1 Aralık 2020 Salı

ATATÜRK KİMLERLE Mİ SAVAŞTI?

 


ATATÜRK KİMLERLE Mİ SAVAŞTI?   

Atatürk işgal edilmiş yurdu düşman ordularını yenerek zaferle kazanmanın sonrasında asıl savaşı;

Halkı sömüren tefeci bezirganlarla, çıkarcı köy ağalarıyla,

Her yeri sarmış dinci yobazlarla, 

Cahil ve eğitimsiz ümmetlikten birey olamamış toplumla..

Fabrika olmadığı için ,fabrikalar kurup üretim yapmak için.

Sanayi, tarım ve hayvancılık yok ve kendi kaderine terk edilmiş Anadolu'yla.... 

Emperyalizme karşı savaş kazanılmış ama Bunu özümseyecek halk yok, bilinç yok..

Zaman kısıtlı, para yok, nitelikli insan gücü yok, 13 milyon insanın yüzde biri okuma yazmayı biliyor.

Tüm dünyada milliyetçilikten öte faşizm yükselmekte, Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini , İspanya'da Franko..

Halife ol, Amerikan mandası olalım diyenlere, 

"EFENDİLER YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDİYORUZ" diyendir.

Atatürk'le yola beraber çıkanlardan Kazım Karabekir'in önderliğinde "Misakı Milliye sınırları içinde doğmayanların  Milletvekili ve Cumhurbaşkanı" olamayacağına dair anayasa yapılması ve Atatürk'ün meclise sokulmaması istenebiliyor.  

Bir yanda İttihatçılar ki Enver paşa Kafkasya'da, diğer yanda içerde uzantılarıyla..

Cumhuriyet kuruluyor  tüm olumsuzluklara karşın ve 15 yıllık ömür ki bunun da 5 yılı hasta...

Mustafa Kemal Paşa’nın zaferden sonra 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere yapmış olduğu konuşmasında eğitimle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Görülüyor ki, en önemli ve verimli görevimiz eğitim islerimizdir. Eğitim islerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek fikir olarak ilkeli bir program üzerinde çalışması gereklidir." diye seslenerek,

"Bozkırın ortasında kurulmuş bir köylü cumhuriyeti" olarak tanımlanan Anadolu'yu.  

Köyün, dolayısıyla memleketin eğitim yoluyla kalkındırılması hamlesini önce Mustafa Kemal, sonra da onun direktifleri ile Mustafa Necati, Reşit Galip, Saffet Arıkan, Hasan Ali Yücel, H. Fikret Kanat, ve İ. Hakkı Tonguç gibi eğitimciler başlatmışlardı

Köy Enstitüleri Kanunu'na göre, enstitülerin görevi sadece köy öğretmeni yetiştirmekle sınırlı kalmayıp, öğretmenle birlikte sağlık görevlileri, teknisyenler gibi meslek elemanları yetiştirmekti. Köy Enstitüleri, kuruluş amaçlarının çok üstünde bir başarı göstermişlerdir. Köyün, kırsal alanlarda yaşayanların sorunlarını ortaya koyan ilerici bir kuşağın yetişmesini sağlamışlardır.

Ancak, Eğitilmiş toplum, kalkınabilir. Çağdaş medeniyete ulaşabilir.

Ozanca 01.12.2020


ATATÜRK'Ü Bİ YERE İNDİRİN!..



 ATATÜRK'Ü BİR YERE İNDİRİN!..

Atatürk, senin de olduğun gibi insandı, duyguları, zekası,sevdası, acıları, sevinçleri, korkuları, korkusuzlukları olan bir bir insan olup,

Her insan gibi güzel olanları sever, estetik değerleri vardı.

Güzel giyinmeyi, sohbeti, rakı içmeyi severdi 

Senin de yaptığın gibi terk etti, terk edildi, pişmanlıkları oldu/olmadı, Belki gözyaşlarını göstermedi, belki yalnız kaldığında hıçkırarak ağladığı olmuştur her insan gibi.

Bir daha yapmam dediği hataları,Doğru verdiği kararlarında sevinci olmuştur senin, benim gibi.

Hayalleri, hayal kırıklıkları vardır olcakta   

Yanlışınız, yanılgınız yada öteden beri öğretilmeyen ,

Atatürk'ün önce  bir insan olması,

Tercihi; kendisinin hayal ettiği  çağdaş, bilimsel, rasyonel akılla  yönetilen bir ülke de diğer insanların da özgür, demokratik değerlerle  yaşamasını istemesi ideali için kendi ömrünü vermesi ve başarmasıdır.

ATATÜRK İNSANDI,YENİLİK VE ÇAĞDAŞ YAŞAM İÇİN SAVAŞAN BİR DEVRİMCİ ÖNDERDİ O KADAR...

Ötesi ise ;

PUT DEĞİLDİ...

Kendinden sonrası için,

"Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz." diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk,

Yeni Mustafa Kemal'lerin yetişmesini istiyor. Ancak kendisini ilahi kudret yapıp, putlaştırarak göklere çıkartırsanız gençlik ona erişemem endişesiyle yarışı bırakır...

Ozanca - 01.12.2020


30 Kasım 2020 Pazartesi

İnsanlar Ağaç Kökü mü Yiyecekler?.





Akp hükümeti Kovit19 pandemisi için bugün bir takım tedbirler alıp, TV'ler den halka ulaştırdı


Bu tedbirleri alan devlet, iş güvencesi olmayan işsiz kalan insanları ve dükkanı kapatılan küçük esnaf için tedbir alıp geçinebileceği ücreti veremez mi?

Aşağıda vergileri silinen şirketleri paylaştım.
Milletin A.ına koyacağız diyen Cengiz İnşaatın borcu silinirken,

işsiz kalan vatandaşlar ile dükkanı kapatılan küçük esnaflar milletin çoğunluğunu oluşturduğuna göre Cengiz İnşaatın o sözünün pratikte gerçekleştirmesi mi bekleniyor?..
Cuma günü 21.00'den Pazartesi 05.00'e kadar süren karantinada yukarıda belirttiğim insanlar ağaç kökü mü yiyecekler?.
Sosyal devletin tanımı değişti?



