28 Aralık 2011 Çarşamba


HRANT DİNK!İN PARİS VE ANKARA'YA SESLENİŞİ...



Paris'e gideceğim. Orada Concorde Meydanı'nda bir taşın üzerine çıkacağım ve haykıracağım: “1915'te Ermenilere soykırım yapılmamıştır!.” O taşın üzerinden ineceğim, Ankara'ya gelecek Güven Park'ta bir taşın üzerine çıkacağım ve “1915'te Ermenilere soykırım yapılmıştır!” (diyeceğim)... Fransa bir kolumdan, Türkiye öteki kolumdan tutup beni hapse sürüklemek isteyecek. Ama ben düşünce özgürlüğünü savunmaktan bir an bile geri kalmayacağım. Bu benim bir aydın olarak, bir insan olarak namusumdur, ödevimdir, sorumluluğumdur. – Հրանտ Դինք - Hrant Dink

J'irai a Paris. La, je vais monter sur un muret et je vais crier ‘Il n'y a pas eu de génocide contre les arméniens en 1915 ! ’ Je vais descendre du muret, je vais aller a Ankara dans le parc de Güven pour y monter sur un muret et ‘Il y a eu un génocide contre les arméniens en 1915 ! ’ (je dirai)... La France me prendra par un bras et la Turquie par l'autre pour me mettre en prison. Mais je ne cesserai une seule seconde de défendre la liberté d'opinion. En tant qu'intellectuel et être humain c'est ma vertu, mon devoir, ma responsabilité. – Հրանտ Դինք - Hrant Dink

26 Aralık 2011 Pazartesi

Alevi katliamının asıl nedeni



 
Sırrı Süreyya Önder: Alevi katliamının asıl nedeniMARAŞ BİBERİ Denir ki Hz. İbrahim, devrin kralı Nemrut'un putlarını kırarak insanları Allah'ın varlığına inanmaya davet edince, iktidarı sarsılan Nemrut öfkelenir ve Hz. İbrahim'in ateşe atılmasını emreder. Bu zaman zarfında evlerde ateş yakılmayacaktır, yasaklanmıştır. Bütün odunlar İbrahim'in ateşini harlamak üzere toplanır.
O günler, "Urfa dağlarında gezer bir ceylan" günleridir. Bir zalim avcı, avladığı ceylanı pişirmesi için karısına verdiğinde hiç odun kalmadığı cevabını alır. Avcı çare bulmasını istediğinde, kadın ceylanın yağsız bir parça etini önce bir taşın üzerinde döver. Sonra da kırmızı biber, bulgur ve tuzla yoğurur. Bu gün etsiz olarak her köşe başında fast-food versiyonunu gördüğünüz çiğköftenin ortaya çıkışı böyle olmuştur.
Urfa'nın çiğköftesine Maraş'ın biberini karıştırmak Urfalılar tarafından Sarkozy muamelesi görmenize yol açabilir. Onların 'isot'u varken Maraş'ın biberini duymaya tahammül edemezler. Üstelik haklıdırlar. Arayı şöyle bulabiliriz: Yine denir ki ilk tarım Maraş'ın Afşin ilçesinde yapılmıştır. Kentin kadim ismi Arabissos'tur ve Roma İmparatorluğu'nun, Gordianus (234-238) devrinde Urfa'dan göçen Arap aşiretleri tarafından iskân edilmiştir. [Irfan Shahîd, Byzantium and the Arabs in the Fifth Century, Dumbarton Oaks 1989]
MARAŞ'IN KÖY İSİMLERİ Afşin, atalarımız Orta Asya'da at koştururken imparator Justinianus tarafından oluşturulan Üçüncü Armenia eyaletinin de yönetim merkezlerinden biridir. Hadi celadetli okurun kalbi kırılmasın "sözde" Armenia eyaleti diyelim. Milli tarih şuurumuza uygun davranmış olalım.
Halkımız beraber ve solo olarak Fransız parlamentosunu döverken araya gitmeyelim. Milli birlik ve beraberlik ruhuna en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, Meykir, Hunu, Norşun, Arıstıl, Maravuz gibi Maraş'ın köy isimlerinin etimolojik kökenini siz de sormayın, ben de söylemeyeyim.
Maraş'ın başta ticaret ve sanayi odası olmak üzere bütün "sivil" toplum örgütleri ezelden beri biberi Maraş iline tescil ettirme mücadelesi verirlermiş. Nihayet 2002 yılında başarmışlar. Artık Maraş Biberi Maraş iline tescilli. Sanayi ve Ticaret Odası kriterlere uyan bibercilere sertifika ve logo kullanım hakkı veriyor.


DELİ PARALAR DEVRİ



Maraş katliamını günlerdir her açıdan dinlediniz. Katliamın ekonomik-sınıfsal arka planına değinen pek olmadı. 70'li yıllar, tarımda destekleme politikalarının uygulandığı yıllardı. Misal Demirel, buğday ya da pamuğa 10 lira taban fiyat verirdi, Ecevit bunu 15 liraya çıkaracağını ilan ederdi. Demirel, 20'den aşağısının yetmeyeceğini, mazotun litresi ile buğdayın kilosunu karşılaştırarak anlatırdı.
İşte tarım üreticisinin eline "deli" paralar geçmesi biraz bu yüzdendi. Anadolu'da Alevi nüfus, tarih hafızasından dolayı kuş uçmaz kervan geçmez, Yavuz uğramaz yerlere yerleşmiştir. Gezin Anadolu'yu, genellikle Alevi dağda Sünni ovada yerleşiktir. Maraş bunun istisna olduğu birkaç yerden birisidir. Alevi nüfus, ağırlıklı olarak bereketli ovalarda yaşar.
Tarım destekleme politikası ile zenginleşen Maraş ve civarındaki Aleviler Maraş merkeze göçerek "yüzük taşı" misali yerlere talip olmuşlar ve almışlardı. Kent içi ekonomik etkinlik Alevilere geçmiş, Sünni halkın elindeki para da dönemin enflasyonist karakteri gereği süratle pul olmuştu.
ABD görevlisi Alexander Peck de katliam öncesi kenti gezerken şu tezi işlemiştir: "Yakında Aleviler size yiyecek ekmek bile vermeyecekler!"
Dönemin sağcı işadamlarının ve parti başkanlarının yaptıkları toplantılarda neler konuşulduğunu anlatacak bir vicdan ortaya çıkarsa bu bilgiler kapı arkası fısıltılar olmaktan çıkıp aleniyet kazanacaktır.
Aleviler kent içinde görünür ve etkin olunca sosyal hayata da dahil olmuşlardı. Mesela içkili lokantalara aileleri ile birlikte gitmeye başlamışlardı. Eh bu kadar bileşen bir araya gelince geriye bir tek şey kalıyordu; birinin çıkıp "kalkın ey ehl-iİslam, din elden gidiyor!" diye bağırması... Bu işlevi, sosyalist sistemde "Allahsızlığı yayma kürsüsü" olduğunu savlayan ve kadınların bütün parti üyeleri ile sevişip gayriresmi evlilikten çocuk doğurmaları halinde daha fazla ikramiye alacaklarını müjdeleyen "Güneş ne zaman doğacak" gibi "muhteşem" bir film de görebilirdi pekâlâ.



ECEVİT'İN DİRENCİNİN KIRILMASI İÇİN KATLİAM ŞARTTI


Katliam, ABD'nin o günkü nizamat politikasını ancak askeri diktatörlükler eliyle uygulatabilmesi gerçeğine giden yolda Ecevit'in gösterdiği direncin kırılması ve ülkede sıkıyönetim-darbe döngüsünü hazırlaması için şarttı.
Bu plan "gümüş ya da altın hilal" olarak adlandırılan bütün kentlerde değişik versiyonlarla uygulamaya konuldu. Maraş, Sivas, Çorum ve Malatya'da tuttu. Maraş bunların içerisinde en vahşi Kontr-gerilla operasyonlarından birisidir.
Dünya tarihinde, hangi figür damgasını vurursa vursun, bütün katliamların, soykırımların arkasında, mutlaka bir "servet transferi" olgusu vardır. Dolayısıyla işin içinde bir "tapu davası" araştırmayan bütün bakışlar eksik kalmaya mahkûmdur. Bu ülkede bir tarihçi, işgal ve kurtuluş savaşı arasında geçen sürenin uzunluğunu ve ne hikmetse tehcirden dönen Ermenilerin gelmesiyle hızlanan, neredeyse patlayan kurtuluş hikayelerimizi bir de bu gözle anlatsa da dinlesek...
Maraş'ın filmini çekmek için binlerce sayfa belge, bilgi, tanıklık okudum, dinledim.
Beni en çok etkileyenlerden birini paylaşmak isterim.



KOMŞULAR, BİZ ŞİMDİ PERDELERİ KAPATACAĞIZ



Serin ailesi, katliam sırasında Maraş tren garından güçlükle bulunan bir trenle şehir dışındaki Alevi köylerine gidip canlarını kurtarır. Katliam sonrası evlerine döndüklerinde bütün eşyalarının yağmalandığını görürler. Sünni bir komşuları, yağmalamayı, komşuların yaptığını fısıldar.
Serin ailesinin annesi sokağın ortasına çıkar ve onlarla bugüne kadar sürdürdükleri komşuluğu anlatarak şöyle seslenir.
"Komşular! Biz şimdi bütün aile evimize girip perdelerimizi kapatacağız. Bizden yağmaladığınız eşyalarımızı bahçemize bırakın."
Sabah evin avlusu yağmalanmış mallarla doludur. Aile kendilerine ait olanları alır. Bir traktöre yükler. Kenti terk edeceklerdir. Bırakılan eşyalarda kendilerine ait olmayanlar da vardır. Aile o eşyaları sokağa çıkarıp üzerine şöyle bir not bırakır.
"Bu eşyalar yağmaladığınız diğer ailelere aittir. İmanınız ve vicdanınız varsa bunları da gerçek sahiplerine verin."
Ve doğdukları yerden, bizzat komşuları tarafından öldürülmeyecekleri, talana uğramayacakları bir başka diyara doğru giderler. Geride bıraktıkları evlerini yok pahasına sattıklarını da bir çocuk bile tahmin edebilir.
Kahramanmaraş Sanayi ve Ticaret Odası geçen muharrem ayında bir kardeşlik iftarı verdi. Şu linkteki videoda (http://www.kmtso.org.tr/video_galeri.php?menuID=108)TRT iftarı naklen veriyor. Muharrem orucunun böyle bir iftar açma geleneği olmadığı saçmalığını bir yana bırakarak spikere kulak verebiliriz.



BİLİN Kİ DIŞ MİHRAKLARDIR



Spiker bütün erkâna aynı gayretkeşlikle şu tespiti yapıyor:
"Bütün Maraş burada.. Eğer Maraş'la ilgili bundan sonra olumsuz bir haber kamuya yansırsa, bilinsin ki bu dış mihrakların işidir öyle değil mi?"
Bu saçma tespite oda başkanı dahil olmak üzere herkes katılıyor. Spiker aynı tespiti Alevi Federasyonu Başkanı Selahattin Özen'e de yaptığında "gurk" ettirten bir cevap alıyor. Özen: "İç mihrak, dış mihrak her neyse bunlardan bir kez bile Aleviler galeyana gelmiyor. Sünnilerin buna engel olması lazım." Spikerin tespiti kendisiyle sınırlı değil. Aynı ilin valisi de anma törenlerini hukuksuz olarak engellemesini "geçmişi hatırlamak istemiyoruz" gerekçesiyle açıklıyor.
Ah birisi çıkıp unutmanın yolunun ancak yüzleşmekle mümkün olduğunu bunlara tane tane anlatsa...
Ah birisi, hem de Alevi olmayan bir kent sakini çıksa, bu kentte 36 saat içinde yarısından fazlası 13 yaşın altında yüzlerce insan öldürüldü. Gelin toplu olarak gidenlere bir dua, yapanlara bir ah edelim diye haykırsa.
Ticaret Odası, Maraş'ın biberine gösterdiği vefanın birazını da karnında bebeği ile öldürüldükten sonra eti bir çiğköfte misali ezilen gelini, iftarla değil, mahcup ve sessiz bir yasla hatırlamak ve unutturmamak gerektiğini kavrasa. O vali ve benzerleri bir yas evine müstahdem yapılsa.


Odanın iftarında sofraya bıçak konulmamış. Muharrem orucunu açarken zorunlu bir ritüeldir bu. Su da konulmaz. Sebebi Kerbela masumlarının bedenlerine Muaviye zihniyetinin açtığı yaraları hatırlamaktır. Sofraya konulmayan bıçak 33 yıldır Alevilerin böğründe saplı durmaktadır. 33 yıldır bu yaradan kan akıp durmaktadır. "Hatırlamak istemiyoruz" zevzekliği bu hançeri kanırtıp durmaktadır.
Utanmak yalnız kendi yaptıklarımızla ilgili bir eylem değildir. Bazen yapmadıklarımız da utandırır bizi.
Bütün Maraş bu hançerden utanmadıkça, bu yara şifa bulmayacaktır.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Bekir Coşkun: Neresine gireceksiniz muasır medeniyetin?..


Bekir Coşkun: Muasır medeniyetin bir yerine giremezsin


 

Hani bu dönemin Mardin Valisi “Atatürk’ün o dediği ‘muasır medeniyet seviyesine çıkacağız’ sözünü, o seviyeye çıktığımız için artık hiç söylemiyorum” dedi ya...

Deme zaten...

Muasır medeniyetin bir yerine giremezsin...

*

Çünkü:

Önceki gün, Atatürk’ün muasır medeniyet projelerinden birisi olan, Türk kadınının siyasi haklarını kullanmaya başlamasının 77’nci yılıydı...

Fransız kadınlar bu hakları, bizimkilerden 11 yıl sonra elde edebildiler...

İsviçre; kadınlarına o hakları tam 37 yıl sonra verdi...

Cumhuriyet devriminin derdi; eğitimli, bilinçli, özgür, kimlikli, başı dik Türk kadınının, yaşam yolunda her yerde erkeği ile el ele yürümesiydi...

*

Sonra...

Cumhuriyet devrimleri karşısında sinmiş gerici yobaz, başını yavaş yavaş kaldırdı...

Tarikatları, medreseleri, dergâhları, ocakları, hocaları ile geldi karşıdevrim...

Merdiven altlarındaki tarikat yuvaları lüks binalara dönüşürken, manga manga örtülü kızlar muasır medeniyet yerine “kabir azabını” öğrendiler...

Daha yatar yatmaz, maazallah tokmak iniyor insanın kafasına, muasır medeniyete uyarsan...

Kaçamazsın da...

Derken üniversitelerin kapısı açıldı tesettüre, türbana...

Ve bir devlet fotoğrafı kiii...

Muasır medeniyetin Türk kadını ne halde?..

*

Şimdi durum ne hafız?..

Davos Ekonomi Forumu’nun 2011 yılı raporuna göre; Türkiye kadın - erkek eşitliğinde, 150 kadar ülke arasında 122’nci sırada...

2006 yılından bu yana ise...

Tam 16 sıra birden geriledi Türkiye...

*

Hangi muasır medeniyetin üstü?..

Dibe vurdu Türkiye...

Diptesin...

Afrika ülkeleri arasında...

En altta...

*

Muasır medeniyet cipe binmekle olmuyor...

Olsaydı; bizim Behiye muasır medeniyetin üzerindeydi 24 saat...

Berbat ettiniz ya Türkiye’yi...

Bilmiyorum...

Neresine gireceksiniz muasır medeniyetin?..






Bir Yazı Bir Ders ...!=)


Bir gün New York' ta bir grup is arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili' dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına çırçır böceği sesinin geldiğini söyleyerek çırçır böceği aramaya baslar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, ken...disinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili , yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir çırçır böceği bulurlar. Arkadaşı, Kızılderiliye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek:

Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir.
Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin." der...!

5 Aralık 2011 Pazartesi

Hint felsefesinin 4 kuralı...


KURAL 1: "Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.

KURAL 2: "Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. 'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir."

KURAL 3:
" İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.

KURAL 4:
"Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir."

1 Aralık 2011 Perşembe


CAHİL İLE DOST OLMA;
 İLİM BİLMEZ, İRFAN BİLMEZ, SÖZ BİLMEZ; ÜZÜLÜRSÜN…

SAYGISIZLA... DOST OLMA;
USUL BİLMEZ, ADAP BİLMEZ, SINIR BİLMEZ; ÜZÜLÜRSÜN…

AÇ GÖZLÜ İLE DOST OLMA;
İKRAM BİLMEZ, KURAL BİLMEZ, DOYMAK BİLMEZ; ÜZÜLÜRSÜN,

GÖRGÜSÜZLE DOST OLMA;
YOL BİLMEZ, YORDAM BİLMEZ, KURAL BİLMEZ; ÜZÜLÜRSÜN.

KİBİRLİYLE DOST OLMA;
HAL BİLMEZ, AHVAL BİLMEZ, GÖNÜL BİLMEZ; ÜZÜLÜRSÜN.

UKALAYLA DOST OLMA;
ÇOK KONUŞUR, BOŞ KONUŞUR, KEM KONUŞUR; ÜZÜLÜRSÜN.

NAMERTLE DOST OLMA;
MERTLİK BİLMEZ, YÜREK BİLMEZ, DOST BİLMEZ; ÜZÜLÜRSÜN.

— İLİM BİL, İRFAN BİL, SÖZ BİL.
— İKRAM BİL, KURAL BİL, DOYUM BİL.
— USUL BİL, ADAP BİL, SINIR BİL.
— YOL BİL, YORDAM BİL.
— HAL BİL, AHVAL BİL, GÖNÜL BİL.
— ÇOK KONUŞMA, BOŞ KONUŞMA, KEM KONUŞMA.
— MERT OL, YÜREKLİ OL.
— KİMSENİN UMUDUNU KIRMA.

SEN SENİ BİL; ÖMRÜNCE BU YETER SANA.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Patron ‘pardon’ mu dedi?


Sanmayın ki bu memlekette her önemli konuda fikir ayrılığı var. Türkiye’de hemen herkesin anlaştığı tek konu, CHP’nin tam da Tayyip Erdoğan’ın dişine göre bir parti olduğudur, böyle bir muhalefetten daha iyisinin (aktüel bakımdan da) ancak “Şam’da kayısı” sayıldığıdır. Evet, Dersim tartışmasından söz ediyorum.

Bu tartışmalarda gözden kaçan bir husus da vardı. Düpedüz bir katliam yaşanmıştı elbette, bunun sebebi de Kürtlerin Türkleştirilmesi arzusundan başka bir şey değildi. Bu “milli” gerekçenin ardındaki sınıfsal sebep ya da asıl sebep ise burjuva demokratik devrimini tamamlayacak, yani yoksul köylüleri feodalizm hakimiyetinden alıp piyasa hakimiyetinde “özgür” kılacak bir kapasitenin bulunmamasıydı.


Feodalizmi tasfiye etmek, ıslahat yapmak adına girişilen bu kanlı katliamlarda, feodalizm sadece bir üst yapı kurumu olarak görülmüş ve gösterilmişti. Yani güçleri esas olarak yoksul Kürt köylülerine yetmişti, onların köle edildiği feodal ağalık düzenine değil. Oysa kapitalizmin de lehine olabilecek “kansız” çözümlerden birisi önlerindeydi: Toprak reformu.


İşte her şeyi becermişler, bunu becerememişlerdi.


Çünkü bu isyanlar bastırılırken Kürtlerin ağa, bey, şeyh, aşiret reisi gibi mülk sahibi sınıfları yanı sıra ve nüfusun elbette ağırlıklı kısmını oluşturan topraksız Kürt emekçileri de katledildi, mecburi iskana tabi tutuldu, sürgün edildi. Onların toprağı ise sonradan Kürt bölgelerine yerleştirilen Türk nüfusuna dağıtıldı. Ağalık düzeni yıkılmadı, Kürt toprak ağalarına, beylerine, feodal-ağa oldukları için değil Kürt oldukları için tavır alındı.


Peki neden bir türlü toprak reformu yapılamıyordu? O dönemin CHP milletvekillerinden Mazhar Müfit bunu şöyle açıklamıştı:
Mustafa Kemal, birçok reform yapmak istiyor. Toprak reformu için burada ağalarla, özellikle Kürt ağalarıyla Kürt mebuslarından Fevzi Bey ve diğerleriyle konuşmalar yaptık. Bu reform meselesi çok çetin bir mesele. Ağalara toprak reformunu anlatmak imkânsız. Bu reformu ele almak bütün ağaları, eşrafı kaybetmek demektir. Şimdilik toprak reformu defterini kapattık. (Sabiha Sertel, Roman Gibi, s. 70)

Evet rejim bir yandan da Kürt olsun Türk olsun ağaları yanında tutmak zorundaydı.
Çünkü ciddi şekilde toprak reformuna filan yeltenselerdi, bu kez Batı’daki toprak ağaları, yani başta Tayyip Beyin demokrasi yıldızlarından Adnan Menderesler olmak üzere hakim sınıflar ittifakının öteki unsurları isyan ederdi. Çünkü Türkler ile Kürtler arasında artık ittifaka gerek yoktu, ama ülkenin “asıl sahipleri”, yeni yetme burjuvazi, toprak ağaları, tefeci bezirganlar, eşraf, mütegallibe birbirine mecburdu. Dolayısıyla yönetici sınıflar arasında tek çare, zoraki ve çelişkili bir hakim sınıflar ittifakını sürdürmek olmaktaydı.

Kısacası, Kuruluş döneminde bu ittifak nedeniyle feodalizm de ancak üst yapıda tasfiye edilebilirdi, onun sınıfsal dayanaklarını yok etmek, burjuva devrimini bu yönde “ilerletmek” riskliydi. Burjuva “aklı” feodalizmin iktisadi alandaki tasfiyesini kapitalizmin gelişim sürecine terk etti. Demokrat Parti ve Adalet Partisi yıllarında da süreç böyle gelişti. Toprak ağaları filan ancak kapitalizmin tekelci bir nitelik kazanmasıyla ve ağırlıkla 12 Mart koşullarında siyaset sahnesinde bir kenara itilebildiler. Zaten tarımdaki kapitalistleşme düzeyi de toprak reformunu filan anlamsız hale getirmişti.


Bundan 75 yıl önce devlet Dersim’de Alevileri, Zaza ve Kürt oldukları için katletti, tenkil etti ve buna “ıslahat” adını verdi. AKP’nin devleti de sadece Dersim’de değil tüm Kürt coğrafyasında tenkil stratejilerini sürdürüyor ve buna da “açılım”  adını veriyor. 75 yıl önce devletin gözünde Dersim’deki Kürt aşiretleri “ağaların” baskısı altındaydı ve de silahlıydı, ha deyince bir “ıslahat harekatı” yapılamazdı. Silahlar toplanmadan da Dersim “ıslah” edilemezdi. Yani şimdilerde nasıl Kürt sorununu çözmek için “önce terörün bitmesi gerekir” deniyorsa, o zaman da Kürtler için “ağa terörü” gerekçe gösteriliyordu.


Farklılık elbette var: Eskinin toprak ağalarının, tefeci bezirganların (hani şu demokrasi yıldızlarının) torunları şimdi post modern burjuvalar, kendi katliamlarını gizlemek için Dersim nedeniyle “özür” dilermiş gibi yapıyorlar. Efendim, yakın çevresi gıyabında söz ederken Tayyip Erdoğan için “patron” dermiş, eskiden olsa “ağa” derler miydi, bilemem. Ama şimdi hakikaten kapitalist, yani patron oldular ve geçerken, sanki Kürtlerin ayağına basılmışçasına öylesine “pardooon” diyebiliyorlar.


Biz ne diyelim? Bu memlekette “pardon” çıkalı burjuvalar çoğalmadı mı?
 

MELİH PEKDEMİR

27 Kasım 2011 Pazar

Bir de bunlar vardı...

Bir de bunlar vardı...Devletin 'tartışmalı' Dersim özrü üzerine 'Hayata Dönüş Operasyonu'ndan Varlık Vergisi'ne, geçmişte özür bekleyen nicesini, karanlıklar aydınlansın diye çalışanlar "Neden ve nasıl özür dilemeli?" sorumuzu cevapladılar. 

  27/11/2011


Yrd. Doç. Murat Paker

Diyarbakır Askeri Cezaevi İşkenceleri

1980-84 döneminde Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bulunmuş 5000’in üzerinde eski mahkûmun çok ağır bir eziyet rejimine tabi tutulmuş olması, bu kara sayfayı hem 12 Eylül Askeri Cuntası’yla hem de Kürt sorunuyla yüzleşmek açısından eşsiz bir konumda tutuyor. Devlet, o dönemde solcular başta olmak üzere bütün radikal muhalefeti ezmeye çalışırken, Diyarbakır Cezaevi’nde buna ek olarak Kürtlüğü ve Kürtçeyi ezmek istemiştir. Türk-Kürt meselesinin hâlâ karmaşık bir şiddet sarmalında seyrediyor olmasının önemli nedenlerinden biridir bu sayfa. Devlet, tabii ki bu kara sayfa için de özür dilemelidir; ancak özürlerin kapsamlı ve samimi bir yüzleşme sürecinin bir parçası olması gerekir. Neyin, nasıl, niçin yapıldığının resmen ortaya konması, bu bilginin toplumsallaştırılması, mağdurların onurlandırılması ve tazmin edilmesi, sorumluların saptanması ve yargılanması, yapılanların sonuçlarının bugünkü sorunlarla bağlantılarının anlaşılması, yaşananların unutulmayacağı ve bir daha yaşanmayacağına dair müze gibi güçlü hafıza sembollerinin yaratılması. Özür, böylesi bir sürecin içinde yer alırsa anlamlı olur. Unutmayalım, geçmiş üzerinden de olsa aslında bugün burada ve bugün için özür diliyoruz. Özürle birlikte bugün yapılması gereken çok sayıda şey var. 

Prof. Dr. Aydın Uğur

Kahramanmaraş ve Çorum Kaliamları

Özür son merhale olarak değil, toplumun zihinsel ve ruhsal sağlığını güçlendirecek, vicdani zaaflarını aşmasına fırsat tanıyacak ortak girişimin başlangıcı olarak kabul edilmelidir. Özür meselelerin kapatılmasına değil, bütün boyutlarıyla irdelenip aşılmasına vesile olmalıdır. Öte yandan, yüzleşmenin sadece devletten kaynaklanan uygulamalarla sınırlı tutulması toplumsal olgunluğa ulaşmakta yetersiz kalacaktır. Devlet, büyük ölçüde, toplumun farklı kesimleri arasındaki gerilimlerin belirlediği bir kerte. Dolayısıyla, toplumumuzun gerçeklerle yüzleşmede, dönüp kendisine de ayna tutması elzem. Maraş ve Çorum’daki gibi acılı olaylarda taraf olmuş toplumsal aktörlerin kendileriyle yüzleşme cesaretini göstermesi hepimizi gelecekte benzer vahşetlerden koruyacaktır. 

Rıfat Bali

Varlık Vergisi ve Trakya olayları

Son günlerin furyası ‘Devlet adına özür dileme’. ‘Özür dileme’ son derece ciddi bir kavramdır. Onun ayrılmaz bir parçası olup onu tamamlayan bir diğer kavram ise ‘tazminat ödeme’. Şimdilik sadece Dersim’de cereyan eden katliamlar için özür dileniyor. Ancak cin şişeden çıktı ve onu geri sokmaya çalışmak son derece zordur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti sadece Dersim için değil, 1915 tehciri sırasında cereyan eden kıyım, 1934 yılında Trakya’da yaşayan Yahudilere karşı düzenlenen yağma girişimi, 1941 yılında gayrimüslim erkeklerin nafia taburlarında çalıştırılmaları ve Varlık Vergisi Kanunu’nu ayrımcı uygulaması için de özür dilemeli ve tazminat ödemelidir. Bu gerçekçi bir beklenti midir? Batı standartlarında bir demokrasiyi ve yurttaşlık kavramını benimsemiş ülkeler için evet ancak Türkiye için maalesef hayır. 

Gencay Gürsoy

Utanç Operasyonu

Yakın tarihimizde devlet adına özür dilenmesini bekleyen olaylardan söz ederken, kuşkusuz ‘Hayata Dönüş Operasyonu’nu unutmamak gerekiyor. Bilindiği gibi operasyon, cezaevi koşullarını protesto etmek ve F tipi hücre sistemine geçişi engellemek amacıyla birçok cezaevinde eşzamanlı olarak başlayan açlık grevlerini durdurmak gerekçesiyle yapılmıştı. 19 Aralık 2000 tarihinde, 20 cezaevinde birden, 10.000 dolayında güvenlik görevlisinin, lav silahı dahil her tür savaş aracını kullanarak gerçekleştirdiği operasyonda, 30 tutuklu ve 2 asker hayatını kaybetmişti. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün iddialarının aksine, adli tıp incelemeleri tutukluların hemen tamamının, şiddetli yanık, kafa travması ve uzun namlulu ateşli silah yaralanmaları nedeniyle, 2 askerin ise yine uzun namlulu silah yaralanması sonucu öldükleri saptanmıştı. Her şeyden önce, bu ölçüsüz devlet şiddetine yine devlet tarafından ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı verilmesinin ve sorumluların cezalandırılmamasının , sadece mağdur ve mağdur yakınlarıyla değil bütün bir toplumla alay etmek anlamına geldiğinin altını çizmek gerekiyor. 

Eren Keskin

İlk özür Ermeni Tehciri için

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özür dilemesi gereken yüzlerce, binlerce olay var. Ancak bu özrü gerektiren ‘militarist yapı’nın temelinde 1915 Ermeni soykırımı vardır.
T.C Devleti’nin kuruluşu bir ‘kopuş’ değildir. T.C 1915 soykırımını gerçekleştiren ‘İttihat Terakki’ zihniyetinin devamıdır. Bu nedenle, büyük insan acılarına neden olan ve ‘sorgulanamaz bir militer sistemin’ temelini oluşturan bu büyük suç ilk özür gerektiren olaydır. Özür de yeterli değildir, soykırıma maruz kalan Ermeni ulusuna karşı maddi ve manevi anlamda verilen tüm zararlar ödenmelidir. 

Ayşe Kadıoğlu

Kayıplar ve faili meçhuller

Faili meçhul cinayetler, devletin ‘kaybettiği’ insanlar ve geride kalan binlerce acılı eş, çocuk, kardeş, dost... Kayıp insanların mezarları yok. Yaşam geçici; ölümsüzlük diye bir şey yok biliyoruz ama insanın en azından bir mezar taşı olmalı. Kaybedilenlerin ve faili meçhullerin öykülerinin ‘hakikat komisyonları’ yolu ile arşivlenmesi, olmayan mezar taşlarının eksikliğini belki biraz olsun telafi edebilir. Okullardaki müfredat belki de sadece kahramanlıklara değil böylesi acı gerçeklere de yer vermeli. Yüzleşebilmenin cesareti abartılı kahramanlık öykülerinden daha gurur vericidir. Bir de kamusal alandaki anıtlar önemli. Örneğin Polonya’da, Naziler tarafından Varşova Gettosu’nda katledilen Yahudiler için bir anıt var. Bence yirminci yüzyılın en etkili ve mütevazı özrü burada dilenmiştir. 1970 yılında Varşova’yı ziyaret eden o zamanki Batı Almanya Şansölyesi, Sosyal Demokrat Willy Brandt, anıtı ziyaretinde önce eliyle çelengin fiyongunu düzeltmiş, sonra geri adım atmış ve birden herkesin şaşkın bakışları arasında yağmurdan hâlâ ıslak olan asfalta dizleri üzerine çökmüştür. Öyle bağırıp çağırmadan, son derece sessiz ve kalpten bir özür… Bence bu çok çarpıcı bir liderlik örneğidir. Yirminci yüzyılın siyaset ve insanlık adına belki de en umut veren fotoğraf karelerinden birisidir. 

E. Ahmet Tonak

Kanlı 1 Mayıs

Şüphesiz 1977 1 Mayıs’ı yakın tarihimizin özür gerektiren toplumsal acılarındandır. Yarım milyon insanın katıldığı emekçiler arası dayanışma bayramının, nasıl olup da, İstanbul’un orta yerinde 34 kişinin öldüğü bir faciaya dönüştüğünü bilmiyoruz. Bilinenler yarı doğrulardır, olayın karanlık yanları çoktur. Meydan kutlamalarının, siyasi gösterilerin güvenliğini sağlamakla yükümlü ‘normal’ bir devlet 2 Mayıs 1977’de kendi aczi için özür dilerdi. Oysa, bizim acayip devletimiz 34 yıldır bu özüre henüz vakit bulamamıştır! Yıllarca yaşananları bahane ederek meydanları emekçilere zehir etmiştir. Kaldı ki, sahici özür algısı, ancak olan bitenin sorumlularını açığa çıkartacak saydam ve adil bir hukuk sürecini başlatarak yaratılabilir. Bu hukuki sürecin, muhtevası ve sonuçları itibariyle, en başta ölenlerin yakınlarını, sonra da toplum vicdanını tatmin etmesi sonunda resmi ve lafzi özür dileme, samimi bir özür dilemeye dönüşebilecektir.

25 Ekim 2011 Salı

FAŞİZM İNSANLIĞIN BAŞINA GELEBİLECEK EN BÜYÜK FELAKETTİR

Dün Doğu Anadolu'yu sarsan 7.2 büyüklüğündeki deprem kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Depremin ardından sosyal paylaşım sitelerindeki yorumlara isyan eden Hürriyet Gazetesi yazarı Ahmet Hakan, 'Kısacası Van'ı önce deprem sarstı, ardından da faşizm. Zaten azıcık kalmış olan insanlığa güvenimi, büsbütün kaybetmemek için olay mahallinden anında kaçtım.' diye yazdı.

İşte Hakan'ın 'Van depremi ve vicdan körelmesi' başlıklı yazısı

VAN'da meydana gelen depremin hemen ardından sosyal medyada küçük bir tur atayım dedim.

'TERÖRE DESTEK VERİRLERSE BÖYLE OLUR'
Hay demez olaydım.
Şöyle bir baktım mesajlara, yorumlara falan:
- Bazıları yürek soğutuyordu.
- Bazıları bilgiç bir edayla "Teröre destek verirlerse böyle olur" diyordu.
- Bazıları acı olaydan hükümete çakacak malzemeler devşirmeye çalışıyorlardı.
- Bazıları Deniz Feneri olayını gündeme getiriyorlardı.
- Bazıları "Ağlama sırası onlarda" diyorlardı.
- Bazıları sözde biraz daha insaflı bir tavır takınıp "Türk'ün nasıl bir millet olduğunu gösterelim, Van'a yardım edelim" diyorlardı.
- Bazıları "Hükümetin yapamadığını Allah yapıyor" diye yazıyorlardı.
Kısacası...

VAN'I ÖNCE DEPREM ARDINDAN FAŞİZM SARSTI
Bir akıl tutulması, bir vicdan körelmesi, bir merhamet yoksunluğu, bir cehalet histerisi alıp başını gitmiş durumdaydı.
"Yapmayın, etmeyin, ayıp oluyor" diyen az sayıda sağduyulu ses ise arada kaynayıp gidiyordu. Kısacası Van'ı önce deprem sarstı, ardından da faşizm.
Zaten azıcık kalmış olan insanlığa güvenimi, büsbütün kaybetmemek için olay mahallinden anında kaçtım.
* * *

EĞER ÖNLEM ALINMAZ VE TEDAVİ EDİLMEZSE
Size bir şey söyleyeyim mi?
Ne sınır ötesi ya da sınır içi operasyonlar, ne PKK'nın yeni saldırıları, ne ölümler / kalımlar, ne terörün önlenmesi, ne dağdakilerin indirilmesi, ne kan, ne gözyaşı, ne ağlayan analar...
Önümüzdeki süreçte...
Bunları bile geride bırakacak çok daha önemli bir sorun bizi bekliyor.
Eğer önlem alınmaz ve tedavi edilmezse...
Bu akıl tutulması, bu vicdan körelmesi, bu merhamet yoksunluğu, bu cehalet histerisi bayrağını burcun en tepesine dikmeyi başaracak.
Hiçbir şeyden korkmayalım, bundan korktuğumuz kadar.
Ahmet Hakan..!

14 Ekim 2011 Cuma

Yüzsüz...

 Yüzsüz...

Cumayı kaçırmıyor...

Hacca gidiyor...

Umreye gidip gidip geliyor...

Oruç tutuyor...

Dana kesiyor...

Din...

İman...

Allah dilinden düşmüyor...
Ama sahtekâr...

*

Bu kadar dinden imandan söz edilen ülkede niçin bu kadar vurgun, talan, soygun, hırsızlık olur hafız?..

Yolsuzluklar, iddialar, belgeler havalarda uçuşuyor...

Tepedekinden en alttakine kadar... Her birinin sırtına yapışmış yolsuzluk dosyaları... Öyle kamburlarla çıkıyorlar milletin huzuruna...
Sıradan memur maaşıyla gelenler, Harun gibi tünüyor...

Nasıl olur?..

Bir tekinden dahi hesap sorulamıyor...

Hesap sormaya kalkan savcıların ve yargıçların tümünün başına mutlaka bir şey geldi, sürüm sürüm süründürüldüler...

Rastlantı mıdır?..

*
Ve arkalarında bir toplum ki...

Yüzde 99’u Müslüman...

Yer gök cami...

Yarısı hacı, yarısı hoca, kalanı mümin, gerisinin dilinden düşmüyor din, iman...
Ama hırsızı seviyor...
Sahtekârlıklar, yalanlar, dolanlar, soygunlar, hırsızlıklar onu rahatsız etmiyor... Dizideki Meldo’ya kızıyor da, çocuklarının geleceğini karartanlara kızmıyor... Ağzı oynayanı “orucunu yiyor” diye yatırıp dövüyorlar ama Türkiye’yi yiyenlere kaşını çatmıyor...

Tepkileri yok...

Kendi payına kaçak elektrik mi düşer, apartmanı var ama yeşil kart mı düşer, ormanı açmak mı düşer, Hazine arazisine konmak mı düşer, bedava kömür mü düşer?..

Razı...

Aslında suç ortaklığıdır...

Daha doğrusu, büyük suçun küçük ortağı...

*

Deniz Feneri iddiası da bu yüzden yapanın yanına kalır...

Çünkü böyle cemaate, böyle imam yakışır...

*

Dosyayı gözlerine sokan Kılıçdaroğlu suçlu çıktı...

İyi mi?..

Nitekim dosyayı açmaya kalkan savcılar da sürülmüştü...

Ama ne yapacaksınız?..

Din diyor...

İman diyor...

Bir de “Allah’a sığındığını” söylüyor...

Yüzsüz...

7 Ekim 2011 Cuma

BAŞBAKAN ERDOĞAN'A ALLAHTAN RAHMET VE SABIR DİLİYORUM..

Başbakan Erdoğan'ın anne acısı

7 Ekim 2011
Başbakan Erdoğan'ın anne acısı

Başbakan Erdoğan'ın annesi Tenzile Erdoğan bu sabah 09:15'te vefat etti. Erdoğan'ın 88 yaşındaki annesi uzun süredir tedavi görüyordu. Başbakan Erdoğan'ın Kısıklı'daki evinin önüne taziyeleri kabul etmesi için taziye çadırı kurulacak.

SURİYE OLAYLARI VE ESAT KONUŞTU:"BEN DEĞİL ERDOĞAN DEĞİŞTİ.".

Esad konuştuTürkiye'den muhaliflere silah geliyor. Ben değil Erdoğan değişti. Türkiye anayasasını 30 yıldır değiştiremedi, benden üç ayda demokrasiyi yerleştirmemi bekliyorlar.

Cumhuriyet- BM Güvenlik Konseyi’nde önceki gün yapılan oylamada Suriye’ye yaptırım kararı, Rusya ve Çin’in vetosuyla engellendi. Uluslararası toplumun bölünmüşlüğü ortadayken Başbakan Tayyip Erdoğan Türkiye’nin Suriye’ye karşı ‘tek taraflı yaptırımlar’ uygulayacağını duyurdu.
‘Laik ülke mezheple uğraşmaz’

Başbakan Erdoğan altı ay öncesine kadar ortak Bakanlar kurulu toplayacak kadar samimi olduğu Suriye lideri Beşşar Esad’ı, neredeyse her gün eleştirmekle kalmıyor, Esad muhaliflerinin Türkiye’de örgütlenmesine de göz yumuyor.

Acaba Esad’ın penceresinden Erdoğan’ın ve AKP’nin yeni Suriye politikası nasıl görünüyor?

Sorunun yanıtı Suriye liderinin eylül başında CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu başkanlığındaki CHP heyetiyle yaptığı bir buçuk saatlik görüşmede saklı. Bu görüşmenin kamuoyunun bilmediği çarpıcı detayları ilk kez Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyaretinde ortaya çıktı.

Görüşmede, Esad’ın CHP heyetiyle görüşmesinden iki önemli unsur Davutoğlu’na aktarıldı. Bunlardan ilki, Erdoğan ve AKP sözcülerinin Suriye’de yaşananları “mezhep çatışması” olarak sunmasından Esad’ın duyduğu büyük rahatsızlık.

Esad’ın bu konuda CHP heyetine, “Suriye laik olan tek Müslüman Arap devleti. Laik ülkede mezheple uğraşılmaz. Çıkın sokakta istediğinizle görüşün, halkımın gündeminde böyle bir şey yok. Suriye’yi karıştırmak için olayı mezhep boyutuna indiriyorlar” görüşünü aktarmış.
‘Eylemcilerin elinde Türk silahı’

Davutoğlu-Kılıçdaroğlu görüşmesinde Esad’ın son derece kritik iddiası da gündeme gelmiş. Esad’ın CHP’lilere anlattığı “Silahlı eylemcilerin elinde bol miktarda Türkiye menşeili silah bulduk” iddiası görüşmede Davutoğlu’na aktarılmış. Ancak Davutoğlu görüşmede bu iddiaları kesinlikle yalanlamış.
‘Siz 30 yılda değiştiremediniz’

Davutoğlu’na ne kadarının aktarıldığını bilemiyoruz ama Esad’ın, ülkesindeki gelişmeler ve Erdoğan’ın yaklaşımına ilişkin eylül ayı başında Şam’da yapılan görüşmede CHP heyetiyle paylaştığını öğrendiğimiz bazı diğer çarpıcı değerlendirmeleri şöyle:

“Türkiye, anayasasını 30 yıldır değiştiremedi, benden üç ayda demokrasiyi yerleştirmemi bekliyorlar. Halkımın ihtiyacı olan reformları biliyorum. Tek tek yapacağım. Batı istiyor diye değil, halkım istiyor diye yapacağım. Bazısını yaptım. BAAS partisinin etkinliğini azaltmak için anayasayı değiştirdim. Basın yasasının önündeki engelleri kaldırdım. Gençleri internetle tanıştırdım. Kalanları da yapacağım. Ama bu zaman alacak. Bunları söylememe rağmen, ‘geç kaldınız’ denmesinde art niyet var.”
‘Müslüman Kardeşler’in hamisi gibiler’

“Her adımı atarım ama din eksenli, şeriat partilerine izin vermem. Laikliğe zarar verecek örgütlenmeye izin vermem. Bana baskı yapan devlet adamları aynaya bakıp kendi laikliklerini sorgulasın. Olayların arkasında farklı gruplar var. Samimi reform isteyenlerin dediklerini yapacağım. Ama bir de şeriatçılar var: El Kaide ve Müslüman Kardeşler. PKK Türkiye için neyse, Müslüman Kardeşler de bizim için o. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’in hamisi gibi davranması bizi üzüyor”

‘Değişimin nedenini Erdoğan’a sorun’

“Bana ‘Türkiye ile ne oldu da böyle oldunuz?’ diye soruyorlar. Ben değişmedim, Başbakanınız değişti. Bunu Başbakan’a sorun. Benim kanaatim
Türkiye-Suriye dostluğunu ABD istemedi. Türkiye!den gelenler Obama’nın sözcüsü gibi davranıyor.Ne Tunus, ne Libya, ne de Suriye’de dertleri demokrasi. Asıl mesele kaynaklarımızı kontrol etmek.  ‘Obama şöyle istiyor, böyle istiyor’ diye geliyorlar bana. Oysaki, ABD’nin Şam’da büyükelçisi var, gelip söylüyor zaten bize. Türk kardeşlerimizin aynı sözleri tekrarlaması bizi üzüyor.”

‘Yardım beklerken, git deniyor’

“Türk halkı benim ve Suriye halkının dostudur. Bu dostluğun sürmesinden yanayım. Reform sürecinde de Türkiye’yi örnek almak istiyorum. Biz yardım beklerken tehditle karşımıza çıkılıyor, ‘bırak git’ deniyor. Genel seçimleri yapacağım ve sonucuna saygı göstereceğim. Göreceksiniz en yüksek oyu ben kazanacağım. Olayları çıkaranların arkasında halk desteği olmadığı görülecek. Ben halkımla barışığım.”
‘Ölümlerin nedeni tecrübesizlik’

“Suriye’de bu tür olaylar benim dönemimde ilk defa cereyan ediyor. Polisim, askerim maalesef toplumsal olaylara karşı eğitimli değil. O yüzden çok kanlı geçti ve kayıplar verildi. Sadece sivillerden değil polis ve asklerlerden de çok kayıp var. Türkiye yıllardan beri hem sosyal olaylar ve terörle mücadele ettiği için bu alanda çok deneyimli. Biz ise deneyimsiziz. Ama masum göstericiyle elinde silah olanı ayırmak zorundayız.”
‘Mülteci gelmeden kamp kurdunuz’

“Türkiye sınırında kurulan kamplara giden vatandaşlarım dönüyor. Niye gittiler? Korkutuldular ve kandırıldılar. Sonra çağrı yaptım, dönenler döndü. Ancak burada dikkat çekici bir unsur var: Daha mülteciler gelmeden Türkiye Hatay’da çadır kent kurdu. Merak ediyorum, nasıl oldu da bildiler mülteci geleceğini?..

5 Ekim 2011 Çarşamba

HİÇBİR ÖTEKİ BEN DEĞİLİM...ÖTESİ YOK ÇÜNKÜ İNSAN OLMANIN..


15 yaşındaki bir kız yanında 1 yaşındaki bebeğiyle sokakta yürüyor, insanlar ona kaşar ve fahişe diyor, 13 yaşında tecavüze uğradığını bilmeden...
 
İnsanlar bir adama şişman diyor, kilosunu hızla arttıran bir hastalığını olduğunu bilmeden... 
 
İnsanlar yaşlı bir adama çirkin diyor, ülkesi için savaşırken kaza geçirdiğini bilmeden...
 
İnsanlar bir kadına kel diyor, kanser olduğunu bilmeden...
 
İnsanlar bi kız yürüdüğünde yorulduğunda zayıfla diyor astım hastası olduğunu bilmeden....
 
Siyah beyaz oralı buralı diye kimlikler üretiyoruz kardeş olduğumuzu aynı göğün altında ağlayıp güldüğümüzü bilmeden...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bu ülke bölünsün istiyorum;
Yandaş yalaka ve yavşaklar bir tarafa,
Onurlu şerefli üreten emekçiler ve vatansever insanlar birtarafa!

Can Yücel
Onlar sigara paketlerinin üzerine caydırıcı resimler koyuyorlar...

Neden Mcdonalds paketlerinin üzerine açlık çeken çocukların resmini koymuyorlar?

Neden içki şişelerinin üstüne sarhoş sürücülerin resmini koymuyorlar?

Neden kozmetik ürünlerine nesli tükenen canlıların resmini yapıştırmıyorlar?

Neden vergi zarflarının üstünde yalancı ve hırsızlık yapıp paramızla eğlenen politikacıların fotoğrafları yok?"
Genç vazgeçmeye karar verir ve
Bilge sorar;
- Mecnun Leyla’sından vazgeçti mi?
.. Hayır.
- Kerem ateşten kaçtı mı?
 .. Hayır.
- Ferhat dağları delmekten korktu mu?
.. Hayır.
- Ya Kocadağlı Ahmet?
Bir süre susup düşündükten sonra genç;
..O'nu hiç duymadım ki efendim, deyince
Bilge:
- Tabi duymazsın, çünkü: O vazgeçti ..
Unutma;
Vazgecenler değil
Mücadele verenler tarihe geçerler !

SORU

Türkiye’de kaç okul var?
67 bin…
Kaç hastane var?
1220…
Kaç sağlık ocağı var:
6 bin 300…
Peki kaç cami var?
85 bin…
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki kaç kilise var?
270…
Kaç cemevi var?
100.
* * *
Türkiye’de kaç doktor var?
77 bin…
Peki kaç din görevlisi var?
90 bin…
Türkiye’de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.

Eğitim-Sen’e göre Türkiye’nin 200 bin öğretmen açığı var.
* * *
Türkiye’de kaç kütüphane var?
1435…
Almanya’da kaç kütüphane var?
11 bin…
Türkiye’nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var?
13…
Kaç kentte kuran kursu var?
81…
Bu kursların toplam sayısı kaç?
3852…
* * *
Türkiye’de 1 opera derneği var; 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
Peki kaç tane “cami yaptırma derneği” var?
35 bin…

* * *
İçişleri Bakanlığı’nın bütçesi ne kadar?
783 trilyon…
Ulaştırma Bakanlığı’nın?
678 trilyon…
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın?
677 trilyon…
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın?
632 trilyon…
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın?
280 trilyon…
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın?
249 trilyon…
Çevre ve Orman Bakanlığı’nın?
404 trilyon…
Sadece Sünnileri temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi ne kadar?
1.3 katrilyon…
8 bakanlığın bütçesi kadar…
22 üniversitenin toplam bütçesine denk…

* * *
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:
1997′de 66 trilyon.
1998′de 119…
1999′da 180…
2000′de 270…
2001′de 302…
2002′de 553…
2003′te 771…
2004′te 1 katrilyon…
2005′te 1 katrilyon…
2006′da 1,3 katrilyon…
2007′de 2.7 katrilyon…
* * *
Bir ülke, Diyanet’e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?


Can Dündar



Üç Çoçuk Yapın '' ADAM '' olursa Asarız ''KOYUN'' olursa Bakarızz..
 Sırrı Süreyya ÖNDER

29 Eylül 2011 Perşembe

"milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. ALBERT EİNSTEİN


"milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. insan ırkının kızamığıdır. eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.
ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi...
benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir. aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.
yalnız bir pasifist (barışsever) değil, militan bir pasifistim (barışseverim). barış için savaşmaya gönüllüyüm. insanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durduramaz."


ALBERT EİNSTEİN

İşgal Tamam, Sıra Tapuda..

Gitti Araplara bir laiklik tarifi yaptı...

Bunalıma giren Araplar yirmi gündür o tarifin ne anlama geldiğini birbirlerine anlatmak istiyorlar, anlatamıyorlar...

Otuz ölü var diyorlar...

Nitekim tarifi dinleyenlerin toplantı bittiği halde kalkmayıp uzun süre boş kürsüye bakmaları ondandı...

Bir tek Suudi Arabistan Kralı Abdullah anladı...

Tarife göre laikliği doğru anladı ki televizyonu çağırıp kadınların “İslami esasa göre” oy kullanacaklarını açıkladı...

*

Şimdi bu arkadaşlar Türkiye’ye anayasa yapacaklar...

Öyle mi?...

*

Anayasada temel ilkeler vardır...

Demokrasiden ne anladıklarını biliyorsunuz; Meclis tatildeyken, açık olduğundakinden daha çok kanun çıkıyor...

Hukuktan ne anladıklarını da biliyorsunuz; Başbakan geçerken ayağa kalkmayan bile hapiste...

İnsan haklarından ne anladıklarını biliyorsunuz; muhaliflerin yellenmeleri dahil, yatak odası konuşmaları devlet arşivinde...

İşte laiklikten ne anladıklarını görüyorsunuz...

Dokuz yıldır yıkmak istedikleri şey ise; Cumhuriyet...

Ama adam gibi bir anayasa yapmalarını bekliyorsunuz...

Nasıl?..

*

Aslında dokuz yıl süren işgal tamam...

Yapacakları anayasa ile tapusunu da almak istiyorlar Türkiye’nin...

*

Ve dün yeni anayasa görüşmeleri başladı...

CHP’nin yeni huyu; “hıyarım var” diyene katkı olarak elinde tuzlukla koşarsa... MHP’nin eski huyu; koltuk değneği görevini yaparsa...

AKP zihniyeti “Anayasa” olacak size...

Kısacası dokuz yılda kendine benzettiği, Arabistan’a çevirdiği Türkiye’nin tapusunu da koyacak cebine imam...

*

Normalde anayasa suçu işleyen iktidar çekip gitmez mi?..

Bunlar anayasa yapacaklar...

Anayasa Mahkemesi tarafından suçlu bulunup da cezalandırılan bir siyasi kadroya düşüyor; yeni anayasayı yapmak...

İyi olsun da...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Çocukları okutmak önemli değildir. Okumak isteyen çocuk okur. Okumayı öğrenmek isteyen çocuk okumayı öğrenir. Öğretilmesi asıl önemli olan şey, çocukların okuduklarını sorgulamasıdır. Çocuklara her şeyi sorgulamaları gerektiği öğretilmeli. Okudukları her şeyi, duydukları her şeyi sorgulamaları.

Çocuklara otoriteyi sorgulamaları gerektiği öğretilmeli. Ebeveynler çocuklara otoriteyi sorgulamayı asla öğretmezler. Çünkü ebeveynlerin kendileri zaten otorite figürleridir.

George Carlin