8 Haziran 2010 Salı

'Biz solcular Filistin için ölürken, İslamcılar bize 'terörist' diyordu'

Faik Bulut'tan salvolar
'Biz solcular Filistin için ölürken, İslamcılar bize 'terörist' diyordu'

Mine Şenocaklı



'Her bir kurşun etime sıcak bir su damlası gibi giriyordu...'

Unutuldu, unutturuldu... Bugün kaç kişi biliyor ki, 3 bin Türk genci Filistin için savaştı, onlarcası da bu uğurda can verdi bir zamanlar. Kimisi Batı Şeria’da, kimisi Lübnan’da... Hepsi sosyalistti, hepsi Filistin özgürlük mücadelesine gönül vermişti. Deniz Gezmiş’ten tutun da Cengiz Çandar’a kadar saymakla bitmeyecek insan... Ama içlerinde bir tane bile ’Müslümanlık’ adına desteğe giden yoktu. Tersine Filistin dendi mi, uzak dururdu onlar, Filistin Kurtuluş Örgütü Marksist, solcu diye...

O 3 bin gençten biri de bugün Ortadoğu, Kürt meselesi ve İslami hareketler üzerine yazdığı 30 araştırma kitabıyla tanıdığımız Faik Bulut. Canını kurtarmış ama İsrail mezalimini iliğine kadar yaşamış. 21 Şubat 1973’te, geceyarısı Nahr el Bared kampında İsrail ordusu ateş yağdırmış üzerlerine. O da sıkmış ne kadar kurşunu varsa, isabet edip etmediğini bilmeden... Beş kurşun yemiş o çatışmada, sekiz arkadaşı yanı başında can verirken...
“Her bir kurşun etime sıcak bir su damlası gibi girdi” diye anlatıyor o geceyi hatırlarken. Ama bu acı, diğer acıların yanında gerçekten bir su damlası gibi kalmış. Kurşunları çıkarmış İsrailli doktorlar, ama yaraların dikilmesine izin verilmemiş, ki iyice işkence yapabilsin diye sorgucular. Meşhur Filistin askısından tutun da dişleri çekilmiş köpeklere boğdurmaya, kaba dayaktan elektriğe kadar... O işkenceleri hatırladığında “Ama biri vardı ki, işte o dayanılmazdı. Buz gibi bir su, saatler boyu başınıza damla damla iniyor! Delirmemek işten değildi” diyor. Nasıl delirmemiş peki? Davaya olan inancı sayesinde... Bu öyle bir inanç ki, doktorların kurşunları çıkarıp açık bıraktıkları yaraları bir köpek gibi yalaya yalaya iyileştirmeye itecek kadar güçlü. İşte şimdi 60 yaşında ve Urfa’da yanımda bu anısını anlatabiliyorsa, hâlâ artık silahla değil ama kalemiyle kalpten Filistin davasına destek verebiliyorsa bu inanç sayesinde!

Faik Bulut ile konuşmak istememin tek sebebi Filistin konusundaki deneyimleri ve araştırmaları değildi. Krizin ilk gününden beri içimi yiyip bitiren, “Solcular neden meydanlarda yok? Neden Mavi Marmara’da bir elin parmaklarını geçmiyorlardı?” sorularıydı. Ama asıl merak ettiğim İsrail’de vuruşmuş, işkence görmüş, 7 yıl 2 ay hapis yatmış Faik Bulut neden o gemiye binmemişti?
Söze “Kim düzenlerse düzenlesin, Filistinliler’e yardımın her çeşidini destekliyorum” diye girdi Bulut. Çok düşünmüş eyleme katılıp katılmamak için, ideolojik sebeplerden değil asla: “İki sebepten dolayı katılamayacağıma karar verdim. Birincisi, geçmişteki tutukluluğumdan ötürü İsrail’e sokmazlardı, üstelik bir de koz vermiş olurdum ellerine, gemidekiler de zor durumda kalırdı. İkinci sebep ise benim açımdan çok önemli. İslami kesim, 70’li, 80’li yıllarda Filistin’e gidenler hakkında ’Bunlar teröristtir’ diye karalama kampanyaları bile yaptı. Sırf FKÖ Marksist, solcu diye bizi asla desteklemediler. Ne zaman ki Hamas ortaya çıktı, Filistin sorununu sahiplendiler. Ben bu riyakârlığı hazmedemezdim!” Zaten düzenleyiciler de onu çağırmamış! Ama biz onun anılarından ve araştırmalarından sonuna kadar yararlandık. İşte size kanıyla canıyla masaya yatırılmış Filistin trajedisi...

