26 Şubat 2012 Pazar

SİSTEM KENDİ FAKİR ÇOCUKLARINI HARCAR:Yasin Hayal'den çarpıcı iddialar!



  Davanın beraat eden ‘büyük abi’si Erhan Tuncel’e şok suçlamalarda bulunan Yasin Hayal, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Akyürek ile Alay Komutanı AlbayAli Öz’le ilgili de çarpıcı iddialar ortaya attı. Hayal’in yaptığı bu açıklamalar, olay yaratacak nitelikte...
AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetinde azmettiricilikten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan Yasin Hayal, kaldığı Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde Taraf gazetesi muhabiri Fırat Alkaç’a önemli açıklamalar yaptı. İşte Hayal’in şok açıklamaları:

 
Simit, poğaça satardım

Bu hadiselerden önce simit, poğaça satıyordum. Seyyar satıcılık yaptığım için yerim belliydi. Uzman çavuşlar sık sık gelir askeri arabayla beni alıp Trabzon Jandarma Komutanlığı’na götürürdü. Dönemin Jandarma Komutanı Nazım Başçavuş, Karakol Komutanı Mehmet Üsteğmen, Alay Komutanı Ali Öz... Bunların odasına birçok kez girip çıktım. Ama niye gittiğimi ben de bilmiyorum. Gittiğimde çok sıcak karşılanırdım, çayım önüme gelirdi. Bana övgü dolu sözler söylerlerdi. “Vatana millete hayırlı bir genç” diyorlardı. Bizim gibi gençlerin bu vatana lazım olduğunu söylüyorlardı. Benden bir talepte bulunmadılar. Ama herhalde Erhan Tuncel aracılığıyla isteklerini yaptırdılar.”
Tuncel mahalleyi etkiliyordu


“Erhan’ın muhbir olduğunu bilmiyordum.
BBP Gençlik Kolları Başkanı olduğu için, kendisine sadakatimiz vardı. Üniversite öğrencisi, tahsilli diye onu üstün görüyorduk. Tüm mahalle gençliğini etkiliyordu. Bazen Alperen Ocakları binasında, bazen de evinde bizi toplayıp Irak ve Çeçenistan ’la ilgili CD’ler izletiyordu, seminerler veriyordu. ‘Gençliği aydınlatmalıyız’ gibi konuşmalar yapıyordu. Sadece ben ve Ogün Samast değil, bütün Pelitli beldesi gençleri onu tanırdı.”
Cinayet silahını Erhan’la aldık

“Erhan Tuncel Hrant Dink konusunu bir tek Ogün ve benimle konuştu. Silah ve mermilerin parası ile Ogün ’ün yol masraflarını Erhan’la ikimiz yarı yarıya karşıladık. Silahı mahalleden arkadaşım olan Ömer Polatoğlu isimli bir kişiden aldım. Silah ve merminin maliyeti 250 TL’ydi. 100 küsur TL de Ogün’ün yol masrafına ayrıldı. Ogün Trabzon’dan tek başına hareket etti. İstanbul’a hareket etmeden önce Erhan’ın evine helallik almak için gitti. Ben dışarıda bekliyordum. Çıkarken elinde bir Türk bayrağını katlayıp cebine koyduğunu gördüm. Bayrağı ondan aldığını sanıyorum. Ersin Yolcu isminde birisi Ogün’ü yolcu etti. Ben yoktum. Ogün cinayetten sonra bize telefon etti. O sırada Ahmet İskender’in kırtasiye dükkânındaydık. Beni Ahmet’in telefonundan aradı. Olayı gerçekleştirdiğini söyledi. ‘Gelecek misin, kalacak mısın?’ dedim. Yalova’ya gideceğini söyledi. Ama Trabzon’a gelirken gözaltına alındı. Ogün Samast ilk yakalandığında ona yapılan kahraman muamelesi, 2004’teki Mc Donald’s’ın bombalanması olayında bana da yapılmıştı. İstanbul’da gözaltına alınıp Trabzon’a getirildiğimde dönemin
Trabzon Terörle Mücadele Şube Müdürü Yahya Öztürk, benim sırtımı sıvazladı. Cep telefonundan bana BBP’nin logolarını ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun fotoğraflarını gösterdi. ‘Bu memleketin sen ve Erhan gibi kahramanlara ihtiyacı var. Seni en kısa zamanda çıkaracağız, için rahat olsun’ dedi. Hakikaten de öyle oldu. 11 ayda çıktım. Demek ki çıkmamın nedeni buna benzer olayları devam ettirmekmiş. Erhan’ın bize Irak ve Çeçenistan’la ilgili izlettiği CD’lerden etkilenmemek mümkün değildi. Bana, ‘Hiç merak etme, sen de gideceksin oralara’ dedi. Mikdat kodla ikimizi Irak’a savaşmaya gönderecekti. Erhan bizi Çeçenistanlı bir üst düzey komutanla tanıştırdı. Irak’a göndermek için de birisiyle görüşmeye Elazığ’a gitti. Görüştüğü kişi 12 Eylül’de 12 yıl cezaevinde kalmış eski bir ülkücüydü, bize pasaport ayarlayacaktı. Erhan Elazığ’dan gelince Irak işinin askıya alındığını söyledi. Şimdilik burada eylem yapacağız. ABD ’nin buradaki tesisi olan Mc Donald’s’ı bombalayacağız’ dedi. Bomba için bana malzeme listesi yazıp verdi. İstediklerini aldım, bombayı o yaptı. Erhan’la tanışana kadar hayatımda bomba görmemiştim.”
Masrafları Erhan karşıladı

“Erhan Tuncel’le ilk kez 2002’nin Mart ayında askerliğim sırasında izne geldiğimde tanıştım.
Çok yoksul bir aileden geliyorum. Askerdeyken 18-19 ay bana ailemden hiç para gelmedi. Erhan’la Alperen Ocakları’nda tanıştım. Beni evine davet etti. ‘Seninle çok güzel işler yapacağız. Maddi durumunun kötü olduğunu biliyorum, mağduriyetini gidereceğim’ dedi. Erhan Tuncel, tanıştığımızdan itibaren bana her türlü giysi, yiyecek, harçlık yardımı yaptı. Onunla tanıştıktan sonra hiç yokluk çekmedim. Ne yalan söyleyeyim, bu yardımlar beni mutlu ediyordu. Ona giderek daha çok bağlandım. Bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sorma lüksüm yoktu, çünkü çok kötü durumdaydım.”
Akyürek benim için “İyi çocuk” demiş

Yasin Hayal, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’in de kendisini övdüğünü iddia etti: “Ramazan Akyürek’i Mc Donald’s’ı bombalama olayından gözaltına alındığımda Trabzon Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde ilk kez uzaktan gördüm. Ramazan Bey, Yahya Öztürk’e benim için “İyi çocuğa benziyor’ demiş. İnsanın hoşuna gidiyor tabii. Bombalama eylemi yapan birine ‘iyi çocuk’ dediğine göre demek ki onların istediği bir şey yaptım diye düşündüm.”
‘Hrant Dink Ermenilerin Atatürk’ü’
Hayal, cezaevinden Tuncel’i bombardımana tuttu: “Erhan Tuncel’in, ‘Bayrampaşa Cezaevi’nde Hayal’i ziyaret edenler araştırılsın, Dink suikastı orada aklına sokuldu’ lafları gerçeği yansıtmıyor. Beni ziyarete yalnızca ailem ve İstanbul’dan bir arkadaşım geldi. Hrant Dink ismini de ilk kez Erhan ’dan duydum. Ona ‘Ermenilerin Atatürk’ü’ diyordu. Çok tehlikeli biri olduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyordu. Dink’in, ‘Türklerin kanı zehirlidir, dökülmesi gerekir’ diye bir laf ettiğini söyledi, ürperdim. Onun dışında Dink’i sadece 1-2 defa televizyonda gördüm. Ergenekon bağlantısı kesinlikle yok, Erhan Tuncel masal anlatıyor. Ziyaretçiler kayıtlarda bellidir. Hrant Dink’in resimlerini internetten çıkartan Erhan Tuncel’dir. Çıkardığı resimleri kapalı bir zarf içinde evinin karşısındaki bakkal Osman’a bıraktı. Bana da bir çocuk aracılığıyla haber yolladı. ‘Emanet hazır, bakkal Osman’dan alsın’ dedi. Ben de başka bir çocuk gönderip resimleri aldırdım.”