Neden sabah 05.00'e kadar mesai saatleri sanayi bölgelerinde sabah 7'ye çekildi diye mi?
Yoksa, Sabah namazının cami de kılınması için mi?
Sabah 05.00'den akşam 21.00'e kadar bulaşmaması için Kovit19 pandemisiyle anlaşmanız mı var?..
Ya 14 yada 21 gün tam karantina uygulayarak halkın ihtiyaçlarını karşılayacaksınız, yada bu tiyatro çözüm olmayacak...
Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça!..




Ozanca - 30.11.2020

COVID-19 AŞISI, DEVŞİRME VE KOBAY!….



Yazan: Prof.Dr. Alişan Yıldıran

Tarihde ilk defa osmanlıların keşfedip, başarı ile uyguladığı devşirme sistemi ülkemizin müslüman – türk vatanı haline gelmesinde mühim bir yer işgal eder (1). Sistemin başarısının en bilinen numunesi Sokullu Mehmet Paşa’dır.

Bu sistemi daha sonra bizatihi bizden alıp bize karşı başarı ile başka odaklar kullanmışlar ve 1908’de bile beş milyon kilometrekare olan topraklarımız mendil kadar bile bırakılmamışdır. Bunun zihnî açıdan son örneğini 2016’da yaşadığımızı da hatırlatmak isterim.

Tıp ilminin gelişmesinde şüphe yok ki en mühim araç aşılar olmuşdur, bunu temin için kullanılan en mühim malzeme ise immünolojik ve genetik sonuçlar alınmasını sağlayan deney hayvanları (2) yani kobaylar gine domuzu, sıçan, fare, maymun ve bizatihi insandır (3). Yüzmilyonlarcasının telef edilmesi bahs-i diğer…

Bildiğiniz gibi 2020 senesi; tarihde hiç görülmemiş, bir cihan harbi mesabesinde, bütün devletleri ve toplumları ilgilendiren, etkileyen, belki de ‘great reset’ denilmesini hak edecek iktisadi bir dönüşümü temin edecek sun’î bir salgın ile sona ermek üzere…

Ne hikmetse ABD seçimlerinden bir kaç gün sonra bu salgının aşısının bulunduğu ve aşı olan kişiyi %90 ihtimalle bir yıl koruyacağını vaad eden türk asıllı alman bilim adamı tarafından bulunduğu açıklandı. Ne tesadüf tam da başkan Trump’ın öngördüğü, tam da iki gün evvel Ergün Diler’in Washington-Berlin çizgisi dediği gibi!….


Evvela bu türk asıllı alman bilim adamını ‘webofknowledge’a soralım (Şekil 1);

175 makale 15 derleme, 6000 küsur atıf, h-indeksi 34, müthiş!!! Ama o da ne, ilk makalesi daha sadece 2006’da çıkıyor, 2011’e kadar sadece 19 makalesi var. aşıyı bulduğu, kurucu idarecisi olduğu Biontech (hayat için yeni teknoloji diyebiliriz) şirketi 2008’de Bill Gates’in de desteği ile kuruluyor. Allah (tövbe mi demeli bilemedim) yürü ya kulum demiş…

Şekil 1: webofknowledge’da ‘sahin ugur’ diye aradığımda, makale ve derlemeleri seçdiğimde çıkan tablo.

KAYNAK

Şimdi hayat için yeni teknoloji üreten şirket Biontech’i ele alalım (4); heyecan verici şirketin sitesinde çağımızın en mühim hastalığı kanseri immün sistemi manipüle ederek tedavi etmeye çalışan fixvac dedikleri bir çeşit aşı görülüyor. Bu da müjdesini verdikleri Sars-Cov2 aşısı gibi mRNA teknolojisi ile çalışıyor. Belirli bir antijeni (duruma göre kanser, veya virüs) tesbit edip bu antijeni hastanın dendritik hücreleri içine bir çeşit lipid nanopartikül vasıtası ile sokup, bol mikdarda istenilen antijenin üretilmesi ile; hastanın mevcut immün sisteminin bu antijene innate ve adaptif cevaplar husule getirilerek tehdidin ortadan kaldırılması hedeflenmekdedir (4). Henüz başarılı oldukları tek bir kanser türü olmasa da ne gam!…

Daha evvel fakirin basitçe anlatmaya çalışdığı (5, 6) askerî bir sistem olan immün sistemi hatırlayınız. Zihninizde canlanması için linkdeki videoyu da takdim ediyorum (7).

Devşirme sistemi, hücrenin kontrolünü ele alan ve daha evvel olmayan bir proteini ürettiren bu yeni tekniğin ilk örneklerinden biri yine Almanya’da melanomda denenmiş fakat başarılı olmamış (8).

Bu tekniği anlatan güzel bir derlemeden öğrendiğime göre, daha evvel denenen DNA aşıları insertional mutagenesise yani sonuçda kansere sebeb olduğu için terk edilmiş ve bu sisteme geçilmiş (9). Seçilen antijenin sentezlenmesini temin edecek olan mRNA kalıbı in vitro transcription bioreactor denilen bir protein amplifikasyonu ile üretiliyor. Üretilen bu mRNA de bir protein olduğu için normalde vücuda girer girmez immün sistem tarafından yok edileceği için bu mRNA proteinini husule getiren bloklar psödoüridin denilen bir madde ile immün sistem tarafından tanınamaz hale getiriliyor. Hedeflenen antijen sadece bir kaç gün ürettiriliyor ve hem mRNA, hem de hem de hedef antijen bir kaç gün içinde ortadan kalkacağı için (mantıksız!) yan etki görülmeyeceği vaad ediliyor. Üstelik nerede ise her derde deva olabilecek bir teknik imiş (9).

Yeni yayınlanan başka bir derlemede ise konunun zaman çizelgesi çıkarılmış (10).

Şekil 2. mRNA teknolojisinin gelişimi özetlenmiş, henüz ortada HİÇ BİR insan denemesi yok (10)!

Bu derlemede (10) mRNA teknolojisi pek çok hastalığın tedavisi için güçlü bir platform olduğu söyleniyor, satır arasında ise bilhassa otoimmüniteye yol açabileceği belirtilmiş, herhangi bir yerde bahsedildiği görmedim ama abd-i acizin kanaati lenfoid dokuda germinal merkez mimarisinin bozarak lenfomaya, glomerül bazal membranına çökerek nefritik/nefrotik sendroma yol açması beklenmelidir.