*****


43 derece sıcakta 8 saat söyleşi!

Faik Bulut’tan randevu almak istedim, “Maalesef... Urfa’ya gidiyorum, yarın olmaz, hafta başı yapalım söyleyişiyi” dedi. Çok geç olurdu. “Peki ben de sizinle Urfa’ya gelsem” deyince, kırmadı. Cumartesi sabah aynı uçaktaydık. Ertesi gün BDP’li Viranşehir Belediyesi’nin düzenlediği “Yazarlar, şairler buluşuyor” konulu etkinliğe katılacaktı Bulut. Uçaktan iner inmez Viranşehir Belediyesi Sosyal İşler Danışmanı Şeyhmus Çakırtaş karşıladı bizi. Urfa’da bize iki dostu daha katıldı; Gül San ve Şeyhmus İdrisoğlu... Söyleşiye Urfa’nın geleneksel kahvaltısıyla başladık, akşam yemeğinde patlıcanlı kebap yerken hâlâ devam ediyorduk. Sağolsunlar, üç dostu da bize hem rehberlik, hem fotoğrafçılık yaptı. Bulut’u candan sevdiklerinden 43 derece sıcakta sabahtan akşama koşturdular. Tabii bir o kadar da Filistin sevgisinden!
*****


Biz solcular Filistin için ölürken İslamcılar bize ‘terörist’ diyordu

22 yaşında Filistin direnişine katılmış. Beş kurşun yemiş Lübnan’daki Nahr el Bared Kampı İsrail ordusu tarafından basıldığında... Sekiz arkadaşı yanıbaşında can vermiş... O esir düşmüş. Aklınıza gelen her türlü işkenceyi görmüş. Yedi yıl hapis yatmış İsrail’de... İnancıyla sağ kalmış. Peki neden Mavi Marmara’ya binmemiş bugün 60 yaşında olan Faik Bulut? “Kim düzenlerse düzenlesin, Filistinlilere yardımın her çeşidini destekliyorum” diyor önce Bulut, ama İslami örgütlerle aynı gemiye binmeyi de ölen arkadaşlarına saygısızlık addediyor! Niye mi? “İslami kesim, 70’li, 80’li yıllarda Filistin’e gidenlere ’Bunlar teröristtir’ diyordu. Sırf FKÖ solcu diye... Ne zaman ki Hamas ortaya çıktı, Filistin sorununu sahiplendiler. Ben bu riyakârlığı hazmedemezdim!”
*Siz neden o gemide yoktunuz?

Bir kere şunu söylemek istiyorum; ben olayın kendisini, yani Gazze kuşatmasının yarılmasını ve Filistinlilere insani ve vicdani yardımın her çeşidini destekliyorum. Bu anlamda bu olaya genel hatlarıyla sıcak baktım. Hatta bir ara “Acaba katılsam mı?” diye düşündüm. Fakat iki nedenden katılmadım. Bir; zaten İsrail’e geçmişteki sabıkam nedeniyle almazlardı. Üstelik gemidekileri de zor durumda bırakırdım.
* Çağrı geldi mi peki size?

Geçmişte, gerek Hizbullah’a, gerekse Fethullah Gülen’e ilişkin yazdığım kitaplar nedeniyle İslami kesimin bir kısmı kara bir propaganda başlattı hakkımda... Sürekli düşmanca ve haksız iftiralar attılar üzerime. Hepsini dava ettim ve davaları da kazandım. Ama İslami kesimde hâlâ bir önyargı var benimle ilgili. Bu nedenle çağıracaklarına hiç ihtimal vermedim, zaten öyle de oldu.
İslami kesim Filistin konusunda vicdani bir hesap vermeli