17 Şubat 2012 Cuma

İki Gözüm Aksın...




Bugünlerde toprağa cemre 


düşecek diyorlar...

Düşmesin...

*

Çiçekler açmasın...

Lüzumu yok rengin...

*

Kuşlar ötmesin sabahları...

Sesi çıkmasın kumrunun...

Sussun serçeler...

*

Gün ışığını da istemem başımda...

Razıyım...

Karanlık kalsın...

Güneşi söndürsünler...

*

Kırasım geliyor ellerimi...

Kemancı varsın çalmasın...

*

Sözler şarkıları terk etsin...

Türküleri söylemesinler...

*

O barda arada sırada bir kız çıkar...

Gözleri siyah, bakışları mavi...

Bir sandalyeyi tutarak söyler hüzünlü şarkısını...


Hem sevgililerini terk edip kendisi, hem birazdan 

ağlayacağını bilir garsonlar...

Sussun...

*

Şişeler boş...

Bardaklar dipsiz...

Süt kesilsin rakı...

İstediğin kadar iç...

Cemal sallanamasın...

*

Seni senden almışlarsa...

Korkmuşsan...

Sinmişsen...

Sesin çıkmıyorsa...

Söyleyecek sözün yoksa...

Böyle zamanlarda hava da gerekmez ya...

Nefes kalsın...

*

Sen yoksan...

Issız çöle dönmüşse topraklar...

Kimimiz kelebek, kimimiz uğurböceği, menekşeler 


açmış başak tarlasına benzemiyorsa vatan...

Görmek istemem...

İki gözüm aksın...

Bekir Çoşkun

12 Şubat 2012 Pazar

Dindar bir nesil sayılmasak da...

 



Geçmiş olsun Sayın Başbakan! Dindar yetiştirilmiş bir nesilden gelmesek de hastalığınızı bir an önce atlatmanızı, acilen şifa bulmanızı samimiyetle dilediğimizi bilesiniz.
Halkın çoğunluğunun da bunun için dua ettiğine eminiz.
Yeminli muhalifleriniz bile, sağlığınız veya özel hayatınız üzerinden siyasi hesaplar yapılmasını tasvip etmez.
Kim bilir belki siz de, dindar yetiştirilmiş nesle mensup biri olarak, son seçim meydanında rakibinizin özel hayatına bunca yüklenmiş olduğunuz için pişmansınızdır.
Bunu yapmasaydınız, ilerde tinerci olmasından korkulan yeni nesillere ibretlik bir ders verirdiniz.
* * *
Biz dindar bir nesil sayılmayız belki, ama “kafir de olsan yine gel” diyen Mevlana’ya akrabayız. O yüzden dindar yetişmiş birinin kendisini eleştiren bir yazara “gelsen ne olur, gelmesen ne” demesini yadırgarız.
Neslimiz tam dindar olmasa da inananlara saygılıyız.
“Dindar insan” deyince “eline, beline, özellikle de diline” sahip müminler anlarız.
Hele iktidar olmuş bir dindar gördüğümüzde, Şeyh Edebali’nin öğütlerini hatırlarız:
“Ey oğul! Beysin. Bundan böyle öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana...”
Bu sözlere inandığımızdan, kendine dindar diyenlerin bunca kindar olmasına, hayır yerine öfke saçmasına, hiçbir eleştiriye katlanmayıp habire suçlamasına şaşarız.
Oysa biz, Zerdüştlere bile hürmetten yanayız.
* * *
Önceki gece bütün TV kameraları ameliyat olduğunuz hastanenin önündeydi. Her kanal haber almış, muhabir yollamıştı. Ama hemen hiçbiri haberi kullanamadı. Kimisi özel hayatınıza duyduğu derin saygıdan, kimisi, bunun sizi öfkelendireceğine dair duyduğu derin kaygıdan...
Muhtemelen aynı gerekçeyle danışmanlarınız da yaklaşık 20 saat resmi açıklama yapamadı.
Hemen herkeste, “Yanılırsak hoşgörmez” endişesi vardı.
Oysa ne demişti Şeyh Edebali:
“Ey oğul! Beysin. Şimdi yanılgı bize, hoşgörmek sana... Geçimsizlik bize, adalet sana...”
Adalet demişken, ilerde yetişecek dindar nesilden, kendi karşıtlarını sorgulayan savcıların sırtını okşarken kendi yandaşlarını sorgulayan savcıların sırtına binen bir adalet anlayışına sahip olmamalarını beklediğimizi de belirtelim.
* * *
Bu arada her fırsatta, bize hem de en üst perdeden hitap etmenize alışkın olduğumuzdan ve de daha geçen gün, bize “Herhalde savaş çıktı” hissi veren bir konuşmayla kürsüden şimşekler saçtığınızdan, devlet içi cephelerin karşılıklı hamleleriyle sarsıldığımız son iki gündeki suskunluğunuza akıl erdiremediğimizi de söyleyelim.
Belki diyecek laf bulamadığınızdan sustunuz, belki ikinci ameliyatın arifesinde olduğunuzdan...
Ameliyattan önce rahmetli anne ve babanızın mezarlarını ziyaret ettiniz, ruhlarına dualar ettiniz, sonra hastaneye gidip ameliyata girdiniz.
Dindar bir nesle mensup olmayabiliriz, ama ahirete inanan insanlar için hayırla yad edilmenin kıymetini biliriz.
Malum, siz de söylediniz:
“Bizler faniyiz. Hepimiz öleceğiz. İki metreküplük bir çukura, yanımızda sadece kefen götüreceğiz. O yüzden, baki olan, bu gökkubbede hoş bir seda bırakmaktır.”
Dindar bir nesle mensup olmasak da, dünyanın faniliği konusunda hemfikiriz.
Hiç değilse bundan böyle gökkubbemiz altında hırçın nidalar değil, hoş sedalar duymayı isteriz.
Bu hislerle size geçmiş olsun der, acil şifalar dileriz.

11 Şubat 2012 Cumartesi

'Dokunan yanmaya devam ediyor'

Savcı Sarıkaya soruşturmadan alındı

Savcı Sarıkaya soruşturmadan alındı

11/02/2012 16:35

KCK soruşturması kapsamında MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın da aralarında bulunduğu 5 MİT mensubunu ifadeye çağıran soruşturma savcısı Sadrettin Sarıkaya dosyadaki görevinden alındı.

NOTUM:

AKP Hükümeti 2004 yılında yargıya bu yetkiyi bizzat kendi verirken,bu güne kadar hükümet karşıtları için kullanırken ve eleştirirken,Başbakan Erdoğan yargıyı her fırsatta canla başla savunup konuşmasında ; 

"Yargıdan neden şikayet ediyorsunuz? Yargı artık milletin yargısı oldu,birilerinin arka bahçesi olmaktan çıktı"

Şimdi kendisi aynı şikayette bulunarak Mit müsteşarı Hakan Fidan'ı istanbul'a gitmesini engellediği gibi salt kendi ve ekibini kurtarmak adına  Adalet Bakanına yasalarda değişiklik yapma talimatı veriyor.....



