23 Eylül 2018 Pazar

Marx neden 'İşçilerin vatanı yoktur' demişti?

Marx’ın “İşçilerin vatanı yoktur” sözünü olur olmaz hatırlatanlar, iki ana gruba ayrılabilir. 
İlk grupta, bu sözün nerede ve neden kullanıldığını bilmeyenler (ya da hatırlamayanlar) bulunur. Onları da iki alt gruba ayırmak mümkün: Aslında iyi niyetli olup, yeterli öğrenme çabasını göstermedikleri için bu sözü bağlamından kopuk bir şekilde kullananlar ve Marx’ı okuyacak olsalar bile, onu bağlamından kopuk bir şekilde kullanmaya devam edecek olanlar...
 
İkinci ana grupta ise, Marx’ın bu sözü nerede ve neden kullandığını aslında gayet iyi bilmelerine karşın, onu işlerine geldiği gibi kullanmayı tercih edenler bulunur. Bunları alt gruplara ayırmak pek mümkün değil...
 
Bu söz hatırlatılarak, Marx’ın savunduğu iddia edilen şey, kabaca şöyle özetlenebilir: İşçilerin vatanı bulunmadığına göre, işçi sınıfının yürüteceği (ya da işçi sınıfı için/adına yürütülecek) mücadelenin de vatanı olmaz/olmamalı. İşçi sınıfının mücadelesi, başından sonuna, enternasyonal bir karakter taşımalı. Aynı anlama gelmek üzere, işçi sınıfı devrimcileri, ulusal ölçeğe (ve bu ölçekte yürütülen siyasal iktidar mücadelesine) ancak “ikincil” bir önem verebilir.
 
Yukarıdaki genel çerçeveyi bir kez benimsedikten sonra, artık AB’ci mi olursunuz, “dünya devrimi” olmadan elde edilen her tür kazanımı küçümseyecek bir ultra-enternasyonalist devrimci mi, yoksa yerel kültürlerin/farklılıkların korunması mücadelesinin militanı mı, orası size kalmış...
 
Marx’a dönelim... Ünlü söz, Komünist Parti Manifestosu’nda geçiyor. Ama öyle “durduk yere” değil. Başlı başına bir paragraf ya da bölüm başlığı olarak hiç değil!
 
Öncesindeki paragraf şu: “Komünistler ayrıca, vatan ve milliyeti kaldırmayı istemekle suçlandı.
 
Marx, bu suçlamaya cevap olarak yazdığı paragrafının ilk cümlesinde, “İşçilerin vatanı yoktur” diyor. Ama sonra, şöyle devam ediyor:
 
“Sahip olmadıkları bir şeyi onlardan almak mümkün değildir. Proletarya öncelikle siyasal egemenliği ele geçirmek, kendisini ulusal sınıf konumuna yükseltmek, bizzat kendisini ulus olarak kurmak zorunda olduğu sürece, hiçbir şekilde burjuva anlamıyla olmamakla birlikte, henüz kendisi de ulusaldır.” [1]
 
İşte bu kadar açık! Proletarya, “öncelikle” ne yapacakmış? Siyasal egemenliği ele geçirecek, ve bu yolla kendisini “ulusal sınıf” konumuna yükseltecek, “bizzat kendisini ulus olarak kuracak”mış. Daha doğrusu, başlangıçta, bunları yapması zorunluymuş!
 
Tabii ki, Marx’a göre... Marx’ın görüşleri beğenilmeyebilir... Marksizm karşıtı da olunabilir... Ama Marx’ın söylediklerinin tam tersinin “Marksizm” diye sunulması, en hafif deyimle, ayıptır...
 
Marx’ın derdi basit: İşçi sınıfının ulusal ölçekteki birliğini sağlamak bile fazlasıyla zorken, uluslararası ölçekli bir birliğin kurulabileceği hayaline kapılmıyor. Aklı başında bir insan olarak, aslen vatanı bulunmayan işçi sınıfının, uluslararası ölçekte birleşebilmek için, öncelikle, ulusal ölçekte mücadele yürütmesinin zorunlu olduğunu görüyor.
 
Bu paragrafta bir “dil sürçmesi” olabilir mi? Neden olmasın? Belki de Marx, aslında bambaşka şeyler düşünüyordu...
 
O zaman, okumaya devam edelim:
 
“Yukarıda, işçi devriminin ilk adımının proletaryayı egemen sınıf konumuna yükseltmek, demokrasiyi mücadele ederek kazanmak olduğunu görmüştük.
Proletarya, siyasal egemenliğini, tüm sermayeyi burjuvaziden derece derece koparıp almak, tüm üretim aletlerini devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirmek ve üretici güçler kitlesini olabildiğince hızlı bir şekilde çoğaltmak için kullanacaktır.
...
Eğer proletarya burjuvaziye karşı mücadelesinde kendisini mecburen bir sınıf olarak birleştirirse, bir devrim yoluyla kendisini egemen sınıf haline getirirse ve egemen sınıf olarak eski üretim ilişkilerini zorla ortadan kaldırırsa, bu üretim ilişkileriyle birlikte sınıf karşıtlıklarının varoluş koşullarını, genel olarak sınıfları ve böylelikle bir sınıf olarak kendi egemenliğini de ortadan kaldırır.” [2]
 
Bu da Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’nden:
 