Gelelim Biontech’in mRNA tekniği ile SARS-Cov2 diken proteinini antijen olarak üretilmesi esasına dayanan meşhur aşısına. Şirketin CEO’u türk asıllı alman vatandaşının ilk isim olduğu, meşhur aşı firması Pfizer’ın maddi ve manevi desteği ile 23 Nisan-22 mayıs 2020 arasında sadece 72 (yazı ile yetmiş iki) gönüllüde yapılan çalışmanın verileri (11) 23 Haziranda toplanmış, salgın ne zaman başlamışdı? Hazırlanan aşı 1, 10, 30 ve 50 mcg olarak iki doz 60 kişiye, 60 mcg olarak tek doz 12 kişiye uygulanmış. Denekler yan etki açısından sadece yedi gün takip edilmiş (aynı geleneksel eski aşılarda uygulanan hile), ciddi yan etki görülmemiş. Yorgunluk, kırgınlık, ateş gibi bulgulara CRP de artış ve lenfopeni de eşlik etmiş, ama bunu aşının etki mekanizmasına bağlamışlar.

Aradan geçen yaklaşık altı ayda bu 72 deneğin başına neler geldiğini öğrenme ihtimalimiz maalesef yok tabii…

Ortada mukayese edilebilecek daha fare deneyleri yeni yayınlanmış sadece bir aşı var (12). Salgın şartlarında, insanî maksatlarla insanlarda da bazı denemeler yapılabilir tabii, ama Avrupa Birliği’nin üç gün evvel biontech aşısı siparişi vermesi (13) biraz acele edilmiş olduğunu telkin etmekdedir.

ABD’nin her türlü ahlaki kaygıyı bir tarafa bırakmış Operation Warp Speed’i (hızlı çözüm manasında) bile bu kadar aceleyi karşılayamamış durumda (14).

Genetik materyalde olduğu gibi -80 derecede muhafaza edilmesi gereken bu aşının (15) dünyanın en iyi aşı tevzi, tatbik ve muhafaza sistemine sahip ülkemizde (neden acaba) bile saklanması ve uygulanmasının fevkalade zor olduğu teslim edilmelidir.

mRNA teknolojinin muhtemel yan etkileri arasında Ahmed Rasim hocanın da isabetle işaret etdiği antibody dependent enhancement (basitçe antikor iltihabı diyebiliriz) gelmekdedir. Daha evvel rsv ve deng humması aşılarında ortaya çıkan ağır yan etkilerin bu aşılarda ortaya çıkması beklenmelidir (16).

mRNA teknolojisinin hedef antijen için kullandığı mRNA’yin imha edilmesini önlemek için kullandığı psödouridin ise daha evvel patolojik durumlarda (HIV, mitokondriyal miyopati, sideoblastik anemi, diskeratozis konjenita) (17) tesbit edilmiş olup, mezkur aşının uzun vadeli yan etkilerinden sorumlu olacağı düşünülebilir.

Kısa bir süre evvel son derece iyi korunan ve geç de olsa maske kullanmaya başladığı halde Covid-19’a yakalanan Başkan Trump’a uygulanan, bir iki gün sonra ayağa kaldıran tedaviyi de anlatmadan olmaz. Daha evvel prematüre bebeklere palivizumab, rh uyuşmazlığında gebelere rhogam uygulamasında yapıldığı gibi bu hastalıkda (bütün enfeksiyon hastalıklarında kullanılabilecek daha güvenilir bir teknik olduğu kanaatindeyim) da kullanılmaya başlanan rekombinant monoklonal antikorlar gelişdirilmiş durumda (18).

Hoca Ahmed Rasim’in dediği gibi gelelim neticeye;

Bir: Bütün bu işlerde bir yanık kokusu var!

İki: Bu aşıyı bırakınız evvela ABD, Avrupa Birliği denesin (Kobay mevzuu).

Üç: mRNA teknolojisi heyecan verici ama, Truva atı olarak kullanılmak için de fevkalade uygun (Malthusian felsefe)…

Dört: Ülkemiz her iki teknolojiyi de gelişdirebilecek alt yapıya sahip.

Beş: Enfeksiyon/fatalite oranı gripden bile düşük (19) bir virüs için risk alınmalı mıdır? Cevabımın ASLA olduğunu belirtmeliyim.

Altı: Derhal Millî İstihbarat Teşkilatı bünyesinde bir ‘Tıbbî İstihbarat Birimi’ teşkil edilmelidir.

(1) https://islamansiklopedisi.org.tr/devsirme

(2) https://en.wikipedia.org/wiki/Guinea_pig

(3) https://en.wikipedia.org/wiki/Human_subject_research
(4) https://biontech.de/science/platforms
(5) https://ahmetrasimkucukusta.com/2020/07/06/misafir-yazar/bagisiklik-sistemi-hazir-ve-ogrenilen-olmak-uzere-ikiye-ayrilir/
(6) https://ahmetrasimkucukusta.com/2020/08/06/misafir-yazar/bagisiklik-viruslere-karsi-nasil-calisir/
(7) https://www.statnews.com/2020/11/10/the-story-of-mrna-how-a-once-dismissed-idea-became-a-leading-technology-in-the-covid-vaccine-race/
(8) https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/18481387/
(9) https://link.springer.com/article/10.1007/s00018-018-2935-4
(10) PMID: 32916818
(11) PMID: 32998157
(12) PMID: 32783919
(13) https://www.ft.com/content/4c33d9bf-5ed9-43d4-b907-4d79d71599cf
(14) https://articles.mercola.com/sites/articles/archive/2020/09/22/warp-speed-vaccine-will-be-shielded-from-liability.aspx
(15) https://www.cnbc.com/2020/11/09/covid-vaccine-pfizer-drug-is-more-than-90percent-effective-in-preventing-infection.html
(16) https://www.nature.com/articles/s41564-020-00789-5
(17) https://en.wikipedia.org/wiki/Pseudouridine
(18) https://investor.regeneron.com/news-releases/news-release-details/regenerons-regn-cov2-antibody-cocktail-reduced-viral-levels-and/
(19) https://medium.com/microbial-instincts/clarifying-the-true-fatality-rate-of-covid-19-same-as-the-flu-8148e38b9ab5

KAYNAK: https://coronaloji.com/covid-19-asisi-devsirme-ve-kobay/?fbclid=IwAR20nT8TiF4mQBFEWNmXYKdHqrI_tMfsP5VG7HtlbCq8IWghe5lN4_NhCX8

mRNA aşıları bir ‘Trans İnsan Projesi’ mi?