Frenler tutmayınca...

Can Dündar  
 
Cumhurbaşkanı’nın MİT krizine ilişkin ilk cümlesi ilginçti: “Herkes büyük resme baksın.”
Gül, “Bölgemizin olağanüstü bir dönemden geçtiğine” dikkat çekti.
Yani skandalı, ilk elde dış dinamikle, bölgedeki hâkimiyet kavgasıyla ilişkilendirdi. Bu da bana, Mahir Kaynak’ın “Uludere işini İsrail yapmışsa, Fidan operasyonunu da o yapmıştır” teşhisini hatırlattı.
* * *
Ama içerde de bir “büyük resim” var.
Gelin bir de ona bakalım:
AKP, Cumhuriyet tarihi boyunca sadece tek parti döneminin CHP’sine nasip olmuş bir ayrıcalığın keyfini yaşıyor:
Önünde hiçbir engel bulunmuyor.
Menderes mi?
Karşısında İsmet Paşa gibi tarihi bir şahsiyet vardı.
Demirel mi?
Attığı her ters adımda ordu karşısına çıkardı.
Özal mı?
Ne yapsa, yargı frene basardı.
Erdoğan, kendinden öncekilerin tecrübelerinden ders alarak, onların önüne dikilen bütün engelleri birer birer yok etti.
Asker mi?
Süngülerini düşürüp onları olmaları gerektiği yere, kışlaya geri gönderdi.
Yargı mı?
Anayasa Mahkemesi
’nin yapısını kökten değiştirip habire parti kapatmasını engelledi.
Meclis mi?
Ağırlığını kaldırıp ellerin disiplinle inip kalktığı bir onay mercii haline getirdi.
Cumhurbaşkanlığı mı?
İktidarı denetleyen son kaleyi de ele geçirdi.
Basın mı?
Neredeyse tamamen kontrol altına alıp etkisini yok etti.
Muhalefet, sendikalar, sivil toplum mu?
Kimi yatak odası bandıyla, kimi polis copuyla, kimi mahkeme kararıyla hizaya getirildi.
Ve engel tanımayan iktidar arabası, fren sistemini tamamen kaybetti.
Gaza yüklendikçe kibirden başı döndü, önüne geleni ezerek son sürat gitmeye başladı.
* * *
Ama siyasetin kuralıdır:
Hiçbir araba frensiz olamayacağı gibi hiçbir iktidar gücü de sınırsız olmaz.
Politika boşluk kaldırmaz.
Anayasal sistemin meşru frenleri (orduyu kastetmiyorum elbette, muhalefeti, sivil toplumu, yargıyı, medyayı, akademyayı kastediyorum) bertaraf edilince, çığırından çıkan iktidar arabasının karşısına kendi içinden takozlar konmaya başladı.
Sınırsız iktidarın bileşenleri arasında güç kavgası baş gösterdi.
Baştaki çıkar ittifakları çatırdadı. Pastadan daha çok pay isteyenler, işlere taş koyar oldu.
Meclis’te muhalefetin zaten çıkamayan sesini de kesmeye mi çalışıyorsun; muhalefeti temizlemek için icat ettiğin özel yetkili savcı karşına dikiliverdi.
Bütün istihbaratı kendinde toplayıp rakiplerini izletiyor, fikrini beğenmediğin gazetecileri mi dinletiyorsun; polise yerleşen cemaat en büyük rakibin oluverdi.
Hasılı frenler tutmayınca fazla süratten lastikler patlayıverdi.
Duvar, ufukta göründü.
* * *
Son skandal, biraz da çığırından çıkmış bu kontrolsüz gücün lastiğinin patlaması anlamına geliyor.
Sistemin dengeleri yeniden inşa edilip mutlak iktidarı meşru yollarla frenleyene dek, bu türden mevzi savaşlarını daha çok yaşayacağız.

10 Şubat 2012 Cuma

YURDUM İNSANI


Binlerce çocuğun sokakta yaşamalarının ve madde bağımlısı olmalarının sebebi dinsizlik değil, sosyal devletin yokluğu ve bir dizi hak ihlalinin sonucudur.

Din İstismarı Üzerine

"Latin Amerika’da direnişçi bir papaza işkence yapan polisler, “Ateist komünistlerle ne işin var?” demişler. Papaz “İnsanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, insanlar ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” demiş. İşkenceciler “Ama onlar dinin afyon olduğunu söylüyor” diye karşılık vermiş. Papaz net bir şekilde itiraz etmiş: “Bu dünyanın zenginliğini kendilerine alıp, yoksullara ise öbür dünyanın nimetlerini bırakan zenginler dini afyon olarak kullanan gerçek kişilerdir.” Meselenin özeti budur."

Sırrı Süreyya Önder

Kayda Geçsin / Ece Temelkuran

  • Kayda Geçsin / Ece Temelkuran
    Faşizm bize doğru yaklaşırken hiçbir zaman yeterli mesafede tespit edilememiştir. Biz onu deneyimlediğimizde çok geç olacak zaten. Birincisi bu. İkincisi, sosyalizmin ve faşizmin en temel felsefi farkı şudur insana dair. Sosyalizm insanın özde iyi bir şey olduğunu düşünür ve bu iyiliği desteklemek üzere söz söyler. Faşizm de insanın özde kötü olduğunu düşünür ve bu kötülüğü coşturur. Bu kötülük üzerinden düşünür. O yüzden kötücül bir şeydir faşizm. İnsanın özünde hem iyilik hem kötülük vardır. Nereye vurgu yaparsanız orası daha çok ortaya çıkar, öne çıkar. Biz insanın iyi olduğunu düşündüğümüz için, iyi olabileceğini düşündüğümüz için sosyalistiz, demokratik sosyalistiz. En temelde ben öyleyim. Hâlâ da bu inada sahip çıkmanın sadece ideolojik değil, ahlaki bir mesele olduğunu da düşünüyorum. Ben eğer bugün, ‘evlat olsan sevilmezsin’ diyen insanlarla yaşamak zorundaysam, ve bu insanlarda hala ortaya çıkarılması gereken bir iyilik olabileceğini düşünüyorsam, böyle bir inadım varsa varsa sosyalist olmaktan başka bir çarem yok zaten. Demokratik sosyalizm tabii…

8 Şubat 2012 Çarşamba

7 Şubat 2012 Salı

Siz insanları yetiştirmekle, eğitmekle, yontmakla görevli değilsiniz .







Yazar İhsan Eliaçık, Habertürk TV’de yayınlanan Balçiçek İlter’in sunduğu 'Söz Sende' proğramına katıldı. Son dönem Erdoğan’ın “Dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz” açıklamalarının alevlenen‘dindar nesil’ ve ‘dindarlık’ tartışması başlığı altında gerçekleştirilen programda İhsan Eliaçık’ın İktidar ve Başbakan Erdoğan’a yönelttiği eleştiriler büyük yankı uyandırdı.
Tayyip Erdoğan’ın ‘dindar nesil’ açıklamalarına ilişkin Eliaçık: “İnsanlar çocuklarını dindar olarak yetiştirmek isteyebilir, bir baba olarak bir parti başkanı olarak. Kamu gücünü kullanan, devletin imkanlarını elinde bulunduran, iktidar makamında oturan bir insan “Ben dindar yetiştirmek istiyorum, ben ateist nesiller yetiştirmek istiyorum, şu dine şu ideolojiye göre insanlar yetiştirmek istiyorum..” diyebilir mi? Benim görüşüme göre diyemez. Kamu ve iktidar gücü, ülkede bulunan Müslüman olan ve olmayan, dinin şu yorumuna yada bu yorumuna inanan, hepsinin destekleriyle oluşan bir kurumdur. Ortak iyiye göre hareket etmek durumundadır. Kendi dinini, mezhebini, ideolijisini teşmil ederek, iktidar ve milli eğitim gücünü bu konuda seferber ederek kullanmaması gerekir. Bu adalete ve eşitliğe aykırıdır.”dedi.
Eliaçık devamında : “Bir siyasi parti lideri olmakla, Başbakan olmayı son günlerde karıştırmaya başladı bence. Ağzına geldiği gibi konuşuyor. Çünkü bir Başbakanın oturduğu koltuk tarafsız olmalı, daha adalet ve eşitliğe göre hareket etmeli. Hassasiyetlerin gözetilmesi gerekir diye düşünüyorum.” dedi.
"Dindar nesilden evvel dindar kavramının ne olduğunun altını çizmek gerekir" diyen Balçiçek İlter "Biz Başbakanın dindar tanımının Müslümanlık olduğunu biliyoruz. Bu sizin konunuz diye düşünüyorum… İnanan iyi vatandaş mıdır? Kötü vatandaş mıdır? Her dindar aynı şekilde midir ?" şeklindeki sorusunu “ Söyleyen kişiye göre değiştiği için söyleyen kişinin konumundan 'Dindar nesiller yetiştirmek istiyoruz' dediği zaman bunun ne olduğu aşağı yukarı bellidir. ‘Kur’an’a uygun, Müslüman, Sünni’ anladığı bir din var. "O dine göre uygun nesiller yetiştirmek istiyoruz” manası çıkar. Burada hangi din? Dinin hangi yorumu? Alevilik mi? Sünnilik mi? Süniliğin içinde sufilik mi? Tarikatlere uygun mu ? Daha akılcı, felsefi yorum mu? Hangisi? Bunun içine girerseniz buradan çıkmazsınız. Dolayısıyla bu sözü ben biraz ‘totoliter’ buluyorum. “Dindar nesiller yetiştireceğiz” diyor mesela, bu yanlış bir söz . İktidarın görevi ister dindar ister ateist olsun gençler yetiştirmek, insanları dönüştürmek değildir . İktidarın görevi siyasetin şartlarını değiştirmektir. Siz insanları yetiştirmekle, eğitmekle, yontmakla görevli değilsiniz . Bana göre iktidarın da, devletin de böyle bir görevi yok. Siz siyasi olarak sadece mevcut şartları değiştirmekle mükellefsiniz. Siz şartları değiştirirsiniz, halk çocuklarını açılmış olan okullara gönderir. İster Müslüman, ister Hristiyan ister Ateist yetiştirir. Devletin buna karışmaması gerekir. Yukarıdan bir uslupla “yetiştireceğiz”,  "yontacağız" gibi oluyor. O zaman iktidara uygun gençlik yetiştireceğiz demektir.” Şeklinde cevaplandırdı.
Bütün iktidarların aynı şeyi yaptığının altını çizen Eliaçık : “Atatürkçü gençlik yetiştireceğiz”demek ile “dindar gençlik yetiştireceğiz” demek arasında mantık kodları olarak hiçbir fark yoktur . Her ikisi de yontucu “ kafama göre yetiştireceğim” diyor . İktidarın böyle bir görevi yok “ sözleri üzerine “ Siz böyle söylediniz kıyametler kopacak. Atatürkçü gençliğe laf attı diye “diyerek açıklama isteyen Balçicek İlter’e “Atatürkçü kuruluşlar, cemiyetler, sivil toplum kuruluşları olur. Bunlar yeni nesiller yetiştirirler. Devletin imkanları kullanılarak, başkalarının vergileri alınarak, herhangi bir dinin, mezhebin, ideolojinin propagandası yapılamaz. Benim savunduğum ‘adalet devletidir’. Ortak iyinin iktidarıdır. Ben bunu görüş olarak bildiriyorum. Uyan uyar, uymayan uymaz. Ben politik eleştiri yapmıyorum, idealist eleştiri yapıyorum”yanıtını verdi.
İşte çok konuşulan proğramdan satır başları:
“ YAĞMA VE ÇAPUL SİYASETİ SÜRÜYOR”
-“Dindar dini önemseyen ve ona göre hareket eden kişi demek. Bu Müslüman, Hristiyan, Budist dindar olabilir. Varolan herhangi bir kurumsal dini benimseyip, onu gündelik olarak hayatına taşıyıp, yaşayan kişi demektir. İnsanların bunu yapmaları doğal. Bana göre de gayet güzel. Din insanları belirli bir sınıra sokar. Kırmızı çizgiler ortaya koyar . Ama dindarlığın yorumundan ne anlamamız lazım? Bence muhafazakarların, mevcut AKP iktidarının din anlayışı da devlet anlayışı da sakat. Mevcut kamu ve iktidar gücünü çıkarları doğrultusunda kullanma eğilimi var. Türk geleneğindeki yağma ve çapul siyasetini sürdürme var. Öncekilerde de vardı. Ben hiç birini ayırmıyorum birbirinden. Bunu Sosyal Demokrat ta, Milliyetçi de Muhafazakar da yapıyor. Şu ana kadar ben çeketiyle gelip çeketiyle giden bir siyasetçi görmedim. Görürsem kitap yazacağım, tebrik edeceğim, alnından öpeceğim… Varsa birisi çıksın söylesin. Yok! Ne belediyeler de, ne Bakanlar da, ne iktidarda var… Ne de Başbakanın kendisinde var… Herkes bir şeyi alıp bir yere götürmeye çalışıyor, bu tür bir devlet anlayışı yanlış…”
“HZ. PEYGAMBER MÜLKİYETSİZ ÖLMÜŞTÜR…”
-“ Hz. Peygamber 23 yıllık kamu faaliyeti yürütmüştür . Çeketiyle gelip çeketiyle gitmiştir. Öldüğünde de mülkiyetsiz ölmüştür. Her türlü imkan elinin altında olmasına, ayaklarına serilmesine rağmen... Tüm dünyadaki devlet adamları için örnek budur. Müslüman için hele çoktan öyle olması gerekir. O’nun kamu anlayışını benimseyeceksiniz. O nasıl yaşadıysa öyle yaşayacaksınız. O nasıl devlet yönettiyse, nasıl devletin hazinelerini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmadıysa sizin de öyle olmanız gerekir…”
“ BU ÜLKEDE DERİN DİN VAR”
-“2000 yıldır Anadolu’da ve Orta Asya’da olan din hiç değişmiyor. ‘Tanrı’, ‘Tengri’ ismi 2000 yıldır hiç değişmemiştir. Şaman kültürünü kastediyorum… Şaman kültüründe aslolan ölüler, ruhlar, gök tanrı, atalardır… Bir şamanın önüne oturmadan din olmaz ve şamanlıkta aslolan ataların bize devrettiğidir. Atalar türbelerde yatar o halda türbelere hucüm... Ölüler, ruhlar, türbeler, kandil geceleri ... Bunlar dipte akan derin dini oluşturuyor . İnsanlar, İslam’ın adalet ve mülkiyet konusundaki prensiplerine riayet etmek yerine, ritüellerine daha fazla riayet ediyorlar. İslam kılıfıyla örülmüş, altta akan asıl dinin formları da o . İran da Mecusiliktir, Araplarda da eski cahiliye gelenekleridir. Bunların üzerine İslam şalı örtülmüştür. Deştiğiniz zaman altından onların çıktığını görürsünüz. 'Derin din' derken de esasında bunları kastediyorum…”
“DİNDARLAŞMA VAR AMA İSLAMLAŞMA VAR MI?”
-“Dindarlaşma, yani namaz kılanların, oruç tutanların, umreye gidenlerin sayısının artması, kandil gecelerine yoğunlaşma, başını örtenlerin sayısının artması bana göre İslamlaşma göstergesi değildir. Karışık dindarlaşma. Dinin suyunun suyunun suyu. Esas din, adalet, doğruluk, dürüstlük, merhamet, mülkiyet bölüşümü, zengin yoksul arasındaki uçurumun giderilmesinde ortaya çıkar. Uçurum gün geçtikçe azalıyor mu? Yoksa çoğalıyor mu? Eğer azalıyorsa oraya İslam giriyor demektir. Çoğalıyorsa İslam’dan uzaklaşılıyor demektir. Benim dine baktığım esas yer burası…”
“İSLAMCI KUŞAK MÜTAHİTLEŞTİRİLDİ!”
-“Ben hep 30 senedir zamanın sözünü söylemeye çalıştım. Son 4-5 yıldır mevcut iktidarın 1.- 2. yılından sonra, özellikle 2. yılından sonra muhalif duruma düştüm ve 1 yıl süre verdim. 2. yıldan itibaren başladım eleştirmeye. Çünkü beklediğim gibi olmadı. Dindar bir kuşaktan bahsediyorsunuz da, kardeşim, dindar bir kuşak bir gençlik vardı . 30 yıldır yetişmişti teşkilatlarda, cemaatlerde, sivil toplum örgütlerinde bir İslamcı kuşak yetişti, idealist bir kuşaktı . Amaçları, umutları vardı. Bizatihi ben de onların içinden geliyorum. Okullarda okudular, doktor, mühendis oldular, başörtüsü mücadelesi verdiler. Şimdi bu kuşağın büyük bir bölümü, AK Parti iktidarıyla beraber önce belediyelere daha sonrada devlete taşınarak mütaahhitleştirildi . Hepsi de kariyerist ve konformist oldu, idealizmden vazgeçtiler. Dini bir paylaşım ve bölüşüm dini olarak algılamamışlar. Zenginleşme ve tek başına kurtulma vesilesi olarak algılamışlar. Köşeyi dönen, malı götüren kurtulduğunu zannediyor. Diğerleri ne yaparsa yapsın umurunda değil…”
“40 YILDIR BEKLİYORDUK SEN DE NERDEN ÇIKTIN DİYORLAR!.. “
-“40 yıldır bekliyorduk. Tam bize sıra gelmişken, sen de nereden çıktın kardeşim!”. Bizatihi bana böyle söylüyorlar .” Biz bekliyorduk, dışlamıştık, açtık, mahrumduk şimdi sıra bize geldi” Ben diyorum ki “ Siz yapamazsınız… Başkası yapsa bile yapamazsınız . Başkaları öyle yapıyor. İktidara gelen kendi gençliğini, zenginini, işadamını üretiyor. Siz yapamazsınız!. . Böyle bir hakkınız yok. Siz de böyle yaparsanız; et kokmuş, tuz da kokmuş demektir. Bu millet daha ne yapsın, nereye gitsin?...”
“MÜSLÜMANA YAKIŞAN SADELİKTİR”
-“Ben size bir lokma bir hırka yaşayın demiyorum. Bir müslümana yakışan sadelik, mütevazilik, mal- mülk peşinde koşmamak, idealist olmak, adaletin peşinde koşmak, bundan büyük bir manevi zevk almaktır. Çeketiyle gelip çeketiyle gitmektir. Halkın gönlünde ebediyen yaşamaktır. Allah’ın da rızasını kazanmaktır. Sosyal Demokratı da, Milliyetçisi de, Muhafazakarı de hepsi böyle devleti yağma ve çapul olarak görüyor, kusura bakmasınlar. Ben diyorum ki; hiç olmazsa dindar kesim bunu yapmasın. Onların da yaptığını görünce eleştirmek vacip oluyor.
“ TOPLUMU DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞMAYIN; ŞARTLARI DEĞİŞTİRİN!”
-CHP’liler de ideolojik davranıyordu. “10 yılda 10 milyon genç yarattık!” diye marşlar var. Sen kimsin genç yaratıyorsun. Nesil yetiştirmeye kalkıyorsun… Ben buna kızıyorum. Devlet bunu yapamaz. Diyorum ki siz şartları değiştirin, toplumu bırakın o değişen şartlarda oluşacak kendi yatağında akar…”
“ NUSÜK İŞLERİ BAŞKANLIĞI (!)”
-“Türkiye hiçbir zaman laik olmadı. Devletin güdümüne bir din verilmiş oluyor. Devletin dini belli. O dini biçimlendiriyor, sahasını çiziyor “din böyle yaşanacak, din budur” diyor. Bunun dışındakileri sapkın ilan ediyor. Dolayısıyla bu resmi din olmuş oluyor. Bunun illa anayasaya girmesi gerekmiyor. Siz şu anda Diyanetin çerçevesini çizdiği bir dini Türkiye’ de görüyorsunuz . İslam’ın ritüellerini esas almışsın. Diyanet İşleri Başkanlığı ‘Nusuk İşleri Başkanlığı’dır benim gözümde. İslam’ın içinde ritüeller vardır. Bunlara nusuk denir. Bunları yapmayı, yürütmeyi esas alıyor. Camiler, cenazeler, mezarlar, kandil geceleri, oruç, hac… bunların düzenlenmesi ile ilgili bir görev verilmiş. Denmiş ki “din bu kadardır.” Halbuki dinin asıl mesajı mülkiyet ve adalet konusundadır. Bu hususta dine hiç danışılmıyor . Tamamen dinin dışına çıkarılmış nerdeyse. CHP’nin din anlayışı ile muhafazakarların din anlayışı aynı fazla bir fark yok. Şimdi zamanı ‘Bu Allahın zamanı’ ‘bu bizim zamanımız diye bölemezsiniz. İslam’da tevhid vardır. Ama devletin yapacağı şeyler vardır. Karışacağı işler vardır, karışmayacağı şeyler vardır. Her şeyi çorbaya çevirmenin alemi de yoktur. CHP’nin din anlayışı mevcut diyanet teşkilatı çerçevesinde oluşuyor. Çünkü tek parti CHP iktidarı döneminde diyanet işleri oluşturulmuş, dine bir rol biçilmiş. Bunda bir değişiklik yok. Ben diyorum ki bunun esastan değişimesi lazım.
Diyanet teşkilatı gibi bir teşkilatın olmaması lazım. Kalkması lazım. Devletin İslam’ın adalet, paylaşım ve bölüşümle ilgili esaslarını ciddiye alması, rehber kabul etmesinde bir mahsur yoktur.Diğerleri de bakması gerekir. Diyanet teşkilatının görevi İslam’ın yaşanmasını sağlamak değil; İslam’ı kontrol etmek oluyor. ‘Yer altına inmesin, devlet için tehlikeli hale gelmesin’ amaç bu. Aksine yer üstüne çıkması da böyle olmaz. Özgürlüğe itelemekle olur. Serbest bırakmakla olur. Bırakın tekkeler de açılsın, dergahlar da açılsın, Alevi cem evleri de açılsın, Sünni dergahları da açılsın… Kendileri içerisinde rekabet etsinler. Birbirlerini güzellikle ikna etmeye çalışırlar. Dinin hakikati ortaya böylece ortaya çıkar. Serbest ortamda, sivil toplumda güzellikle tartışarak, en güzel şekilde anlatacağız başka yolu yok. Bunların eline devlet gücü, devlet sopası, arkasında donanma, emrinde devletin hazinesi olmasın yeter. Devlet şiddete başvuran, yanlış işler yapmaya kalkan, zorla rekabet ettiği anlayışı ortadan kaldırmaya çalışının ‘tak’ diye ensesine yapışsın yeter. Aksi takdirde yer altına ittiğiniz zaman daha büyük sorunlar ortaya çıkıyor…”
“ŞOFÖR DEĞİŞTİ ARABA AYNI YÖNE GİDİYOR”
-“Türkiye’de var olan anlayış “ Dindar nesiller yetiştireceğiz” diyor ama var olan dindar nesli de mütahhitleştirdiği için, bana göre kapitalizme abdest aldırmakla meşguller… Türkiye’de bir şeyin değiştiği yok! Şoför değişti araba aynı yöne gidiyor. Sopa değişti. Öncekiler Kemalistlerdi onlara sopayı vermişlerdi. Onlar bize 28 Şubat’ta sopa vuruyordu. Şimdi o sopayı aldılar muhafazakarlara verdiler. Bu sefer aynen onlar sopayı vuruyor … Bizim 28 Şubat’ta yaşadıklarımızı şimdi BDP, Ulusalcı ve Sol çevreler yaşıyor. 100 tane gazeteci, 500 öğrenci ve 6000 yakın KCK zanlısı var içerde. Bir grup geliyor devletin gücünü öteki gruba yöneltiyor, onları 3-5 sene 10 sene eziyor. Biz bunları eleştiriyoruz. İktidara söylüyorum tepetaklak gedeceksiniz. Bu millet böylesini çok gördü.”
“GANİMETİ KALTABANLAR TOPLADI”
İhsan Eliaçık, Mehmet Efe’nin şiiriyle sözlerini noktalarken “Mehmet efe 90’lı yıllarda, İslamcı gençlerin idollerinden birisiydi. Ben kendisini çok severim. Dönemi çok güzel anlatıyor, şiir halin de isyan etmiş.” dedi ve proğramın sonunda Efe’nin şiirini okudu.
İşte O şiir
Utanmayı bilenlerdi bu kavgayı verenler
ganimeti kaltabanlar topladı

aç açık bağrı yanık delikanlı çocuklar

copların kan kusturduğu iffet karanfilleri

Tekbir kitap eylem tırnak aldılar sokakları

zaferi açgözlüler kutladı

Çanakkale ilk değildi her şubat yirmisekiz

Karabekir tutuklanır sarışınlar sarhoş olur

Denizler ipe gider Zülfü yare dokunmaz

Serdengeçti Nurettin’e devreder hücresini

bayrakları müsveddeler katladı

altın kapris ipek şarap besmeleyle kan içer

kafa tutar gibi yapar kahpelerle saf tutar

yemyeşil tepelere çullanır ihaleler

şarlatır maaş verir amin diyen herkese

Musa verdi kavgayı Samiri çağ atladı

Eliaçık'tan Erdoğan'a sert yanıt: "Kapitalizme abdest aldırıyorsunuz..Dindar gençlik yetiştirmeyi bırak, varolanı ne yaptın ondan haber ver. İhaleci, rantçı yaptın.".

İslamcı yazar İhsan Eliaçık, Başbakan Erdoğan'a "Dindar gençlik yetiştirmeyi bırak, varolanı ne yaptın ondan haber ver. İhaleci, rantçı yaptın. Bu ülkenin dindarlar beklediği bu değildi" dedi.

İstanbul- Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bugünkü parti grubu toplantısında isim vermeden  yazar İhsan Eliaçık'ı eleştirdi.

Eliaçık, dün akşam CNNTürk ekranlarında yayınlanan ve Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge programında ‘dindar gençlik’ tartışmasına konuk yorumcu olarak katılmıştı.

İhsan Eliaçık AKP'nin iktidara gelmeden de dindar bir neslin olduğunu belirtip, AKP’nin kendi döneminin dindarlarını müteahhitleştirdiğini söylemişti.

Bu açıklamalara, bugünkü parti grubu toplantısında sert çıkan Başbakan Erdoğan, 'Akşam bir TV kanalında konuşuyorlar. Çıkmış müteahhit nesil yetişiyor diyorlar. Biz sermayeyi belli ellerde toplamayız. AK Parti büyümede bir patlama yaşadıysa bu noktalarda attığı adımlarla yaşadı..’ dedi.


Eliaçık'tan yanıt gecikmedi

Eliaçık Twitter hesabında, 'Sabah beri telefonlar geliyor. Başbakanın gurup toplantısındaki sözlerine birazdan cevap vereceğim' dedi ve şu açıklamaları yaptı:

"Ey AKP'li mütaahhtler! Başbakanınız dahil ihalelerden gelen paraların ihtiyaçtan fazlasını tinercilere infak edin! Alternatif sermaye oluşturmuyorsunuz, yiyici , sömürücü sermaye sınıfına dahil oluyorsunuz.

Kapitalizme abdest aldırıyorsunuz. Dindar gençlik yetiştirmeyi bırak,varolanı ne yaptın ondan haber ver.
İhaleci,rantçı yaptın.Bu ülkenin dindarlar beklediği bu değildi. Ehli sünnet ve'l cemaat, ehl-i mülkiyet ve'şatafat oldu.
İnşaat ya Resulullah diye kibir kulleri dikiyorlar. Caprice Gold sizin mezarınız. Otollerde, kırmızı halılarda dolaşmaktan dışarıyı göremiyorsunuz.
Dün Mersin'de sobayi yakalim derken yaralanan 4 cocuktan haberin var mı?
Köprü altında donarak ölen tinercileriden haberin var mı? Cenazelerini biz kaldırıyoruz. Zenginliği paylaşmıyorsunuz, kendinize yontuyorsunuz.
Irak'ta ölen 1.5 milyon müslümandan haberin var mı? Dünyanın ezan okunan yerlerine bomba yağıdıranlar senin neyin oluyor? Model ortağın mı?
Başbakan'a çağrı: İhtiyaçtan fazla ne varsa tinercilere infak et. Banka hesaplarına yığdıklarınla onlara yurt açalım. Belki 100 yurt eder.
Dindarlık namazla niyazla olmaz. Eline güç (iktidar ve servet) geçince onu nasıl kullandığına bakacaksınız. Siz burada kaybettiniz.
Ey Başbakan! Değil Fırat kenarında bir Kürt,bir koyun kaybolsa,bir tinerci donsa sorumlusu sensin. Dindarlık bu değilse nedir?"

7 Şubat 2012















6 Şubat 2012 Pazartesi

İdris Naim Şahin böyle buyurdu

- Taraf - Istanbul - 06.02.2012


İdris Naim Şahin böyle buyurdu   İÇİŞLERİ Bakanı’ndan yeni inciler: Bolu Dağı Cudi’den ayrılmayı istiyor mu acaba? Dağa sor, ovaya sor, dereye sor, var mı bir şikâyeti? Sıkıntı nedir? Özgürlük. Hangi özgürlükten bahsediyorsun? O zaman tutuklanınca da şikâyet etme, özgürlük yoksa dışarıda, farkı yok içerinin demek ki.

