29 Eylül 2011 Perşembe

"milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. ALBERT EİNSTEİN


"milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. insan ırkının kızamığıdır. eğer bir adam bir marşa ayak uydurup, emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez. kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.
ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi...
benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir. aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.
yalnız bir pasifist (barışsever) değil, militan bir pasifistim (barışseverim). barış için savaşmaya gönüllüyüm. insanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durduramaz."


ALBERT EİNSTEİN

İşgal Tamam, Sıra Tapuda..

Gitti Araplara bir laiklik tarifi yaptı...

Bunalıma giren Araplar yirmi gündür o tarifin ne anlama geldiğini birbirlerine anlatmak istiyorlar, anlatamıyorlar...

Otuz ölü var diyorlar...

Nitekim tarifi dinleyenlerin toplantı bittiği halde kalkmayıp uzun süre boş kürsüye bakmaları ondandı...

Bir tek Suudi Arabistan Kralı Abdullah anladı...

Tarife göre laikliği doğru anladı ki televizyonu çağırıp kadınların “İslami esasa göre” oy kullanacaklarını açıkladı...

*

Şimdi bu arkadaşlar Türkiye’ye anayasa yapacaklar...

Öyle mi?...

*

Anayasada temel ilkeler vardır...

Demokrasiden ne anladıklarını biliyorsunuz; Meclis tatildeyken, açık olduğundakinden daha çok kanun çıkıyor...

Hukuktan ne anladıklarını da biliyorsunuz; Başbakan geçerken ayağa kalkmayan bile hapiste...

İnsan haklarından ne anladıklarını biliyorsunuz; muhaliflerin yellenmeleri dahil, yatak odası konuşmaları devlet arşivinde...

İşte laiklikten ne anladıklarını görüyorsunuz...

Dokuz yıldır yıkmak istedikleri şey ise; Cumhuriyet...

Ama adam gibi bir anayasa yapmalarını bekliyorsunuz...

Nasıl?..

*

Aslında dokuz yıl süren işgal tamam...

Yapacakları anayasa ile tapusunu da almak istiyorlar Türkiye’nin...

*

Ve dün yeni anayasa görüşmeleri başladı...

CHP’nin yeni huyu; “hıyarım var” diyene katkı olarak elinde tuzlukla koşarsa... MHP’nin eski huyu; koltuk değneği görevini yaparsa...

AKP zihniyeti “Anayasa” olacak size...

Kısacası dokuz yılda kendine benzettiği, Arabistan’a çevirdiği Türkiye’nin tapusunu da koyacak cebine imam...

*

Normalde anayasa suçu işleyen iktidar çekip gitmez mi?..

Bunlar anayasa yapacaklar...

Anayasa Mahkemesi tarafından suçlu bulunup da cezalandırılan bir siyasi kadroya düşüyor; yeni anayasayı yapmak...

İyi olsun da...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Çocukları okutmak önemli değildir. Okumak isteyen çocuk okur. Okumayı öğrenmek isteyen çocuk okumayı öğrenir. Öğretilmesi asıl önemli olan şey, çocukların okuduklarını sorgulamasıdır. Çocuklara her şeyi sorgulamaları gerektiği öğretilmeli. Okudukları her şeyi, duydukları her şeyi sorgulamaları.

Çocuklara otoriteyi sorgulamaları gerektiği öğretilmeli. Ebeveynler çocuklara otoriteyi sorgulamayı asla öğretmezler. Çünkü ebeveynlerin kendileri zaten otorite figürleridir.

George Carlin

Bu Memleketin Kadınları Var...

 
Dün televizyonlarda yağmalanan deredeki suları için kavga eden Erzurum’un Tortum’undan kadınlara baktım...

Camı kırıp boyunlarına sarılasım geldi...

*

Gözümün önünden teslim olmuş, kırıtan, yamanmış, sinmiş, ürkmüş, pısmış erkekler bir bir geçti...

Kadınlar, derelerindeki suyu almaya gelen makinelerin önündeydiler...