*Peki o gemiye binmemenizdeki ikinci sebep neydi?
Asıl bu ikinci sebep benim açımdan çok önemli. 1970’li, 1980’li yıllarda Türkiye’den Filistin’e gerçekten insani, vicdani, sosyalist bir bakış açısıyla, dayanışma için, direniş için, hiçbir karşılık beklemeden canını vermeye hazır 3 bin kadar insan gitti. Biliyorsunuz, onların arasında Deniz Gezmiş ve arkadaşları da vardı... Filistinlilerin yanında savaşan bu insanların çoğu değilse bile önemli bir kısmı hayatını kaybetti, şehit oldu. Ama o dönemde İslami kesim asla ve asla Filistin meselesine sempati duymazdı ve desteklemezdi. Sebep de ne? FKÖ ‘Marksisttir, solcudur’ diye. Yani ideolojik tavırları nedeniyle... Hani tek tük insan vicdanen “Yardım edilsin. Onlar da din kardeşimizdir” demiş olabilir ama genelde İslami kesim öyle düşünmezdi. O dönemin İslami medyası zaman zaman “Bunlar teröristtir” diye haberler bile yapmıştı Filistin’e gidenler hakkında. Onlar o zaman devletin yanındaydı. Ve İsrail’in değilse bile Amerikan propagandasının, o komünizmi, solu bitirmeyi hedefleyen “yeşil kuşak” projesi nedeniyle etkisindeydiler. İslami kesim ciddi bir özeleştiri, bir vicdan muhasebesi yapmadı bugüne kadar. Sadece Abdurrahman Dilipak, iki ya da üç gün önce bir televizyonda, “Biz galiba FKÖ’ye destek verenlere haksızlık ettik” mahiyetinde bir laf söyledi, onun dışında başka bir şey yok. İslami kesim bu konuda hem kendine, hem de halka vicdani hesap vermeli.*Peki şimdi de insanlık adına değil, Müslümanlık adına mı yapılmak istendi bu yardım sizce?

Ne zaman ki Hamas ortaya çıktı, yani siyasal İslam devreye girdi, ki bu “Siyasal İslam” denilen Hamas, aslında FKÖ’ye karşı İsrail’in ortaya çıkarttığı bir örgüttür.

*Nasıl?
Yani dinamik vardı, gövde vardı, zemin vardı bu başka, ama asıl onun yolunu açan Arafat’a alternatif olarak dincilere, siyasal İslamcılara, yani Müslüman Kardeşler geleneğine göz yuman İsrail’dir. İsrail, Hamas’a dışarıdan para gelmesine göz yumdu, çok fazla cami açılmasına bir şekilde yardım etti. Dini temelli sağlık kuruluşlarının, kültür ve eğitim kuruluşlarının açılmasına, yayılmasına dolaylı ya da dolaysız katkıda bulundu, ki bunu yalnızca ben söylemiyorum, İsrail’in istihbaratlarında da bunlar net olarak vardır. Fransız iki yazar bunları belgeleriyle de ortaya koymuştur... Mesela Körfez Savaşı nedeniyle Suudi Arabistan da FKÖ’yü dışladı, Hamas’a yöneltti maddi yardımlarını. Bu maddi yardımlar İsrail’in izni olmadan asla içeriye giremezdi. Demek ki İsrail bu paraların, dolarların akmasına göz yumdu.
*****


Hamas’I İsraİl yarattI

*Aynı Amerika’nın Afganistan’da Usame bin Ladin’i, El Kaide’yi yarattığı gibi İsrail de Hamas’ı mı yarattı?

Evet, aynı! Onlar Sovyet tehdidine karşı El Kaide’yi yaratmışlardı. İsrail de Marksist Arafat’a karşı İslamcı Hamas’ı yarattı... Bir anlamda kaba bir benzetmeyle söylersek; Türkiye’nin Güneydoğu’sunda PKK’ye karşı Hizbullah nasıl ortaya çıkarıldıysa, devletin bazı güçleri tarafından buna nasıl göz yumulduysa hatta desteklendiyse, aynı durum Hamas için de söz konusudur... İşte bütün bu sebeplerden ötürü bugün yaşanan olayları asla hazmedemiyorum. İsrail’de de bizzat yaşadım. Hamas’ın bazı önderleri de hapisteydi... Biz grev yapardık, haklarımız için. Bu grevler de çoğunlukla açlık orucu olurdu. Hamascılar “Oruç Ramazan ayının dışında tutulmaz” diye grev kırıcılığı yaparlardı. İdare ile işbirliğinden kaçınmazlardı. Bu yüzden çok feci kavga çıktı bir keresinde. Bazı Hamasçılar gardiyanlarla bir olup, FKÖ liderlerinin, solcuların, ulusal kurtuluşçuların ellerini, ayaklarını kırdılar... Türkiye’deki İslami kesim işte bu Hamas ortaya çıktıktan sonra başladı Filistin meselesiyle ilgilenmeye. Yani aşağı yukarı 1989-90’lardan itibaren.
32 ülkeden adam çağırmışlar ama onlar bu işin süsüydü...