“Sanayi proletaryası, ancak sanayi burjuvazisinin egemenliği altında, devrimini ulusal bir devrim düzeyine yükseltebilecek olan geniş bir ulusal varlık kazanır ve her biri kendi devrimci kurtuluşunun araçları haline gelen modern üretim araçlarını yaratır.” [3]
 
Kısacası, proletarya, öncelikle, kendi ülkesinde devrim yapmak, kendisini “ulusu temsil eden sınıf”, hatta “ulusun kendisi” haline getirmek zorunda. Tüm bunların milliyetçilikle bir ilgisinin bulunmadığı açık. Evet, tam bu noktada, Marx’ın da yaptığı gibi, hatırlatmak gerekiyor: “İşçilerin vatanı yoktur.” Ama, gerçek çıkarları tüm sınırların kaldırılacağı bir dünyanın yaratılmasında olan işçiler, bu hedefe ulaşabilmek için, öncelikle, ulusal ölçekte iktidara gelmek zorunda.
 
Bir yerden sonra, insan kuşkuya düşüyor, acaba bu kadar basit şeyleri yazmak okura hakaret sayılmaz mı, diye...
 
Ama “İşçilerin vatanı yoktur” sözü olur olmaz o kadar çok kullanılıyor ki, İnternet kayıtlarına (bir kez daha) geçirmekte yarar var herhalde...
 
Son olarak, Marx’ın görüşlerinin zaman içinde değişmediğini de vurgulayalım. 1871’deki Paris Komünü deneyimiyle ilgili çalışması olan Fransa’da İç Savaş’ta şunu vurguluyor:
 
“Ulusun birliği bozulmayacak, tam tersine Komün Anayasası aracılığıyla örgütlenecekti; kendisini ulusun birliğinin ete kemiğe bürünmüş biçimi gibi gösteren, ama aslında yalnızca, üzerindeki asalak bir ur olduğu ulustan bağımsız ve onun üzerinde olmak isteyen devlet iktidarının yok edilmesiyle, ulusun birliği bir gerçekliğe dönüşecekti.” [4]
 
Bir şey eklemeye gerek var mı?
 
 
Notlar:
[1] Karl Marx - Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, çev: Erkin Özalp, Yazılama Yayınevi, 5. Baskı, İstanbul, Kasım 2007, s. 28.
[2] a.g.y., s. 30.
[3] Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, çev: Erkin Özalp, Yazılama Yayınevi, İstanbul, Ocak 2009, s. 20.
[4] Almancası: “Die Einheit der Nation sollte nicht gebrochen, sondern im Gegenteil organisiert werden durch die Kommunalverfassung; sie sollte eine Wirklichkeit werden durch die Vernichtung jener Staatsmacht, welche sich für die Verkörperung dieser Einheit ausgab, aber unabhängig und überlegen sein wollte gegenüber der Nation, an deren Körper sie doch nur ein Schmarotzerauswuchs war.” (http://mlwerke.de/me/me17/me17_319.htm)
İngilizce çeviri bir miktar farklı olsa da, anlam pek değişmiyor: “The unity of the nation was not to be broken, but, on the contrary, to be organized by Communal Constitution, and to become a reality by the destruction of the state power which claimed to be the embodiment of that unity independent of, and superior to, the nation itself, from which it was but a parasitic excresence.” (http://www.marxists.org/archive/marx/works/1871/civil-war-france/ch05.htm)

9 Eylül 2018 Pazar

CHP 95 yaşında... Atatürk katıldığı son CHP kurultayında neler söyledi?

ATATÜRK'ÜN CHP 4. KURULTAYI AÇILIŞ KONUŞMASI
Atatürk'ün katıldığı son CHP kurultayı olan 4. Kurultay'ın açılış konuşmasıdır. 9 Mayıs 1935 tarihinde yapılmıştır.
Karşılarında bulunmakla haz duyduğum delege arkadaşlarımı selâmlarken; yüce ulusumuzu saygı ile anarım.
Bu anda, bundan önceki kurultayları ve partimizi doğurmuş olan ilk Sivas Kurultayını -ki iç ve dış düşmanların süngüleri altında kurulmuştur- hatırlamak, geçen on altı yılın bütün hadiselerini göz önüne getirmeği kolaylaştırır.
Uçurum kenarında yıkık bir ülke... Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar... Yıllarca süren savaş... Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için arasız, devrimler... İşte Türk genel devriminin bir kısa diyemi...
Bayanlar, Baylar!
Partimizin her kurultayı, denebilir ki, bir dönüm basında toplanmıştır. 1927 kurultayı, doğuda kopan azıyı yenerek cumhuriyetin sarsılmaz temelde olduğunun anlaşılmasına; 1931 kurultayı güvenlik ve sükûnun kesin olarak kurulmasına rastgelir. Bu kurultayımız işe, geniş ölçüde gelişim devri içinde bulunduğumuz günlerde toplanmış oluyor.
Kurultayın, yeniden alacağı ilerleme ve yükselme tedbirleriyle; vatanın yüksek yönetimini erdemli ellerinde tutan Partimizin şerefli tarihini zenginleştireceğine, şüphe yoktur.
Geçen kurultaydan bugüne kadar, kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çehresini, keskin çizgileriyle, ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, ilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını, erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir.
Türk ulusu ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslar arasında tanınır. Türk ulusuna doğunsal rengini veren bu devrimlerden her biri, çok geniş tarihsel devirlerin öğünebileceği büyük işlerden sayılsa yeridir. Bütün bu işler, Partimizin programını, özenle göz önünde tutarak başarılabilmiştir.
Tüzel, sağlık, sosyal, finans, ekonomi ve bayındırlık işlerimizde, hiç durmadan aldığımız yeni tedbirlerin iyi ve yerinde olduğuna kani bulunuyoruz.
Akdeniz'i, Karadeniz'e demirle bağladık. Anadolu'da özel şirketler elindeki bütün yolları satın aldık; İstanbul ve İzmir’de liman ve rıhtım işleri devlet eline geçti; Diyarbakır kapısındayız. Antalya'ya, Erzurum'a, kömür yurduna durmadan gidiyoruz.
Devlet Demiryolları Kurumu, bugün kendi malımız olan beş yüz milyon liralık bir işi çevirmektedir.
Sayın Arkadaşlar!
Geçen dört yılın başlıca işlevi ekonomi alanında olmuştur. Bir çok ülkeler, acunsal buhran karsısında sarsılmış ve umutsuzluğa düşmüşken biz, bu kapsal felaket önünde cüda irkilmedik. Yurdun ekonomisini yeni bir düzene yönetlemiş bulunuyoruz. Arsıulusal tecimi denkleştirerek, iç pazarı harekete getirerek kendimizi korunmağı basardık. Asıl önde tuttuğumuz iş, geniş bir endüstri programını gerçekleştirmeğe başlamak olmuştur. Bu program, tamamıyla gerçekleştiği gün, şüphesiz yurttaşın geçimi hissolunacak derecede genişleyecektir.
Tarım ve endüstri hareketlerimiz birbirini kollayan tedbirlerle yapılmaktadır. Maden ürünlerimiz, son zamanlarda bir gelişim gösterdi. Umudumuz odur ki gelecek Kurultay maden işleriyle beraber deniz ekonomisinde bugün almakta olduğumuz tedbirlerin verimli sonuçlarını vermiş olarak, toplanacaktır.
Görüyorsunuz ki arkadaşlar; yepyeni bir güdümlü ekonomi düzeni kurmakla uğraşıyoruz. Partimizin ekonomik anlayışı; bu yöndeki programımızın, yurdun ihtiyaçlarını karşılayacak ve onu az zamanda gelişmeye ve genişliğe erdirecek en iyi program olduğunu gösterecektir. Yeni öğütleriniz ve direktiflerinizle, yeniden ilerleme ve yükselme tedbirlerimizi kolaylaştıracağınıza şüphe yoktur.
Bayanlar, Baylar!
Cumhuriyetin dıs siyasada özenle güttüğü amaç arsıulusal barısı korumak ve güven içinde yaşamaktır. Komşularımızla dostluk ve iyi geçinme yolunda her gün biraz daha ilerlemekteyiz.
Sovyetlerle dostluğumuz, her zamanki gibi, sağlamdır ve içtendir. Kara günlerimizden kalan bu dostluk bağını, Türk ulusu unutulmaz değerli bir hatıra bilir. İki memleket arasında her yönden değerler, sıklaşmakta ve genişlemektedir. Sovyetler, Cumhuriyetimizin onuncu yılında, yüksek delegeleriyle şenliklerimizde hazır bulundular.
Devletlerimiz, hükümetleriyle ve uluslarıyla, her fırsatta birbirlerine nasıl inandıklarını ve ne kadar güvendiklerini bütün dünyaya göstermektedirler. Son günlerde Boğazlar meselesini ortaya koyduğumuz zaman, Sovyetlerin, bizim tezimizdeki doğruluğu ve haklılığı bildirmiş olmaları, Türk ulusunda yeniden derin dostluk duyguları uyandırmıştır. Türk-Sovyet dostluğu arsıulusal barış için şimdiye kadar yalnız hayır ve fayda getirmiştir. Bundan sonra da yalnız hayırlı ve faydalı olacaktır.
Arkadaşlar!

Geçen dört yıl içinde bir önemli hâdise de Balkan Paktı'dır. Dört devlet; kendi güvenleri için ve Balkanların, karışma ve karıştırma konusu olmaktan çıkması için içten bir kanaatle birbirlerine bağlanmışlardır. Balkanlı bağlaşıklarımızla gittikçe artan bir beraberlik ve dayanışma siyasası güdüyoruz.
Yüzenlerimizin gereklerini, kesin bir bayrılıkla gözetiyoruz. Asıl dikkate değen, Balkan Paktı’nın, daha bir yıl içinde, arsıulusal barış için büyük bir etki olduğunun anlaşılmasıdır. Balkan Paktı, gittikçe, Avrupa barışının baslıca temel taşlarından biri olmak yerindedir.
Geçen dört yılın şerefli hâdiselerinden biri olmak üzere, İran Şehinşahının, sayın konuğumuz olduğunu kıvançla hatırlatırım. Bu şahsi tanışmadan iki memleketin kazandığı faydalar pek geniş olmuştur. İki kardeş ulusun arasını açacak hiçbir mesele kalmadığı ilân edilmiş ve birbirinin bahtiyarlığından kuvvetli olmalarından başka dilekleri bulunmadığı anlaşılmıştır.
Afgan Devletinin Uluslar Sosyetesine girişini selâmlamakla bahtiyar olduk. Bu kardeş ulus ile dostluk bağlarımız mutlu bir surette ilerlemektedir.
Yakın komşularımızla ve uzak devletlerle olan ilgilerimiz, genel olarak, normal ve dostçadır. Arsıulusal ilgilerin gerektirdiği bütün değerleri ve konuşmaları kıvançla kolaylaştırıyoruz.
Arkadaşlar!
Türkiye Cumhuriyeti Arsıulusal ailenin, ancak faydalı çalışkan ve iyi geçimli bir unsuru olmak amacındadır. Uluslar sosyetesinde ciddî barış ve elbirliği isteğiyle çalışıyoruz.
Uluslar sosyetesinin, Arsıulusal güveni artıracak, geçmişten kalma hastalıkları iyileştirecek, insani sonuçlara varabilmesi baslıca dileklerimizdendir.
Arkadaşlar!
Arsıulusal durum nazik bir buhran geçirmektedir. Eski ve büyük anlaşmazlık, son çatışmalarla heyecanlı bir noktaya gelmiştir. Bugünkü yüksek insanlığın, ulusları birbirine yaklaştırma çarelerini bularak, genel güvensizliği ortadan kaldırmasını ummak isteriz.
Bununla beraber bütün dünya gidişini göz önünde tutarak dikkatli, hazırlıklı, uyanık bulunmak lüzumuna kaniiz. Gene bu kanaatlerdir ki, dostluklarımıza bağlı ve bütün ilgilerimizde iyicil bir siyasa ile elimizden geldiği kadar genel barışı kurmak istiyoruz.
Bayanlar, Baylar!
Size biraz da partimizin son yıllardaki öz hayat ve kınavından bahsedeyim. Son kurultayın parti örgütlerine vermiş olduğu çalışma yöneti çok faydalı ve verimli olmuştur. Parti üyeleri, prensiplerimizi anlamak ve yaymakta ve bütün yurttaşların sevgilerini, güvenlerini kazanmakta, kendilerinden beklendiği gibi hareket etmişlerdir. Parti seçimlerinin canlı ve özenli bir tarzda olusu, siyasal hayatımızda önemli bir ilerleyiştir. Partimizin, Halkevleriyle bütün yurttaşlara kucağını açması vatanda sosyal ve kültürel bir devrim yaptı.
Sevgili Arkadaşlar;
Cumhuriyet Halk Partisinin esas düşünce ve dileği, vatandaşları her türlü ayrılıktan korumak, onları, kendileri ve büyük Türk ulusu için faydalı kılmaktır.
Programımızda, iş bölümlerinin her birinde bulunan, yurttaşların özel ve genel asığları ve genlikleri, ayrasız, göz önünde tutulmuştur. Bu hakikatın bütün yurttaşlarca, yalın olarak, bilinmesi çok önemlidir. Bunu yurttaşlara anlatmak ve bu suretle onların sevgilerini ve güvenlerini kazanmak, parti üyelerinin kutsal ödevidir.
Türk ulusu kendisine hizmet edenleri, sürel bir surette, değerlemiş ve onlara ünvermiştir.
Son saylav seçiminde Partimizin ulusun güvenini kazanması bize, çalışmamızda yeniden büyük şevk ve kuvvet vermiştir.
Ulusa hizmet yolunda bütün varlığımızla çalışmak, parti üyelerinin bozulmaz andıdır.
Kamâl Atatürk
9 Mayıs 1935
Kaynak:https://www.abcgazetesi.com/guncel/chp-95-yasinda-ataturk-katildigi-son-chp-kurultayinda-neler-soyledi/haber-103556

5 Eylül 2018 Çarşamba

Türkiye 1945'ten itibaren adım adım Amerikan uydusu haline getirilmiştir.




1* Türkiye 1945'ten itibaren adım adım Amerikan uydusu haline getirilmiştir. Önce askeri ardından eğitim alanında sonra medya, istihbarat, siyaset, cemaat... Aklınıza ne geliyorsa her anlamda Amerikancı bir memleket haline getirilmiştir.

2* Şubat 1945'ten itibaren ABD ile imzalanan ikili anlaşmalarla birlikte Türkiye bu duruma düşmüştür. İlk anlaşma buydu. Amerikan askeri yardımı için imzalanan bu anlaşmayı, Şubat 1946 tarihli kredi anlaşması takip etti. üçüncü anlaşma ise Temmuz 1947'de imzalandı.

3* İlk anlaşma ile Amerikan yardımını kabul ettik. İkinci anlaşma ile Amerikan yardımını karşılamak için Amerika'dan borç aldık. Bu borcu ödeyebilmek için -ne alakaysa- eğitim anlaşması yaptık. Askeri yardımı finanse etmek için imzalanan kredi ile eğitimin ne ilgisi vardı?

4* Üçüncü anlaşma, alınan kredi doğrultusunda yardımın nasıl yapılacağının tespiti için imzalandı. Bu anlaşmanın girişinde yer alan cümleler Atatürk "Ya İstiklal Ya Ölüm" prensibine taban tabana tersti. Devlet, bağımsızlığını korumak için ikinci bir devletten yardım istiyordu!


5* Anlaşmaya göre bir Amerikan askeri heyeti kurulacak. Heyet Türkiye'ye gelecek. Türk ordusunu inceleyip, neye ihtiyacı olduğunu anlayacak. Heyete her türlü kolaylık gösterilecek. Hatta bu heyete rapor bile verilecek. Bir ülke, ordusunu yabancı bir heyete açar mı?


6* Bu anlaşmadan kısa süre sonra Amerikan subayları askeri heyet adı altında Türkiye'ye geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri karargahına girip çıkmaya başladılar. Verilen eğitimlerle Türk ordusunu baştan ayağa değiştirdiler.

7* Türkiye çok daha kötü zamanlarda, işgal döneminde bile Ankara'ya yabancı bir asker sokmamıştır. Atatürk, Lozan'ın en kritik zamanlarında bile dost ülke Sovyetler Birliği askerlerinin Türkiye'de bulunması fikrini reddetmiştir.

8* Üçüncü maddeye göre Türkiye Hükümeti bu anlaşma hakkında devamlı yayın yapmak zorundadır. Bu madde ile birlikte hükümet "Amerikancı yayınlar yapmayı" kabul etmiştir. Hangi bağımsız hükümet kendini bu duruma düşürmeyi kabul eder?



9* Bitti mi, hayır? Yine aynı maddeye göre hükümet Türkiye'deki Amerikan basınının yardımlar hakkında yayınlar yapmasına müsaade etmek zorundadır. Böylece halka devamlı bir "Amerikan hayranlığı" pompalanmaya başlanmıştır.


10* Devlet bu anlaşma nedeniyle bizzat kendisi Amerikancı olmak durumunda kalmıştır. Memlekette herkes ABD'yi övmeye başlamış, ABD'yi eleştirenler ayıplanmış hatta komünist ilan edilmiştir.




11* Dördüncü maddeye göre ABD yardımları asla başka ülkelere verilemeyecek ve ABD izni olmadan kullanılamayacaktır. Yani Türkiye, başka bir memleketle savaşa girmesi halinde, ABD istemediği taktirde yardımları kullanamayacaktır.



12* Nitekim 1964 yılında Türkiye Kıbrıs'a girmeye niyetlendiğinde, Başkan Johnson Türkiye'yi tehdit etmiş, verilen silahların kullanımına müsaade etmemiştir. İsmet İnönü bu nedenle müdahaleden vazgeçmek zorunda kalmıştır.





13* Altıncı maddeye göre ABD başkanı istediği zaman yardımları kesebilecek, yardımların kullanılmamasına karar verebilecektir. Hangi bağımsız ordu, mukadderatını başka bir ülkenin eline bu şekilde bırakabilir? Bu maddeler Türk ordusunu ABD'ye bağımlı hale getirmiştir.


14* Anlaşmayı Türkiye adına dışişleri bakanı Hasan Saka imzalarken, ABD adına büyükelçi imzalamıştır. Anlaşma 5 Eylül 1947'de Resmi Gazete'de yayınlanmış, Hasan Saka 10 Eylül'de Başbakan yapılmıştır. kaynak:

,

15* Bugün, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bir kaç ABD'li askerin eline düşüren o rezil anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihin yıl dönümüdür. Türk genci, başarıları gibi tarihindeki rezil hadiseleri de bilmek zorundadır.

16* Bu anlaşmadan sonra ABD yardım heyeti Türkiye'ye adeta çöktü. Türk ordusunu yeniden şekillendirip, kurumlar kurdular. Kurumlarda çalışacak askerleri ABD'ye götürüp eğittiler. Kurumları CIA tarafından finanse ettiler. Bazı kurumlar gizliydi. Başbakanların bile haberi yoktu.

17* Gizli kurumun bünyesindeki istihbarat elemanları ve askerler bilinmiyordu. Bu kurum, Türkiye çapında denetimsiz şekilde eylem yapbiliyordu. Talimnamesi ABD'deki talimnameden çevrilerek yazılmıştı.

18* Kurum, 1950-1979 yılları arasında 19 bin 193 eleman eğitti. Sağ sol olayları, 6-7 Eylül olayları, Kanlı 1 Mayıs olayları hatta belki de Maraş, Çorum katliamları. Bir çok suikast... Aydınlanamayan hemen her hadise altında aynı kurum olabilir.

19* Türkiye ile ABD 1974 yılında bozuşunca, kurum parasız kaldı. Çünkü ödenek CIA'dan geliyordu. Genelkurmay Başkanı, Başbakan Ecevit'e başvurdu ve örtülü ödenekten para istedi. Ecevit nedenini sorduğunda adını hiç duymadığı kurum hakkında ilk kez bilgi sahibi oldu.


20* ABD Türkiye'de ülkenin başbakanının dahi bilmediği bir kurum tasarlamış, kurmuş, eğitmiş, kullanmış, finanse etmişti. Ecevit'ten istenen para ise "örtülü ödeneğin neredeyse tamamına" tekabül ediyordu. Türkiye böyle böyle bu hale geldi.

21* Ecevit kurum hakkında ayrıntılı bilgi istedi. Genelkurmay başkanı ve kurumu yöneten "paşa" ile bir iki subay Ecevit'i bilgilendirdi. Ecevit bu işin peşine düşmek istediyse de başbakanlığı kaybedince mesele sekteye uğradı.