Tırnaklarını dev tekerleklerin lastiğine geçirdiler...

Kucağında bebeği olanlar, çocuğunun elinden tutanlar, yaşlılar, genç kızlar... Çığlıklar atıp taş bulamadılarsa avuç avuç toprak attılar...

*

Gözümün önünde erkekler...

Lacivertler içinde...

“Hıyarım var” diyene tuzlukla koştular da “siyaset yapıyoruz” adı altında neleri götürüp teslim etmediler ki:
Yargıyı...

Hukuku...

Laikliği...

Çağdaşlığı...

Cumhuriyeti...

Atatürk’ü...

Türkiye’yi...

*

Medyada erkekler manşetlerini götürüp teslim ettiler...

Sütunları, sayfaları, köşeleri...

Basın özgürlüğünü...

Kendi çocuklarını...

*
Üniversitelerde; akademik özgürlük, bilimsel bağımsızlık, çağdaş eğitim, üniversitenin özerkliğini bırakıp yalakaca eğildi hocalar...

İş dünyasının adamları...

Patronlar biat ettiler...

Sendikaların erkekleri işçileri sattılar...

Emek teslim edildi...

Sivil toplum örgütlerinin erkekleri vazgeçtiler ideallerinden...

Gitti iki büklüm eğildi paşam...

*

Tortum’un onurlu, yürekli kadınlarına sadece derelerindeki suyu savunmak düştü ya...

Yakasına yapıştılar işgalcinin...

Çırpındılar, direndiler, bağırdılar, ağladılar, vuruştular...

Tekmelerle yere kapandıklarında, bir avuç toprakla kalkıp savurdular...

En azından şimdilik geri çekildi talancı...

*

Teslimiyetçi erkekleri düşündüm, baktıklarında belki hiç utanmadılar...

Camı kırasım geldi...

Bir umuttur işte...

İyi ki kadınları var...

18 Eylül 2011 Pazar

ZATEN GÜNBEGÜN ÖLMEKTE ÖLDÜRÜLMEKTEYKEN BENDEN SİZİN İÇİN ÖLMEMİ BEKLEMEYİN


Asker kaçağı değilim. Ne bayrağımızı yakıyorum ne de Kanada’ya kaçıyorum. Burada kalacağım. Beni hapse mi tıkmak istiyorsunuz? Olur, istediğinizi yapabilirsiniz. 
400 yıldır zaten hapisteyim. 
Üç beş yıl daha yatacakmışım ne çıkar. Ama katillere yardım edip fakirleri öldürmek için 15,000 km’lik bir mesafe katetmeyeceğim. Ölmek istesem, burada ölürüm. 
Şimdi, sizinle kapışarak ölürüm. Benim düşmanım sizlersiniz. Çinliler, Vietkonglar veya Japonlar değil. 
Özgürlüğümü istediğim zaman bana karşı çıktınız. Hakkımı aradığımda bana karşı çıktınız. Eşitlik istediğimde bana karşı çıktınız. Benden bir yere gidip sizlerin uğruna savaşmamı mı istiyorsunuz? 
Ben haklarımı ve dinî özgürlüğümü elde etmeye çalışırken sizler bana Amerika’da bile destek vermediniz. Kendi memleketimizde bile beni savunmadınız....
Ve şimdi sizin için ölmemi istiyorsunuz zaten günbegün ölmekteyim öldürülmekteyim ama ne olursa olsun asla öldürmeyeceğim...
*Mumahhed Ali Clay*

ANLAMLI BİR YAZI!..."Helal.."



Doğan Cüceloğlu (helal kelimesini bir yabancıya nasıl anlatırsınız?)
Amerika'dan
gelen bir misafirime su verdim, boğazına kaçtı, öksürdü, "helal"
dedim. Anlamadı. Ne anlama geliyor, diye yüzüme baktı.
Anlatmaya çalıştım. Amerika'da yirmi beş yıl bulunmuş, orada üniversite düzeyinde ders vermiş birisi olarak kavramın bizdeki anlamını veremediğimin farkındaydım. Daha doğrusu Amerikan İngilizcesinde bu den...li güçlü bir kavram bulamıyordum. Benim anlatımım yüzeysel kalıyordu; benim dilimdeki o
vurucu gücü hiç ifade edemiyordu.
"Helal" kavramını daha iyi anlatabilmek için "haram" kavramını anlatmaya çalıştım. Suyu ben verdim; verdiğim suyu helal ediyorum, bu sana haram değil, sana bir kötülük olmasın, suyumu helal ediyorum, diyerek niyetimi belli ettim. Bu niyet önemli. Bildiğim bir öyküyü anlattım.
Tanıdığım genç kız evlenmeden önce mobilyacıları geziyor ve güzel bir koltuk takımı görüyor. Bu takımı satan kişi belirli bir fiyattan aşağı inmiyor.Genç kız bu takımı çok beğendiğini belli ettiği için çok pişman; beğendiğim için fiyatı yükseltti ve pazarlık güzümü kaybettim, diye düşünüyor.
Bütün çabalarına rağmen fiyatı düşüremeyince genç kız, peki, alıyorum, ama hakkımı sana helal etmiyorum, diyor. Adam soğukkanlılıkla, Hanım kızım, o zaman bu koltuk satılık değil, sana satmıyorum, diyor. Üniversite bitirmiş, modern kız, niye satmayacakmışsınız, parasını veriyorum ya, gayet tabii
satacaksınız, diyor. Adam gayet sakin, artık satılık değil, diyerek sırtını dönüp o yokmuş gibi davranıyor.
Ve bu çağdaş Türk kızı kulaklarına, gözlerine inanamıyor. Ağlayarak babasına gidiyor; durumu anlatıyor. Baba, kızım sen ne yaptın, esnafa öyle konuşulurmu, diyerek devreye giriyor. Yanına bir de tanıdığı müftüyü alarak mobilyacıya gidiyor. Neticede genç kız babasının ve müftünün şahitliğinde,
"verdiği parayı canı gönülden helal ettiğini," ifade ederek istediği mobilyayı satın alabiliyor.
Bu genç kız o dönem asistanım olarak çalışıyordu, bu öyküyü tüm ayrıntılarıyla biliyorum. Amerikalı misafirime bu öyküyü anlattım. 
Benim su içmemle bunun ne alakası var, gibisinden baktı.
Suyu sana helal ediyorum, için rahat olsun dedim. Helal etmesen ne olur,dedi. "Kul hakkıyla karşıma gelmeyin" anlayışından söz ettim. Dikkatle dinledi. Bu dediğin bir değer olarak yaşıyor mu, yoksa bir slogan gibi konuşulan alışkanlık haline gelmiş bir söz mü, diye sordu.
Ne fark eder eder, diye sordum.
"
Gerçekten bir değer olarak yaşıyorsa sizin ülkenizde rüşvet ve hak yeme olmaması gerekir, insanların birbirini kazıklamadığı bir toplum olmanız
gerekir, diye düşünüyorum dedi. "

Yüzüne baktım. Göz göze bakıştık. Yalan söyleyemedim. 

 Biz dedim, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz. Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz.
Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor. Örneğin, rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir. Ve bunu herkes bilir. Rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler ramazanda iftar sofraları kurar. Ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili konuşursan, Yüce Allah'ın "karşıma kul hakkıyla çıkmayın," dediği bir dinimiz olduğu söylenir. Bunu rüşvet alanlar söyler. Söylediğimiz yalana inanana enayi olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız. Ama senin içtiğin suyu helal etmeyi de ihmal
etmeyiz."
Peki, neden böyle, diye sordu.
Çünkü biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz, ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz, dedim. "Mış Gibi Yaşamlar" adında bir kitabım olduğunu ve orada anlattığımı söyledim. Mış gibi tanımını anlamakta zorlandı, ama sonunda anladı.
Neden mış gibi, diye sordu. Güldüm, çok sorma, suyumu haram ederim, dedim.

Doğan Cüceloğlu