin yanındaydı. Ve İsrail’in değilse bile Amerikan propagandasının, o komünizmi, solu bitirmeyi hedefleyen “yeşil kuşak” projesi nedeniyle etkisindeydiler. İslami kesim ciddi bir özeleştiri, bir vicdan muhasebesi yapmadı bugüne kadar. Sadece Abdurrahman Dilipak, iki ya da üç gün önce bir televizyonda, “Biz galiba FKÖ’ye destek verenlere haksızlık ettik” mahiyetinde bir laf söyledi, onun dışında başka bir şey yok. İslami kesim bu konuda hem kendine, hem de halka vicdani hesap vermeli.*Peki şimdi de insanlık adına değil, Müslümanlık adına mı yapılmak istendi bu yardım sizce? Ne zaman ki Hamas ortaya çıktı, yani siyasal İslam devreye girdi, ki bu “Siyasal İslam” denilen Hamas, aslında FKÖ’ye karşı İsrail’in ortaya çıkarttığı bir örgüttür. *Nasıl? Yani dinamik vardı, gövde vardı, zemin vardı bu başka, ama asıl onun yolunu açan Arafat’a alternatif olarak dincilere, siyasal İslamcılara, yani Müslüman Kardeşler geleneğine göz yuman İsrail’dir. İsrail, Hamas’a dışarıdan para gelmesine göz yumdu, çok fazla cami açılmasına bir şekilde yardım etti. Dini temelli sağlık kuruluşlarının, kültür ve eğitim kuruluşlarının açılmasına, yayılmasına dolaylı ya da dolaysız katkıda bulundu, ki bunu yalnızca ben söylemiyorum, İsrail’in istihbaratlarında da bunlar net olarak vardır. Fransız iki yazar bunları belgeleriyle de ortaya koymuştur... Mesela Körfez Savaşı nedeniyle Suudi Arabistan da FKÖ’yü dışladı, Hamas’a yöneltti maddi yardımlarını. Bu maddi yardımlar İsrail’in izni olmadan asla içeriye giremezdi. Demek ki İsrail bu paraların, dolarların akmasına göz yumdu. Hamas’I İsraİl yarattI *Aynı Amerika’nın Afganistan’da Usame bin Ladin’i, El Kaide’yi yarattığı gibi İsrail de Hamas’ı mı yarattı? Evet, aynı! Onlar Sovyet tehdidine karşı El Kaide’yi yaratmışlardı. İsrail de Marksist Arafat’a karşı İslamcı Hamas’ı yarattı... Bir anlamda kaba bir benzetmeyle söylersek; Türkiye’nin Güneydoğu’sunda PKK’ye karşı Hizbullah nasıl ortaya çıkarıldıysa, devletin bazı güçleri tarafından buna nasıl göz yumulduysa hatta desteklendiyse, aynı durum Hamas için de söz konusudur... İşte bütün bu sebeplerden ötürü bugün yaşanan olayları asla hazmedemiyorum. İsrail’de de bizzat yaşadım. Hamas’ın bazı önderleri de hapisteydi... Biz grev yapardık, haklarımız için. Bu grevler de çoğunlukla açlık orucu olurdu. Hamascılar “Oruç Ramazan ayının dışında tutulmaz” diye grev kırıcılığı yaparlardı. İdare ile işbirliğinden kaçınmazlardı. Bu yüzden çok feci kavga çıktı bir keresinde. Bazı Hamasçılar gardiyanlarla bir olup, FKÖ liderlerinin, solcuların, ulusal kurtuluşçuların ellerini, ayaklarını kırdılar... Türkiye’deki İslami kesim işte bu Hamas ortaya çıktıktan sonra başladı Filistin meselesiyle ilgilenmeye. Yani aşağı yukarı 1989-90’lardan itibaren. 