*İyi ama gemide pek çok ülkeden insan vardı...

Otuz iki ülkeden insan çağırdılar ama o çağrılan milletvekilleri falan biraz işin süsüydü. Dikkat edin, gerek gemi yola çıkarken, gerekse sonradan verilen demeçlerde bu açıkça görülüyordu. Atılan sloganlar da hep İslam’la, dinle ilgiliydi... Kuşkusuz bir toplumda dini güdülerin, motiflerin tabii ki etkisi var; ama dini ön plana çıkardığınız zaman bu olay genel insani yardımdan, insanlıktan çıkıyor, dar anlamda bir ideolojiye dönüşüyor. Filistinlileri mazlum olduğu için mi destekleyeceğiz, Müslüman oldukları için mi? Onlar insanlık adına değil, Müslümanlık adına gittiler oraya. Bunu İHH için söylemiyorum, genel bir İslami anlayış açısından söylüyorum. Tabii ki dünyanın her yerine, mesela Filipinli Müslümanlara gider yardım ederler. Bu onların hakkıdır, o ayrı bir şey... Malezya’daki Müslümanlara yardım ederler, eyvallah. Ama siz hiç bu insanların hor görülen, baskı altına alınan değişik dinden insanlara yardım ettiklerini gördünüz mü? Mesela Venezuela’da Chavez’le dayanışmalarını? Göremezsiniz. Ama solcu Chavez Filistin’le, İran’la dayanışma gösteriyor. Nikaragua, Filistin için İsrail’le ilişkilerini diplomatik olarak kesti. Ama İslamcıların Nikaragua devrimini desteklediğini gördünüz mü? Demek ki onların Müslümanlığı sadece kendilerine. Bu yüzden de binmedim o gemiye...

*Peki, Hamas’ı bugün nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hamas’ın geçmişini söyledim. Buna rağmen ben orada haksız olana bakarım. Haksız olan kimdir? İsrail’dir. Filistin topraklarını işgal etmiştir, bir halkı açlığa mahkum etmiştir. Dolayısıyla BM’nin yasalarına, aldığı kararlara göre de “İşgal edilen her ülkenin silahlı direniş hakkıdır.” Yani Hamas da direnmekte haklıdır, meşrudur. Zalim olan, haksız olan, işgalci olan İsrail’dir. Ama ben Hamas’ın Filistin’de iktidarı elde etmek için geçmiş dönemde İsrail ile nasıl işbirliği yaptığını unutmuyorum. İslamizasyon programına geçirmek için kadınlara ne tür baskılar yaptığını, türban taksınlar, çarşaf giysinler diye yüzlerine nasıl asit attığını, kapanmaları için nasıl parasal teşvik yaptığını da unutmuyorum. Bu yüzden de ciddi kavgalar oldu 1990’larda... Hamas’ın El Fetih ile Arafat’ın posterlerini nasıl ayaklar altına alıp çiğnediğini de unutmuyorum. Keza kendileriyle hiç kavgalı olmayan diğer Marksist örgüt üyelerini nasıl tutukladıklarını, hâlâ onlara nasıl bir baskı uyguladıklarını da unutmuyorum. Bunları da objektif, nesnel bakımdan belirtmekte yarar var. Dolayısıyla Hamas’ın bu İslamcı perspektifi ile Filistin kurtulmaz. Ama bütün bunlar niye oldu? Filistin’in esas yönetiminin çürümüşlüğü, yozlaşmışlığı, her türlü rüşvete ve yolsuzluğa bulaşmışlığı birinci sebeptir. Bunu da iki taraflı bir eleştiri olarak belirtmemde yarar var...
Askeri bir eğitim almadan İsrail’e kafa tutmak kaba bir romantizmdir.


* Eğer gemide olsaydınız İsrail’e tavrınız ne olurdu?

Herhalde yine direnirdim. Ama ben gemi yola hareket etmeden önce, İsrail’in açıklamalarını dinlediğim andan itibaren böyle olacağını tahmin ediyordum. Çünkü İsriail’i iyi tanıyorum. Ama gemidekiler de bence tahmin ediyorlardı.

1973’te sizin, o devrimcilik inancıyla gittiğiniz yere belki bu sefer onlar da iman gücüyle gittiler...