 


Gün geçmiyor ki Covid-19’a karşı geliştirilen mRNA aşısı konusunda yeni bir bilgi edinmeyelim. BNT162 olarak bilinen aşı, mRNA teknolojisini kullanıyor. Pfizer/BioNTech (ABD ve Alman Ortaklığı) ortak ürünü aşı, daha şimdiden ABD hükümeti ile 1.95 milyar dolarlık bir pazar anlaşması yapmış durumda. Şu anda Faz 3 çalışmaları yapılmakta. Sözde çalışmalar dahi tamamlanmadan yapılan ticari anlaşmalar, evlere şenlik dedirtecek cinsten…   

mRNA aşısının mekanizması ve uygulama yöntemleri konusunda ayrıntılar çıktıkça, bunun bir TRANS İNSAN projesi olduğunu anlayabiliyoruz. İnsanın genetik yapısını değiştirmek, oynamak üzerine kurgulanan bu aşı modeli ile diğer bu türden aşıların ve uygulamaların da yolu açılacak. Zaten Çin’de yapılan ve kamuoyundan saklanan genetiği değiştirilen bebekler doğurtulması projesiyle, insanlığın genetik bir oyuncak haline dönüştürülmesinin en ileri adımı atılmış durumda. Aşılar ise toplumsal uygulamaların sadece başlangıcı.    

Aşının mekanizması şöyle: mRNA aşısı insan hücrelerine SARS-CoV-2 virüsünün SPİKE PROTEİNİNİ üretmek için kodlama verecek. Yani bu aşı aracılığıyla insan vücudu virüsün en öldürücü parçasını artık kendi üretecek. Sonra da kendi ürettiği virüs partikülüne karşı cevap oluşturarak bağışıklık sağlanacak. Yani virüsü dışarıdan almak yerine kendi vücudumuza ürettireceğiz. Aşıya karşı bir immun cevap olacağı kesin; ancak bu cevabı oluşturamayan insanların durumu, cevabın getirdiği riskler hiç ama hiç tartışılmıyor.   

Tabii ki bu işler ağaca su verip elma üretmeye benzemiyor. Ağacın genetiğini değiştirerek yeni bir tür ELMA üretmesi hedefleniyor. Aynen Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar (GMO) gibi Genetiği Değiştirilmiş İnsanlar da verilen koda göre vücudunda başka bir protein sentezliyor. Bu sentezlenen proteinin ne kadar genişletilebileceğini varın siz düşünün. Kısacası bu teknoloji insanda ilk defa kullanılacak ve bir genetik değişime dair alınmış patent yok. Olgu sadece aşı kapsamında değerlendiriliyor.

Pensilvanya ve Duke Üniversiteleri araştırmacılarının ifadelerine göre, mRNA aşıları potansiyel riskler taşıyor. Bu yan etkileri, lokal ve sistemik inflamasyon (iltihabi ödem), oto-antikor üretimi (vücudun kendi dokularına karşı antikor üreterek otoimmun hastalıklara neden olma potansiyeli), ödem ve yaygın pıhtılaşma bozuklukları olarak tanımlıyorlar. Bu yan etkiler, hafife alınamayacak yan etkiler olup; daha önce üretilen birçok aşının başarısızlığının da zemininde olan yan etkiler.

Son 20 yıldır, Coronavirüs aşı üreticileri, geliştirdikleri aşıların başarısızlığında en önemli faktörün PARADOX İMMUN CEVAP olduğunu savlıyorlar. Bunu şöyle açıklıyorlar. Aşının verilmesini takiben vücutta iki çeşit antikor üretiliyor. Birisi virüsü nötralize eden antikor; diğeri ise bağlayıcı antikorlar. Bu ikinci tip antikor virüsü yok etmediği gibi, asıl virüsle gerçek temas sonrası hastalık çok daha ağır bir hal alıyor. Aşılı olup sonrasında virüsle temas eden hayvanların ölümüyle sonuçlanan bu olay Paradox İmmun Cevap olarak tanımlanıyor.

Batı’dan birçok hekim mRNA aşısının doğrudan insanın genetik yapısına etkisini bilerek bu teknolojiye meydan okuyor. Bu hekimlerden birisi Dr. Carrie Madej. Dr. Madej, sadece aşıya değil aşının uygulama teknolojisinin insanlığa getireceği dönüşümü tek tek sıralıyor.

Madej’e göre aşı klasik enjeksiyon modeliyle uygulanmayacak. Aşı bantlara monte edilmiş mikro iğneler aracılığıyla vücuda aktarılacak. Yapışkan bir bant aracılığıyla doğrudan kola yapıştırılacak. Bu yapışkan bandın üstünde sıralanmış birçok mikro iğneler mevcut. Aşı, içinde lusiferaz enzimi içeren hidrojel bir zeminin içerisine entegre edilmiş. Bu platformun tüm içeriği bahsettiğimiz mikro iğneler aracılığıyla acıtmadan, yani konforlu bir şekilde vücuda aktarılıyor.

Mikro iğnelerin deriyi delerek modifiye edilmiş sentetik RNA’yı hücrelerimize aktarması, hücre çekirdeğine ulaşması ve DNA’mıza talimat vermesi amaçlanıyor. Bu talimat ile kendi hücremiz, SARS-CoV-2 virüs proteinini üretecek.

Dr. Madej, bunun bir genetik şifre değişimi olduğunu bir yerde aynen GMO gıdalarda yapılan değişim benzeri bir değişimin insanlara da uyarlandığını savlıyor. Aşı üreticileri bunun insanın genetik şifresini değiştirme olmadığını savlasalar da Madej görüşünde ısrarlı. Aşı üreticileri bu sürecin geçici olduğunu savlasalar da Madej, aşı ile entegre edilen parçanın genomun kalıcı bir parçasına dönüşebileceğini iddia ediyor.

Dr. Madej’in üzerinde durduğu diğer konu, aşının uygulama platformunda kullanılan lusiferaz enzimi. Bu enzimin biyolojik bir ışık ürettiğini biliyoruz. Normal koşullarda görülemeyen bu ışık, cep telefonları veya diğer spesifik aletlerle tespit edilebiliyor. Lusiferaz gen yüklü quantum noktaları, birçok tümörlerin tespitinde zaten kullanılan bir teknoloji olup özellikle hepatoma tarzı tümörlerin tespitinde kullanılmakta. Aşı platformundaki hidrojel ise bir nanoteknoloji ürünü bir diğer ismiyle bir nanobot. Bildiğiniz mikro robot. Bu biyoelektrik iletici bir DARPA ( The Defense Advanced Research Projects Agency) icadı yani Amerikan ordusu tarafından kullanılmak üzere, yeni teknolojiler üretmekle sorumlu ABD Savunma Bakanlığı'na bağlı bir devlet kurumunun buluşu. Bu biyoelektrik aracısı jel ile akıllı telefonlar arası kurulan bağlantı sayesinde, aşılanıp aşılanmadığımız gibi birçok biyolojik verilerimize ulaşılacaklar.

Kısacası genetik materyalimize entegre edilen bu enzim aracılığıyla işaretlenebiliyoruz ve bu işaretler biyolojik bir robot görevi sağlayabiliyorlar. Toplumların sık sık ÇİPLENECEĞİZ diyerek insanlık tarihindeki değişimi ifade etmesinin bilimsel zeminde izahı tam olarak böyle. Yani biyolojik ışık üreten enzimler ve bu ışığı ileten hidrojel aracılığıyla insanların kendileri ve vücutlarındaki biyolojik değişimler izlenebilecek.

Anlattığım şeyler eminim bazı insanlar için “vaav teknolojiye bak” dedirtecek cinsten. Eminim koşa koşa aşı yaptıracak çok sayıda insan da kabul edecek hükümetler de mevcut. Fakat bana göre bu bir TANRILAŞMA projesi. Doğanın hesabı güdülmeden, hastalıklı zihinlerin ürettiği projeler.

Kendimi yıllarca bilimi rehber edinmiş bir insan olarak tanımlarken; bilimin içerisinde dönen dolapları gördükçe artık kendimi bilimde MUHAFAZAKAR olarak tanımlıyorum. Artık doğaya ya da TANRI’ya daha çok saygı duyuyor, ona uzanan elleri kırmak istiyorum. Baştan beri hand-made (insan yapımı ya da aracılıklı) olduğunu düşündüğüm bu ve benzeri virüslerle ve ardından çıkarılan aşılarla insanlık üçüncü bir faza geçirildi. Hastalıkların epidemiyolojik geçişine uygun olmayan salgınlarla gelen bu değişim insanlığı yok olma noktasına taşırken, ne Hıristiyanlığın, ne İslam’ın ne de İseviliğin bir cevabı olmaması ilginç! Yoksa TANRI da ŞEYTAN da içimizdeydi de bizler onu başka yerlerde aradık?

https://www.veryansintv.com/mrna-asilari-bir-trans-insan-projesi-mi?fbclid=IwAR0jsiETT_ysVVvizgFm_j_e2r47ahMW1dc29OZlj8Y715vzxqpffe2pFgM

28 Kasım 2020 Cumartesi

MAHALLE YANARKEN!

 


Charles Bukowski

"Afrika'ya ilaç göndermeye karar vermiştik; fakat hepsinin üzerinde 'tok karnına' yazıyordu." der.

Doktorlar ve Sağlık Örgütleri ; "Kovit19'dan korunmanın en iyi yolu bağışıklık sistemini güçlendirmek için sağlıklı ve taze besinlerle  iyi beslenmek gerekli" diyor.

Devlet dediğimiz tanım,  dil, din, renk, cinsiyet ayırımı yapmayan çatı örgütlenme modelidir. Yaşayanlardan aldığı vergi ile bütçe yapar, işgücü ile üretir, varlıkların iyi kullanılmasıyla kalkınır.

Diğer yanda ise, dünyada yada ülkede afet veya salgın hastalık çıkması halinde sosyal politikalar oluşturması gerekir, Sosyal devlet, yaşayan  vatandaşlarına karşı sorumludur. Her bir bireyinin Sosyal güvence sağlamakla mükelleftir.

Bugün dünyada Kovit19 Pandemisi yaşanmaktadır , aynı devlet örgütlenmesi olan Kanada Başbakanı Trudeau, sosyal devletin nasıl olması gerektiğinin ve sorumluluğunun en güzel örneğini vererek vatandaşlarına şöyle sesleniyor;

"Parayı düşünmeyin, işimi kaybeder miyim diye korkmayın. Siz sağlığınızı düşünün. Para bizim işimiz. Size destek için 83 milyar dolar ayırdık, bu da gelirimizin ancak %3'ü." diye vatandaşlarını düşünürken.

Bizim ülkemizde ise;  Koronavirüs aşısı ücretsiz olsun’ önergesi AKP ve MHP oylarıyla reddedildi.




Oysa ki, mevcut  Anayasanın 56.maddesi der ki
"
Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak;  insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla ısağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet  vermesini düzenler.

Bizim devlet örgütlenmemizi yöneten Akp hükümeti;

İş güvencesi olmayan, yevmiyeci, garson, işportacı vs. işsiz, küçük esnafın dükkanı kapalı olup hiç bir geliri olmayan bu insanlara sosyal devletin olması gereken yardımlarını yapmak bir yana yaralı kuş misali ortaya bırakarak kendi kaderine terk ediyor.

Diğer yandan,

Asgari ücret 2.324 TL.

Açlık sınırı 2.500 TL.

Yoksulluk sınırı 8.197 TL iken,  halkın büyük çoğunluğu Açlık sınırının altındaki 2.324.-TL. asgari ücretle geçinmeye zorlanmaktadır.




Tıbbi maskeli surat maskeyi dağıtamadınız.
5 maskeyi dağıtamayan
Vakalar ve ölümler tavan yaptığı halde tam karantina uygulamayan,
Emekçileri köle gibi çalıştıran,
Ücretsiz aşıya hayır oyu veren,
Pandeminin başından beri halka yalan söyleyen bir hükümet var derken,

İşin garibi ise, sosyal politikaları oluşturacak devleti yönetecek dediğimiz HÜKÜMET ORTADA YOK...

Aynı hükümet, Sosyal politika yerine, halkın varlıklarını, topraklarını, haraç mezat pazarlama derdindeler.

"Babamın malı gibi satarım" diyen bir muhterem maliye bakanları  vardı.




Ülke topraklarını, limanlarını, koylarını, madenlerini, ormanlarını, şirketlerini, babalarının malı gibi katar katar satıyorlar Katar'a.




En sonunda müstemleke (sömürge) olarak halkı satarlarsa şaşırmam.

Fıtratların da var, Abdülhamit'ten, Vahdettin'e dejavu yaşıyoruz nede olsa..

Uyuşmazlık halinde İngiliz mahkemelerinin yetkili kılındığı Düyûn-ı Umûmiye'yi yeniden yaşıyoruz...

En tuhaf durum ise;

Zeka ve Seviye bu!..



Toprağına taşına ölürüm diyerek milliyetçiliğe laf kondurmayan Mhp ve şürekası ise bir yandan destek verirken, diğer yandan  ülkenin varlıkları, toprakları, dereleri, madenleri, ormanları, şirketleri üç otuz liraya yabancılara  peşkeş çekilirken  ölü taklidi yapıyor. 

Sakarya'da bulunan Türk Ordusuna ait Tank ve Palet Fabrikası Katar Ordusuna verilirken sesini çıkartamayan, Amerika emperyalizminin tosuncukları, Nato'nun askerleri bunlar, Milliyetçilikleri de bu kadar...



Bunlar

Engerekler ve çıyanlardır

Bunlar

Aşımıza ekmeğimize

Göz koyanlardır

Tanı bunları

Tanı da büyü....Ahmet Arif'in şiiriyle bitirelim,

Ozanca - 28.11.2020

27 Kasım 2020 Cuma

24 Kasım 2020 Salı

YALAN!..



Maskeler ücretsiz olacak deyip, Amerika'ya itibardan tasarruf edilmez kompleksiyle uçakla maske gönderip, kendi halkına 5 maske dağıtamayanlar,

Testler ücretsiz olacak deyip, Test yapamadığı için özel hastanelerde ücretli test yaptırmak zorunda bırakanlar,

65 yaş üstüne grip ve zatürre aşısını getiremeyen akıl,

Ekonomi uçuyor, Avrupa bizi kıskanıyor deyip hazinede para yok diyerek en az 21 günlük karantina uygulaması yapamayanlar,

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca: "Aşı uygulamaları kesinlikle ücretsiz yapılacak." demiş.,

Almanya' dan % 95 etkili aşıyı kendilerine bedava, Çin'den daha 3.fazı denenmeyen yada Erciyes Üniversitesinden 1. faz aşamasında ki aşıları halka parayla satarlar.

Kovid19 pandemisinde, "biz ölenleri ulusal çıkarlarımız için açıklayamıyoruz" diyerek hasta ve ölüm raporlarını gizleyen Sağlık Bakanlığına bu halk başka yeriyle güler diyeceğim ancak belli bir güruh var inanacak..

Ozanca 23.11.2020

20 Kasım 2020 Cuma

Don Kişot'un yazarı Cervantes Türklere nasıl esir düştü?

 

Don Kişot'un yazarı Cervantes Türklere nasıl esir düştü?Cervantes, Madrid'den ayrıldığında dünyanın genel durumu şöyleydi; Endülüs'ü Araplardan temizleyen İspanya tüm denizlerin hâkimiyetini ele geçirerek Avrupa’nın mutlak hâkimi olmak istiyordu

Mehmed Mazlum Çelik

 

Servetini yitirmiş asil bir ailenin büyük oğlu Miguel de Cervantes, nedeni tam olarak tespit edilemeyen bir sebeple Antonio de Sigura'yı düelloya davet etti.

Sugura, Cervantes'in bu davetini kabul etti ve iki silahşor Madrid'de kraliyet sarayının yakınlarında çarpıştı. Sugura, Cervantes'in kılıç darbeleriyle yere serildi ve ağır bir şekilde yaralandı.

Kanlı çarpışmanın galibi Cervantes'ti; ama düello uzun yıllardır İspanya'da yasaklanmıştı. Bu suçun cezası açıktı; olaya karışanların kılıç kullandıkları kolu kesilecekti ve 10 yıl hapis cezası alacaklardı.

Bu mukadder ceza Cervantes için de geçerliydi. Oysa Cervantes için bu hayatta iki önemli şey vardı; biri kılıç diğeri de kalem kullanabilmekti. Başına gelecekleri bilen Cervantes ailesi ile vedalaştıktan hemen sonra Madrid'den kaçtı.

Nitekim kısa bir süre sonra Cervantes'in gıyabında karar verilmiş ve yakalandığı yerde sağ kolunun kesilmesi kararlaştırılmıştı. Oysa Cervantes'in muhteşem yolculuğu çoktan başlamıştı.

Tolstoy muhteşem bir hikâyeyi şöyle tanımlar;

"Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir."

Cervantes, roman anlayışımızı kökten değiştirecek maceralara atılmak üzere şehirden ayrıldı.

Cervantes'in kâbusu onu Akdeniz'de yakalar

Cervantes, Madrid'den ayrıldığında dünyanın genel durumu şöyleydi; Endülüs'ü Araplardan temizleyen İspanya tüm denizlerin hâkimiyetini ele geçirerek Avrupa'nın mutlak hâkimi olmak istiyordu.


Öte taraftan Doğudaki ve iç siyasetindeki sorunları çözen Osmanlı da dikkatini Avrupa'ya ve açık denizlere çevirmişti. Özellikle Cezayirli denizcilerin Osmanlı saflarına katılmasıyla Akdeniz'in en önde gelen donanması artık Türklerin kontrolündeydi.

Akdeniz'de başlayacak Türk ve Avrupalı denizcilerin savaşında kan ve gözyaşı hiç dinmeyecekti;

"Gerek lissü'l bahr gerekse gaziü'l bahr korsanları için jeostratejik açıdan korsanlığa en uygun deniz; Akdeniz'di. Birçok adanın ve girintili kıyılara sahip limanların bulunduğu Akdeniz havzası korsanlara önemli avantajlar sağlıyordu. Ele geçirilecek geminin tuzağa düşürülmesi veya bir deniz pususu sonrası saklanmak için Akdeniz kıyılarından daha ideal bir havza düşünülemezdi. Ayrıca stratejik güzergâhların bulunması trafiğin işlek olmasını sağlıyordu ki bu da ticaret gemilerine baskın yapmayı kolaylaştıran faktörlerden birisiydi."

Cervantes'in köle oluşu.jpg
Cervantes'in korsanlar tarafından esir alınışı

 

Akdeniz'de meydana gelen savaşlar ve kahramanlıklar öylesine dillere destandı ki dönemin Muhteşem Sultanı Kanuni, komutanı Hayreddin Paşa'dan Andrea Doria ile arasındaki mücadeleyi kitap haline getirmesini isteyecekti;

"Sen karındaşın nasıl ortaya çıkıp, cihad meydanına atıldınız? Bunun sebebi ne idi? Kimlerdensiniz? Kul taifesinden mi, sairlerden mi? Bu zamana gelinceye kadar ufak büyük, karada ve denizde, ne şekil gazalar oldu ise, baştan sona kadar, ne eksik ne fazla, gerek nazım gerekse nesirle, yazıp bir kitap düzüp buraya gönderin ki, eskiden yazılmış tarihlerin yanında, Hazine-i Amire'mde bulunsun!"

Akdeniz'deki en önemli kırılmalardan birisi Kıbrıs'ın Türklerce fethedilmesiydi. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Cervantes, önce Valencia ardından meşhur Katalonya'ya ulaşmıştı. Burada Kardinal Acquaviva'nın hizmetine girmiş ve Madrid'den olabildiğince uzak durmaya çalışmıştı.

Oysa Kıbrıs'ın Türk kılıcı altına girdiği haberi Cervantes'e ulaştığında Papa'nın çağrısına uyarak Napoli'ye gidip Haçlı ordusuna yazıldı.

Cervantes, Haçlı donanmasında üstün yetenekli bir asker olarak sivriliyordu. En büyük arzusu Türklerle karşılaşıp savaşmaktı ki bu arzusu kısa sürede gerçekleşecekti. Tarihe ‘İnebahtı Deniz Savaşı' olarak geçen savaşta Haçlı Donanması ve Türk Donanması karşı karşıya geldi.

Türk donanması yaptığı stratejik hataların sonucunda ağır bir mağlubiyet aldı. Bu savaşta Cervantes büyük bir savaşçı olarak öne çıkıyordu; ama bir Türk silahından çıkan kurşun modern romanının babası kabul edilen Cervantes'in koluna saplanmıştı.

Kolunu korumak için yurdundan kaçan Cervantes bir Türk kurşunuyla hayatının geri kalan kısmını çolak olarak geçirecekti. O gün Cervantes kolunu kaybetse de Türklerle savaşmış ve galip gelmiş olmanın zevkini yaşamıştı; ama Türkler ile Cervantes'in hikâyesi henüz yeni başlıyordu ve hesap Türkler için henüz kapanmış değildi. Cervantes ise o günkü zaferi meşhur ‘Don Kişot' (Don Quijote) eserinde şöyle tasvir edecekti;

Don Quijote.jpg
Don Quijote

 

"Bu uzun süre içinde başıma neler geldi size kısaca anlatacağım. Alicante'den gemiyle ayrıldım, rahat bir yolculuktan sonra Cenova'ya vardım, oradan da Milano'ya giderek kendime silâh ve asker elbiseleri satın aldım. Daha sonra Piamonte'de orduya yazılmaya karar verdim. Alejandría de la Palla'ya doğru yola çıkmak üzereyken Alba Dükünün Flandre'ye gitmekte olduğunu öğrendim.

Fikrimi değiştirerek Dük'e katıldım ve onun seferlerinde emri altında savaştım, Eguemon ve Hornos Kontlarının ölümlerine tanık oldum, Diego de Urbina adında Guadalajarlı ünlü bir kumandanın emrinde asteğmen olarak bulundum,

Flandreye gelişimden bir süre sonra, Papa, V. Pius Hazretlerinin girişimiyle ortak düşmanımız Türklere karşı Venedik Cumhuriyeti ile İspanya'nın bir ittifak oluşturduklarını öğrendim, Türkler o zamanlar Venediklilere ait olan Kıbrıs'ı ele geçirmişlerdi, bu bizim için çok acı bir kayıptı. Kralımız Majesteleri Don Felipe'nin üvey kardeşi olan Don Juan de Austria Hazretlerinin bu ortak donanmanın kumandanlığına getirilmiştii ve büyük savaş hazırlıkları yapıldığı duyuldu. Bunu duyar duymaz içimde bu sefere katılmak için büyük bir arzu uyandı ve bütün engellere ve verilen sözlere rağmen (çünkü ilk fırsatta beni yüzbaşı yapacaklarını vadetmişlerdi) her şeyden vazgeçerek İtalya'ya hareket ettim. Şans eseri Don Juan de Austria Cenova'ya yeni ayak basmıştı ve Vened'k donanmasına katılmak için Napoli'ye gidecek ve sonra da Mesina'ya doğru yol alacaklardı. Sonunda bu mutlu sefere bir talih sonucu elde ettiğim piyade yüzbaşısı rütbesiyle katıldım. O gün Hıristiyanlık için sevinçli bir gündü, çünkü bütün milletler Türklerin denizde yenilemeyeceklerine dair olan inancın ne kadar boş olduğunu görmüşlerdi."

Cervantes'in kolunu kaybetmesi.jpg
Cervantes'in kolunu kaybetmesini resmeden çizim

 

Cervantes hiçbir zaman yüzbaşı olamayacaktı ve ama bu hırs onu Türk esaretine bir adım daha yaklaştıracaktı.

Türk esaretinde geçen yıllar ve Cervantes

"İslam tarihinde kölelik yoktur, demek tarihi gerçeklerle bağdaşmaz; fakat bu müessesenin kurulması Hz. Muhammed döneminde olmamıştı. Toplum tarafından yerleşmiş kölelik müessesini biranda kaldıramayacağını bilen Hz. Muhammed, işe bu kurumu ıslah etmeye ve insanları bu kurumdan uzak tutmaya çabalayarak başlamıştı.

Hz. Muhammed'in Peygamber olarak gönderildiği Arap toplumunda kölelik hayatın tâbi bir unsuruydu. Bir baba öldüğünde haremindeki cariyeler oğluna miras olarak geçebiliyordu. İslam, bir çırpıda yasaklayamayacağı bu müessesiyi toplumda minimize etmek ve kölelerin haklarını koruma altına almak için bir dizi tedbir almıştı. Bu tedbirlerin başında insanların kölelik alışkanlığından kendi iradeleriyle vazgeçmeye teşvik etmekti."

Köle pazarları ve kölelik Osmanlı'da da tarihi bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Akdeniz'deki deniz savaşlarında leventleri motive eden unsurların başında esir ele geçirerek bunları köle pazarlarında satmaktı.

Cervantes de kolunu kaybettikten sonra Türklerle tekrar savaşabilmek için donanmaya geri katılmıştı; ama bir çolağın donanmada yükselebilmesi söz konusu değildi. Bu sebeple donanmadaki görevinden ayrıldı.

Çolak Cervantes görevinden ayrılırken Don Juan de Austuria'nın bizzat kendisinden bir referans mektubu almış ve bu sayede yeni bir hayat kurmanın planlarını yapıyordu.

Cervantes esir pazarında.png
Cervantes esir pazarında

 

Tres Limanı yakınlarındaki bir gemide olduğu sırada Türk leventlerinin ani bir baskını ile Türklere esir düşmüş yeni bir hayat kurmasını sağlayacak mektup, artık bir kâbusun en büyük gerekçesi olacaktı.

Türkler yakaladıkları bir çolağı normalde küçük bir fidye ile serbest bırakırdı; ama cebinden Austuria'nın mektubu çıkan ve kendisinden son derece övgü ile bahsedilen bir esir oldukça büyük bir fidye ile serbest bırakılabilirdi.

Çolak Cervantes'in son derece önemli biri olduğuna karar veren ünlü Türk denizcisi Deli Mami, onu şahsi kölesi olarak esir etti.

Cervantes ‘La española inglesa' isimli eserinde Türkler tarafından esir edilişini şöyle tasvir edecekti;

"... Fakat Fransa kıyılarında Las Tres Marías adı verilen yere vardığımızda aniden koyların birinden iki Türk kadırgası karşımıza çıkıverdi, bir tanesi denizden, diğeri de karaya çıkarak kaçmamıza engel olacak şekilde karaya bakan taraftan bizleri aralarına aldıktan sonra hepimizi tutsak ettiler. Kadırgaya alınır alınmaz bizleri anadan doğma soydular ve filikada bulunan ne varsa hepsini aldılar, ama filikayı batırmayıp, kendilerine yeni ‘galima' (ganimetler) getireceğini söyleyerek sahile doğru sürüklenmesi için serbest bıraktılar; onlar Hıristiyanlardan ele geçirdikleri mallara bu adı veriyorlardı"

Cervantes, esir edildikten sonra yaklaşık 5 yıl büyük nefret taşıdığı Türklerle birlikte yaşadı. Cervantes kardeşiyle birlikte esir edilmiş; ama ailesi ancak kardeşinin fidyesini ödeyebilmişti. Esir kaldığı süre zarfında defalarca kaçmaya çalışan Cervantes tüm çabalarına rağmen kurtulmayı başaramamıştı.

Esareti sırasında Türkleri yakından tanımaya başlayan Cervantes'in Türk düşmanlığı yerini saygıya bırakmıştı. Nitekim esir olduğu sürede Türk leventleri gururlu bir Çolak olan Cervantes'i istismar edecek bir davranışta bulunmamış, ona hürmet göstermişlerdi. Bu karşılıklı ilişki Cervantes'in esaretinden sonra eserlerine yansıyacak Türk imajı da daha gerçekçi bir kimliğe bürünecekti.

Cervantes'in davranışları ünlü Türk komutanı Hasan Paşa'nın da dikkatini çekmiş ve onu Deli Mami'den 500 altın karşılığı satın alarak kendi maiyetine katmıştı. Cervantes esaret günlerinde yaşadıklarını Don Kişot'ta şu sözlerle dile getirecekti;

"Özlemini çektiğim şeye kavuşmanın yollarını Cezayir'de araştırmaktaydım, çünkü özgürlüğe kavuşmak umudunu hiçbir zaman kaybetmedim.

Başarısızlıkla sonuçlanan her kaçma teşebbüsünden sonra umutsuzluğa düşmeyip, zayıf da olsa başka ihtimaller ve çareler üzerinde duruyordum, işte bu şekilde ömrüm Türklerin hamam dedikleri bir hapishanede geçerken bir yandan da hayatı çekilir hale getirmek için kaçma hayalleri kuruyordum; buraya hem Beyin hem de başka şahısların malı olan Hıristiyan esirler ve ayrıca ‘mahzen mahpusları' denilen ve kamu işlerinde veya diğer görevlerde çalışan esirler katılmaktaydı, bu sonuncu gruba girenlere ‘meclis mahpusları' denilmekteydi.

Bunların özgürlüklerine kavuşmaları çok zordur, çünkü kamuya ait olduklarından belirli bir efendileri yoktur, paralan olsa bile kime fidye vereceklerini bilmediklerinden kurtulmaları mümkün değildir.

Daha önce söylediğim gibi bu zindanlara fidyesini ödeyerek kurtulması mümkün olan esirler, kaçmalarına engel olmak için sahipleri tarafından kapatılırdı. Buraya fidyesi gelinceye kadar Beyin esirleri de kapatılır ve bunlar diğer esirlerle birlikte çalışmaya gönderilmezlerdi; ama kurtuluş akçası gecikecek olursa, yakınlarına hatırlatma yazısı yazması için onu da ötekilerle birlikte, hiç de kolay bir iş olmayan odun kesmeye gönderirlerdi."

 

Cervantes'i esaretinden kurtaracak fidye nihayet Teslis Tarikatı tarafından ödenir ve Cezayir'deki kölelik hayatından kurtulur. Ülkesine döndüğünde daha sakin bir hayat yaşar ve içi boş bir şövalyelikle geçen yaşamını ‘Don Kişot' romanıyla ölümsüzleştirir.

Daha ayrıntılı bir okuma için Ertuğrul Önalp'in "Cervantes'in Türklere esir düşmesi ve esaretinin eserlerine yansıması" isimli çalışması ve Ceren Karaca'nın "Cervantes'in esaretinin eserlerine yansıması" isimli akademik tezi incelenebilir.

https://www.indyturk.com/node/274286/haber/don-ki%C5%9Fotun-yazar%C4%B1-cervantes-t%C3%BCrklere-nas%C4%B1l-esir-d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC