21 Aralık 2014 Pazar

KORKU BEYNİ FELCE UĞRATIR..



Zihinsel devrimini yapamamış ve aslında bedelini ödememiş toplumlar, korku sarmalından kurtulup sıçramayı gerçekleştiremezler. Diktatörlüklerin peydahlanması böyle toplumlarda an meselesidir, diğer yandan korku bu toplumlara organize yöntemlerle şırınga edilir, halkın devrimci refleksleri ısrarla köreltilir (devrimci dediğim için korkmayın, değişimlerden söz ediyorum...)

9 Aralık 2014 Salı

ECDAT...



ECDAT... (28.11.2012)
Kabul edelim ki biz Türkler pek bir şey “icat” edemeyiz ama iyi uydururuz.
Belki en palavracıları en yukarılara çıkarmamızın nedeni de budur, belki de siyaseti de bir uydurma yarışması sanıyoruz.
En iyi uydurduğumuz şeylerin arasında herhalde “tarih” güzide bir yer tutar.
“Ecdadımız” palavraları kabul edeyim ki ben en çok sevdiklerim arasındadır.
Bizim “ecdadımız” dediğimiz halifelerimiz efendilerimizin, o “attan inmeyen” padişahlarımızın hemen hemen hepsinin dedesinin Hıristiyan olduğunu hatta bir kısmının da papaz olduğunu biliyorsunuz değil mi?
Aranızdan bir kişinin, Başbakan da dâhil, Kanunî’nin dedesinin adını bilmediğine eminim.
II. Bayezid diye öyle öyle bilgiç bilgiç gülümsemeyin, o babasının babası, annesinin babası kimdi?
Peki, halife efendilerimizin sarayı Topkapı’nın bahçesinde neden bir kilise var?
Peki, bizim ecdadımız dediğimiz Osmanlı’dan önceki atalarımız kimler?
Osmanlı kim peki?
Osmanlı’nın Kayı Aşireti’nden çıktığını biliyorsunuz diyelim, Kayı Aşireti hakkında ne biliyorsunuz?
Çok fazla bir bilginiz olamaz çünkü tarihte de çok fazla bir bilgi yok, Kayı Aşireti’nin varlığı bile kuşkulu.
Biraz daha geriye gidelim.
Osmanlı 1299’da kuruldu, Türkler Anadolu’ya 1071’de geldi.
Alparslan’la birlikte Anadolu’ya kaç Türk geldi?
“Türkler kim” sorusunu atlayıp başka soruya geçelim.
Bugün “Türk” olduğunu söylediğimiz 70 milyon insan Alparslan’la birlikte gelen “Türklerin” özbeöz çocukları mı?
Yoksa biz o gelen Türklerle Anadolu’da o zamanlarda yaşayan Bizanslıların, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin ortak çocukları mıyız?
Nasıl oluyor da “ecdadımız” sadece Türkler ve Müslümanlar oluyor o zaman?
Ecdadımız arasında Bizanslılar yok mu?
“Kahpe Bizans” demek neden ecdadımıza hakaret sayılmıyor?
Çünkü tarihi uyduruyoruz.
Kendimize Türk ve Müslüman bir tarih yazıyoruz.
Anadolu’nun bütün halklarını, koskoca Bizans’ı yok sayıyoruz.
Sanırsın ki hayat Anadolu’da Alparslan’ın ordusuyla başladı.
Tabii tarihi böyle uydurmaya başlayınca her şeyi uyduruyoruz.
Osmanlı padişahları da başka bir uydurmanın konusu oluyor.
Bugüne kadar Kemalistler bir tarih uyduruyordu, şimdi sıra muhafazakârların tarih uydurmasına geldi.
Onlara göre Osmanlı padişahları attan inmeyen, öpüşmeyen, sevişmeyen, başını duadan kaldırmayan pirifâniler.
Halife II. Selim’in lakabı “sarhoş Selim”, IV. Murat içkiden öldü.
Siz halifelerin payitahtı İstanbul’a gelen içki miktarını hiç merak ettiniz mi?
O zamanlar yapılan “ithalatın” kayıtları var, merak ediyorsanız bir bakarsanız.
Halifelerin haremleri kadınlarla doluydu.
O haremdeki kadınlardan sadece biriyle mi beraber oldu padişahlar?
Havuz âlemleri yapmadılar mı?
Sarayda kadınlar entrikalara karışmadılar mı?
Hadi sizin güzel hatırınıza “içoğlanlar” meselesine hiç girmeyeyim.
Biz böyle her başbakana göre yeni bir tarih uyduracaksak yandık.
Her devletin “resmî tarihi” vardır, her toplumun tarihi utançlarla dolu olduğu için onların bir kısmını “değiştirir” resmî tarih.
Ama insanoğlunun “cahil” kalmasını sanatçılar, bağımsız tarihçiler önler, onlar gerçekleri anlatır.
Bir toplum da resmî tarihin yalanlarından arındıkça gelişir ya da geliştikçe yalanlardan kurtulur.
Tarihi bir “fetiş” hâline getirmek, “putunu kendi yapar, kendi tapar” usulü bir tarih uydurup o tarihe tapınmak, geri kalmışlığın en belirgin özelliklerindendir.
Kendi kendimizi böyle bir geriliğe, böyle zavallı bir ezikliğe mahkûm etmenin ne âlemi var anlamıyorum, iyisiyle kötüsüyle koca bir tarihin çocuklarıyız, iki büyük imparatorluğun ortak topraklarında yaşıyoruz, o imparatorlukların mirasçısıyız.
Bugün zevkle dinlediğiniz “alaturka” müziğin kaynağı Bizans’tır.
Osmanlı devlet “geleneklerinin” ve yönetim tarzının önemli bir kısmı Bizans’tan ödünç alınmıştır.
“Ecdadımızın” bütün “ecdatlar” gibi iyi yanı da vardır, kötü yanı da, böyle kendimize bir tarih uydurup, bir de o uyduruk tarihin kalıplarına sığmayanları savcılara şikâyet etmek, ecdadımızın öpüşmesinden, sevişmesinden çok daha utanç verici bir zavallılığı ortaya koyar.
Gerçeklerden korkacak bir şey yok.
Her toplumun imreneceği kadar zengin bir tarihiniz var, o tarihin içinde her ırktan, her dinden “ecdat” yer alıyor, insanlığın her hâli var orada.
Sahip olduğunuz tarihin zenginliğiyle övünün, palavralarla övünmekten daha iyidir.
AHMET ALTAN / Taraf / 28.11.2012

26 Kasım 2014 Çarşamba

SOVYETLERİN KURTULUŞ SAVAŞINA VE MUSTAFA KEMAL'E BAKIŞINI DOĞRU ANLAMAK.

Efrayim Yilmaz'ın fotoğrafı.

Mustafa Kemal Paşa, Frunze ve DEVRİMİN KARAKTERİ

Mustafa Kemal Paşa’nın Sovyet Rusya temsilcileri M.Frunze ve İ.Abilov ile 25.12.1921 günü yaptığı görüşme, Türkiye’deki devrimin karakterinin belirlenmesi, Mustafa Kemal’in tavrı ve Sovyet Rusya’nın yaklaşımı açısından çok önemlidir.
FRUNZE
Görüşmede M. Frunze şunları söyledi:
“Son zamanlarda devrimci taktiklerden, bazı evrimci taktiklere geçtik. (...)
“Doğu’ya gelince; Rusya komünistlerinin ve Komintern’in bu yöndeki tavrı tam olarak açık ve berraktır. Ekonomik ve kültürel geri kalmışlıktan dolayı, komünist devrimin sözünün bile edilemeyeceğini düşünüyoruz. Doğu’da devrimci mücadele yalnızca milli kurtuluşçu ve demokratik mahiyettedir. Biz bütün gücümüzle bu hareketleri destekliyoruz ve desteklemeye devam edeceğiz. Çünkü Doğu’nun emperyalizmden kurtuluşu, Batı’da komünist ihtilali hızlandıracaktır. (...) Şimdiki durumda Doğu’daki milli kurtuluşçu-demokratik hareket, ekonomik politikası açısından devlet sosyalizmi yönünde yürüyecektir. Burada hareket aşağıdan yukarı doğru değil de tersine yukarıdan aşağı doğru olacaktır. Size ve iktidarda bulunan şahsiyetlere bakarak, hemen hemen hepsinin yoksullar sınıfından çıktığı kanaatine varıyorum. Hâkimiyetten söz ederken, sizi -Paşa’yı- göz önüne alıyorum ve sizin hiçbir mal ve mülkünüzün olmadığını ve kendi hizmetiniz ve emeğinizle geçindiğinizi biliyorum. Buradan, komünist ihtilal olsa bile sizin hiçbir şey kaybetmeyeceğiniz sonucu çıkmaktadır. Eğer siz kendi politikanızı tam demokratikleşme ve devlet sosyalizmi istikametinde yönlendirirseniz, Batı’da komünist devrimden sonra hiçbir zorluk çekmeden ve kan dökmeden komünist ihtilale dahil olabilirsiniz.”
MUSTAFA KEMAL PAŞA
Mustafa Kemal Paşa’nın yanıtı da son derece açıktı:
“İnsanın insan tarafından sömürülmesi sistemi ortadan kaldırılmalıdır. (...)
“Birincisi, bizim halk gerek ekonomik gerek kültürel alanda geri kalmıştır. İkincisi; altı yüzyıl boyunca istibdat ile yönetilen halk, bu yönetim şekline alışmış ve onda; sultan hâkimiyetine ve hilafete dair belli bir bağnaz dünya görüşü oluşmuştur. Eğer biz o zamanlar Bolşevik harekâtından yana ajitasyon yapmış olsaydık, dış ve iç düşmanlarımız, ajanları aracılığıyla -ki, aramızda hiç de az değillerdir- aleyhimizde karşı ajitasyona başlarlardı ve bu suretle verdiğimiz mücadeleyi zayıflatırlardı. Bundan dolayı, bu konuda açık fikir söylemeksizin, iktidarı demokratik ve saf halkçılık ilkeleri esasına göre bu yolda teşkilatlayarak kendi yönetim şeklimizi adım adım Sovyet sistemine yaklaştırdık. Şimdiki yönetim şeklimiz, diğer devletlerde mevcut olan yönetim şekillerinden hiçbirine benzememektedir. Eğer herhangi bir benzerlik söz konusu ise sadece sizin Sovyetlere benzerlik olabilir. Ben büyük bir memnuniyetle söyleyebilirim ki, iki yıllık mücadelemiz sonucunda, sultanın ve eski yönetim şeklinin etkisi kesin olarak yok olmuştur. (...) Benim, her türlü prensiplerin uygulanması için ortam hazırlanması ve uygun bir zaman seçilmesi gerektiğine büyük inancım vardır. Zamanından önce yapılan hareketler başarılı olamaz, gericiliği ve karşı hareketi doğurur. Bu nedenle biz politikamızı tutarlı bir biçimde, safha safha bu yönde sürdürüyoruz. Çok doğru olarak belirttiğiniz gibi, 2-3 kişi dışında, iktidarımızın başında bulunan kişilerin hemen hepsi emekçiler arasından çıkmıştır. Ve herhangi bir servete sahip değillerdir. Bundan dolayı elbette bizim korkmamıza ve komünist harekete karşı düşmanca tavır almamıza gerek yoktur. (ATABE, Cilt 12, 2003, s.179, 181)
Yıldırım KOÇ

23 Kasım 2014 Pazar

AK Parti Hükümeti'nin 12 yıllık karnesi

AK Parti Hükümeti'nin 12 yıllık karnesi


 Kasım 2014 AK Parti iktidarının 12. yıldönümü idi. Bu bir düzine yıl zarfında Türkiye’nin çeşitli alanlarda sergilediği performans ya da kat ettiği mesafe üzerinde saatlerce çene çalınabilir, ciltler dolusu kalem oynatılabilir. Fakat Türkiye’nin 18 Kasım 2002’den 2014’e kat ettiği mesafeye, en azından bir yıldönümünde sübjektif yorumlara sıkışmadan, uluslararası kriterler temelinde yapılmış olan kimi değerlendirmeleri de dikkate alarak bakmak, daha adil ve faydalı olur, düşüncesindeyim. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin AKP döneminde nasıl bir performans sergilediğini yer yer daha önceki dönemlerle, yer yer de başka ülkelerle kıyaslama içinde görmemize de olanak tanıyacaktır.
Öyleyse hadi başlayalım. Önce şu: Bir hükümetin performansını değerlendirirken nelere, ölçebileceğimiz hangi kriterlere bakacağız? Elbette bu noktada herkesin kriterleri farklı olabilir. Bilmiyorum sizlerinki nasıl ama ben –kişi başına atılan kahkaha miktarı, km2’de birbirine gülümseyerek selam veren insan sayısı, 1000 kişiye düşen yeşil alan miktarı gibi kriterleri de epeyce önemsemekle birlikte- şu yedi temel sorunun içerdiği kriterlere öncelik vermenin belki daha adil ve dengeli bir bakışa yaklaştırabileceğini düşünüyorum:
Bir: Hükümetimiz vatandaşlarının yaşam kalitesini ne ölçüde artırabildi?
İki: Hükümetimiz gençlerimizi yarına ne kadar iyi hazırlayabildi?
Üç: Hükümetimiz ülkenin iktisadi gücünü küresel anlamda ne kadar ileriye taşıdı?
Dört: Hükümetimiz teknolojik inovasyonu ekonomik kalkınmada ne ölçüde kaldıraç olarak kullandı?
Beş: Hükümetimiz vatandaşlarına haklar ve özgürlükler tanımada ne derece bonkör davranabildi?
Altı: Hükümetimiz hukukun üstünlüğünü ve adaleti hakim kılmada ne kadar başarılı oldu?
Yedi: Hükümetimiz çocuklarımızın sırtına borç yüklemekten, yarınlarımızı ipotek altına almaktan ne ölçüde imtina edebildi?
Belki bunlara “hükümetimiz Türkiye’yi yolsuzluklardan azade kılmada nasıl bir performans sergiledi?” gibi ekstra bir soru daha ilave edilebilir. Ama bu kriter, genel değerlendirmeye katılmayan, ancak çok iyi performans gösterme durumunda “bonus” puan getirme imkânı sunuyor olsun! O nedenle de buna “7+1’inci kriter” diyelim.
Peki bu kriterlerdeki ölçümleri nasıl yapacağız? Güzel haber şu ki, dünyanın değişik yerlerinde değişik kuruluşlar -birbirlerinden haberdar olmadan- bu yukarıda saydığım sorulara yakın kriterler temelinde her yıl ölçme ve değerlendirmeler yapıp bağımsız raporlar hazırlıyorlar. Ben bu kuruluşların birbirlerinden bağımsız şekilde hazırladıkları raporlarda elde edilen sonuçları aşağıda özet şeklinde derledim. Sonra da bu değerlendirmelere bakarak kendimce “artı” (+) ya da “eksi”  (-) şeklinde bir “kanaat notu” verdim. (İsteyenler verdiğim bağlantıları kullanıp o raporların aslına ulaşabilir ve “12 yıllık Türkiye fotoğrafına” daha detaylı bakabilir.)
Ve ortaya çıkan sonuç şu ki... Hükümetimizin 2002-2014 karnesinde tam 7 eksi’si varYedi ders, yedi eksi!
Yani hükümetimiz vatandaşlarına karşı sorumlu bir makam olarak bugün bu yedi soru ve kategori temelinde gerçekten bir karne alıyor olsaydı, maalesef bu “zayıf” bir karne olacaktı! Çünkü geçen zaman zarfında, her ülke gibi bazı kategorilerde puanlarımızı geliştirmiş olsak da, bu kategorilerden hiç birinde diğer ülkelerle kıyaslama içinde daha başarılı bir performans sergileyememişiz. Yani 12 yıl öncesine (ya da kıyaslama yapılan dönemlere) göre hemen hemen her alanda geriye düşmüşüz.
Şimdi ayrıntılı değerlendirme. Bakalım ne haldeyiz!

Bir: İnsanî gelişmişlik Endeksi (Eksi)

Bir ülkenin yaşam kalitesi açısından nasıl bir seyir izlediğini görmemize olanak tanıyan en kapsamlı kriter, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından 1993’ten beri her yıl rapor edilen İnsani Gelişmişlik Endeksi (İGE). Çok boyutlu bir yapıya sahip İGE. Çünkü bir ülkede herkes için evrensel eğitim ve sağlık olanakları sağlanıyor mı, cinsiyet eşitliği güçlendiriliyor mu, anne sağlığını iyileştirme, uzun ve sağlıklı yaşamı özendirme mümkün kılınıyor mu gibi son derece temel ve insani meselelere ayrıntılı olarak bakılıyor.
Türkiye’nin 2002-2013 performansı pek iç açıcı değil. 2002 yılıİnsani Gelişmişlik Endeksi raporunda 0.742 puan ile 85’incisırada olan Türkiye 2013 raporunda 0.722 puan ile 90’ıncı sıraya gerilemiş durumda. Raporun temel alındığı yıllar içinde G. Kore27’nci sıradan 12. sıraya, Rusya 60’ıncı sıradan 55’inci sıraya,Kazakistan ise 79’uncu sıradan 69’uncu sıraya ilerlerken biz sıralamada gerilemişiz. 2014’te ise sıralamadaki yerimiz pek değişmedi. Gerçi 2014 raporunda BM veri değerlendirme metodolojisinde bazı değişikliklere gittiği için Türkiye 0.756 puanla 69. sıraya yükselmiş göründü. Ancak raporda da belirtildiği gibi bu bir performans artışı değildi. Çünkü bir önceki raporun hesabı bu yılın metodolojisiyle yaptığımızda sıralamamız değişmiyordu.
Gerçi Türkiye bu hesaplamanın yapıldığı yılların seyri içinde, yani 1980’lerden bu yana İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde (İGE) puanını artırmıştı. Peki ama hangi dönemde daha çok artırmıştı? Kaba bir sınıflandırmayla “Turgut Özal’lı yıllar” diyebileceğimiz 1980-1990 arasında mı? “Koalisyon yılları” diyebileceğimiz 1990-2000 arasında mı? Yoksa “AKP yılları” diyebileceğimiz son yıllarda mı? Şimdi de ona bakalım.
Türkiye’nin İnsani Gelişmişlikteki Yükseliş Seyri
Dönem                                  Yıllık Artış (İGE)
1980-1990                            % 1.50
1990-2000                            % 1.27
2000-2013                            % 1.16
Evet, üzerinde binlerce saat çene yarıştırdığımız, daha da yarıştıracağımız dönemlerin yaşam kalitemiz açısından kısa, yalın özeti burada saklı. Ve görüyoruz ki, Türkiye ortalama yıllık insani gelişmişlikte (İKE) en büyük artışı ‘80’li yıllarda yaşamış. İkinci sıra ‘90’lı yılların, üçüncü sıra ise Ak Parti’nin damgasını vurduğu 2000’li yılların. Peki geldiğimiz nokta neresi? 2014’te “Yeni Türkiye”, insani gelişmişlikte Kıbrıs’ın (Rum Kesimi) 37, Küba’nın 25, Libya’nın 14, Malezya’nın ise 7 sıra gerisinde.
İnsan gerçekten hayret ediyor!

İki: 21. Yüzyılın eğitim becerileri (Eksi)

 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) 2000 yılından beri üç yılda bir PISA (Programme for International Student Assessment) adıyla lise öğrencilerini değerlendirmeye alıyor. Bu Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nda amaç 15 yaş 3 ay ile 16 yaş 2 ay arasındaki öğrencilerin bilgi düzeylerini ölçerek 21. yüzyılın gerektirdiği temel becerilere ne ölçüde vakıf olduklarına bakmak. Bu amaçla, liseli gençler matematik, fen ve okuma alanlarında sınavlara tâbi tutuluyor. PISA’ya ilk kez 2003’te katılan Türkiye, o tarihten bu yana dört değerlendirmede (2003, 2006, 2009 ve 2012) yer aldı. OECD’nin düzenlediği beşinci, Türkiye’nin katıldığı dördüncü ve son değerlendirmede (PISA 2012), Türk öğrenciler matematikte 64 ülke arasında 42’nci, Fen’de 65 ülke arasında 43’üncü, okuma becerisi alanında 65 ülke arasında 41’inci oldu. Türkiye bu dallarda 2003’ten bu yana puanını bir miktar artırmasına rağmen sıralamadaki yerini geliştirebilmiş değil. OECD ülkeleri arasındaki sıralamada ise ya sonuncuyuz ya da sondan üçüncü. (Öğrenci başına en düşük eğitim harcamasını yapan OECD ülkesi biz olduğumuz için buna ne ölçüde “hayret etmeliyiz,” bilemiyorum.)

 

Üç: Küresel rekabet endeksi (Eksi)

Dünya Ekonomik Forumu tarafından her yıl hazırlanan raporunun2014 versiyonunda Türkiye Küresel Rekabet Endeksi’nde 45. sırada yer alıyor. Bu haliyle, Malezya’nın 25, Azerbaycan’ın 7, Bahreyn’in 1 sıra altında sıralanıyoruz. Peki 2000’li yılların başlarında durum nasıldı? Dünya Ekonomik Forumu geçmişte biri mikro ekonomik göstergelerin bazı alındığı verimlilik temelli, diğeri ise makro ekonomik göstergelerin baz alındığı büyüme temelli iki farklı Küresel Rekabet Endeksi yayınlanıyordu. 2000 yılındaki verimlilik temelli Küresel Rekabet Endeksi’nde Türkiye 75 ülke arasında 29. sıradaydı ve bu haliyle Malezya’nın 1 sıra üzerindeydi. Aynı yıl büyüme temelli Küresel Rekabet Endeksi’nde 75 ülke arasında 40. sıradaydı ve Çin’in bir basamak üzerindeydi. 14 yılda Türkiye 5-16 sıra geriye gitmiş ve Malezya’nın 25, Çin’in 17 sıra gerisinde kalmış durumda.

Dört: Küresel inovasyon endeksi (Eksi)

Teknoloji çevrelerinde en saygın yeri olan kriterleriden biriKüresel İnovasyon Endeksi (KİE). Amaç, ülkelerin rekabet güçlerini artık epeyce belirleyen inovasyon becerilerini mercek altına alıp ölçmek. Bir ülke ekonomik rekabette henüz çok parlak olmayabilir. Ama inovasyona büyük önem ve yatırım yaptığı için gelecekte muhtemelen çok iyi bir noktada olacaktır. Bu nedenle, ülkelerin ulusal ekonomisi, kurumlarıyla, insan sermayesiyle, araştırmalarıyla, alt yapısı ve pazardaki entelektüel derinliğiyle inovasyona ne ölçüde yer açıyor, KİE bunu ölçüyor ve 2007’den bu yana da her yıl raporlayıp yayınlanıyor. Raporlamayı üç kuruluş ortak yürütüyor: Amerikan Cornell ÜniversitesiBirleşmiş Milletler’e bağlı Dünya Fikri Sermaye Örgütü (WIPO) ve merkezi ABD’de olan INSEAD İşletme Okulu. “Küresel İnovasyon Endeksi”sıralamasında Türkiye 2007 yılında Barbados’un hemen altında,Kıbrıs’ın hemen üzerinde 45. sıradaydı. Oysa 2014 raporundaTürkiye kendisine ancak 54. sırada yer bulabildi. Yani Türkiye 7 yıl içinde listede 9 sıra geriye düştü. Ve bu haliyle Malezya’nın 21, Kıbrıs’ın ise ancak 24 sıra altında yer alıyor.

Beş: Demokrasi endeksi (Eksi)

The Economist’in 2006’dan beri ölçtüğü Demokrasi Endeksisıralamasında Türkiye 2006’da 5.70 puanla 88’inci sırada yer alıyordu. 2013’te ise 5.63 puanla 93’üncü sıraya düşmüş durumda. Demokrasi liginde kendisine Tunus’un 3 sıra gerisinde yer bulabilen “Yeni Türkiye” (!) Malezya’nın 29, Gana’nın 25,Zambiya’nın 23, Namibya’nın 21, Bangladeş’in ise 9 sıra arkasında yer alıyor. Sivil haklar alanında ise Türkiye 3.82 puanlaHaiti, Etiyopya, Gabon, Fiji, Umman, Katar, Azerbaycan gibi “otoriter rejimler” kategorisindeki ülkelerden bile geride. Tabii böyle olunca, insanın aklına demokrasi bahsinde pek de parlak olmayan gelişmelerin yaşandığı 2014 yılını dikkate alacak raporda Türkiye’nin ilk 100’deki yerini koruyup koruyamayacağı sorusu geliyor. Görünen o ki, 2014 sıralamasında Burkina Fasoile Türkiye arasında büyük bir çekişme olacak. Ancak tabii 2013’te 101. sırada yer alan Libya da 2014’te “dalya” diyerek Türkiye’nin ilk 100 şansını zora sokabilir. Allah’ını seven defansa gelsin!

Altı: Hukukun üstünlüğü (Eksi)

World Justice Project’in araştırma ekibi tarafından dokuz tema çerçevesinde belirlenen 47 göstergeyi temel alarak hazırlanan “Dünya Hukukun Üstünlüğü Küresel Endeksinde Türkiye, 99 ülke içinde 2014 yılında 59. sırada yer aldı. Bu sıralamayla Türkiye listede kendisine Botsvana’nın 34, Birleşik Arap Emirlikleri’nin 32, Malezya’nın 24, Gana’nın 22, Tunus’un 18, Fas’ın 7, Burkina Faso’nun 6 sıra gerisinde yer bulabildi. Raporda genel sıralamanın dışında 8 kategori var ölçüm yapılan. Ama Türkiye denetleme mekanizmalarının yetersizliği ya da iyi işlemeyişinden ötürü, mesela “hükümetin şeffaflığı” alanında 69. sırada, “hükümetin hesap verebilirliği/denetlenebilirliği” alanında72. sırada, “temel haklar” alanında ise 78. sırada yer alıyor. Üç yıl önce “temel haklar” alanında 66 ülke arasında 58. sırada olan Türkiye, son raporda Gana’nın 45, Senegal’in 39, Liberya’nın 25, Botswana’nın 24, Sierra Leone’nin 19, Fildişi Sahili’nin 6, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ise 5 sıra gerisinde ancak yer bulabiliyor.
Yedi: İç ve dış borçlarımız (Eksi)
Yarınlarımızı borçtan arındırmak, çocuklarımıza tasarruf yapabilen bir ülke ve umutlu bir gelecek bırakabilmek bir ülkeyi yöneten kadroların en temel becerilerinden biri. Ancak o konuda iyi bir noktada olduğumuzu söylemek galiba zor. Çünkü borca batmış bir haldeyiz. 2002’de ailelerin her yüz liralık gelirine karşı 4.7 lira borcu varmış.  Bugün 55 lira borcu var. Ama daha anlamlı hesabı geçenlerde Mahfi Eğilmez 2002 yılsonu ile 2013 yılsonu arası için yaptı. Ve Eğilmez, kamu kesimi ve hanehalklarının toplam borcunun bu dönem zarfında 495 milyar dolar artarak210 milyar dolardan 705 milyar dolara yükseldiğini gösterdi. Bu hesaba bakılırsa, toplam iç ve dış borcumuz son 11 yılda 3.4  katına çıkmış durumda. Türkiye’de kişi başına borcumuz ise 2003-2014 arasında 3 bin dolardan 9 bin 400 dolara çıkmış. Yanikişi başına düşen borcumuz 3.1 katına çıkmış. Son 11 yılda kişi başına gelirimiz ise 3.1 katına çıkmış. Yani gelirimiz kadar borcumuzu da artırmışız. Eğilmez bu nedenle “hiç bu denli gelir artırdığımız bir dönem olmadı” söyleminin bir “illüzyon” olduğunu söylüyor. Borçlanmamızı katlanarak sürdüren bir ekonomi yönetimimiz olduğu sürece, “borçları kapattık, artık IMF’ye borç veriyoruz” falan gibi caka satmalarımız epeyce aldatıcı demek ki!

Yedi+Bir: Yolsuzluk algısı endeksi (Eksi)

Ülkelerin kamu sektöründeki yolsuzluk algısına dair ölçümler uzun yıllardır Transparency International adı verilen bir kuruluş tarafından gerçekleştiriliyor. Türkiye 2013 raporunda 177 ülke arasında yolsuzluk algısında 53. sırada görülüyor. Oysa Türkiye 2000 yılında 90 ülke arasında 50. sırada idi. Bugün Birleşik Arap Emirlikleri’nin 27, Botsvana’nın 23 sıra gerisinde olan Türkiye 17 ve 25 Aralık dosyalarının da bir şekilde dikkate alınacağı 2014 raporunda bakalım kaçıncı sırada yer alacak?

Sonuç yerine ya da 'Peki ya mutluysak?'

Yukarıdaki değerlendirmelerden görülüyor ki, ülke olarak pirzolamız yeterli derecede artmıyor. Ayrıca yiyeceğiz diye borca batabiliyoruz, bölüşümümüz adil olmuyor, yarına kalacak şekilde de hiç ayırmıyoruz. Hepsine tamam! Peki ama ya mutluysak? Her şeye rağmen ya halimizden şikayetçi değilsek ve bol bol kahkaha atıyorsak?
Aslında bir hükümetin en temel misyonu da -öyle karmaşık bir takım hesaplara girmeden- insanlarını mutlu kılmak değil mi? Öyleyse, ya biz pirzolası eksik, ama huzur içinde gülümseyebilen, mutlu bir şekilde yatağa giren insanların ülkesiysek? Böyle bir olasılığa da ihtimal vererek hemen bakalım, çünkü mutluluk da ölçülüyor. The Earth InstituteLondon School of Economics veVancouver School of Economics’ten bir grup bağımsız uzman yapıyor bunu. Bu uzmanlar kapsamlı çalışmalar ile belirledikleri kriterler temelinde bir “dünya mutluluk sıralaması” oluşturuyorlar. Bu uzmanların hazırladıkları son rapor (World Happiness Report 2013) 2010-2012 arasındaki değerlendirmeleri dikkate alıyor. Hemen bu sıralamaya bakalım!
Fakat o da ne! Türkiye Dünya Mutluluk Ligi’nde”  77. sırada. Bu rapora göre, Türkiye -hey, van münüt- etrafı “düşmanlara çevrili” İsrail’in 66 sıra, “sosyal gerilim orada da yüksek” diye avunduğumuz Brezilya’nın 53, “eyvah bir gün ya onun gibi olursak” dediğimiz Malezya’nın 21, “bebek ölümlerinde dünya sonuncusu” olan Angola’nın 16, “vah vah krizlerde telef oldu” dediğimiz Yunanistan’ın bile 7 sıra gerisindeyiz.
Ama mutluluk liginde 77. sıradayız diye enseyi karartmayalım, derim! Teselliyi belki futbolda bulabiliriz. Evet futbolda 208 ülkenin yer aldığı FIFA dünya sıralamasında Türkiye olarak 23 Ekim 2014 tarihi itibarıyla -aslanlar gibi- 46. sıradayız ve İsrail’in sadece 1 sıra gerisindeyiz. İsteyince oluyor yani.
Peki 2002’de durum neydi? Hemen şimdi 2002’deki FIFA sıralamasına bakıyorum.
Ve maalesef... Ve maalesef!
2002’de 9. sıradaymışız. 12 yılda 37 sıra gerilemişiz!
Ağlamak istiyorum sayın seyirciler!
twitter: @akdoganozkan

15 Kasım 2014 Cumartesi

SİZCE GERÇEK SOYGUNCULAR KİMLER..





Çin’in Guangzhou kentinde bir banka soygunu....
Soygunculardan biri bankadakilere bağırır: 
“Kımıldamayın. Para devletindir, ama hayatınız sizindir.”
Herkes sessizce yatar…
Bunun adı“Zihin Değiştirme Kavramı”dır.
Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…
Bu arada müşterilerden bir kadın bir masanın üzerine yatmıştır.
Ama bacaklar ortada... Soyguncu bağırır: “Edebini takın. Bu bir soygun, ırza geçme değil!”
Bunun adı “Profesyonellik ”tir.
İşin neyse onun üzerinde yoğunlaş!
Soyguncular paraları yüklenip eve kapağı atmışlar.
Daha genç olanı (MBA derecelidir) daha yaşlı olanına (ki bu ise 6 yıl ilkokuldan
sonra terk):
“Abi, hadi şu paraları sayalım,” der. Daha yaşlı olanı dercki:
“Çok aptalsın be. Bu kadar para oturup sayılır mı? Bu akşam zaten TV haberlerinde kaç para çaldığımızı öğreniriz.”
Buna “Deneyim” derler!
Günümüzde deneyim kağıt diplomalardan çok daha önemlidir.
Soyguncular bankadan kaçtıktan sonra Şube Müdürü, Şube Şefine hemen polisi aramasını söylemiş.Şef demiş ki:
“Durun hele Müdürüm. Alacaklarını aldılar. Biz de bir 10 milyon daha alıp daha
önce iç ettiğimiz 70 milyon dolara ekleyelim, ne dersiniz?”
Buna “Dalgayı yakalamak” derler.
Berbat bir durumu kendi lehine çevirmektir bu!
Müdür der ki: “Yahu, her ay bir soygun olsa harika olurdu. Ne eğlenirdik!”
Buna “Sıkıntılardan kurtulmak”derler.
Kişisel mutluluk işinden çok daha önemlidir.
Akşam TV haberleri bankadan 100 milyon dolar çalındığını açıklamış!
Çaldıkları paranın çok daha az olduğu bilen soyguncular oturup saymışlar parayı… Tekrar tekrar saymışlar.Bakmışlar hepsi topu topu 20 milyon! Çok kızmışlar bu işe:
“Biz hayatımızı tehlikeye atıp 20 milyon çalabildik. Banka Müdürü bir el hareketiyle 80 milyon götürdü. Galiba soyguncu olmak yerine doğru dürüst eğitim görmek daha iyiymiş!”
Bu “Bilgi altından daha değerlidir”demektir…
Banka Müdürü çok mutludur.
Özellikle bir süre önce borsada kaybettiklerini geri alabildiği için.
Buna “Fırsatları kullanmak” derler.
Kazanmak için risk almak gerekir.
PEKİ, SİZCE GERÇEK SOYGUNCULAR KİMLER ŞİMDİ?
- Her gün ışık hızıyla gündem değişirken usul usul zenginleşenlere ithafen -

14 Kasım 2014 Cuma

8 Kasım 2014 Cumartesi

İSLAMİYETTE RUHBAN SINIFI VAR MI-DİN PARAYLA SATILIR MI?..

2014 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi için 2.4 milyar dolar ayrıldı ve bu bütçenin büyük bölümü “din görevlilerine” maaş olarak ödendi. Aşağıda verilen hadis ve ayet örneklerinde görüldüğü gibi islam inancına göre din adamlarının ve tebliğcilerinin para karşılığı bu işleri yapmaları hoş görülmemiştir. Bu durumda din görevlileri sıfatıyla; müftülerin, imamların, müezzinlerin, vaizlerin, Kur’an kursu öğreticilerinin vb. devletten maaş almaları caiz midir? Özellikle fıkıh uzmanlarının bu konudaki görüşleri nedir?
“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların hepsi Kur'an okur, ibadete çalışırlar ve ehli bid'atle de meşgul olurlar. Lakin bilmedikleri cihetten müşrik olurlar ve okumalarına ve ilimlerine bedel rızık alırlar ve dünyayı din karşılığında yerler. İşte bunlar, kör deccalin avanesi olacaklardır.” (Ravi: Hz. İbni Mes'ud)
"Onlar, Allah'ın hidayet verdiği kimselerdir; sen de onların yolundan yürü. De ki: Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu Kur'ân, bütün çağlara ve bütün milletlere bir öğüttür." (EN’ÂM 90)
"Sizden (tebliğlerine karşılık hiç) bir ücret istemeyen (bu) kimselere tâbi' olun; çünki onlar hidâyete ermiş kimselerdir." (YASİN 21

23 Ekim 2014 Perşembe

SÜMER'DEN TEVRAT'A-TEVRAT'TAN KURAN'A SÖYLENCELERİN PEŞİNDE

SÜMER'DEN TEVRAT'A-TEVRAT'TAN KURAN'A SÖYLENCELERİN PEŞİNDE
“Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam ve şair diyebiliriz onun için. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte yaşanan olaylardır onlar. Ya da SÜmer’den Tevrat’a geçen söylencelerdir, onlardan çıkarılan derslerdir…”
Muazzez İlmiye Çığ ile söyleşi
Söyleşi: Ruken Kızıler
Sümerliler günümüzden hemen hemen 6 bin yıl önce Mezopotamya’ya yerleşmiş büyük bir uygarlık. Yazıyı ilk kez kullanan Sümerliler önceleri taşlar üzerine resim şeklinde yazmışlar, daha sonra Dicle ve Fırat Nehirleri’nin getirdiği kil üzerine yazılarını geçirmişler. Yumuşak kil üzerinde biçimi değişen Sümer yazısı, çizgileri çiviyi andırdığı için çiviyazısı şeklinde anılmaya başlanmış. Çiviyazılı on binlerce tablet, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Suriye’de yapılan kazılarla ortaya çıkarılmış. Bu yazılar okunmuş, çözülmüş, yorumlanmış. Büyük bir sabır ve titizlikle bu tabletlerin peşine düşmüş değerli Sümerologlarımızdan Muazzez İlmiye Çığ, üç büyük dinin Sümer söylencelerindeki benzerliklerini ortaya çıkarmış. Bu çok önemli bulguları yıllardır her fırsatta yazan, anlatan yüzyılımızın Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ ile söyleştik. Muazzez Hanım, Kuran’ın önemli bilgi kaynaklarından biri olarak ortaya koyduğu Sümer söylencelerinden çarpıcı örnekleri paylaştı bizlerle. Sümerlerin kutsal kitaplardaki izlerini yeni kitap çalışmalarıyla sürmeye devam eden Muazzez İlmiye Çığ’a teşekkür ediyoruz.
- Kuran’ın bilgi kaynaklarını nelere dayandırıyorsunuz?
- Ben Kuran’ın en önemli bilgi kaynağını Tevrat olarak görüyorum. Tabi Kuran’ın yazılışında siyasi ve sosyal bir amaç var bunu unutmamak gerek. Tevrat’taki birtakım olaylar, dönemin koşullarına uydurularak, bazen de hiç değiştirilmeden Kuran’a aktarılmış. Tevrat’ın yazılışında da öncelikle Sümerler’den yani Mezopotamya kültüründen etkiler görüyoruz. Çeşitli olayların yazılışından bu benzerlikleri yakalayabiliyoruz.
Örneğin kainatın yaradılışı Sümer’de, Tevrat’ta ve Kuran’da aşağı yukarı aynı. Evren büyük bir su ve içinden bir dağ çıkıyor ikiye ayrılıyor, yukarıda gökyüzü, aşağıda da yer oluyor.
İnsanın yaradılışı ise çamurdan. Bu Tevrat’ta da, Sümer’de de, Kuran’da da geçiyor. Kuran’a insanın yaradılışının öyküsü iki farklı şekilde alınmış; bir lütfedenin buyurması ile ve bir de çamurdan yaradılış şeklinde. Sümer’de insanın yaradılışı Tanrıların görüntüsünde olmuştur deniyor; aşağı yukarı Tevrat’ta da aynı şekilde geçiyor. Kuran’da bu yok. Ama yine de hadislere baktığımızda Tanrının bir insan şeklinde tasavvur edildiği görülüyor. Bir hadiste okuduğum kadarıyla, Tanrı sözde 6 günde dünyayı yaratmış, 7. gün yatmış arka üstü ve ayak ayak üstüne atmış, dinlenmiş. Kuran’da da benzer ibareler var; Allah’ın iki eli, gözü deniyor…
Allah’ın cinsiyeti erkek…
- Peki sizce Kuran’daki Allah’ın cinsiyeti nedir?
- Allah’ın cinsiyeti erkek. Bu ataerkillikten kaynaklanıyor. Örneğin Sümer’in ilk dönemlerinde anaerkillik vardı. İlk zamanlar Tanrıçalar çok fazlaydı. Sonra yavaş yavaş onların yerine Tanrılar geçiyor. Sadece aşk Tanrıçası İnanna’yı, bir türlü atamıyorlar kültürlerinden. Sümerler’in yanı sıra Tevrat’ta ve Kuran’da da geçiyor İnanna’ya ait hikâyeler. Bugünlerde Tevrat’ta İnanna’nın izini sürüyorum, yeni bir kitap çalışması için.
Tevrat’ta Hezekie 16/3 ile 43 Bölümü’nde geçen ilginç bir hikâyeye rastladım. Size de anlatayım:
Tevrat’ta Yahve (Yehova), yani Tanrı diyor ki: “Seni ben kırda henüz göbeğin kesilmeden kanlar içinde atılmış olarak buldum. Seni aldım, yıkadım, seni güzelleştirdim, yetiştirdim, bilezikler taktım, ipekli elbiseler aldım. Üzerine eteğimi attım ( Bu deyim İsrail dilinde cinsel ilişkide bulunmak demek ). Seninle bir anlaşmaya girdim. Sonra senin güzelliğin diğer milletler arasında yayıldı. Sen Babillere kadar gittin fahişelik yaptın…”
Önce ben bu yazılanların ne demek olduğunu anlayamadım. Daha sonra düşününce burada anlatılanlar Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna ya ait, dedim. Burada bereket tanrıçasını İsrailliler arasında atma çabası görülüyor. Bunun tefsirini bir de hahama sordum. O da sözüm ona Allah İsrail’i o halde bulup almış büyütmüş de sonra O Allah’a kötülük yapmış, şeklinde tefsir ettiler. Ama biz İnanna’nın öyküsü olduğunu biliyoruz Sümer tabletlerinden. Bunu ilk kez size anlatıyorum…
- Bu öykünün Kuran’da bir karşılığı var mı?
- Hayır. Ama orada da Harut Marut melekleri ile ilgili Bakara Suresi’nin 102-103. ayetlerinde bahsediliyor İnanna’dan. İnceledim ve Harut Marut meleklerinin hikâyesi de Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna’nın öyküsüne bağlanıyor.
Melekler isyan ediyorlar bir gün Allah’a, neden insanları yarattı diye. Onlar bir gün kötülük yapacaklar neden yarattın insanları diyor melekler? Allah diyor ki: siz de yeryüzüne inerseniz kötülük yaparsınız. Biz yapmayız, seçin gönderin aramızdan birilerini diyor melekler. Harut Marut’u gönderiyorlar. Onların karşısına çok güzel bir kız çıkıyor. Kız eğer tek Allah’ın olduğunu inkâr ederseniz sizinle birlikte olurum diyor. Melekler kabul etmiyorlar ve gidiyorlar. Ertesi gün aynı kız elinde bir çocukla karşılarına çıkıyor ve bu çocuğu öldürürseniz sizinle birlikte olurum diyor. Hayır öldüremeyiz diyor melekler. Üçüncü kez elinde şarapla geliyor kız, içmelerini istiyor, onlar da içiyorlar ve bir şart daha öne sürüyor kız; bana nasıl gökyüzüne çıktığınızı anlatacaksınız, ben de uçmak istiyorum, o zaman sizinle yatarım diyor. Melekler de anlatıyorlar sırlarını ve kız göğe çıkıp yıldız oluyor. Kızın adı Zühre; Zühre yıldızı oluyor. Zühre’nin diğer karşılığı “Venüs”. Venüs yıldızının simgesi Sümer’de İnanna. Aslında bu Harut Marut’un hikâyesi de İsrail kaynaklarından alınmış Kuran’a.
- Kuran’ın bilgi kaynağı olarak gösterdiğiniz Tevrat’ı Sumer’e dayandırdınız. Sumer dışında hangi uygarlıklardan beslenmiş Tevrat?
- Mısır, Kenan, Babil kaynaklarından çok beslenmiş Tevrat.
Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir.
- Kuran’daki ayetlerin, o dönemin Arap toplumunda yaşanan olaylarla, Muhammed’in günlük yaşamda karşılaştığı sorunlarla ilişkisi nedir sizce?
- Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam. Sonra, yazısız milletlerde şiir çok ilerlemiştir. Araplarda şiir yaygındır. Sümer’de de eskiden kalma bir gelenek olarak şiir vardır. Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte Muhammed’in, o günün şartlarında koymak istediği kurallardır onlar. Yaşanan olaylardır. Bir de anlattığım gibi çeşitli kaynaklardan o günün şartlarına uygun olarak yorumlanıp alınmış hikâyelerdir. Tevrat dışında İsrail yazarlarının hayal güçlerini kullanarak yazdıkları hikâyeleri de görüyoruz Kuran’da. Tabii bunlar kulaktan kulağa gelmiş Muhammed’e kadar. Ben Kuran’ı Allah’ın yazdırdığına inanmıyorum.
- Neden?
- Çünkü örneğin Tevrat’ı da Allah yazdırdı diyorlar, peki neden ona ayrı, Kuran’a ayrı karma karışık yazdırsın? Ama dediğim gibi Muhammed çok akıllı bir adam ve şair aynı zamanda. Karşılaştığı olaylara anında şiirsel bir dille yanıt veriyor. Bunları da - biliyorsunuz ki etrafında her zaman hafızlarla dolaşıyor, onlara yazdırıyor. Tabii yazı bilse, kendisi yazar diye düşünüyorum. Okumayı biliyor olabilir ama yazmayı bilip bilmediğinden emin değilim. Mesela deniyor ki bazı şeyleri taş üzerine, bazılarını ise deri üzerine yazdırmış. Sonra Kuran yazılmaya başlanınca bunlardan yararlanılmış, daha sonra bunlar atılmış. Aklında tutanlar da yavaş yavaş savaşlar sırasında ölmeye başlayınca, Kuran’ı yazmaya karar veriyorlar. Muhammed’den aktaranların etrafındaki hafızların kendilerinden bir şey katmayacakları nereden belli bunlara? Unuttukları yerleri kendi bilgileriyle doldurmadıklarını nereden bilelim? Yani Tanrısal bile olduklarını kabul etsek, bunları ezberleyen insanlar 14-15 yıl unutmadan nasıl akıllarında tutsunlar? Tabi bu nedenle Kuran’da bir sürü tutarsızlıklar görüyoruz. Örneğin, bir yerde şarap içmeyin deniyor, başka bir yerde namaza gidemeyecek kadar içmeyin deniyor. Bazı yorumcular bu çelişkileri şöyle açıklamaya çalışıyorlar: “Allah insanları yavaş yavaş bir noktaya getirmeye çalışıyor”.
Sonra kainatı yaratan büyük Allah durdu durdu da neden okuma yazma bilmeyen bir adama bunları anlattı?
Yahudiler okuma yazma biliyorlardı ama, Tevrat’ta geçen olaylar da yeryüzünde yaşanan en acımasız şeyler. Orada yazılı olan kötülüklerin Allah tarafından söylenmesi imkânsız. Ensest var, cinayet var, tecavüz var… İlk okuduğumda öyle itici gelmişti ki: Süleyman’ın oğlu babasına kızıyor ve onun bütün odalıklarını koyuyor dama ve bütün halkın önünde onlarla seks yapıyor! Bir Tanrının bunları söylemesi düşünülebilir mi? Mesela Kuran’da şöyle ibareler var: “Ben istediğimi Müslüman yaparım, istediğimi yapmam”. Peki neden?
- Kuran’ı öncülleriyle karşılaştırdığımızda dönemin koşullarını dikkate alırsak ilerici bir kitap diyebilir miyiz?
- Gayet tabii. Kanunu olmayan Arap toplumuna kanun getiriyor. Din çatısı altında halkını toparlıyor. Tabi bütün dinler zorla kabul ettirilmiş. Yahudilik de, Hıristiyanlık da, İslam da. Örneğin, İbrahim’in 350 kadar askeri varmış. O askerler kendi etrafındaki insanları bağlıyorlar. Bu yolla bir Yahudi devleti kuruluyor.
- Sümerliler en son MÖ 1800’lere kadar varlıklarını sürdürmüşler. Peki Sümerliler’e ait söylenceler Tevrat’ın yazıldığı döneme kadar nasıl ulaşmış?
- İsrail bilginleri Babil kitaplıklarından aktarmışlar. MÖ 5. yüzyılda da Babil kralı Nabukadnezar Filistin’i alınca oradaki Yahudilerin en bilginlerini alıp Babil’e götürüyor. Onlar orada boş durmuyorlar, Sümer bilginlerinin aktardıkları bilgilerden yararlanıyorlar. Bilginler Babil’den döndükten sonra Tevrat yazılmaya başlanıyor. Tevrat’ı Musa’nın yazdığı söylenir ama Tevrat’ta aynı zamanda Musa’nın ölümü de vardır. Yani bu büyük çelişki. Tevrat’ın yazılışında bu bilginlerin aktardıklarının önemi büyük.
Tufan Efsanesi, insanın yaradılışı, kaburganın öyküsü…
- Sümerliler’den alınan bu söylenceler Tevrat’a olduğu gibi mi aktarılmış?
- Hayır. Örneğin Tufan Efsanesi Sümer’den alınmış ama, Tevrat’ta abartılarak yazılmıştır. Kırk gün kırk gece yağmur yağdığı, 150 gün gemiden çıkılmadığı Tevrat’ta yazıyor. Böyle bir olay mümkün olamaz. Tufan Efsanesinin Sümer’deki orijinal hali 6 gün 6 gecedir. Bu zamanı mantığımız alıyor.
Bir başka olay da insanın yaradılışı ile ilgilidir. Adem’le Havva’nın Tevrat’ta iki tür yaradılışı vardır:
“Bir günde Allah kadın ve erkeği yarattı, 6 gün sonra yaratılma bitti.” deniyor. İkinci olarak da, yalnızca Adem’in yaratıldığı şeklinde bir anlatım var. Cennette yalnızca Adem var ve o Allah’a “Bana bir eş yarat” diye yalvarıyor.
Burada güzel bir hikâye var. Yahudiler diyorlar ki, kadının iki tür yaradılışı var.
İlkinde kadın, Adem’le birlikte yaratıldığında, Adem kadına hükmetmeye başlıyor. Buna karşı çıkan kadın “İkimiz de aynı maddeden yaratıldık bana hükmedemezsin” diyor. Hükmedilmeye karşı çıkan kadın Adem’i terk ediyor ve cin oluyor. Hırsından erkeklere sataşan bu cin Sümer’de de geçiyor.
Kadının ikinci yaradılış öyküsü ise şöyle: Yalnız kalan Adem Allah’tan bir eş istiyor. Allah “Bu kadını nasıl yaratsam da Adem’e isyan etmese” diye düşünüyor. “Adem’in gözünden yaratsam her şeyi görür; ağzından yaratsam geveze olur; ayağından yaratsam hep gezer; elinden yaratsam hırsız olur. Ben bu kadını en iyisi kaburgasından yaratayım da ona tabi olsun” diyor. Bu kaburga hikâyesi de Sümer kaynaklı.
Sümer’deki yer Tanrıçası 8 türlü bitki yetiştirir. Yenmesi yasak olan bu 8 türlü bitkiyi bilgelik Tanrısı yer. Bu 8 türlü bitki onun 8 farklı organını hasta eder. Bilgelik Tanrısını iyi etmek için Tanrıça şifa Tanrıları yaratır. Hastalıklı yerlerinden biri de kaburgasıdır. Kaburgası için de bir kadın yaratır.
Sümerce’de kaburga anlamına gelen kelime aynı zamanda yaşam anlamında da kullanılır. Bu hikâyeyi aynen alan Yahudiler kadını kaburgadan yaratırlar, adını da yaşam anlamına gelen “Havva” koyarlar.
Kuran’a bakacak olursak, orada Havva’nın adı bile geçmez. Az önce anlattığım Tufan Efsanesi bile Kuran’da parça parça anlatılır, çok da üzerinde durulmamıştır. Alıntı olduğu çok bellidir.
Sizinle yeni bulduğum bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Kuran’daki İhlas Suresi’nin tefsirini yapan bir araştırmacının yorumu hayli ilginç:
Kulhuvallahü Ahad: Burada Allah İslam’ın Tanrısı. Ahad Yahudiler’in ve Hıristiyanların Tanrısı imiş. Allahu Sameda’daki Samet de İslam’dan önceki bir tanrının Kenan tanrısının adı imiş. O İhlas Suresi’nin ilk surelerden biri olduğunu da iddia ediyor.
- Yani Kuran’da daha önceki Tanrılara verilmiş isimlerden söz edilmiş …
- Evet bunu Muhammed ilkin Arapların eski üç tanrısının adını söylüyor, fakat etrafındakiler buna itiraz edince değiştiriyor.
Sümer söylencelerinden Kuran’a geçen bazı örnekler..
- Baş örtme inancının kökeni Sümer’den geliyor. Sümer’de tapınaklarda rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örtülmüştür. Daha sonraları MÖ 1500 yıllarında bir Asur kralı, yaptığı bir kanunun 40. maddesi ile evli ve dul kadınları da baş örtmeye mecbur etmiş fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesini yasaklamıştır. Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınları da tapınak fahişeleri düzeyinde saymışlardır. Bu gelenek Yahudilere de geçmiş. Yahudi kadınlar evlenince saçlarını tıraş ettirip peruk ya da baş örtüsü ile başlarını örtmüşler; Hıristiyanlık’ta da rahibeler aynı şekilde başlarını örtmüşlerdir. İslam’a örtünme, erkekten kaçma olarak geçmiş. Buna karşın erkeksiz yerde Kuran okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır.
- Sümerliler kadını bir tarlaya benzetmiştir. Aynı durum Tevrat ve Kuran’da da vardır. Kuran’da Kadınlarınız sizin için bir tarladır; tarlanıza nasıl dilerseniz öyle davranın denmektedir.
- Sümerliler’de 7 sayısı çok önemli. Aynı şekilde Tevrat ve Kuran’da da 7 sayısı bolca geçer. İslam’a göre cennetin 7 kapısı var, Sümer yer altı dünyasının da 7 kapısı var.
- Sümerliler dünyadaki tüm olayların ve Tanrıların istediklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırdı. Kuran’da da aynı inanç “Levh-i mahfuz” olarak devam eder.
-Sümer Tanrılarının esas adlarının başka niteliklerine göre diğer adları da vardır.
-Babilliler bu adlardan 50’sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk’a vererek tektanrı düşüncesine doğru adım atmışlardır.
-İslam dininde de Allah’ın 99 adı, bu geleneğin bir devamı gibidir.
Yazan : Muazzez İlmiye Çığ

Fotoğraf: SÜMER'DEN TEVRAT'A-TEVRAT'TAN KURAN'A SÖYLENCELERİN PEŞİNDE
“Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam ve şair diyebiliriz onun için. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte yaşanan olaylardır onlar. Ya da SÜmer’den Tevrat’a geçen söylencelerdir, onlardan çıkarılan derslerdir…”
Muazzez İlmiye Çığ ile söyleşi
Söyleşi: Ruken Kızıler
Sümerliler günümüzden hemen hemen 6 bin yıl önce Mezopotamya’ya yerleşmiş büyük bir uygarlık. Yazıyı ilk kez kullanan Sümerliler önceleri taşlar üzerine resim şeklinde yazmışlar, daha sonra Dicle ve Fırat Nehirleri’nin getirdiği kil üzerine yazılarını geçirmişler. Yumuşak kil üzerinde biçimi değişen Sümer yazısı, çizgileri çiviyi andırdığı için çiviyazısı şeklinde anılmaya başlanmış. Çiviyazılı on binlerce tablet, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Suriye’de yapılan kazılarla ortaya çıkarılmış. Bu yazılar okunmuş, çözülmüş, yorumlanmış. Büyük bir sabır ve titizlikle bu tabletlerin peşine düşmüş değerli Sümerologlarımızdan Muazzez İlmiye Çığ, üç büyük dinin Sümer söylencelerindeki benzerliklerini ortaya çıkarmış. Bu çok önemli bulguları yıllardır her fırsatta yazan, anlatan yüzyılımızın Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ ile söyleştik. Muazzez Hanım, Kuran’ın önemli bilgi kaynaklarından biri olarak ortaya koyduğu Sümer söylencelerinden çarpıcı örnekleri paylaştı bizlerle. Sümerlerin kutsal kitaplardaki izlerini yeni kitap çalışmalarıyla sürmeye devam eden Muazzez İlmiye Çığ’a teşekkür ediyoruz.
- Kuran’ın bilgi kaynaklarını nelere dayandırıyorsunuz?
- Ben Kuran’ın en önemli bilgi kaynağını Tevrat olarak görüyorum. Tabi Kuran’ın yazılışında siyasi ve sosyal bir amaç var bunu unutmamak gerek. Tevrat’taki birtakım olaylar, dönemin koşullarına uydurularak, bazen de hiç değiştirilmeden Kuran’a aktarılmış. Tevrat’ın yazılışında da öncelikle Sümerler’den yani Mezopotamya kültüründen etkiler görüyoruz. Çeşitli olayların yazılışından bu benzerlikleri yakalayabiliyoruz.
Örneğin kainatın yaradılışı Sümer’de, Tevrat’ta ve Kuran’da aşağı yukarı aynı. Evren büyük bir su ve içinden bir dağ çıkıyor ikiye ayrılıyor, yukarıda gökyüzü, aşağıda da yer oluyor.
İnsanın yaradılışı ise çamurdan. Bu Tevrat’ta da, Sümer’de de, Kuran’da da geçiyor. Kuran’a insanın yaradılışının öyküsü iki farklı şekilde alınmış; bir lütfedenin buyurması ile ve bir de çamurdan yaradılış şeklinde. Sümer’de insanın yaradılışı Tanrıların görüntüsünde olmuştur deniyor; aşağı yukarı Tevrat’ta da aynı şekilde geçiyor. Kuran’da bu yok. Ama yine de hadislere baktığımızda Tanrının bir insan şeklinde tasavvur edildiği görülüyor. Bir hadiste okuduğum kadarıyla, Tanrı sözde 6 günde dünyayı yaratmış, 7. gün yatmış arka üstü ve ayak ayak üstüne atmış, dinlenmiş. Kuran’da da benzer ibareler var; Allah’ın iki eli, gözü deniyor…
Allah’ın cinsiyeti erkek…
- Peki sizce Kuran’daki Allah’ın cinsiyeti nedir?
- Allah’ın cinsiyeti erkek. Bu ataerkillikten kaynaklanıyor. Örneğin Sümer’in ilk dönemlerinde anaerkillik vardı. İlk zamanlar Tanrıçalar çok fazlaydı. Sonra yavaş yavaş onların yerine Tanrılar geçiyor. Sadece aşk Tanrıçası İnanna’yı, bir türlü atamıyorlar kültürlerinden. Sümerler’in yanı sıra Tevrat’ta ve Kuran’da da geçiyor İnanna’ya ait hikâyeler. Bugünlerde Tevrat’ta İnanna’nın izini sürüyorum, yeni bir kitap çalışması için.
Tevrat’ta Hezekie 16/3 ile 43 Bölümü’nde geçen ilginç bir hikâyeye rastladım. Size de anlatayım:
Tevrat’ta Yahve (Yehova), yani Tanrı diyor ki: “Seni ben kırda henüz göbeğin kesilmeden kanlar içinde atılmış olarak buldum. Seni aldım, yıkadım, seni güzelleştirdim, yetiştirdim, bilezikler taktım, ipekli elbiseler aldım. Üzerine eteğimi attım ( Bu deyim İsrail dilinde cinsel ilişkide bulunmak demek ). Seninle bir anlaşmaya girdim. Sonra senin güzelliğin diğer milletler arasında yayıldı. Sen Babillere kadar gittin fahişelik yaptın…”
Önce ben bu yazılanların ne demek olduğunu anlayamadım. Daha sonra düşününce burada anlatılanlar Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna ya ait, dedim. Burada bereket tanrıçasını İsrailliler arasında atma çabası görülüyor. Bunun tefsirini bir de hahama sordum. O da sözüm ona Allah İsrail’i o halde bulup almış büyütmüş de sonra O Allah’a kötülük yapmış, şeklinde tefsir ettiler. Ama biz İnanna’nın öyküsü olduğunu biliyoruz Sümer tabletlerinden. Bunu ilk kez size anlatıyorum…
- Bu öykünün Kuran’da bir karşılığı var mı?
- Hayır. Ama orada da Harut Marut melekleri ile ilgili Bakara Suresi’nin 102-103. ayetlerinde bahsediliyor İnanna’dan. İnceledim ve Harut Marut meleklerinin hikâyesi de Sümer’in aşk Tanrıçası İnanna’nın öyküsüne bağlanıyor.
Melekler isyan ediyorlar bir gün Allah’a, neden insanları yarattı diye. Onlar bir gün kötülük yapacaklar neden yarattın insanları diyor melekler? Allah diyor ki: siz de yeryüzüne inerseniz kötülük yaparsınız. Biz yapmayız, seçin gönderin aramızdan birilerini diyor melekler. Harut Marut’u gönderiyorlar. Onların karşısına çok güzel bir kız çıkıyor. Kız eğer tek Allah’ın olduğunu inkâr ederseniz sizinle birlikte olurum diyor. Melekler kabul etmiyorlar ve gidiyorlar. Ertesi gün aynı kız elinde bir çocukla karşılarına çıkıyor ve bu çocuğu öldürürseniz sizinle birlikte olurum diyor. Hayır öldüremeyiz diyor melekler. Üçüncü kez elinde şarapla geliyor kız, içmelerini istiyor, onlar da içiyorlar ve bir şart daha öne sürüyor kız; bana nasıl gökyüzüne çıktığınızı anlatacaksınız, ben de uçmak istiyorum, o zaman sizinle yatarım diyor. Melekler de anlatıyorlar sırlarını ve kız göğe çıkıp yıldız oluyor. Kızın adı Zühre; Zühre yıldızı oluyor. Zühre’nin diğer karşılığı “Venüs”. Venüs yıldızının simgesi Sümer’de İnanna. Aslında bu Harut Marut’un hikâyesi de İsrail kaynaklarından alınmış Kuran’a.
- Kuran’ın bilgi kaynağı olarak gösterdiğiniz Tevrat’ı Sumer’e dayandırdınız. Sumer dışında hangi uygarlıklardan beslenmiş Tevrat?
- Mısır, Kenan, Babil kaynaklarından çok beslenmiş Tevrat.
Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir.
- Kuran’daki ayetlerin, o dönemin Arap toplumunda yaşanan olaylarla, Muhammed’in günlük yaşamda karşılaştığı sorunlarla ilişkisi nedir sizce?
- Kuran’ın, o günün yaşantısına göre yazılmış bir kitap olduğunu görüyoruz. Muhammed çok akıllı bir adam. Sonra, yazısız milletlerde şiir çok ilerlemiştir. Araplarda şiir yaygındır. Sümer’de de eskiden kalma bir gelenek olarak şiir vardır. Muhammed’in yazdırdıkları bir tür şiirdir. Kişisel yaşantısıyla ilgili ya da toplumda yaşanan olaylarla ilgili sorunları şiirsel bir dille anlatıyor. Bu anlatılar da vahiy olarak kabul ediliyor. Ama gerçekte Muhammed’in, o günün şartlarında koymak istediği kurallardır onlar. Yaşanan olaylardır. Bir de anlattığım gibi çeşitli kaynaklardan o günün şartlarına uygun olarak yorumlanıp alınmış hikâyelerdir. Tevrat dışında İsrail yazarlarının hayal güçlerini kullanarak yazdıkları hikâyeleri de görüyoruz Kuran’da. Tabii bunlar kulaktan kulağa gelmiş Muhammed’e kadar. Ben Kuran’ı Allah’ın yazdırdığına inanmıyorum.
- Neden?
- Çünkü örneğin Tevrat’ı da Allah yazdırdı diyorlar, peki neden ona ayrı, Kuran’a ayrı karma karışık yazdırsın? Ama dediğim gibi Muhammed çok akıllı bir adam ve şair aynı zamanda. Karşılaştığı olaylara anında şiirsel bir dille yanıt veriyor. Bunları da - biliyorsunuz ki etrafında her zaman hafızlarla dolaşıyor, onlara yazdırıyor. Tabii yazı bilse, kendisi yazar diye düşünüyorum. Okumayı biliyor olabilir ama yazmayı bilip bilmediğinden emin değilim. Mesela deniyor ki bazı şeyleri taş üzerine, bazılarını ise deri üzerine yazdırmış. Sonra Kuran yazılmaya başlanınca bunlardan yararlanılmış, daha sonra bunlar atılmış. Aklında tutanlar da yavaş yavaş savaşlar sırasında ölmeye başlayınca, Kuran’ı yazmaya karar veriyorlar. Muhammed’den aktaranların etrafındaki hafızların kendilerinden bir şey katmayacakları nereden belli bunlara? Unuttukları yerleri kendi bilgileriyle doldurmadıklarını nereden bilelim? Yani Tanrısal bile olduklarını kabul etsek, bunları ezberleyen insanlar 14-15 yıl unutmadan nasıl akıllarında tutsunlar? Tabi bu nedenle Kuran’da bir sürü tutarsızlıklar görüyoruz. Örneğin, bir yerde şarap içmeyin deniyor, başka bir yerde namaza gidemeyecek kadar içmeyin deniyor. Bazı yorumcular bu çelişkileri şöyle açıklamaya çalışıyorlar: “Allah insanları yavaş yavaş bir noktaya getirmeye çalışıyor”.
Sonra kainatı yaratan büyük Allah durdu durdu da neden okuma yazma bilmeyen bir adama bunları anlattı?
Yahudiler okuma yazma biliyorlardı ama, Tevrat’ta geçen olaylar da yeryüzünde yaşanan en acımasız şeyler. Orada yazılı olan kötülüklerin Allah tarafından söylenmesi imkânsız. Ensest var, cinayet var, tecavüz var… İlk okuduğumda öyle itici gelmişti ki: Süleyman’ın oğlu babasına kızıyor ve onun bütün odalıklarını koyuyor dama ve bütün halkın önünde onlarla seks yapıyor! Bir Tanrının bunları söylemesi düşünülebilir mi? Mesela Kuran’da şöyle ibareler var: “Ben istediğimi Müslüman yaparım, istediğimi yapmam”. Peki neden?
- Kuran’ı öncülleriyle karşılaştırdığımızda dönemin koşullarını dikkate alırsak ilerici bir kitap diyebilir miyiz?
- Gayet tabii. Kanunu olmayan Arap toplumuna kanun getiriyor. Din çatısı altında halkını toparlıyor. Tabi bütün dinler zorla kabul ettirilmiş. Yahudilik de, Hıristiyanlık da, İslam da. Örneğin, İbrahim’in 350 kadar askeri varmış. O askerler kendi etrafındaki insanları bağlıyorlar. Bu yolla bir Yahudi devleti kuruluyor.
- Sümerliler en son MÖ 1800’lere kadar varlıklarını sürdürmüşler. Peki Sümerliler’e ait söylenceler Tevrat’ın yazıldığı döneme kadar nasıl ulaşmış?
- İsrail bilginleri Babil kitaplıklarından aktarmışlar. MÖ 5. yüzyılda da Babil kralı Nabukadnezar Filistin’i alınca oradaki Yahudilerin en bilginlerini alıp Babil’e götürüyor. Onlar orada boş durmuyorlar, Sümer bilginlerinin aktardıkları bilgilerden yararlanıyorlar. Bilginler Babil’den döndükten sonra Tevrat yazılmaya başlanıyor. Tevrat’ı Musa’nın yazdığı söylenir ama Tevrat’ta aynı zamanda Musa’nın ölümü de vardır. Yani bu büyük çelişki. Tevrat’ın yazılışında bu bilginlerin aktardıklarının önemi büyük.
Tufan Efsanesi, insanın yaradılışı, kaburganın öyküsü…
- Sümerliler’den alınan bu söylenceler Tevrat’a olduğu gibi mi aktarılmış?
- Hayır. Örneğin Tufan Efsanesi Sümer’den alınmış ama, Tevrat’ta abartılarak yazılmıştır. Kırk gün kırk gece yağmur yağdığı, 150 gün gemiden çıkılmadığı Tevrat’ta yazıyor. Böyle bir olay mümkün olamaz. Tufan Efsanesinin Sümer’deki orijinal hali 6 gün 6 gecedir. Bu zamanı mantığımız alıyor.
Bir başka olay da insanın yaradılışı ile ilgilidir. Adem’le Havva’nın Tevrat’ta iki tür yaradılışı vardır:
“Bir günde Allah kadın ve erkeği yarattı, 6 gün sonra yaratılma bitti.” deniyor. İkinci olarak da, yalnızca Adem’in yaratıldığı şeklinde bir anlatım var. Cennette yalnızca Adem var ve o Allah’a “Bana bir eş yarat” diye yalvarıyor.
Burada güzel bir hikâye var. Yahudiler diyorlar ki, kadının iki tür yaradılışı var.
İlkinde kadın, Adem’le birlikte yaratıldığında, Adem kadına hükmetmeye başlıyor. Buna karşı çıkan kadın “İkimiz de aynı maddeden yaratıldık bana hükmedemezsin” diyor. Hükmedilmeye karşı çıkan kadın Adem’i terk ediyor ve cin oluyor. Hırsından erkeklere sataşan bu cin Sümer’de de geçiyor.
Kadının ikinci yaradılış öyküsü ise şöyle: Yalnız kalan Adem Allah’tan bir eş istiyor. Allah “Bu kadını nasıl yaratsam da Adem’e isyan etmese” diye düşünüyor. “Adem’in gözünden yaratsam her şeyi görür; ağzından yaratsam geveze olur; ayağından yaratsam hep gezer; elinden yaratsam hırsız olur. Ben bu kadını en iyisi kaburgasından yaratayım da ona tabi olsun” diyor. Bu kaburga hikâyesi de Sümer kaynaklı.
Sümer’deki yer Tanrıçası 8 türlü bitki yetiştirir. Yenmesi yasak olan bu 8 türlü bitkiyi bilgelik Tanrısı yer. Bu 8 türlü bitki onun 8 farklı organını hasta eder. Bilgelik Tanrısını iyi etmek için Tanrıça şifa Tanrıları yaratır. Hastalıklı yerlerinden biri de kaburgasıdır. Kaburgası için de bir kadın yaratır.
Sümerce’de kaburga anlamına gelen kelime aynı zamanda yaşam anlamında da kullanılır. Bu hikâyeyi aynen alan Yahudiler kadını kaburgadan yaratırlar, adını da yaşam anlamına gelen “Havva” koyarlar.
Kuran’a bakacak olursak, orada Havva’nın adı bile geçmez. Az önce anlattığım Tufan Efsanesi bile Kuran’da parça parça anlatılır, çok da üzerinde durulmamıştır. Alıntı olduğu çok bellidir.
Sizinle yeni bulduğum bir bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Kuran’daki İhlas Suresi’nin tefsirini yapan bir araştırmacının yorumu hayli ilginç:
Kulhuvallahü Ahad: Burada Allah İslam’ın Tanrısı. Ahad Yahudiler’in ve Hıristiyanların Tanrısı imiş. Allahu Sameda’daki Samet de İslam’dan önceki bir tanrının Kenan tanrısının adı imiş. O İhlas Suresi’nin ilk surelerden biri olduğunu da iddia ediyor.
- Yani Kuran’da daha önceki Tanrılara verilmiş isimlerden söz edilmiş …
- Evet bunu Muhammed ilkin Arapların eski üç tanrısının adını söylüyor, fakat etrafındakiler buna itiraz edince değiştiriyor.
Sümer söylencelerinden Kuran’a geçen bazı örnekler..
- Baş örtme inancının kökeni Sümer’den geliyor. Sümer’de tapınaklarda rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örtülmüştür. Daha sonraları MÖ 1500 yıllarında bir Asur kralı, yaptığı bir kanunun 40. maddesi ile evli ve dul kadınları da baş örtmeye mecbur etmiş fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesini yasaklamıştır. Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınları da tapınak fahişeleri düzeyinde saymışlardır. Bu gelenek Yahudilere de geçmiş. Yahudi kadınlar evlenince saçlarını tıraş ettirip peruk ya da baş örtüsü ile başlarını örtmüşler; Hıristiyanlık’ta da rahibeler aynı şekilde başlarını örtmüşlerdir. İslam’a örtünme, erkekten kaçma olarak geçmiş. Buna karşın erkeksiz yerde Kuran okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır.
- Sümerliler kadını bir tarlaya benzetmiştir. Aynı durum Tevrat ve Kuran’da da vardır. Kuran’da Kadınlarınız sizin için bir tarladır; tarlanıza nasıl dilerseniz öyle davranın denmektedir.
- Sümerliler’de 7 sayısı çok önemli. Aynı şekilde Tevrat ve Kuran’da da 7 sayısı bolca geçer. İslam’a göre cennetin 7 kapısı var, Sümer yer altı dünyasının da 7 kapısı var.
- Sümerliler dünyadaki tüm olayların ve Tanrıların istediklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırdı. Kuran’da da aynı inanç “Levh-i mahfuz” olarak devam eder.
-Sümer Tanrılarının esas adlarının başka niteliklerine göre diğer adları da vardır.
-Babilliler bu adlardan 50’sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk’a vererek tektanrı düşüncesine doğru adım atmışlardır.
-İslam dininde de Allah’ın 99 adı, bu geleneğin bir devamı gibidir.
Yazan : Muazzez İlmiye Çığ

18 Ekim 2014 Cumartesi

EVRİM TEORİSİ

LÜTFEN OKUYUN !

Bilmeyenler veya hala araştırmakta olanlar için bu argümanların cevaplarını sırasıyla yazıyorum ;

1) Evrim teorisi maymundan geldiğimizi falan iddia etmez. Ortak bir ata olduğunu belirtir ve maymunlar, bonobolar ve şempanzeler ile kuzeniz. Bize en yakın tür ise yaklaşık 30.000 yıl önce soyları tükenmiş olan neandertallerdir. Bunlar DNA incelemeleriyle kanıtlanmıştır. Bunu diyen bir insan evrim hakkında hiç bir şey bilmiyordur büyük ihtimalle yanından usülce uzaklaşın...

2) Bu dindarların sandığı olay direk olarak A aşamasından Z aşamasına geçme. Adamlar sanıyor ki küçücük bir molekülken tesadüfen insan oldu. Böyle bir şey yoktur ve evrim aşamalı olarak ilerlemiştir 4 milyar yıldır evrim devam ediyor. 4 milyar yılı düşünebiliyor musunuz ? Bilim adamlarının tesadüf diye bahsettiği olay ise hatalardan kaynaklanan bir gelişmedir. Örneğin hatalı hücrelerin yok olması sadece hatasız olanların devamını sağlar.. hayvanlardan örnek verecek olursak . Bir aslanın ceylan sürüsünü kovaladığını düşünün en zayıf ve en yavaş olan ceylan her zaman diğerlerinden önce yakalanır. Bir de bu işlemin milyonlarca yıl sürdüğünü düşünün. Uzun süre zarfında yavaş veya ayakları kusurlu ceylanlar çıkmamaya başlayacaktır ve sadece hızlı koşan ceylanlar tesadüfen hızlı koşacak biçimde doğdukları için hayatta kalacaktır. Yer yüzünde bulunan moleküllerin birleşmesini tesadüf olarak nitelendirenler içinse : Moleküllerin birleşmesi zaten kaçınılmazdı tesadüf olan olay birleşme biçimleridir. Yani tesadüfen birleşmeleri sonucu bizim gibi organizmalar oluştu farklı şekiller için değerlendirirsek çok farklı bir organizma olabilirdik. Ayrıca '' tesadüf '' olarak bahsettiğiniz şeyin saçmalığını şu videoyu izleyerekte gayet iyi anlayacaksınızhttp://www.youtube.com/watch?v=d47GHIQd04o

3) Doğru resimin bir ressamı, bilgisayarın bir mühendisi vardır fakat yaşayan organizmalar için aynısını diyebilir miyiz ? Resim dediğiniz şey organik moleküllerden oluşmuş boyalar kullanılarak yapılan bir şeydir ve organik moleküller asla kendi kendine bir çoğalma, eşleme veya oluşturma yapamaz. Bilgisayarda aynı şekilde.. Fakat konu bize gelince, DNA kendini eşleyebilen, çift sarmal yapılı bir moleküldür. Kendi üzerinde ki hataları düzeltebilir (DNA bozulmalarına mutasyon denir). DNA kendini eşleyebiliyor ve kendini tekrar ederek %100 aynı şeklini oluşturabiliyor. Siz kalkıpta bunu organik moleküllerden yapılmış resime itelerseniz bu kesinlikle yanlıştır.. Çünkü DNA kendinin aynısı şeklinde bir DNA oluşturabilir.

Evrenin oluşumu içinde aynı sallama yapılıyor buradaki hata ise felsefede ki nedensellik ilkesinin yanlış kullanımıdır. Siz hayal edebildiğiniz her hangi bir nesne ile evreni karşılaştıramazsınız çoğunuzun aklına evren denince yıldızlar, karanlık.. vb. geliyordur. Fakat evrenin büyüklüğünü ve içinde ki milyonlarca galaksiyi asla hayal edemezsiniz ve günlük kullandığınız eşyaları, gördüğünüz olayları hayal edemeyeceğiniz bir olay konusuna iteleyemezsiniz bu durumda '' Onun bunun yaratıcısı var öyleyse evrenin de bir yaratıcısı vardır '' sözü geçersizdir.

4) Bunu diyebilen bir kişi teori/yasa/hipotez/tez'in anlamlarını bilmeyen ve sadece kendini kurtarmaya çalışan zavallılardır. Bu konu hakkında yazılacak çok fazla şey olduğundan sizi sadece şu makaleye yönlendiriyorum bunu MUTLAKA OKUYUN. Teori ve doğa yasalarının ne demek olduğunu öğrenin..http://evrimagaci.org/makale/6/

5) Bunu diyen biriyle fazla muhattap olmamanızı tavsiye ederim. Bırakın anlı şanlı osmanlı torunu olan bu kralımız kendi hayal dünyasında devam etsin.

6) Evrim zaten her canlının mutlaka evrimleşeceğini iddia etmez ki ? Ayrıca bu saçmalığı ortaya atan siteler daha doğrusu bir ' hocanın ' siteleri böyle şeyler saçmalayarak sözde evrimi çürütmeye çalışır Sadece kendilerini komik duruma düşürürler ayrıca bu ' hoca ' nın yayınladığı kitaplarda kullandığı '' aha size fosil '' dediği şeylerin bile maket oyuncak olması daha da komiktir..

7) Kambriyen dönemi evrimin dönüm noktasıdır. Kambriyenden önce sadece mavi-yeşil algler(yosunlar)'ın olduğu bir dönemde kambriyen döneminde birden çeşitlilik artmış ve algler çeşitlenmeye gelişmeye başlamıştır. Kambriyen dönemi (10 milyon yıllık bir süreç) evrimin olmadığını değil aksine evrimin olduğunu kanıtlayan çok güçlü bilgilerden biridir. Kambriyen döneminden öncesine ait bulunan fosillerde vardır zaten bunu uyduranlar sadece dindar insanların daha da bağlanmasını sağlar, kendilerini güvende hissettirir. Ateistlere böyle bir şey sunduğunda sana nasıl gülerler peki ?

8) Bunu diyebilecek kapasite olan arkadaşlara en iyi cevap susmaktır.

9) Protein kendi kendine oluşamaz diyen bir takım profesör olasılıkların çok az olduğunu ve neredeyse bunun imkansız olduğunu söylemektedir. Komik olan ise bunların sadece ardışık olasılıkları hesaplamalarıdır. Paralel hesaplamaya bakacak olursak ki evrim zaten bunu iddia eder direk bir geçişi iddia etmez. Gayet mümkün bir olasılığa ulaşıyoruz. Miller deneyinde ise farklı ortamların kullanıldığını iddia edenler için ;http://arsiv.ozgurdusuncehareketi.org/link.aspx?ID=34&alt_kategori=12

10) Burada yaratılışçıların beklediği '' ara-tür fosili '' timsah kafalı ördek, dinozor kafalı tavuk, kurbağa kafalı kaplumbağa vb.. Bu kıt görüşleri yüzünden ara-tür örneği olmadığını sanıyorlar.

Detaylı olarak ara-tür fosil örnekleri ; http://tanrivarmi.blogspot.com/2011/02/ara-gecis-formu-ornekleri-evrim-fosil.html
İnanç&Sistemleri ece