Evet, bir kısmı öyle demeç verdi zaten, “Şehit olmaya gidiyoruz” dedi. Ama burada bizimle onlar arasında şöyle bir fark var; eğer askercilik oynanacaksa biz askeri eğitim almıştık ve elimizde silah vardı. Ne yapacağımızı biliyorduk İsrail askeri birlikleriyle karşılaştığımızda... Buna göre de tedbir alıyorduk. Bunlarınki kaba bir romantizm! Yani siz askeri bir organizasyon değilseniz, İsrail’e askeri bakımdan meydan okumanız romantizmdir. Bu bir teknik ayrıntıdır, ama önemli bir ayrıntıdır; yani elinizdeki sopa ile askercilik oynayamazsınız....

*Ya da sandalyelerle falan?

Evet. Ne olacağı belliydi, çünkü birisinin elinde silah var, sizin elinizde de en iyi ihtimalle üç tane bıçak, dört tane sopa var. Bu biraz İstanbul’da çıkan olaylara benziyor. Polisin elinde olan silahlar bellidir, göstericilerin elinde olan malzeme bellidir, ya taştır, ya sopadır. Yani bu işin neticesi önceden belliydi. Burada şu mu planlandı, öngörüldü, onu bilemiyorum tabii. Biz her şeye rağmen kafamızı, gözümüzü yardıracağız, tutuklanacağız, ki tutuklanma hesaplarında vardı diye düşünüyorum, belki bu kadar sert yaralanmaları da tahmin ettiklerini düşünüyorum, ama ölümü düşünmüyorlardı. İşte, hükümet arkamızda nasıl olsa. Hükümeti İsrail ile çatışmaya mecbur bırakırız, sürükleriz ve böylece denge değişir diye düşünmüş olabilirler. Ama öyle olmadı maalesef...
YARIN






Bu Gülen'in Türkiye tasarımına aykırı
Faik Bulut: Filistin meselesi laik-dindar çatışmasını uyandırabilir ki bu Gülen'in Türkiye tasarımına aykırı!

Mine Şenocaklı/VATAN



*Gülen Cemaati’nin Türkiye için kendince bir tasarımı var. Bu tasarımı kabaca söylersek; mevcut laikliğin önemli oranda budanmış hali. Onlar genelde ‘İslam ile barışık bir laiklik’ derler ama budanmış hali...

*Ne kadar geçmişi unutulmuş olsa da AKP içinde Başbakan’ın temsil ettiği bir grup hâlâ Milli Görüş arka planına dayanarak konuşabiliyor, tavır alabiliyor. Bu da Gülen Cemaati’ni ürkütüyor, korkutuyor...


Dünkü konuşmamızda, ”İsrail’e askeri bir eğitim almadan kafa tutmak kaba bir romantizmdir. Elinizdeki sopayla askercilik oynayamazsınız. O gemidekiler onu yaptılar” dediniz...

Evet. Bu anlamda İsrail’in yaptığı cinayettir. Ama hükümetin yaptığı da gaflettir. Niye? Hükümet, bu noktaya gelineceğini çok hesaplamasa da biliyordu. Çok net olmayan bilgilerime göre, MGK toplantılarında askerler bu türden bir tehlikeye işaret etmişler ama hükümetteki bakanların bir kısmı, “Yok böyle tehlike” diyebilmişler.


* Peki, AKP milletvekillerini neden gemiye bindirmekten vazgeçti sizce?

Çünkü artık ok yaydan çıkmıştı. Gaflet orada başlıyor zaten. Hükümetin gemidekileri himayesiz göndermesi önemli bir tedbirsizliktir.


* Milletvekilleri geri çekilmeseydi sonuç böyle olmaz mıydı?

En azından koruma olurdu. İsrail ile gemi arasında, elçi gelir gider, bir orta yol bulunurdu. Ama en önemlisi, benim okuyabildiğim kadarıyla AKP sonucu ne olursa olsun bu olayı, referandum ve bir sene sonraki seçime yönelik olarak kullanmayı ve toplumu bu şekilde seferber etmeyi düşündü. Yani bu diri gücün sokağa dökülmesi aynı zamanda AKP’nin ilk defa sokağa dökülen dinamizmini ortaya çıkarması açısından önemlidir.


* Ama sokağa dökülen insanların çoğu Saadet Partili’ydi?

Öyle de son anketler sokağa çıkanların SP’den AKP’ye kaydığını gösteriyor. Yapılan iç hesaplarda SP’nin yükselen tabanı görülmüş ve bu tabanı AKP’ye çekmek için de bu olaya göz yumulmuş olabilir.