22* Ecevit 1978 yılında yeniden başbakan olunca ilk iş bir savcıya talimat vermek oldu. Savcı derhal işe koyuldu. Kurum ve daha fazlası hakkında rapor hazırladı. Rapora göre kökü dışarıda bir örgüt Genelkurmay ve MİT'e sızmıştı.

23* Yine rapora göre kökü dışarıda bu örgüt, CIA ve (ikili anlaşmalar neticesinde kurulan) Amerikan yardım heyeti tarafından hem yönetiliyor hem de finanse ediliyordu. Savcı çok ileri gitmişti. Öldürüldü.



24* Örgüt önceki yıl Ecevit'e de suikast girişiminde bulunmuştu. Ecevit tesadüfen kurtulmuştu. ABD'nin ülkedeki bu gizli faaliyetleri kovalanırken, Türkiye de ekonomik krize düşüyor, sokaklar kan gölüne dönüyor, memleket adım adım iç savaşa sürükleniyordu.


24* Dönemin Başbakanı Ecevit, bizzat anlatıyor. İyi dinleyin.

25* Ecevit kurumun peşine düşmeye başladıktan sonra suikaste uğradığında kullanılan silah TSK'da örneği olmayan bir silahtı. Çünkü CIA tarafından ikili anlaşma kapsamında verilmişti.


26* Ecevit uyanmaya ve çabalamaya başladıkça ülkeyi yönetemez hale geldi. Ekonomik kriz, sağ sol olayları, katliamlarla birlikte memleket rayından çıktı. Önce hükümeti kaybetti. Sonra 12 Eylül'de darbe geldi.



27* Ecevit yeterince güçlü değildi. Devlet kurumları kontrolünde bulunmuyordu. Halk tarafından yeterince destek görmedi. Buna karşında ABD hemen her devlet kurumunda, sağ ve solda, istihbaratta, medyada bulunuyordu. ABD için Ecevit'i aradan çıkarmak kolay olmuştu.


28* ABD tüm bu kontrolü, gücü 1945'ten itibaren imzalanan ikili anlaşmalar sayesinde elde etmiştir. Bu nedenle "ikili anlaşmaların" üzerinde sık duruyorum. Her şey anlaşmalarla başladı. TSK'da, MİT'te, eğitimde, siyasette, cemaatlerde.. Bu ikili anlaşmaları bilmek zorundayız.

29* Kurum sadece istihbarat ve orduda etkili değildi. Aynı kurum, 1965 yılında Malatya ve Erzurum'da dernek kurdurdu. Bu dernekler sayesinde dini çevrelere sızmaya başladı. ABD kontrolünde kurulan derneklerin kurucularından biri:


























30* Bu adam Fetullah Gülen'dir. Bu adam ABD güdümlü Kurum gözetiminde devlete bulaştırılmış bir virüstür! 31* Gülen'i uluslararası çevrelere entegre eden isim ise, başka bir partinin genel sekreteridir. ABD, güdümündeki tiplerle Türkiye'yi örümcek gibi ağlarla örmüştür. Sağda, solda, orduda, istihbaratta, cemaatlerde her yerde!



32* Hemen arkalarında bulunan genç ise Tuncay Güney'dir. Güney, Ergenekon operasyonlarında tanıklık yapan ve şerefli Türk askerlerini Gülenci savcılarla birlikte hapse tıktıran kilit isimdir. Yıllar sonra hepsinin kurgu olduğunu açıklamıştır.



33* Uğur Mumcu, çok defa bu konulara girmişti. Öldürüldü.



35* Yıllar sonra 15 Temmuz'da yeni bir girişimle Türkiye'yi ele geçirmeyi deneyenler bu defa başarısız oldu. 1945'ten sonra memlekete çöken yapılanma ve onun emrinde çalışan ordu-cemaat-istihbarat elemanları hapse tıkıldı.


36* Kavgada taraflar hep belliydi. Particilik, siyaset, sağ, sol, türban gibi ayrımlarla birbirine düşürülmüş toplum bunu görememiştir. Oysa Gülenci Zaman gazetesi ve Altanlar, Uğur Mumcu'ya saldırdığında her şey çok basit ve netti.




37* Türkiye'yi yönetenler "ne olursa olsun" 1945 ve devamında memlekete yerleşen ABD hegemonyasını "onlarla anlaşmadan" ittifak yapmadan, stratejik müttefik olmadan, tamamen yok etmek ve ona hizmet eden yerli tipleri süpürmek zorundadır. Aksi halde tüm çabalar boşa gitmiş olur.



38* Unutmayın! Her şey 1945'te başladı. 1947'de gelişti. Tüm melanetin, belanın kökü buradadır. Bilin istedim. Bugün yıl dönümüzdeyiz.


39* Son söz: Bu denklemde en önemli şey "parti, seçim, iktidar vs" değildir. En önemlisi toplumun uyanmasıdır. Toplum uyanırsa karşısında kimse duramaz. Bu nedenle en çok korkulan şey toplumun uyanmasıdır. UYANIN!


Uyanmış bir milleti durdurmak mümkün değildir. Bu nedenle kimse bir milleti karşısına almaya cesaret edemez. Türk milleti uyandığı vakit, onu hiç bir güç durduramayacaktır.

4 Eylül 2018 Salı

EĞİTİMİN, İSMET İNÖNÜ GERÇEĞİYLE BAŞLAYAN VE GÜNÜMÜZE UZANAN SERÜVENİ...