‘Dindar gençlik’ ve Türkiye’ye maliyeti

06 Şubat 2012 - 02:30


“Dindar gençler yetiştirmek” başka... “Dindar gençlik” başka... “Dindar gençler” yetiştirmek için AKP ve Gülen Hareketi koalisyonu, kendi içinde tutarlı, örgütlü ve koordineli bir faaliyeti uzun yıllardır yürütüyor zaten...
Cami, okullar, medya, cemaat ve partinin sosyal örgütlenme ağı, belediyeler ve kamu kuruluşları, Adliye, Emniyet, bu sistemli muhafazakârlaştırma faaliyetinin mükemmel araçlarıdır.
Lakin “gençlik” kavram olarak bir toplumsal bütünü kategorize ediyor. “Dindar gençlik” demek de öyle... Bütünün tekçi bir anlayış doğrultusunda koşullandırılmasıdır.
Ama Türkiye söz konusu olduğunda parçalı bir toplam çıkıyor karşımıza... Aleviler var, Sünni kökenli de olsa sekülerleşmiş kentli orta sınıflar var...
Bu kesimlerin çocuklarını nasıl yetiştirmek isteyecekleri ne kadar kendi bilecekleri bir iş ise, Sünni muhafazakâr aileler için de aynısı geçerlidir. Sünni ve muhafazakâr arka plana mensupturlar diye bu çocukların Sayın Başbakan ve iktidarının ideolojik ve teolojik meşrep ve vesayetine göre yetiştirileceği gibi bir ön kabullenme kimseye dayatılamaz.
Çünkü demokrasilerde toplumun, mezhep ve cemaat esasına göre farklı muameleye tabi grupların yekûnu olmaktan ziyade, özgür yurttaşlardan müteşekkil olduğu varsayılır.
Dolayısıyla, “dindar gençlik” hedefine nişan almak, totaliter bir yaklaşım oluyor.
Yakın tarihte, gençliğin beyni ve ruhunu ideolojik haddelerden geçirerek, ilelebet sürmesini umdukları bir istibdadın taşıyıcı nesillerini yaratmaya kalkışanlar hep diktatörler, otoriter ve totaliter rejimler olmuştur.
“Atatürkçü gençlik” yetiştirmek sevdası böyle bir iştir mesela...
Bunun en uç örneği ise Nazi Almanyası’ndaki “Hitler Gençliği”dir.
Bazen en uç örnekleri vermek lafızdaki vahametin idrak edilmesi açısından iyi ve doğru olabilir.
Politikacılara daha dün başkalarına söyledikleriyle bugün nasıl çeliştiklerini hatırlatmak da öyle...
Geçen eylülde Arap Baharı ülkesi Mısır’ı ziyaretinde konuk olduğu bir televizyon programında Başbakan Erdoğan’ın söylediklerinden kısaltarak alıntılıyorum...
Erdoğan, Mısırlılar karşısında “laik devlet”i ve anayasal laikliği savunuyor:
“Laik bir devlet yapısı dinsizliğin değil, herkesin dinini inandığı gibi yaşamasının teminatıdır. (...) Anayasayı hazırlayacak olanlar da bunu orada teminat altına alması lazım. Demesi lazım ki, ‘Devlet tüm inanç gruplarının inancını teminat altına alır. Hepsine eşit mesafededir. (...) Bu şekilde başlar ve bu şekilde devam ederse o toplum huzur bulacaktır. Müslüman’ıyla, Kıpti’siyle hepsi, hatta daha ileri gidiyorum dinsizin bile, ateistin bile inancına devlet saygı duyacaktır. Onu da güvence altına alacaktır. Laik devlet budur.”
Laikliği inanç özgürlüğüne indirgeyen son derece sığ ve dar bir anlayış... Ama konumuz bu değil.
Gerçi “dindar gençlik” sloganından sonra biz artık bu kadarına da razıyız. Yani Başbakan Erdoğan’ın Mısırlılara layık gördüğü laikliğe...
Çünkü orada toplumsal huzurun anahtarı olarak laikliği gösteriyor. “Ateistin bile inancına devlet saygı duyacaktır” diyor. “Devlet eşit mesafededir” diyor.
“Dindar gençlik” sloganında, “eşit mesafe, saygı ve huzur” vaadi var mı?
Yok...
“Dindar gençlik yetiştireceğiz” meydan okuması, maazallah kuvveden fiile geçirilirse, “demokrasinin mütemmim cüzü” laikliğin yanı sıra bugün demokrasi namına elimizde ne varsa o da güme gider. Çünkü sadece gençliğin değil tüm toplumun üzerine tam saha, yasakçı, özgürlük düşmanı, totaliter bir pres uygulamadan bu menzile varmak mümkün değildir.
“Dindar gençlik”, Türkiye’yi yerele ve içe kapanmaya zorlayan, sorumsuz, imaj bozucu bir slogandır.
Uygulanmaya kalkışılırsa muhtemel sonuçları, AKP’nin temsil ettiği iktidar konfigürasyonunun en önemli parçası olan “muhafazakâr Anadolu burjuvazisi”ni, küresel meşruiyet ve aktivizm hedeflerinden de açığa düşürecektir. Dolayısıyla bu sınıfın çıkarlarına da aykırıdır.

Gençliğin birinci vazifesi

melihpekdemir@birgun.net /
06 Şubat 2012

Müslüman – demokrat “oksimoron”unun, yani zıt anlamlı bu iki kelimenin birlikte kullanılması artık mümkün değil.
Süreç kendi mantıksal sonucuna ulaştı ve sürecin başrol aktörlerinden Tayyip Erdoğan en mantıklı cümlesini kurdu:
“Dindar bir gençlik yetiştireceğiz!”
Totalitarizm nedir? İşte budur.
Amma velâkin İslamiyet bilhassa totaliter bir projedir. Siyaset, hukuk, kültür, eğitim (gençlerin eğitimi!), kadın vb her alanda hüküm sürmediği sürece, eksik kalır.
İşte bu yüzdendir ki, demokrasinin bir nebze işlerlik kazanabilmesi için laiklik (sekülerlik) İslamiyet’i belirli ölçülerde sınırlar. Ama “dindar gençlik yetiştireceğiz” postasının konulduğu bir toplumda, artık laikliği, sekülerliği ve dolayısıyla demokratlığı sınırlayan, dar alana hapseden şey, esas olarak dindir. Ve bu hakikaten böyledir.
(Ama paranın dini imanı olmaz. “Laiklik-sekülerlik”, denildiğinde ancak neo-liberalizmin, piyasanın ihtiyaçları kadar olanı sineye çekilebilir.)
Vakti zamanında “Şeriat filan gelecekse, ‘Selamünaleyküm, ben geldim, adım da Şeriat’ diye gelmeyecek” diye yazmıştım. Gelen her neyse geldi, adını da artık öğrendik; “ileri demokrasi”ymiş.
Gericilik yaftalaması karşısında da kurnaz bir nazire!
Abdullah Gül ne demişti? “Anayasaya göre kimse dini ve vicdani kanaatini açıklamaya zorlanamaz!” Ne “demokrat” bir yaklaşım değil mi? Peki açıklamak isteyenler? Yani “Müslüman değilim ama Budist’im, ateistim” filan demek isteyenler? Ama Cumhurbaşkanı sadece “açıklamama” seçeneğini sunuyor, açıklayanların karşısına (ekşisözlük’te mesela) hemen “manevi değerlere hakaret” suçlaması çıkıyor. Yalan mı?
Çünkü tek “doğru” var: O da dindarlık! Şimdi işte ileri demokrasi’nin dindar gençliği, dindar yargısı, dindar ordusu, dindar şusu, dindar busu...
İşte bu yüzden:
Sendikalı olma! DİSK’li – KESK’li zinhar olma. Dindar ol, Cemaatli ol.
Devrimci olma, “Devrim Muhafızı” ol! Dindar gençlik, öncü gençliktir ve “AKP devrimini” muhafaza ve müdafaa edecektir.
Kürt olma! Dindar Müslüman kal. Dindar Bülent Arınç “Kürtçe zaten medeniyet dili değil” dedi ya; Uludere’dekiler için kırkıncı günde Kürtçe bir Mevlit okut, yeter.
Dış politikada dindarlık? ABD dinine mensup olduğunu pek fazla açığa vurmamak kaydıyla, Sünnilik adına Şii-İran, Alevi-Suriye’ye karşı yekvücut olmaktır.
Sünni TSK! Suriye’de darbe değil devrim yapacaksın. Suriye’nin “devrimci güçlerine” öncülük edeceksin. (“Alevileri Suriye’den kovacağız” diyen Müslüman Kardeşler temsilcisine destek olacaksın!)
Ey dindar gençlik!
Birinci vazifen mesela Mehmet Altan olmamaktır. Liberal kalabilirsin, ama Mehmet Altan gibi “itirafçı” olmamalısın: “Kışla yerine camiyi koyup herkese ayar verecekseniz, temel hak ve özgürlükler ortadan kalkacaksa, temel hak ve özgürlükler temelinde değil de din, ırk, mezhep üzerinden ülkeyi şekillendirmeye kalkacaksak, bu toplumsal dinamikle de, bu dünyaya da uyuşmaz... Referandum sırf HSYK’yı değiştirmek için yapılmış gibi bir tablo çıktı ortaya.” Demeyeceksin! Sakın böyle olma... Mehmet değil ama bir süre daha Ahmet Altan olabilirsin. Kenan Evren misali pekâlâ Ahmet Altan gibi ayet okuyabilir, “çoğunluk zulmü günahtır” filan diyebilirsin. Yeter ki dinden çıkma, ileri demokrasiye güven!
Hal böyleyken böyle...
Ve belli ki bundan böyle, yeni resmi hitabet şekli de şöyle:
“Ey dindar gençlik!”
Ama bizim de kendi çapımızda bir hitabet şeklimiz var:
Ey gençlik muhalefeti!
Birinci vazifen devrim yapmaktır.

Dindar gençlik 'yetiştirmek' 06 Şubat 2012

AKP zihniyeti ve lideri her geçen gün ona düşünsel destek veren özellikle liberalleri hayal kırıklığına uğratmaktan neredeyse zevk alıyor. AKP’ de milleti bunca yıl ‘yetiştiren’ Kemalistlere karşı bir uyanış, demokratik karşı çıkış, toplumun tepeden inmeciliğe yönelik isyanının sembolünü görenler AKP’yi ‘yetiştiremedikçe’ burulmaya başladılar.
Son olarak sanki becerebilirmiş gibi ‘dindar gençlik yetiştirme’ hayalinden söz edilince içleri iyice sızladı. Sanki Türkiye’de başka türlü bir gençlik yetiştirme uygulaması varmış da ortadan kaldırılıyormuşa değil; AKP’nin de toplumu tepeden aşağı değiştirme planı yapacağını açık açık söylemesine bozulmuş durumdalar.
Oysa şu ya da bu şekilde bir gençlik yetiştirme hayali ilk değil ki. AKP de başka türlüsü mümkün olmadığından toplumu yönetirken onu yediden yetmişe biçimlendirmek, eğitmek, güncel hayata uygun ve iktidarın yeniden üretilmesini garanti edecek bir yetiştirme programına tabi tutmak zorunda. Ne yapsalar yani, başını boş bıraksalar da toplum davulcuya mı kaçsaydı!
Dindar gençlik gibi netameli ve tartışmanın özünü karıştıracak gibi hayalleri bir yana bırakalım. Örneğin Aileden sorumlu olan bakanlığın evlenecek gençlere evlilik okulu sertifika programı projesi sanki bir yetiştirme programı değil mi?
Hani Kemalizm, toplumun kendi halinde ve kendi değerlerini koruyarak yolunu çizmesini engellemiş, onu üzerine giyemeyeceği bir üniformanın içine tıkıştırmak için zorbalık yapmıştı falan! Hani Orduevlerinde subaylar eşleriyle ve birbirlerinin eşleriyle dans ederek topluma rol model olmaya çabalamış, bu şekilde halktan kopmuşlardı!
Şimdi de Aileden sorumlu bakanlıktan nasıl karı koca olunacağı eğitimini alarak yuva kurdurmaya ne denilecek? Toplum mühendisliği değil mi bu da? Üstelik bu yolla aile içi şiddetin önlenebileceği ham hayalini içeriyor. Aile içi şiddeti eğitimsizliğe bağlamak ve nasıl karı koca olunacağı öğretilse önüne geçilebileceğini sanmak düpedüz seçkincilik. Toplumu eğitilerek yetiştirilmesi gereken geri ve cahil insanlardan oluşan bir sürü olarak görmek.
Her türlü iktidarın yetiştirme projeleri oluyor. Kaçınılmaz bir zorunluluk. Muktediri boyun eğen üretmez; her muktedir kendi tebasını tarlada domates yetiştirir gibi özenle daha çekirdekten yetiştirir.
AKP’de başka bir şey yapmıyor, hem de başından beri. İktidarı ele geçirdiği günden başlayarak değil. Aslında AKP tebası 1980 darbesiyle toprağa ekilmişti. Bu tohumların muktedirini iktidara taşıması yirmi yılı buldu ve aslında toplumsal değişimler göz önüne alınırsa oldukça hızlı bir yetiştirme olduğu bile söylenebilir.
AKP’nin iktidara 2002 seçimleriyle değil, 1980 darbesiyle geldiğini söylemek daha doğru. Olsa olsa darbeyle tepeden inme olarak topluma giydirilen neoliberal ekonomik sistemin kendi çobanını yetiştirmesi ancak bu kadar sürmüştür. Tabi bu arada liberaller/ eski solcular yine kızacaklar ama üretim ilişkisinin o meşhur son tahlildeki belirleyiciliği yine işlemiş oldu.
Toplum 12 Eylül darbesiyle hem de vahşice eğitimden geçirildi ve neoliberal ekonomik modelin ideolojisiyle biçimlendi. İktidar aygıtı bu biçimlenme sürecinin doğal sonucu olarak AKP’ ye sunulmuş oldu. AKP iktidarı ele geçirmedi yani; iktidar aygıtı kendi AKP’sini yetiştirdi.
AKP’nin şimdi yaptığı yok dindar gençlik yetiştireceğim, yok evlilik sertifikası vereceğim gibi tuhaflıkların,orduevinde eşli dans partisi yaparak topluma rol model olma çabalarından farkı yok. Her ikisi de toplumu topyekün meslek edindirme kursundan geçirme hevesinden başka bir işe yaramaz.
Bu üretim ilişkileri biçiminde AKP istese de dindar gençlik yetiştiremez ama bu projenin sonucu dindarlıktan anlaşılan şey değişir ki bu da dinin değiştiğini gösterir. Dindar bir hayat sürdüğü iddiasındakilerin hayat tarzlarına bakıldığında bu değişimin çoktan başladığı da görülmekte zaten. AKP’nin bu konuda bir proje geliştirmek zorunda kalması din ve dindarlık kavramlarındaki kaçınılmaz değişime karşı nafile bir çabadan öte değil. Bu gidişle yakında AKP yine ‘din elden gidiyor’ diye feryat edecektir ve bu kez hakkaten haklı da olacaktır. 

SELÇUK CANDANSAYAR
Birgün