AKP, FİLİSTİN’İ KULLANDI

*İyi ama Çağlayan Mitingi’ni de Saadet Partisi düzenledi...

Bu ayrı bir konu. Burada çok ilginç bir gelişme var, Başbakan’ın bu olayda aldığı tavırdan sonra Saadet’in tabanı da AKP’ye destek anlamında yön değiştirdi.


* Yani toparlayacak olursak...

Bir; AK Parti’nin Saadet Partisi ile görülecek hesabı var. Bu hesabı bu şekilde görmüş oluyor. İki; bunu referandumda kamuoyunun yüksek oranlı desteğini almaya dönüştürüyor. Üçüncüsü de; bunu ilerideki seçimlerde de kullanacak. Ama bence iç hesap daha önemli burada.


* Peki ya Ortadoğu’da ağabeylik, Filistin halkına yardım?

Bu her zaman var. İşte, Yeni Osmanlı ve ılımlı İslam ülkesi söylemleri! Tabii ki bunlar daha çok Amerika’nın projesi. Arap ülkelerine mesaj veriliyor bu şekilde. Çünkü ancak birisini kahraman yaparsanız Araplar’ın gözünde, o modeli benimsetebilirsiniz. Yani Türkiye’deki “ılımlı İslam” modelini ancak böyle benimsetebilirsiniz. Yoksa sessiz sedasız, ruhsuz bir modeli ne yapacaksınız, ki bence bu son olayın içinde böyle bir hesap da var. En azından Amerika ve Batı açısından. Ama kısa vadeli iç hesaplar çok daha önemli. Çünkü AKP’ye oy veren taban, dinamik, hiç bu kadar kitlesel biçimde sokağa inmemişti. Bu ne anlama geliyor? İleride Türkiye’de iç hesaplaşmalarda halk kimin yanında olacak? Diyelim ki askerlerle hesaplaşmalarda? İşte o zaman bu sokağa dökülen güç AKP için önemli bir silah olacaktır.


* İyi ama ben miting alanlarına gittim, insanlarla konuştum. Çoğunluk Saadet Partili’ydi ve Erdoğan’a da çok tavırlıydılar. “Yeteri kadar sert tepki vermiyor” diye.

Ama sonra sert tepki verildi Konya’da ve Meclis’teki konuşmada. Konya öncesi AKP’den Saadet’e fikirsel bir kayma, düşünsel bir sempati vardı... Belki de AKP, Saadet’teki yükselişi gördü, ki görmüştür, bunu tersine döndürmeyi başardı. Bakın, bu olayın üç boyutu var; şimdi Kılıçdaroğlu’nun çıkışı gibi yeni bir olgu var. Saadet yükselişte. İslamcı yazarlar uzunca süredir, “AKP’nin artık burjuvalaştığını, zenginleştiğini, fakir fukaradan, merdiven altındaki türbanlıdan koptuğunu” yazıyorlar. Bunların başında da Ali Bulaç var. Keza Abdurrahman Dilipak... Bire bir böyle söylememiş olabilir ama bir yazısında mealen şunu kastetti. ”Bu Ergenekon’dan hesap sorma değildir. Bir derin devlet yıkılıyor. Bizimkiler kendi derin devletini kurmak istiyorlar. Bir burjuvazi yıkılıyor, burada TÜSİAD kastediliyor, bizimkiler kendi sermaye grubunu yaratmaya çalışıyorlar!“ Bir serzeniş, şikayet ve eleştiri var. Bunların hepsini içine al; Kılıçdaroğlu geliyor, Saadet’in kendine göre bir rüzgarı var. Çok daha önemlisi; şu anda bence ABD, AB hâlâ AKP’yi güçlü biçimde destekliyor ama burada kritik nokta, ”Acaba yavaş yavaş bölgedeki faaliyetleri, özellikle Ermeni politikaları nedeniyle bizden uzaklaşıyor mu? Eksen kayması mı oluyor? Acaba AKP’ye bu kadar destek vermekle, bu sivil vesayet, dikta meselelerinden ötürü, biz haksızlık mı yaptık? Acaba AKP’yi biraz geriletsek mi ya da ayağını kaydırsak mı?“ tartışmalarının olduğu bir yerde şöyle bir mesaj da verilmiş olabilir: ”Bakın kitle benim arkamda. Hâlâ ben en kuvvetliyim!


*Peki sizce Fethullah Gülen’in açıklamaları ne anlama
geliyor?

Amerika’da yaşayan, Amerikalı düşünce gruplarıyla işbirliği halinde çalışan birisinin Amerikan çıkarları çerçevesinde düşünmesi eşyanın tabiatına aykırı değildir. Gülen’in Amerikalılarla bizzat Ortadoğu üzerine fikir alışverişleri, projeler yaptığı bilinen bir gerçek. Dolayısıyla bu ortak projelerde eğer birbirlerine uyum göstermiyorlarsa zaten ilişkiyi bu kadar sıcak devam ettirmezler. Demek ki ortak paydaları fazla. Şimdi işin bir yanı bu. İkinci yanı; Gülen Cemaati’nin Türkiye için kendince bir tasarımı var. Bu tasarımı kabataslak söylersek; mevcut laikliğin önemli oranda budanmış hali. Onlar genelde ’İslam ile barışık, din ile barışık bir laiklik’ derler ama budanmış hali...


* Şeriat mı getirmek istiyorlar?

Ben buna birebir ’şeriatçılık’ demiyorum, başvuru kaynağını, önemli motiflerini, güdülerini dinden alan bir devlet ve yönetim anlayışı Gülen Cemaati’nin istediği. Bunu da işte Abant Toplantıları’nda “Hoşgörü, dinlerarası diyalog, huzurlu, çatışmasız bir Türkiye” gibi dünyaya model olabilecek söylemlerle anlatıyorlar. Gülen’in anlayışı, perspektifi ve dünya algılamasına dair çok sayıda konferans düzenleniyor, bunları izliyorum. Bu konferanslarda, “Gülen’in bu barışçıl, hoşgörülü anlayışı dünyaya hakim olsaydı bütün meseleler çözülürdü” türünde bir anlayış pazarlanıyor. Çünkü günümüzde bir fikri söylemeniz yetmiyor, bir de bunun pazarlaması, kamuoyuna mal edilmesi gerekiyor. Bunun için çok ciddi çabalar var. Şimdi böyle bir şey tasarlarken Gülen, aslında bütün Türkiye’deki gelişmeler, tam da kıvamına getirilmişken, sokağa da böyle bir anlayış egemenken, yani toplum tabandan kuşatılarak, ki buna “Anonim İslam” da deniliyor, devletin her kademesi, tepesine kadar kuşatılmış ya da her tarafında örgütlenen bu anlayış hakimken işler tersine döndü.


7 KİŞİDEN BİRİ CEMAAT’TEN

Bu önemli, çünkü Ömer Lütfü Mete ölmeden önce bana demişti ki, “Bugün hükümetin, devletin bürokrasisindeki her 7 kişiden birisi cemaat sempatizanı ya da mensubudur.” Bunların hepsine bir arada baktığınızda; Cemaat kendine göre bir rota çizmiş, bir tasarımı var, o tasarıma göre de neredeyse de artık yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmiş. Ama ne oluyor? Milli Görüş arka planlı İHH ve benzeri örgütler çıkıyor, hükümeti de peşinden sürüklüyor ve birden sokağa hakim oluyor, Türkiye kamuoyunun, dünya kamuoyunun gündemini değiştiriyor. Demek ki, bu sefer o modele olumsuz yansımaları olacak bunun. Yani Gülen Cemaati’nin tasarımını olumsuz etkileyecek. İki; Gülen Cemaati’nin kurgusunda hep Amerika var, dünya politikasının dümeninde olan Amerika. Türkiye artı İsrail, bu bölgede ne yapıyorsa işbirliği ile yapıyor diye kendine göre bir politikası var. Ve o politik oyun da şimdi bu gelişmelerle bozulmuş oluyor. Bir artı daha; işte Türkiye’deki iç gelişmelerin hepsini ard arda toplarsanız, Ergenekon’da gerçek suçlular var bu ayrı bir konu, ama aynı zamanda Ergenekon bir korkutma, bir suçlama aracına dönüştü... Demek ki bir tasarı, yani bir kurgu, şimdiye kadar oluşturulagelen bir paradigma sürpriz bir şekilde bozulmuş oluyor. Ve Gülen Cemaati’nin ayrıca Milli Görüşçü’lerle yıldızlarının hiç barışmadığı da biliniyor.

* Kısacası AK Parti Filistin direnişini kullandı mı?