1* Türk eğitim sisteminin bozulması öncelikle Atatürk'ün ölümü ile başlar. İsmet İnönü tarafından 11 Kasım 1938'de İçişleri Bakanı yapılan Refik Saydam "Devlet A'dan Z'ye bozuktur" demiştir.
1941 yılında ise Atatürk tarafından yazdırılan kitaplar müfredattan kaldırılır.
2* İnönü, 2. dünya savaşının sonlarına doğru çok ölümcül diplomatik bir hata yaptı. Rusların yenileceğini düşünerek Almanlarla gizli görüşmeler gerçekleştirildi. Ruslar Berlin'e girdiğinde bu diplomasinin tüm evraklarını ele geçirdi.
Böylece Türk-Rus dostluğu çöktü.
3* Ruslar savaşın ardından Türkiye'den toprak talebinde bulununca, İnönü çareyi ABD ittifakında aradı. ABD fırsatı çok iyi değerlendirerek Türkiye'yi adım adım avucuna almaya başladı.
İlk anlaşma 23 Şubat 1945'te imzalandı ve Amerikan ajanları Türk ordusuna sızmaya başladı.
4* Bu anlaşma ile birlikte bir Amerikan heyeti Türk ordusunu inceleyip lazım olan silah/cephane listesini çıkarmak Ankara'ya geldi. Amerikan heyetinin oluşturduğu listedeki silahların alınabilmesi için 27 Şubat 1946'da 10 milyon dolarlık kredi anlaşması imzalandı.
5* Bu anlaşmayla alınan kredinin nasıl ödeneceğiyle ilgili olarak 6 Aralık 1946 tarihli yeni bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşmaya göre ABD borç karşılığı Türkiye'de kullandığı gayrimenkulleri satın alabilecekti.
Evet yanlış anlamadınız. Binalar ve arsalar ABD'ye satılacaktı!
6* Kanunlara göre yabancılara taşınmaz satılması mümkün değildi. Fakat anlaşmanın 2. maddesine göre Türkiye satışın gerçekleştirilebilmesi için gayret sarf edecekti.
Hükümet yasağa takılmamak için 10 Şubat 1947'de yeni bir kanun çıkardı ve gayrimenkullerin satışı sağlandı.
7* 10 milyon dolarlık kredinin ödemeleri 1947 senesinde başladı. Fakat Türkiye borçlarını aksattı. ABD bu duruma karşı 10 Şubat 1947 tarihinde yeni bir anlaşma önerdi: EĞİTİM ANLAŞMASI!

8* Anlaşmaya göre Türkiye parayı ABD'ye ödemek yerine TC Merkez Bankası'nda bir hesap açıp oraya ödeyecek, ABD bu parayı EĞİTİM ANLAŞMASI hükümlerine göre dilediği gibi kullanacaktı.
9* Para, 4'ü Türk 5'i Amerikan olan 9 kişilik EĞİTİM KOMİSYONU tarafından çoğunluk esasına göre (Yani ABD lehine) alınan kararlar doğrultusunda harcanacaktı. Komisyon, 27 Aralık 1949 tarihli anlaşmanın imkan verdiği tüm hak ve yetkilerle ilgili karar verme hakkına sahipti.
10* Anlaşmaya göre komisyonun bir çok yetkisi bulunuyor. Komisyon ABD'den seçilen öğrencilerin Türkiye'de eğitim, araştırma, öğrenim ve diğer eğitim faaliyetlerinde bulunmasını sağlayabiliyor.
Dikkat edin "ve diğer eğitim faaliyetleri" hükmü bulunuyor.
11* Bu "ve diğer eğitim faaliyetleri" hiç de masum değil. Çünkü sınırsız bir kapsamı bulunuyor. Komisyon ABD'den "öğrenci adı altında" getireceği herkesi memlekette araştırma ve akla gelebilecek her türlü "eğitim" faaliyeti altında kullanabilme yetkisine sahip oluyor.
12* Üstelik ABD dışişleri bu öğrenci görünümlü tipleri her türlü finanse etme yetkisine sahipti. Komisyon ayrıca Türkiye'de burs vermek, burs vermek için memur tayin etmek gibi haklara sahipti.
Paraları ABD dışişleri karşılayacaktı.
13* Komisyon ayrıca her sene ABD dışişleri bakanına rapor sunma hakkına sahipti. Türkiye sınırları içerisinde tamamen denetimsiz şekilde memur tayin edebilen, öğrenci adı altında üniversitelere ajan yerleştirebilen ve her yıl rapor vermek hakkında sahip bir komisyon!
14* ABD Türkiye'ye silah satıyor. Bunun için 10 milyon dolar borç veriyor. Borcu geri alabilmek için de eğitim anlaşması imzalayıp tam donanımlı bağımsız bir "eğitim komisyonu" kuruluyor.
Anlaşma 18 Mart 1950'de 18116 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanıyor!


15* Komisyon 1950 yılında derhal harekete geçip ilk nesil öğrencileri alıp ABD'ye gönderiyor. Genç Sami, o yıl ABD'ye gönderilenlerden biridir. Okulu bitirir bitirmez ünlü Morrison Şirketi'nde çalışır. 1953'te geri döner ve Seyhan Barajı proje müdürlüğüne atanır.
16* Sami sadece 2 yıl sonra 1955'te DSİ müdürü olur. Hızlı yükselir. Türkiye 1960'larda darbeye yürürken, Sami yeniden ABD'ye gidiyor. Çalışıyor. Ve darbeden sonra Türkiye'ye geliyor. Kısa süre içerisinde Demokrat Parti'nin devamı olarak kurulan Adalet Parti'sinin başına geçiyor!
17* 1955'te kimsenin tanımadığı Sami, DSİ müdürü yapıldı. On yıl sonra aynı Sami, 1965'te başbakan oldu. Kimse bu kadar hızlı yükselmemiştir. Ama Sami, istisnadır!
Tam adıyla, Sami Süleyman Demirel!


18* Demirel'den iki yıl sonra 1952'de bu kez Halil ABD'ye gönderilir. Demirel 1965'te başbakan olunca, Halil'i danışmanı olarak yanına alır. Kısa süre sonra Halil'i 1967'de Devlet Planlama Müsteşarı yapar.
Halil de hızlı yükselmektedir!
19* Demirel 60 darbesinden önce ABD'ye gitmiştir. Halil de 1971 muhtırasından önce ABD'ye gider. Dünya Bankası'nda çalışmaya başlar! Başbakan olan Demirel kendisini yine DPT'ye atar.
Bu esnada Dünya Bankası'nda görevli olan Kemal, Türkiye hakkında rapor yayınlar.
20* Raporu hazırlayan Kemal 1949'da doğdu. İngiltere'de okudu. Sonra ABD'ye geçti. Kemal'i 1973'te ODTÜ'ye geldi. Ecevit'in danışmanı oldu. Sonra Dünya Bankası'na geçti. Yayınladığı raporda Türkiye'nin sanayiyi bırakıp tarıma yönelmesini, IMF ile anlaşmasını öğütlüyordu.
21* Kemal'in raporunda yayınlanan çoğu öğüt 24 Ocak 1980 kararları ile kabul edildi. Kararları Halil yazmıştı. 12 Eylül'de darbe olunca herkes hapse atıldı. Ama Halil serbestti. Kenan Evren onu darbe hükümetinde bakan yaptı. 22 ay boyunca görevini sürdürdü.
22* 1983 yılında seçimler yapılacaktı. Kenan Evren eski siyasetçilere izin vermiyordu. Sadece 2 asker kökenli siyasetçi parti kurabildi. Halil bu esnada ABD'ye gitti. Döndü, parti kurdu. Evren izin vermişti.
Seçimi Halil kazandı, başbakan oldu. Tam adıyla: Halil Turgut ÖZAL!


23* Eğitim anlaşması imzalandıktan sonra ABD'ye gönderilen öğrenciler bir şekilde devlet kademesine getiriliyor, hızla yükseltiliyor ve hatta bir şekilde başbakan olabiliyordu.
Arkadaşlar, bu komisyon hala aktif şekilde faaliyetlerini sürdürüyor!
23* Eğitim anlaşması imzalandıktan sonra ABD'ye gönderilen öğrenciler bir şekilde devlet kademesine getiriliyor, hızla yükseltiliyor ve hatta bir şekilde başbakan olabiliyordu.
Arkadaşlar, bu komisyon hala aktif şekilde faaliyetlerini sürdürüyor!

24* Türkiye'nin Sovyet tehdidi ile ABD'ye yanaşıp silah alabilmek için kullandığı kredinin geri ödenmesi kapsamında kurulan bir tam donanımlı eğitim komisyonu, aradan geçen 68 yıla rağmen hala ayakta, tuhaf değil mi?


25* Bugün artık Sovyet tehdidi bitmiştir. Türkiye güçlenmiştir. Silah anlaşması da, borç da kalmamıştır. Buna rağmen kurulan eğitim komisyonu neden hala aktiftir?
Türkiye bu komisyonu dağıtıp daha iyi şartlarda, daha haysiyetli maddelere sahip bir anlaşma yapamaz mı?
26* ABD bunu sadece Türkiye'de değil, dünyanın bir çok noktasında yapmıştır. Eğitim kanalıyla, sızmak istediği ülkede devşirmeler yetiştirmiş, onları sağladığı güçle yüksek mevkilere çıkarmış ve kullanmıştır.
Haritaya iyi bakın. Her bir nokta, bir eğitim komisyonu!

27* ABD, dünyanın çeşitli ülkelerinden bulup yetiştirdiği kişileri o ülkelerde başa getirmiştir. Afganistan, Kolombiya, Kenya, Yeni Zellanda hatta Fransa'da bile!
Listeye çok iyi bakın!

28* Sadece liderler değil, bakanlar, müsteşarlar, emniyet müdürleri hatta generaller... Bir çok yönetici, ABD'nin eğitim komisyonu adı altında çalışan teşkilatlar sayesinde eğitilip mevki sahibi yapılmıştır.

29* Bu arada... 1970'lerde Türkiye'ye öğütler yazan Kemal'i unuttuk. Kendisi yıllar sonra IMF'nin emriyle bakan olmuştur!
Tam ismiyle, Kemal Derviş!
30* Uluslararası Kalkındırma Fonu başkanı Richard Podol 1975'te bakın ne söylüyor:
Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmemiş bir yönetici kalmamıştır. Yardım kuruluşu tüm gayretleri bu gruba yönlendirmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecilerini DEVŞİRMEK gerekir.






(alıntıdır)
CON SINOV@lordsinov