32 ülkeden adam çağırmışlar ama onlar bu işin süsüydü... *İyi ama gemide pek çok ülkeden insan vardı... Otuz iki ülkeden insan çağırdılar ama o çağrılan milletvekilleri falan biraz işin süsüydü. Dikkat edin, gerek gemi yola çıkarken, gerekse sonradan verilen demeçlerde bu açıkça görülüyordu. Atılan sloganlar da hep İslam’la, dinle ilgiliydi... Kuşkusuz bir toplumda dini güdülerin, motiflerin tabii ki etkisi var; ama dini ön plana çıkardığınız zaman bu olay genel insani yardımdan, insanlıktan çıkıyor, dar anlamda bir ideolojiye dönüşüyor. Filistinlileri mazlum olduğu için mi destekleyeceğiz, Müslüman oldukları için mi? Onlar insanlık adına değil, Müslümanlık adına gittiler oraya. Bunu İHH için söylemiyorum, genel bir İslami anlayış açısından söylüyorum. Tabii ki dünyanın her yerine, mesela Filipinli Müslümanlara gider yardım ederler. Bu onların hakkıdır, o ayrı bir şey... Malezya’daki Müslümanlara yardım ederler, eyvallah. Ama siz hiç bu insanların hor görülen, baskı altına alınan değişik dinden insanlara yardım ettiklerini gördünüz mü? Mesela Venezuela’da Chavez’le dayanışmalarını? Göremezsiniz. Ama solcu Chavez Filistin’le, İran’la dayanışma gösteriyor. Nikaragua, Filistin için İsrail’le ilişkilerini diplomatik olarak kesti. Ama İslamcıların Nikaragua devrimini desteklediğini gördünüz mü? Demek ki onların Müslümanlığı sadece kendilerine. Bu yüzden de binmedim o gemiye... *Peki, Hamas’ı bugün nasıl değerlendiriyorsunuz? Hamas’ın geçmişini söyledim. Buna rağmen ben orada haksız olana bakarım. Haksız olan kimdir? İsrail’dir. Filistin topraklarını işgal etmiştir, bir halkı açlığa mahkum etmiştir. Dolayısıyla BM’nin yasalarına, aldığı kararlara göre de “İşgal edilen her ülkenin silahlı direniş hakkıdır.” Yani Hamas da direnmekte haklıdır, meşrudur. Zalim olan, haksız olan, işgalci olan İsrail’dir. Ama ben Hamas’ın Filistin’de iktidarı elde etmek için geçmiş dönemde İsrail ile nasıl işbirliği yaptığını unutmuyorum. İslamizasyon programına geçirmek için kadınlara ne tür baskılar yaptığını, türban taksınlar, çarşaf giysinler diye yüzlerine nasıl asit attığını, kapanmaları için nasıl parasal teşvik yaptığını da unutmuyorum. Bu yüzden de ciddi kavgalar oldu 1990’larda... Hamas’ın El Fetih ile Arafat’ın posterlerini nasıl ayaklar altına alıp çiğnediğini de unutmuyorum. Keza kendileriyle hiç kavgalı olmayan diğer Marksist örgüt üyelerini nasıl tutukladıklarını, hâlâ onlara nasıl bir baskı uyguladıklarını da unutmuyorum. Bunları da objektif, nesnel bakımdan belirtmekte yarar var. Dolayısıyla Hamas’ın bu İslamcı perspektifi ile Filistin kurtulmaz. Ama bütün bunlar niye oldu? Filistin’in esas yönetiminin çürümüşlüğü, yozlaşmışlığı, her türlü rüşvete ve yolsuzluğa bulaşmışlığı birinci sebeptir. Bunu da iki taraflı bir eleştiri olarak belirtmemde yarar var... Askeri bir eğitim almadan İsrail’e kafa tutmak kaba bir romantizmdir. * Eğer gemide olsaydınız İsrail’e tavrınız ne olurdu? Herhalde yine direnirdim. Ama ben gemi yola hareket etmeden önce, İsrail’in açıklamalarını dinlediğim andan itibaren böyle olacağını tahmin ediyordum. Çünkü İsriail’i iyi tanıyorum. Ama gemidekiler de bence tahmin ediyorlardı. 1973’te sizin, o devrimcilik inancıyla gittiğiniz yere belki bu sefer onlar da iman gücüyle gittiler... Evet, bir kısmı öyle demeç verdi zaten, “Şehit olmaya gidiyoruz” dedi. Ama burada bizimle onlar arasında şöyle bir fark var; eğer askercilik oynanacaksa biz askeri eğitim almıştık ve elimizde silah vardı. Ne yapacağımızı biliyorduk İsrail askeri birlikleriyle karşılaştığımızda... Buna göre de tedbir alıyorduk. Bunlarınki kaba bir romantizm! Yani siz askeri bir organizasyon değilseniz, İsrail’e askeri bakımdan meydan okumanız romantizmdir. Bu bir teknik ayrıntıdır, ama önemli bir ayrıntıdır; yani elinizdeki sopa ile askercilik oynayamazsınız.... *Ya da sandalyelerle falan? Evet. Ne olacağı belliydi, çünkü birisinin elinde silah var, sizin elinizde de en iyi ihtimalle üç tane bıçak, dört tane sopa var. Bu biraz İstanbul’da çıkan olaylara benziyor. Polisin elinde olan silahlar bellidir, göstericilerin elinde olan malzeme bellidir, ya taştır, ya sopadır. Yani bu işin neticesi önceden belliydi. Burada şu mu planlandı, öngörüldü, onu bilemiyorum tabii. Biz her şeye rağmen kafamızı, gözümüzü yardıracağız, tutuklanacağız, ki tutuklanma hesaplarında vardı diye düşünüyorum, belki bu kadar sert yaralanmaları da tahmin ettiklerini düşünüyorum, ama ölümü düşünmüyorlardı. İşte, hükümet arkamızda nasıl olsa. Hükümeti İsrail ile çatışmaya mecbur bırakırız, sürükleriz ve böylece denge değişir diye düşünmüş olabilirler. Ama öyle olmadı maalesef... YARIN
|
Yiğitlik ve akıl
| ||||||||
Ses verin!
Son durum tahlilleri ve Ortadoğu analizlerinden önce, bir Türkiye vatandaşı olarak en temel hakkımı kullanmak, en doğal talebimi ifade etmek istiyorum. Kimse benim adıma ‘savaş’ veya ‘gaza’ ilan etmesin!
Gördüğüm kadarıyla, düne kadar, askerlik hizmeti konusunda ‘vicdani ret’cileri destekleyenler bile, son günlerde ortalığı kaplamış olan, savaş diline yeterince ses çıkarmıyor. Çıkaramıyor da denebilir, zira, sonunda olan oldu, düşünce özgürlüğü ‘İsrail destekçiliği’ yaftasının tehdidi altına girdi.
Demokratik bir ülkede, kimse ne geleneksel Türk dış politikasının çizgisini, ne resmi dış politikaları onaylamak durumunda değil. Dış politika konularında da, insani, vicdani telakkilerimizi ifade etmek konusunda özgür olmalıyız. Ben bu özgürlüğü kullanmanın ötesinde, demokratik çerçevede örgütlemek adına, epey çaba sarf etmiş biriyim. Irak işgaline karşı, Küresel Barış Koalisyonu’na yıllarca destek verdim. Bölgede yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı, ‘Doğu Konferansı’ adı altında elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ne ‘Suriye ajan’lığımız kaldı, ne ‘Hizbullahçı’, ‘İrancı’ suçlaması, hepsine maruz kaldık.
Oysa, o zaman söylediklerimiz netti; ABD dış politikası peşinde gitmek adına oluşan, yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı çıkmak! Aramızda kimse, düşünceleri adına, savaş dili kullanmıyor, ‘gaza’ya gider gibi yola çıkmıyordu, çıkamazdı! Zira, mesele sadece ‘barışçı’ olmamız değil, başkaları adına kimseye savaş ilan etme hakkımız olmamasıydı.
Oysa son olayda, Gazze’ye giden yardım filosuna katılanların bir kısmının ‘şehit’ olmayı göze almış olduğunu öğreniyoruz! Bu, en başta, diğer aktivistler adına ‘risk’ almak gibi son derece sorumsuz ve hakkaniyetsiz bir durumdur. Dahası, Türkiye’de yaşayan hepimizi bir savaş halinin içine çekmek sorumluluğu da söz konusudur. İsrail’in iyice haydut devlet haline gelmesi ve bunun sonucu yaşanan vahşet bu durumu göz ardı etmeyi gerektirmez.
Bu gerekçeye sığınanlar, düpedüz çarpıtma yapıyor.
Biz, Doğu Konferansı günlerinde, bırakın Türkiye’de yaşayan herkesi, sadece kendimiz adına konuşmak ve davranmak konusunda ve bu çerçevede muhalefet ettiğimiz hükümeti bile zor duruma sokmamak için aşırı özen göstermiştik. İktidar partisi mensubu olanlar başta olmak üzere, bu çabamızın pek çok şahidi var.
Filistin sorunu bugün çıkmış veya Gazze olayı ile başlamış değildir. 60 yılı aşkın çok acı bir tarihi vardır. Buna karşın, Türkiye’nin aniden kendini bu meselenin içinde bulması izaha muhtaç bir durumdur. Bu izah, ‘insani yardım’ olamaz!
Lübnan’da sadece dört yıl önce yaşanan İsrail saldırısı sonunda çıkan savaşa karşı çıkmayı, ‘Hizbullah’ı ve dolaylı yoldan İran’ı desteklemek olarak gören/gösterenlerin, son olayları sorgulayanları İsrail yanlılığı ile suçlamaları, ‘kan dava’larından söz etmeleri de izaha muhtaç bir durumdur.
Şimdilik özetle şunu söyleyeyim;, bu işler ciddi işler! Bu konuda yeterince kafa yormayıp, emek harcamadan, mevcut atmosferi körüklemek, en hafif deyimle, vebali çok büyük, çok ciddi bir sorumsuzluk!
Gazze’de, Irak’da, Afganistan’da olanlara karşı çıkmak, ses vermek, her şey bir yana, sıradan insan olmanın gereği! Yıllardır, insan olmanın gereğini yapmayanları eleştiriyorum! Ama kimse de, birdenbire Gazze adına ortaya çıkıp, gaza veya savaş körükleme hakkına sahip değil. İktidarın, bu konuda her türlü sorgulamayı ‘Tel Aviv ağzıyla konuşmak’ diye, sindirmek suretiyle bu macerayı bize kader diye dayatması da tam bir felaket olur!
ABD, İsrail’e baskı yapma konusundaki başarısızlığı ardından, işi bize yıkmaya çalışıyor gözüküyor. Anlaşılan, gaza gelip kendini ateşe atmaya hevesli de çok insan var. İşe bir de iç siyasi hesaplar girince durum daha da vahimleşiyor. Lütfen herkes kendine gelsin, göz göre göre, bir alamete binip, kıyamete gitmenin bedeli çok ağır olur.
Türkiye’de yaşayıp, bu gidişten rahatsız olan herkese sesleniyorum; ses verin, kimse bizim adımıza sonu belli olmayan maceralara girişmeyi düşünmesin, bunun üzerinden hesap yapmasın!
Gördüğüm kadarıyla, düne kadar, askerlik hizmeti konusunda ‘vicdani ret’cileri destekleyenler bile, son günlerde ortalığı kaplamış olan, savaş diline yeterince ses çıkarmıyor. Çıkaramıyor da denebilir, zira, sonunda olan oldu, düşünce özgürlüğü ‘İsrail destekçiliği’ yaftasının tehdidi altına girdi.
Demokratik bir ülkede, kimse ne geleneksel Türk dış politikasının çizgisini, ne resmi dış politikaları onaylamak durumunda değil. Dış politika konularında da, insani, vicdani telakkilerimizi ifade etmek konusunda özgür olmalıyız. Ben bu özgürlüğü kullanmanın ötesinde, demokratik çerçevede örgütlemek adına, epey çaba sarf etmiş biriyim. Irak işgaline karşı, Küresel Barış Koalisyonu’na yıllarca destek verdim. Bölgede yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı, ‘Doğu Konferansı’ adı altında elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ne ‘Suriye ajan’lığımız kaldı, ne ‘Hizbullahçı’, ‘İrancı’ suçlaması, hepsine maruz kaldık.
Oysa, o zaman söylediklerimiz netti; ABD dış politikası peşinde gitmek adına oluşan, yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı çıkmak! Aramızda kimse, düşünceleri adına, savaş dili kullanmıyor, ‘gaza’ya gider gibi yola çıkmıyordu, çıkamazdı! Zira, mesele sadece ‘barışçı’ olmamız değil, başkaları adına kimseye savaş ilan etme hakkımız olmamasıydı.
Oysa son olayda, Gazze’ye giden yardım filosuna katılanların bir kısmının ‘şehit’ olmayı göze almış olduğunu öğreniyoruz! Bu, en başta, diğer aktivistler adına ‘risk’ almak gibi son derece sorumsuz ve hakkaniyetsiz bir durumdur. Dahası, Türkiye’de yaşayan hepimizi bir savaş halinin içine çekmek sorumluluğu da söz konusudur. İsrail’in iyice haydut devlet haline gelmesi ve bunun sonucu yaşanan vahşet bu durumu göz ardı etmeyi gerektirmez.
Bu gerekçeye sığınanlar, düpedüz çarpıtma yapıyor.
Biz, Doğu Konferansı günlerinde, bırakın Türkiye’de yaşayan herkesi, sadece kendimiz adına konuşmak ve davranmak konusunda ve bu çerçevede muhalefet ettiğimiz hükümeti bile zor duruma sokmamak için aşırı özen göstermiştik. İktidar partisi mensubu olanlar başta olmak üzere, bu çabamızın pek çok şahidi var.
Filistin sorunu bugün çıkmış veya Gazze olayı ile başlamış değildir. 60 yılı aşkın çok acı bir tarihi vardır. Buna karşın, Türkiye’nin aniden kendini bu meselenin içinde bulması izaha muhtaç bir durumdur. Bu izah, ‘insani yardım’ olamaz!
Lübnan’da sadece dört yıl önce yaşanan İsrail saldırısı sonunda çıkan savaşa karşı çıkmayı, ‘Hizbullah’ı ve dolaylı yoldan İran’ı desteklemek olarak gören/gösterenlerin, son olayları sorgulayanları İsrail yanlılığı ile suçlamaları, ‘kan dava’larından söz etmeleri de izaha muhtaç bir durumdur.
Şimdilik özetle şunu söyleyeyim;, bu işler ciddi işler! Bu konuda yeterince kafa yormayıp, emek harcamadan, mevcut atmosferi körüklemek, en hafif deyimle, vebali çok büyük, çok ciddi bir sorumsuzluk!
Gazze’de, Irak’da, Afganistan’da olanlara karşı çıkmak, ses vermek, her şey bir yana, sıradan insan olmanın gereği! Yıllardır, insan olmanın gereğini yapmayanları eleştiriyorum! Ama kimse de, birdenbire Gazze adına ortaya çıkıp, gaza veya savaş körükleme hakkına sahip değil. İktidarın, bu konuda her türlü sorgulamayı ‘Tel Aviv ağzıyla konuşmak’ diye, sindirmek suretiyle bu macerayı bize kader diye dayatması da tam bir felaket olur!
ABD, İsrail’e baskı yapma konusundaki başarısızlığı ardından, işi bize yıkmaya çalışıyor gözüküyor. Anlaşılan, gaza gelip kendini ateşe atmaya hevesli de çok insan var. İşe bir de iç siyasi hesaplar girince durum daha da vahimleşiyor. Lütfen herkes kendine gelsin, göz göre göre, bir alamete binip, kıyamete gitmenin bedeli çok ağır olur.
Türkiye’de yaşayıp, bu gidişten rahatsız olan herkese sesleniyorum; ses verin, kimse bizim adımıza sonu belli olmayan maceralara girişmeyi düşünmesin, bunun üzerinden hesap yapmasın!
Apo uyardı: Tasfiye sırası Erdoğan’da
08 Haziran 2010
Hafta sonu Başbakan Erdoğan Dolmabahçe’de sporculara “Kürt açılımı”nı anlatırken Abdullah Öcalan’ın avukatları da son İmralı görüşmesinin tutanaklarını deşifre ediyorlardı.
Öcalan hükümete şu mesajı vermişti:
“Bu sorunu halletmezseniz üç ay sonra gidersiniz.
Ayağınızın altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor. Başbakan’a diyorum ki ‘Sen çözmezsen Kılıçdaroğlu çözecek’.”
Görüşmede tehditle karışık bir uyarı da vardı:
“Ben 31 Mayıs itibarıyla devreden çıktım. Dikkat edin 1 Haziran’dan itibaren savaş lobisi devreye girebilir.”
* * *
Öcalan’a göre “lobi”, son 30 yılda 4 kez devreye girmiş.
İlki Özal döneminde...
“Özal Kürt sorununu çözmeye kalkıştı; biz 93 ateşkesi ile cevap verdik. Özal’ı ortadan kaldırdılar. Yerine Çiller-Doğan Güreş ikilisini getirdiler.”
İkincisi Erbakan döneminde...
“Erbakan’la mektuplaştık. Çözüm için adım atacaktı. Karadayı da çözümden yanaydı. 95’te ateşkes ilan ettik. Ama savaş lobisi 28 Şubat’ta Erbakan’ı da tasfiye etti.”
Üçüncüsü Ecevit döneminde...
“Bu dönem de çözüm için diyaloglar oldu. 98 ateşkesini başlattık. Ama savaş lobisi baskı yaptı. Beni Suriye’den çıkardılar. Bu kez İmralı’da Genelkurmay’la görüştük. Ecevit tasfiye edilince o da kesildi.”
* * *
Bunlar doğru mu?
Özal’ın, 1993’te Çankaya’dayken önce gayri resmi olarak danışmanını, sonra da HEP’lileri Öcalan’a gönderdiği sır değil...
28 Şubat’tan 2-3 ay önce ise “örgütü dağdan indirmek için” Erbakan ile Öcalan arasında bir temas arandığını, Refah Partisi’nin Van Milletvekili Fetullah Erbaş açıklamıştı. Temasa aracı olan Cemaat-ül İslam, Suriye’ye başvurunca hükümetin iki numaralı ismi Haddam, Öcalan’ı makamına çağırıp bir teklif mektubu almış ve Ankara’ya iletmişti. Bu süreç de 28 Şubat’ta kesildi.
“İmralı görüşmeleri”ne gelince... Yakalandıktan sonra Öcalan’la görüşen TSK ve MİT yetkilileri, artık neredeyse ismen biliniyor.
Dolayısıyla Öcalan, yakın tarihi kendi perspektifinden ve abartarak anlatsa da veriler doğru...
* * *
Öcalan’a göre şimdi “4. komplo dönemi”ndeyiz.
Yani Erdoğan dönemi...
Ama bu kez farklı bir şey söylüyor:
“Başbakan’a haksızlık yapmak istemem, ama ya savaş lobisinin üzerine gitmeye korkuyor ya da onunla uzlaştı.”
Sonra görüşünü netleştiriyor:
“AKP, kendi Ergenekon’unu kuruyor.”
Yani?
Erdoğan tasfiye edileceğini anladı; kendi “derin devlet”ini inşaya başladı.
* * *
Bu durumda ne olur?
Öcalan, kendisinin devreden çıkmasının 3 farklı sonuç yaratabileceğini hesaplıyor:
1) Devlet, ağır saldırılarla PKK’ya ciddi kayıplar verdirebilir.
2) Karayılan, Çeçenistan’da, Kosova’da hatta KKTC’de olduğu gibi bir özerk devlet ilan edebilir.
3) Savaş uzadıkça yozlaşabilir. PKK içinde de devlette olduğu gibi kontrolsüz çeteler türeyebilir. Denetimsiz bir şiddet, yozlaşmış bir savaş gündeme gelebilir.
* * *
Başbakan sporculara ne derse desin; “açılım” dosyası kapanmışa benziyor. Yerine ne konacağı da belirsiz.
Şehit cenazeleri yeniden yoğunlaştı.
Şimdiye dek olup bitenden ders çıkarıp, olup bitebileceklere hazırlık yapmakta yarar var.
Öcalan hükümete şu mesajı vermişti:
“Bu sorunu halletmezseniz üç ay sonra gidersiniz.
Ayağınızın altındaki toprak kayıyor. İşte görüyorsunuz Kılıçdaroğlu geliyor. Başbakan’a diyorum ki ‘Sen çözmezsen Kılıçdaroğlu çözecek’.”
Görüşmede tehditle karışık bir uyarı da vardı:
“Ben 31 Mayıs itibarıyla devreden çıktım. Dikkat edin 1 Haziran’dan itibaren savaş lobisi devreye girebilir.”
* * *
Öcalan’a göre “lobi”, son 30 yılda 4 kez devreye girmiş.
İlki Özal döneminde...
“Özal Kürt sorununu çözmeye kalkıştı; biz 93 ateşkesi ile cevap verdik. Özal’ı ortadan kaldırdılar. Yerine Çiller-Doğan Güreş ikilisini getirdiler.”
İkincisi Erbakan döneminde...
“Erbakan’la mektuplaştık. Çözüm için adım atacaktı. Karadayı da çözümden yanaydı. 95’te ateşkes ilan ettik. Ama savaş lobisi 28 Şubat’ta Erbakan’ı da tasfiye etti.”
Üçüncüsü Ecevit döneminde...
“Bu dönem de çözüm için diyaloglar oldu. 98 ateşkesini başlattık. Ama savaş lobisi baskı yaptı. Beni Suriye’den çıkardılar. Bu kez İmralı’da Genelkurmay’la görüştük. Ecevit tasfiye edilince o da kesildi.”
* * *
Bunlar doğru mu?
Özal’ın, 1993’te Çankaya’dayken önce gayri resmi olarak danışmanını, sonra da HEP’lileri Öcalan’a gönderdiği sır değil...
28 Şubat’tan 2-3 ay önce ise “örgütü dağdan indirmek için” Erbakan ile Öcalan arasında bir temas arandığını, Refah Partisi’nin Van Milletvekili Fetullah Erbaş açıklamıştı. Temasa aracı olan Cemaat-ül İslam, Suriye’ye başvurunca hükümetin iki numaralı ismi Haddam, Öcalan’ı makamına çağırıp bir teklif mektubu almış ve Ankara’ya iletmişti. Bu süreç de 28 Şubat’ta kesildi.
“İmralı görüşmeleri”ne gelince... Yakalandıktan sonra Öcalan’la görüşen TSK ve MİT yetkilileri, artık neredeyse ismen biliniyor.
Dolayısıyla Öcalan, yakın tarihi kendi perspektifinden ve abartarak anlatsa da veriler doğru...
* * *
Öcalan’a göre şimdi “4. komplo dönemi”ndeyiz.
Yani Erdoğan dönemi...
Ama bu kez farklı bir şey söylüyor:
“Başbakan’a haksızlık yapmak istemem, ama ya savaş lobisinin üzerine gitmeye korkuyor ya da onunla uzlaştı.”
Sonra görüşünü netleştiriyor:
“AKP, kendi Ergenekon’unu kuruyor.”
Yani?
Erdoğan tasfiye edileceğini anladı; kendi “derin devlet”ini inşaya başladı.
* * *
Bu durumda ne olur?
Öcalan, kendisinin devreden çıkmasının 3 farklı sonuç yaratabileceğini hesaplıyor:
1) Devlet, ağır saldırılarla PKK’ya ciddi kayıplar verdirebilir.
2) Karayılan, Çeçenistan’da, Kosova’da hatta KKTC’de olduğu gibi bir özerk devlet ilan edebilir.
3) Savaş uzadıkça yozlaşabilir. PKK içinde de devlette olduğu gibi kontrolsüz çeteler türeyebilir. Denetimsiz bir şiddet, yozlaşmış bir savaş gündeme gelebilir.
* * *
Başbakan sporculara ne derse desin; “açılım” dosyası kapanmışa benziyor. Yerine ne konacağı da belirsiz.
Şehit cenazeleri yeniden yoğunlaştı.
Şimdiye dek olup bitenden ders çıkarıp, olup bitebileceklere hazırlık yapmakta yarar var.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)