Kuşkusuz bunun içinde Filistin ile dayanışma, vicdan ve insanlık denen şeyler de var ama kullandı.
***
Ak Parti’nin Saadet’le görülecek hesabı var

* Gülen Cemaati’nin yıldızı AKP ile barışıyor mu?

Barışmadığı biliniyor... 28 Şubat’ta Gülen, Erbakan’ı eleştiren şeyler söyledi bunu biliyorsunuz. Sonra, buna ilişkin özeleştirimsi bir şey yaptı ama bu çok da fazla yankı bulmadı. Ayrıca Gülen, Milli Görüş’ün siyasete bakışını tehlikeli buluyor. Çünkü ona göre Milli Görüş, tepeden iktidarı alacak ve tabanı öyle yapılandıracak, kendisine göre kurgulayacak... Yani Milli Görüş’ün toplum mühendisliği tepeden! Genelde Kemalizme yönelik eleştiriler de hep öyle olur ya, tepeden inme devrimlerle cumhuriyeti getirdiler diye, onlar da aynı şekilde muhafazakârlığı getirmek istiyorlar. Dolayısıyla bu projenin içinde halk yoktur. Gülen Cemaati’ne göre de Milli Görüşçüler tepeden bir toplum mühendisliği tasarımına sahipler. Halbuki Gülen Cemaati, tabandan tepeye doğru bir toplum mühendisliği tasarlıyor. İşte, orada siyasete, iktidara bakışları ve topluma egemen olma anlayışlarında bir farklılık var. Diğer yönü, cemaatler arası rekabet. Yani hiçbir cemaat diğer bir cemaatin kendi önüne geçmesini istemez.

Buradan son duruma gelirsek... Tasarım bozulmasına, dikkat ederseniz Filistin meselesi nedeniyle Türkiye tarihinde hiç bu kadar kitlesel, dar anlamda siyasal İslam’ı simgeleyen halk sokağa dökülmemişti. Bu, Gülen Cemaati’ne göre Türkiye’de sinmiş, geri plana itilmiş olan laik-dindar çatışmasını uyandırabilir ve yeniden laiklik-İslam çatışması ön plana çıkabilir, ki bu Gülen’in tasarımına aykırı. Şimdi burada her ne kadar geçmişi unutulmuş olsa da AKP’nin içinde o Başbakan’ın temsil ettiği bir taraf ya da grup hâlâ Milli Görüş arka planına dayanarak konuşabiliyor, tavır alabiliyor.


* Yani Erdoğan Milli Görüş gömleğini çıkarmadı mı?

İşte dediğim gibi... Bu da, Gülen Cemaati’ni korkutuyor, ürkütüyor tabii. Mesela ben geçmişte yine İslami kesimden önemli bir şahıs ile konuşmamda şöyle bir yorum işitmiştim, Gülen Cemaati ile Başbakan’ın temsil ettiği grup, zihniyet arasında ciddi bir kapışma olmuştu. Onu tümden destekleyenler, üç-dört sene önce desteklerini çekecekken ne olduysa son anda vazgeçtiler. Bu da şunu gösteriyor; aralarında müşterek zeminler var ama ayrılık noktaları da var. Dolayısıyla ayrılık noktaları bugün biraz daha su yüzüne çıkmış bulunuyor.


* Bunu da Fethullah Gülen’in “İsrail devletinden izin alınmalıydı” eleştirisinden anlıyoruz. Öyle mi?

Evet. AKP içinde Gülen Cemaati’ne daha yakın düşünen Anglosaksoncu bir ekip var.


* Abdullah Gül onların içinde mi?

Ben özel bir isimden bahsetmiyorum... Fakat o isimler arasında Erdoğan’ın olmadığı kesin. Şöyle diyeyim; bu Anglosaksoncuların bir ucu da Suudi Arabistan’a dayanır. O ekseni, yani Londra, Suudi Arabistan, Washington eksenini temel alırsak, o eksende Anglosakson zihniyetin olduğunu biliyorum. Ben olayları, açıklamaları böyle yorumluyorum ve burada sadece soru soruyorum şu anda: “Acaba bu açıklamayı yapan Gülen Amerika’daki bazı odaklardan önemli sinyaller mi aldı? Koku mu aldı? Başbakan’ın suyu ısındı mı?” Bilemiyorum ama bunu da bir ihtimal olarak düşünebiliriz.


YARIN: Kürt meselesi nasıl çözülür?

Hiç yorum yok: