28 Mayıs 2009 Perşembe

Geçmiş ve muhalefet

Başbakan Erdoğan tarihî bir konuşma yaparak geçmişteki “faşizan” uygulamalardan söz etti.
Bu konuşmasıyla yeni bir gerçeği mi açıkladı? Hayır.
Onun konuşmasını “tarihî” yapan neydi peki?
Geçmişi neredeyse tümüyle bir “yalan” üstüne kuran bir devletin yöneticisi olarak ilk kez “yaşananların” üstündeki örtüyü aralamasıydı.
Muhalefet bu konuşmaya çok kızdı.
Niye kızıyor muhalefet?
Faşizan uygulamalar olmadığını mı düşünüyorlar geçmişte?
Eğer böyle düşünüyorlarsa tümden cahiller.
Yok, böyle düşünmüyor da böyle düşünüyor gibi yapıyorlarsa tam anlamıyla sahtekârlar.
Deniz Baykal’ın da ya da Devlet Bahçeli’nin “yakın tarihimizle” ilgili hiçbir şey bilmediklerine inanmak zor.
Daha geçenlerde Baykal, “çarşaf açılımı” nedeniyle “tek parti” döneminde yapılanlardan söz etti.
Neler olup bittiğini onlar da biliyorlar.
Sadece en ucuzundan, en pespaye, en yalana dayalı siyaseti, kendi siyaset anlayışlarına temel yapmayı tercih ediyorlar.
Baykal da Bahçeli de akademisyen. Bu konularda benden daha bilgili oldukları çok açık.
Peki, başbakanın konuşmasının neresine itiraz ediyorlar?
Azınlıklara kötü davranılmadı mı?
Ermeni tehciri ya da katliamı ya da soykırımı olmadı mı?
Varlık vergisi alınmadı mı?
Mübadeleyle insanlar topraklarından uzaklaştırılmadı mı?
Bunlara “hayır” mı diyorlar?
Ya da “bunlar oldu ama bunlar faşizan uygulamalar değil” mi diyorlar?
“Bunlar olmadı” diyemezler, olaylar çok yakın tarihte gerçekleşti, tanıkları bile sağ.
“Faşizan değil” diyorlarsa, o zaman da açıp bir ansiklopediyi “faşizm” maddesini okusunlar.
Bir muhalefet düşünün ki “ansiklopedi” maddeleri bile ya bilmiyor ya reddediyor.
Bu muhalefetten bir iş çıkmaz.
Böyle uydur kaydır laflarla, anlamsız çıkışlarla siyaset yapamazlar, iktidar da olamazlar.
Zaten iki partinin de geleceğinde bir iktidar ihtimalinin görülmemesi, siyaseti böylesinde ucuzlatmalarından kaynaklanıyor.
Gerçek olmayan bir dünyada, “kandırılmak” isteyenleri kandırarak siyaset yapmaya çalışıyorlar.
Zaten, onların bu “geriliği” AKP’yi ülkenin tek “ilerici” partisi haline getiriyor, onların bu ucuzluğu Erdoğan’ın “sıradan” olabilecek bir cümlesini “tarihî” bir konuşmaya dönüştürüyor.
AKP’nin “gerçekte” ne olduğunu anlayabilmemiz için onu “gerçekler” adına ve AKP’nin bugün durduğu çizgiden daha “ilerde” durarak eleştirecek bir muhalefete ihtiyacımız var.
O da ne zaman çıkar Allah bilir.
Ama bütün bu gürültü patırdı, bize yakın tarihimizi çok net ve açık biçimde konuşmamız gerektiğini gösteriyor.
Devlet, kendi tarihinden korkuyor.
Bunu anlıyorum, çünkü o tarih bütün gerçeğiyle ortaya çıktığında devletin kendisini değiştirmesi gerektiği de anlaşılacak.
Ama toplumun bir kesimi bu gerçeklerden niye korkuyor, onu anlamıyorum. Bir “yalanla” yaşamak ve bir “yalanla” avunmak çok mu hoşumuza gidiyor? “Geçmişin yalanıyla” övünmek yerine “bugünün gerçeği” ile övünmek daha iyi değil mi?
Bugünün gerçeğini “övünülecek” hale getirmek için de tarihin üstünü kaplayan bu yalan dolanı bir iyice temizlememiz gerekiyor.
Bunun için de cumhuriyetin kuruluşundan başlamalıyız.
Cumhuriyetin ilk “reisicumhuru” olan Mustafa Kemal Atatürk, bir diktatördü. Daha sonra onun yerine geçen İsmet İnönü de diktatördü.
Ülke uzun yıllar bir “tek parti” diktasıyla yönetildi.
Bu cümlelere itirazı olan var mı?
Atatürk ve İsmet Paşa “diktatör değildi” diyen varsa, nasıl diktatör olmadıklarını anlatsınlar bir dinleyelim.
Cumhuriyet, ceza yasasının önemli bir kısmını “faşist” İtalya’nın yasalarından aldı. “Almadı” diye varsa, onlar da yasa maddelerini göstererek tezlerini kanıtlasınlar.
Atatürk de, İsmet Paşa da “muhalefete” izin vermedi.
Sadece muhalefetin “örgütlenmesine” değil, “muhalif fikirlerin” söylenmesine bile imkân tanımadılar.
Bu “toplumun sınıflardan” oluştuğunu söylemek bile yasaktı.
Onlardan sonra gelenler de bu faşist anlayışı sürdürdüler.
“Demokrasi” olduğu iddia edilen dönemde de faşizm sürdü.
“Sınıf” sözcüğünü yazdığı için mahkûm olan yazarlar yaşadı bu ülkede.
“Solcu” olduğu için yazarlar öldürüldü.
Sadece “azınlıklara” değil, kendilerine benzemeyen Türklere de zulmettiler. Liberal Cavit Bey’i astılar, Komünist Mustafa Suphi’yi boğdurdular.
Var mı bunlara itiraz eden?
Baykal ya da Bahçeli, “hayır, böyle şeyler olmadı” mı diyor?
Faşizm bu ülkede hiç bitmedi.
Bunları konuşursak, gerçekleri görürsek belki bitecek.
Bırakın devlet gerçeklerden korksun, siz niye gerçeklerden korkuyorsunuz? Çok mu seviyorsunuz bu faşizmi, bu yalanları, bu sahtekârlıkları?
Bu faşizmin kurbanı sizsiniz, neden zaliminize böyle tapınıyorsunuz?

Ne yapmalı?

KUM SAATİ

Ahmet Altan


Bir ülkede bir iç savaş yaşandıysa o ülkede “nefret” duygusunun yayılması kaçınılmazdır.
Savaş sırasında, taraflar da, onların yayın organları da büyük bir “savaş propagandasına” kapılıp bu nefreti körüklerler.
Sonra “barış” zamanı geldiğinde herkes kendini bir nefretin esiri olarak bulur. Bugün bu ülkede gerek Türklerin gerekse Kürtlerin önemli bir bölümünde yerleşik bir nefret ve intikam duygusu bulunuyor.
Barışın önündeki en büyük engel de benim görebildiğim kadarıyla bu duygusal barikat.
Kimse “barış olmasın” demiyor.
Ama herkes, “barış benim istediğim gibi olsun” diyor.
İki ülke savaştığında barış daha kolaydır.
Galip bellidir, mağlup bellidir. Yenen, şartlarını diğerine dikte ettirir. İç savaşlarda genellikle bu iş o kadar kolay olmaz. Bir kere kimin galip kimin mağlup olduğu o kadar kesin bir şekilde çıkmaz ortaya. İkincisi ve daha önemlisi, bir taraf kesin şekilde zaferini kabul ettirse de “iç savaşın” nedenleri ortadan kalkmış olmaz, aksine hoşnutsuzluk, nefret ve öfke daha derinliğine yerleşir toplumun dokusuna. Daha önceki Kürt ayaklanmalarının bastırılmış olmasının bu sorunu çözmeye yetmediğini, her bastırılan ayaklanmanın yeni bir ayaklanmanın tohumunu attığını hatırlamamız bize barış için “galibiyetin” yetmediğini gösterir. Bugün yaşadığımız Güneydoğu’daki iç savaşın galibi yok. PKK’nın isteklerini silahla kabul ettirmesinin bir yolu olmadığı artık herkes tarafından anlaşıldı. Ordu da PKK’yı ne yaparsa yapsın yenemiyor. Bu hareket kökünü halktan aldığı sürece de yenemeyecek. Zaten yenebilecek olsa bu iş yirmi beş yıl sürmezdi. Bir kilitlenme hali var ortada. Bu kilidi çözmek gerekiyor. Ama nasıl? Önce en “yuvarlak” lafı söyleyip sonra onu açalım bence. Herkesin memnun olacağı bir çözüm bulunmalı. Bu yuvarlak bir laf, bu nasıl olacak? Benim görebildiğim kadarıyla “eski sistemimize” yeni eklemeler yaparak herkesi memnun edecek bir çözüm bulamayız. O zaman ne yapacağız? Yeni bir sistem bulacağız. O sistem ne? O sistem, Avrupa Birliği’nin ölçüleri. Birçok Kürdün “Avrupa Birliği” ölçülerini yetersiz bulduğunu biliyorum. Birçok Türkün de bundan hoşlanmadığı gün gibi aşikâr. Ama ben gene de bildiğim kadarıyla anlatayım, Avrupa Birliği ülkedeki herkesin, her ırkın, her dinin eşitliğini kabul ediyor. Herkesin eğitim, iletişim, ibadet haklarını koruma altına alıyor. Bunu nasıl yapıyor? “Önce Türk sonra insan” olmuyorsun. “Önce Kürt sonra insan” da olmuyorsun. Hep birlikte önce “insan” oluyorsun sonra da ne istersen o oluyorsun. Şimdi, savaşın hepimizi çıldırttığını, “insan” olmayı küçümsediğimizi, Türk ya da Kürt olmayı “insan” olmaktan daha çok önemsediğimizi, “insan haklarıyla” yetinmeyip Türk ya da Kürt hakları istediğimizi biliyorum. Ama bence bu savaşı “insan haklarını” bir kenara iterek çözemeyiz. Ayrıca “insan” olmak Türk olmaktan da Kürt olmaktan da daha önemli bir ölçüdür. Eğer amaç özgürce, zengince, huzurla yaşamaksa “insan” olmak bunu sağlayacak ölçüdür. Ama amaç, “yaşamak” değil de “yönetmekse”, o zaman “insan” olmak önemsizleşir, ait olduğun ırk önem kazanır. Siyasetçilerin önemli bir çoğunluğu için insanların yaşaması değil, onları yönetmek önemlidir, onun için onlar hep Türklerden ve Kürtlerden bahsederler. Yazarlar, sanatçılar, aydınlar içinse “hayat” önemlidir, kitlelerin daha iyi yaşaması önemlidir, kalabalıkların özgür ve huzurlu olması önemlidir, onun için onlar da “insandan” söz eder. Şimdi Türkler ve Kürtler isterlerse hep birlikte “siyasetçiler” gibi davranabilirler. “Burayı kim yönetecek” kavgası yapabilirler. Hiçbir sonuç alamazlar, burayı da kimse yönetemez. Zaten de yönetemiyor. Yönetilemeyen ve yönetilmeyen bir ülke Türkiye. Bir kaosun içinde hep birlikte yuvarlanıyoruz. Ama “insan” olmayı seçersek, hepimiz birer politikacı olmaktan vazgeçersek, burayı hep birlikte yönetiriz. “Ben Kürdüm” diyen birinin bu ülkenin cumhurbaşkanı ya da başbakanı olabileceğini kabullenmek, insanları ırklarına göre değil fikirlerine göre kümelendirmek sorunu çözer. Irkına bakmadan birini seçeriz. Herkes de eşit bir şekilde, isterse ırkıyla övünerek yaşar. Benim gördüğüm bu. Yanlış olabilir. Savaşı bitirecek, herkesi memnun edecek ve hemen yapılabilecek önerileri olanlar da söyler, bütün önerileri tartışırız. En iyiyi savaşarak bulamadık, belki tartışarak buluruz.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Tanrı’nın parmağı...

bcoskun@hurriyet.com.tr

Tanrı’nın parmağı...
BAŞINDAN beri anlatmak istediğim buydu:

Din yüce bir duygudur.


En zor anlarımızda... Kimsenin bize yardım edemeyeceği zamanlarda... Hiç kimsenin yardıma gelemeyeceği, diyelim ki bir gece karanlığında, yüreklerimizdeki o yüceliğe sığınırız...

Bir iki kelime ile o müthiş saçak altına koşarız:

“Tanrım bana yardım et...”

Korktuğumuzda sesleniriz...

Mutlu olduğumuzda mırıldanırız:

“Şükürler olsun...”

Yıkıldığımızda elimizden tutmasını isteriz...

Özlem duyduğumuzda kavuşturmasını...

Anneler-babalar hiç kimseye emanet edemedikleri yüreklerinin parçası çocuklarını, bir tek ona emanet ederler:

“Tanrı seni korusun...”

Ona ihtiyacımız vardır...

* * *

Din yüce bir duygudur...

Hiç kimsenin tekelinde değildir...

O bizimdir...

Dini-imanı iktidarlarına alet etmelerine hep canımız sıkıldı...

Ama anlatamadık...

Ve olan oldu...

* * *

Bakın; tepeden tırnağa kirden gözükmüyorlar...

Yolsuzlukları, hırsızlıkları, yağmaları, avantaları, suiistimalleri, basiretsizlikleri, ahmaklıkları, akılsızlıkları, hukuksuzlukları...

Tüm bunları inancı kullanarak yaptılar...

Dillerinden “Allah...” düşmedi-düşmüyor...

Söylemleri, selamlaşmaları, türbanları, tesettürleri, haramları, helalleri, sakalları, yasakları...

Kısacası “Din-iman” diye diye sürdürüyorlar; açıkgözlülükleri, cingözlükleri, cinlikleri, şeytanlıkları, fettanlıkları...

Her gün bir yeni rezalet yer alıyor gündemimizde... Her gün bir yeni sahtekârlıkları dökülüyor toplumun önüne...

Ve her gün o yüce duygu biraz daha hırpalanıyor, biraz daha yaralanıyor...

Ama ne yapacaksınız?..

Yine o saçak altına sığınıp bu kez sitem etmekten başka:

“Tanrı’nın parmağı yok ki...”

Şüpheli!..

bcoskun@hurriyet.com.tr

Şüpheli!..
"ŞÜPHELİ..."

"Sahtecilik..."

Bunlar Cumhurbaşkanı hakkında mahkeme kararında geçen sözcükler.

(......)

Aslında dava uzundu:

Genel Başkanları Erbakan "kayıp trilyon" davasından hapse mahkûm oldu. AKP’liler cezasını "evde"

Ama Hoca yazlığa gidecekti...

"Yazlıkta da olur" dediler...

Bu güzel bir infaz şekliydi.

Yüzme havuzu yazlığın içinde olduğu için artık "Havuz başında da olur..." demelerine gerek görülmedi...

Ya aynı suçtan yargılanamayan Abdullah Gül?..

O bu arada Türkiye’nin "cumhurbaşkanı" olmuştu. Yani Hoca’sı mahkûm, kendisi cumhurbaşkanı...

Tuttu Hoca’yı affetti...

(......)

Ama hukuk bazen iyi işler.

Biliyorsunuz önceki gün yargı, "şüpheli" diye nitelendirdiği Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün de öbür 70 kişi gibi "evrakta sahtecilikten" yargılanmasına karar verdi...

Ergenekon davasında rektörler, dekanlar, paşalar, kafalarına bastırılarak götürüldüklerinde "Yargıya müdahale etmemek lazım... Yargı kendi mecrasında işler..." diyen Cumhurbaşkanı buna çok kızdı...

Rektörler, dekanlar, paşalar kafalarına bastırılarak götürüldüğünde "Yargı işini yapacak takoz koyanlar var..." diyen Başbakan’ı aradı...

Başbakan da kızdı...

*

Şimdi ne olacak bilmiyoruz...

Bence iktidar, Erbakan için yeryüzünde ilk kez uygulanan o "havuzbaşı formülünü" uygulayabilir ve hemen toplanarak "Mahkumiyetini Cumhurbaşkanı olarak Çankaya’da çeker..." şeklinde bir karar alabilir.

Sonra ikinci aşama gelir:

Gül, kendi kendini affeder...

Olmaz diye bir şey yok...

*

Yoksa Cumhurbaşkanınız, yargı kararındaki tanımlama ile "şüpheli" olarak mı oturacak Çankaya’da?..

Bu olmaz...

Delik testi su tutmaz...

19 Mayıs 2009 Salı

TÜRKİYE GERÇEK BİR AYDININI KAYBETTİ,BAŞI SAĞOLSUN

PROF. SAYLAN: KIZLAR İMAM MI, HATİP Mİ?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan siyasetçilerin imam hatip öğrencilerini kandırdığı iddiasında: “İmam hatipler ve meslek liseleri aynı pakette yorumlanıyor. Burda bir yanlışlık var. İmam ve hatip yerine altyapısı imam hatip, din eğitimi olan, bir nevi medrese eğitimi olan bir sistemi bütün sisteme yaymak, ondan doktor olsun, mühendis olsun, herşey olsun, şeklinde konuşmak bu çocuklara da bir aldatma oldu. Arkasından kızlar sokuldu. Kız çocuklarının imam da hatip de olacağı yok. Onların bu okullara alınması da belli bir amaca yönelik. Biliyorsunuz hatta kendi ağızlarıyla ‘arka bahçemiz’ dediler. Bu çocuklar üzerinden oynanan bir oyunun parçası.”

Katsayı uygulamasının gerekliliğini vurgulayan Prof. Saylan, kaldırılmasına kesinlikle karşı. Ancak yumuşatılabileceğini düşünüyor: “İlahiyat fakültesine gitmek istemeyen imam hatipliler vardır elbette. Onlar için yüksek katsayıyla gidebilecekleri birkaç lisans programı daha açılabilir. Örneğin Arapça dili ve edebiyatı, Osmanlıca, kütüphanecilik gibi... Onların lisedeki altyapısına uygun bölümlere gidişi kolaylaştırılabilir. Aynı şekilde meslek lisesi öğrencileri için de mühendislik fakültelerine 0,8 katsayısıyla gidebilmenin yolu açılabilir. Belki çok az öğrenci kazanacaktır, ama neden olmasın?”

Alıntıdır:
http://www.ntvmsnbc.com/news/435764.asp

Türkan Saylan'ın umre yaptığını biliyor muydunuz?

Prof. Türkan Saylan'ı kaybettik.
Bugün yayınlanacak bazı gazetelerin manşetlerini tahmin edebiliyorum.
Zil takıp oynayacaklardır.
Hakaretin boyutunu nereye kadar vardırabileceklerini tahmin etmek ise güç.
Çünkü bunun için o tıyneti bilmek gerekir. Ben bilemem.
O zil takıp oynayacak taifeye, bir nebze arları varsa utanmaları için bir minik hatırlatma yapmak istiyorum.
Bilirler mi, ki o sevmedikleri, o nefret ettikleri, o dinsiz dedikleri Türkan Saylan, 1983 yılında bu yana "Hacı" Türkan Saylan'dır.
Bilmezler, çünkü Türkan Saylan onlar gibi din üzerinden güç toplamak, din üzerinden ticaret veya siyaset yapmak isteyen biri değildi.
Bu yüzden de umre ziyareti yaptığını hiçbir zaman, en ağır saldırılar karşısında bile vurgulama ihtiyacı hissetmedi.

Şaka yapmıyorum.
Türkan Saylan 1983 yılında Mekke'ye gidip, Kabe'yi tavaf ederek umre yapmıştı.
Ben de bunu iki yıl önce, tam da bugünlerde yanlış hatırlamıyorsam Ayşe Arman'ın kendisiyle yaptığı bir röportajda okumuştum.
Utangaç bir eda ile köşede kalmış bir bölümünde.

Fatih ALTAYLI-Habertürk

Hoşçakal Atatürk'ün kızı...

Hayatını Türkiye'nin çağdaşlaşmasına, eğitimli genç kızlar yetiştirmeye ve hastalarına adayan Prof. Dr. Türkan Saylan çok sevdiği papatyalarla uğurlandı. Saylan için ilk tören Lütfi Kırdar Kongre Sarayı'nda düzenlendi. Teşvikiye Camii'nde yapılan ceneza töreninin ardından Saylan'ın cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi. Atatürk'ün kızını son yolculuğunda 100 bini aşkın seveni yalnız bırakmadı.

Tolga Yenigün / Dilek Kılıç

İstanbul- Yaşamını önce cüzamla mücadeleye, ardından da özellikle kız çocuklarının eğitimine adayan ÇYDD Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan dün yaşamını yitirdi.

Türkan Saylan için önce Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda bir tören düzenlendi. Saylan'ın sevenlerinin yoğun ilgi gösterdiği törende insanlar salona sığmazken, Lütfi Kırdar'ın içinde ve dışında büyük bir izdiham yaşandı.

Törenin düzenleneceği bin 680 kişilik salon hınca hınç doldu. Saylan'ın fotoğrafını Pankart şeklinde açan kalabalık "Fettullahın imamı kaça sattın vatanı", "Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek", "Hükümet istifa", " Susma sustukça sıra sana gelecek", "Mustafa Kemal'in askerleriyiz", "Türkiye laiktir, laik kalacak" şeklinde slonlar attı.

Saylan'ın cenazesi büyük bir kalabalık eşliğinde, yine sloganlar atılarak Teşvikiye Camii'ne getirildi. CHP lideri Deniz Baykal ve Birinci Ordu konutanı Ergün Saygun'da camiye gelen isimler arasındaydı... Yer yer sloganların atıldığı cenaze töreninde kimileri, "Darbeciler yargılansın, devrimciler aklansın ölüm onları bulmadan" pankartı açtı.

O öldü, utanıyor musunuz şimdi?

19 Mayıs Salı 2009

Utanıyorlar mıdır acaba şimdi? Hani o, ziyaretine gelenleri selamlamak için başını, boynunu sarıp cama çıktığında, “Hayatını örtü düşmanlığına adadı. Ömrünün son döneminde başörtü takmaya mecbur kaldı” diye yazanlar...
“Evi basıldığında ağır hasta görüntüsü vermişti, tarikatlara söverken ise turp gibiydi” diye yalan düzenler...
“Konu Müslümanlık olunca hastalığını unutuyor” diyerek onu hedef gösterenler...
“Battaniyesini atıp konsere koştu” başlığıyla onu kendileriyle karıştırıp takiyeci ilan edenler...
Evini basıp 20 yıllık ajandalarını götürenler...
Din, her şeyden önce vicdansa...
Yürekleri hepten çöl olmadıysa...
Şeytan ruhlarını esir almadıysa...
Vicdan azabı çekerler mi?
Bir özür dilerler mi?
* * *
Türkan Saylan, bu ülkenin yüz akıydı.
Ancak samimiyetle inanmış insanlarda rastlanabilecek bir feda kültürünün son temsilcisi...
İnsanların yardımına koşmak, cehaletle savaşmak uğruna koşulsuz kendinden vazgeçecek bir örnek insan...
İçi boşaltılmış “ahlak” kavramının etten, kemikten hali... Demokrasiden taviz vermeyen laiklik hassasiyetinin sesi...
Bir eğitim mücahidi...
“Annesi Hıristiyan, kendisi misyonerdir” diyenler annesinin Müslümanlığa geçiş belgesi karşısında başlarını öne eğmişler midir acaba?
“Kendini acındırmak için hasta taklidi yaptığını” söyleyenler ölümü karşısında günaha girdiklerini fark edip hicap duymuşlar mıdır?
* * *
Tek başına bir toplumun kaderini değiştiren insanlar vardır; Türkan Saylan, onların başında anılacaktır.
Onunla ilk görüşmemiz, 15 yıl önceydi. “Sarı Zeybek”e Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin verdiği ödülü onun elinden almıştım.
Son görüşmemizde “Kardelenler” için bir kampanya filmi planlıyorduk birlikte... Ve o yine, hepimizi hayranlığa sürükleyen bir enerjiyle, Anadolu’daki kızların durumunu anlatıyordu.
“Anadolu’yu küçücük katkılarla değiştirmek mümkün” diyordu.
“Bir kızın özgürlüğünün bedeli 200 YTL” idi.
Bulabildiği her kuruş, onun için kurtarılmış kızlar demekti.
* * *
Hasta halinde evinin basılması ve derneğinin yöneticilerinin, arşivinin götürülmesi, Ergenekon’un dönüm noktası oldu; soruşturmanın zihni arka planını ortaya koydu.
“Çağdaş Yaşam”, cami duvarıydı soruşturmanın...
Saylan’a dokunulmasını kimse onaylamadı; birkaç vicdansız hariç... Onlar da bir süre insafsızlıklarıyla hatırlanacak, sonra unutulup gideceklerdir.
Radyoaktiviteyi keşfeden, iki Nobelli Marie Curie, 1911’de Fransız Bilimler Akademisi’ne üyelik için davet edildiğinde bir gazete “O Fransız değil, Yahudidir” diye yazmıştı. Yayın etkili olmuş, Madam Curie Akademi’ye alınmamıştı.
Ne oldu?
Fransız Bilimler Akademisi’ne ilk kadın üye, ancak 68 yıl sonra, 1979’da seçilebildi.
Yalan kampanya yürüten gazete, halen tarihin çöplüğünde serili...
“Madam Curie” adı ise tarihi ışıtıyor. Türkan Saylan için de öyle olacak.
Adı, imdadına yetiştiği kızların yüreğinde ve hayatını adadığı ülkenin vicdanında yaşayacak.
Ruhu ise, ancak cehalete karşı açtığı savaş sonuçlandığında huzura kavuşacak
.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Mahkeme, Cumhurbaşkanı Gül'ün evrakta sahtecilikten yargılanması gerektiğine hükmetti.

Sincan Ağır Ceza Mahkemesi, "Kayıp Trilyon Davası"nda yargılanan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilgili kararını açıkladı. Mahkeme, Cumhurbaşkanı Gül'ün evrakta sahtecilikten yargılanması gerektiğine hükmetti. Mahkemenin kararı, Cumhurbaşkanı Gül'ün yargılanıp yargılanmayacağı konusunda yeni bir hukuki tartışma başlattı.

ANKA

Ankara- Sincan Birinci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz tarafından kaleme alınan kararda şöyle denildi:

"Türkiye Cumhuriyeti anayasası ve yasalarında herkesin yargılanmasının kural olduğu, dokunulmazlığın ise bir istisna olup bu kişiler yasalarda tek tek belirlenmiş ve bunların dışında hiç kimseye yargılanmama zırhı tanınmamıştır. Şüpheli Abdullah Gül ve arkadaşları hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma yapmış şüpheli Abdullah Gül'ün Fazilet Partisi Kayseri Milletvekili olması sebebiyle dosyası fezleke ile Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulmak üzere Adalet Bakanlığına gönderilmiştir."

Sincan Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den 6 yerde "şüpheli" olarak söz ediliyor.

TÜRKİYE GÜNEŞİNİ KAYBETTİ!.."Cehalet savaşçısını kaybettik"

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Türkan Saylan'ın ölümünün ardından birçok ve sivil toplum kuruluşu ve siyasiler taziye mesajı yayınladı. Eğitim-İş Genel Başkanı Yüksel Adıbelli, Türkan Saylan'ın hayatını insana ve çağdaş yaşama adadığını söyleyerek, "Cüzzam ve cehalet savaşçısını kaybettik" dedi.

AA / ANKA

İstanbul- ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan'ın ölümü nedeniyle Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Merkezi (ÇYDD) ve tüm şubeler adına, ÇYDD'nin internet sayfasında taziye mesajı yayımlandı.

Saylan'ın bugün saat 04.30'da vefat ettiği bildirilen mesajda, Saylan için ''Çok sevdiği ülkesinin çocuklarında, gençlerinde ve yol arkadaşlarının yüreğinde, hayalleri, düşünceleri, ilke ve değerleriyle yaşamaya devam edecektir. Ülkemizin başı sağ olsun'' ifadelerine yer verildi.

SON SÖZLERİ

Kansere yenik düşen Prof. Dr. Türkan Saylan'ın ölümünden kısa bir süre önce doktorlarına, "Bana düşen bütün görevleri yerine getirdim, ölüme hazırım" dediği öğrenildi.


Türkan Saylan’ı kaybettik.

Saylan’ın geriye bıraktığı belgeleri bir kez daha yayımlıyoruz.

İşte o belgeler:

1- Lepra (Cüzzam) ile ilgili bilimsel çalışmalar Cüzzamla Savaş Derneği kuruculuğu

2- Hindistan’da kendisine verilen“Uluslararası Gandhi Ödülü (1986),
3- 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün Lepra konusunda danışmanlığı,
4- 1981–2002 yılları arasında üniversitedeki görevinin yanında GÖNÜLLÜ olarak, Sağlık Bakanlığı İstanbul “Lepra Hastanesi” Başhekimliği,
5- Uluslararası Lepra Birliği’nin “ILU kurucu üyeliği,
6- 1982–1987 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana bilim dalı Başkanlığı,
7- 1981–2001 arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü,
8- Dermatopatoloji laboratuarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasında öncülük,
9- 1989’da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) kuruculuğu ve Genel Başkanlığı,
10- 1990’da “Öğretim Üyeleri Derneği” kurucu üyeliği ve ilk dönem II: Başkanlığı,
11- Bine yakın yayın, yabancı dergilerde yayımlanmış tıbbî çalışmalar, tıbbî, sosyal ve siyasal içerikli gazete makaleleri,
12-Türkçe tıbbî dergilerde ve kongre kitaplarında yayınlanmış araştırma, derleme ve olgu bildirimleri,
13-1996’da İstanbul Üniversitesince verilen “Atatürk İlke ve Devrimleri” ödülü,
14-İngiltere dermatologlarının derneği olan Dowling Kulübü (1978) Onur Üyeliği,
15- “Kuzey Amerika Dermatoloji Derneği” Onur üyeliği (1996)
16- Ülkemizde Yılın Kadını ödülü (1990),
17-"Melvin Jones Ödülü" (1991) ,
18- "Atatürkçü Düşünceye Hizmet Ödülü" İncirli Lions (1996) ,
19- "Kuvayi Milliye Ödülü" Haliç Rotary (1997) ,
20- "Fahrettin Kerim Gökay Ödülü" Türk Lions Vakfı (1997) ,
21-"Türkiye Ziraatçılar Birliği Dayanışma Ödülü" (1998) ,
22- "75. Yıl Ödülü" Türk Kadınlar Birliği Şişli Şb. (1998) ,

23-"Uğur Mumcu - Muammer Aksoy Ödülü" ADD İstanbul Şubesi (1999) ,
24-"Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Onur" Ödülü" (2000) ,
25- İtalya "Foyer des Artistes Kurumu Ödülü" (2001) ,
26-Cüzzamlı Hastalara verdiği uzun süreli hizmet ve getirdiği bakış açısı nedeniyle "Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği 2001 Yılı Ödülü",
27-"Atatürk Ödülü" Amerika / Atatürk Topluluğu (2001) ,
28-"Sanat Kurumu Onur Ödülü" (2002) ,
29-"Atatürk / Çağdaşlık Ödülü" Dünya Atatürkçü Kuruluşları (10 Kasım 2003) ,
30-"Üstün Hizmet Ödülü" Yıldız Teknik Üniversitesi (2004) ,
31-Eğitime yaptığı katkılar nedeniyle "Eğitim Ödülü" TED Koleji,
32- "Kendinden önce hizmet" ilkesine örnek davranışı nedeniyle "100. Yıl Mesleki Başarı Ödülü" Rotary Kulübü,
33-"İnsan Hakları Ödülü" İzmir Karşıyaka Belediyesi (2004) ,
34-"Türkiye'nin En İyi Eğitimcisi" Ödülü - Tempo Dergisi (2004) ,
35-Kültür Üniversitesi'nin İstanbul genelindeki üniversitelerin öğrenci ve öğretim üyeleri arasında yaptığı anket sonucunda "Yılın En Yürekli Kadını Ödülü" (2004) ,
36-"Puduhepa Ödülü" - Adana Kütür Sanat Derneği (2005) ,
37-"Meslek Hizmetleri Ödülü" Ankara Emek Rotary Kulübü (Ekim 2005) ,
38-"Toplumsal Barış Ödülü" Barış Radyo,
39-"İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü" - SODEV Sosyal Demokrasi Vakfı (2005) ,
40-"İyi Kalpli Ol Ödülü" Türk Kalp Vakfı (2006) ,
41-"Yılın Başarılı İş Kadınları Ödülü" Dünya Gazetesi (2006) ,
42-"ÇEK Eğitim Ödülü", Çağdaş Eğitim Kooperatifi (2006) .
43-ÇYDD olarak okumalarına katkıda bulunduğu binlerce öğrenci,
44-Atatürk Cumhuriyetine her alanda ve her zaman sahip çıkan bir tutum,
45-Cumhuriyet mitinglerinde “Ne Şeriat, Ne Darbe!” sloganı,
46- “Vaktimi çaldı” diyerek kızdığı ve uzun süredir tedavi gördüğü bir kanser hastalığı,
47-Hekim Kimliğinin kutsalı olmayı başarmış bir kişilik,
48-Pes etmemiş bir yürek,
49-Onunla birlikte çarpan, onunla gülen, onunla birlikte ağlayan milyonlarca yürek...

Odatv.com

18 Mayıs 2009

17 Mayıs 2009 Pazar

Dindarlar

KUM SAATİ

Ahmet Altan

Ben, bu ülkenin kaderini belirlemekte dindarların rolünün çok önemli olduğuna inanıyorum.

Onların tercihleri Türkiye’nin de rotasını çizecek.

Ne yazık ki dindarların kesinkes belli tercihleri yok.

Dahası, onların neyi tercih edeceğini bize söyleyebilecek belirli “ölçüleri” de yok.

Bu beni çok şaşırtıyor aslında.

Çünkü dindarların, “ahlakla, hakkaniyetle, adaletle” ilgili çok kesin ilkelere sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Ama her zaman öyle olmuyor.

Bakın, 28 Şubat, dindarları hedef aldı ve onları çok hırpaladı.

Buna haklı olarak kızdılar.

“Devlet” denilen örgüt, kendi vatandaşlarının önemli bir kısmını “kuşkulu” sayıp onların haklarını gasp ediyordu.

Bugün iktidarda “dindarlığı” kuvvetli bir parti var.

AKP, dindarları önemli ölçüde temsil ediyor.

Peki, dindarlığını göstermekten memnun olan bu parti, hakkaniyetli, adaletli, vicdanlı davranıyor mu?

28 Şubat darbesini yiyen insanlar, başkalarının hakkına sahip çıkıyor mu?

Adı lazım değil, AKP’li bir Meclis Başkanı var.

Çok haksız yere, yasaları dibine kadar zorlayarak “savcılığa ifadeye” çağrılan DTP’li milletvekilleri için ne dedi bu “dindar partinin” Meclis Başkanı?

Polis gelir onları alır” dedi.

28 Şubat’ta “asker” gelip “dindarları” almıştı.

Şimdi de polis gelip “Kürtleri” alacak.

Meclis Başkanı, ne hukuka, ne demokrasiye, ne de başkanlığını yaptığı Parlamento’ya sahip çıkıyor.

Sahip çıktığı tek şey kendi güvenliği, makamı, huzuru; başka bir şeye aldırmıyor.

“Devletle ve askerle” iyi geçinsin yeter.

Kendisinden olmayanı polise teslim ediyor.

Peki, bir sorun kendinize.

Savcılığa çağrılanlar AKP’li milletvekilleri olsaydı, Meclis Başkanı aynı rahatlıkla “polis gelir onları alır” der miydi, diyebilir miydi?

Peki, şunu da sorun.

Eğer Meclis Başkanı, AKP’li milletvekilleri için “polis gelir alır” deseydi, o AKP’nin milletvekilleri, yöneticileri ve başkanı ne yapardı?

Bir de şunu sorun.

Meclis Başkanı, halkın oylarıyla seçilmiş Kürt milletvekilleri için bunu söylediğinde AKP ne yaptı?

Hiçbir şey.

Bu, hakka, adalete, vicdana uyuyor mu?

Belki ben “dini ve dindarlığı” çok abartıyorum.

“Dışardan” baktığım için bana öyle ışıklı ve güven verici gözüküyor.

Dindarların, müşfik, adil, mütevekkil, hakşinas olduklarını sanıyorum.

Ama ben “din ve dindarlık” adına sahneye çıkanların çoğunda bu özellikleri görmedim.

Ya onlar gerçek dindar değil ya da ben dindarlığın ne olduğunu hiç bilmiyorum.

Burada önemli olan, “gadre” uğrayanların Kürt olması değil.

Burada önemli olan, “gadre” uğrayanların, dindarların kendilerinden saymadıkları birileri olması.

Aynı rahatlıkla solcuları, demokratları, liberalleri de “polise” teslim edebilirlerdi.

Zaman zaman ediyorlar da zaten.

Bu, sizce dindarlar için övünülecek bir şey mi?

Neden biz bu ülkede dinin ve dindarlığın adaletine hiç tanık olmuyoruz?

Ben, dindar değilim ama dine ve dindarlığa çok önem veren, dinin toplumun en önemli kültür direklerinden biri olduğuna inanan biriyim.

Benim görebildiğim kadarıyla, “ben dindarım” diye sahneye çıkanların çoğu bu direği acımasızca kırıyor.

Bunun çok örnekleri var.

Geçen gün, “dindar” bir gazetede, ünlü bir gazetecinin eşiyle ilgili bir haber gördüm.

İnsanların eşleri, aileleri, yakınları, çocukları hakkında haber yapılır mı?

Dindarlığın “mahremi”, “edebi” yok mu?

Sana benzemeyenler yaptıysa, sen de yapmak zorunda mısın?

O zaman, onlardan farkın ne?

Öfke ve intikam isteği, insanın kendi inançlarının emirlerini unutmasına yol açabilir mi?

Sen kendin “dindar” olduğun için devletin hışmına uğrayacaksın...

Sonra kalkıp aynı “hışımla” başkalarına saldıracaksın.


Üstelik de bunu bazen, Meclis Başkanı örneğinde olduğu gibi, sana zulmeden devleti arkana alarak yapacaksın.

Buna dindarlık mı diyorsunuz?

Eğer dindarlar, sadece dindarların hakkını gözeten, kendileri kadar dindar olmayan herkesi devletle birlikte ezen bir anlayışı benimserse...

Eğer dindarlar, “kavmiyetçilik” adına “beşere” arkasını dönerse...

Eğer dindarlar, kendileri zulmün pençesinde ezilirken, o pençenin başkalarını ezmesini alkışlarsa...

Bu ülke kolay kolay özgürlüğe ve mutluluğa ulaşamaz.

“Dindarların” bir gün iktidarı tümüyle ele geçirip “şeriatı” ilan ederek, kendilerinden olmayanları ezeceklerine inanan çok insan var bu toplumda.

Onlar, bence, bu ülkede “dindarlar” çok olduğu için düşünmüyorlar bunu.

Gerçek dindarlar “çok az” olduğu için böyle ürkütücü bir korku yayılıyor.

Dine, hakkaniyete, vicdana, adalete, merhamete sahip gerçek dindarların sayısı çok olsaydı kimse dinden korkmaz...

Meclis Başkanı da “kendisinden olmayanları” bu kadar rahat polise teslim etmezdi.

USTALARA SAYGI;NEŞET ERTAŞ :'Aşk olmazsa dünya karanlık olur'

Türkülerin hikâyesini bozkırın sınırsız, içten sesi Neşet Ertaş ustadan daha iyi kim anlatabilir ki...“Türküleri, bozlakları, halay havalarını asırlar boyunca biz üretiyoruz. Türkiye’nin her yerinde varık biz, her yerinde üreten insanlarız... Atadan, dededen gelen bir kanalın getirileriyiz biz. Ta Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Pir Sultan Abdal, tarihler boyundan beri gelen bir kanalın getirileriyiz biz...”

Hatice Tuncer

Cumhuriyet- Neşet Ertaş, 2 Mayıs akşamı Cemal Reşit Rey Salonunda verdiği konser için İzmirden birkaç günlüğüne geldiği İstanbulda röportaj isteğimizi kırmadı. Gönlünde taşıdığı hazineye karşın alçakgönüllülükle gazetemize gelerek sorularımızı içtenlikle yanıtladı. Son konserindeki izlenimleriyle başlayan sohbetimizde Neşet Ertaş, gençlerin kendisine gösterdiği ilginin kendisini ne kadar sevindirdiğini anlattı:

Halk ozanları, âşıklar doğruyu söylerler. Okula gidemeyen insanlarda kelime çokluğu yoktur. Yaldızlı iltifatlı sözler bizde olmaz. Neyse lafın doğrusu o söylenir türkülerde. Nereye gitsem yüzde 85 gençlerimizi gördüm konserlerimizde. Ben 20 yıldır yoktum Türkiyede. Okuyan gençlerimiz çoğalmış... Çıt çıkarmadan dinlediklerini görüyorum, 3 saat boyunca dinleme zahmetine katlananları görüyorum. Gençlerimiz türkülerin ne olduğunu anladılar. Yalansız olduğunu, özden gelen sözlerimizi aktardığımızı görüyorlar.

Ertaş, konserleri sırasında dinleyicilerinin gülüp oynamasından da mutlu oluyor. Gençlerin eğlenmelerinden hoşlanıyor ve oyuna çağırıyor. İnsanları oyuna davet için yaptığı esp-rileri eleştiren bazı yorumlar yapılması ustayı oldukça üzmüş: Konserlerimde ağır türkülerimizi dinliyorlar, dalıyorlar, elleri yanlarında oluyor. Oyun havaları çaldığımda da Bir oyun havası çalarken ellerinizi birbirine her vurduğunuzda günahlarınız kurumuş yaprak gibi dökülürmüşdiyorum. Gülüyorlar, başlıyorlar ellerini vurmaya.Hele bir de içinizden gelerek kalkar oynarsanız, evelallah günahlı da gelseniz evinize melek olarak gidermişsiniz diyorum. İnsanlar gülüyor oynuyor. İnsanların içi gülmezse dışı gülmez. O karanlık dünyası içinde insanların gülüp oynaması zoruna gider. Bizimki insanlar gülsün oynasınlar, gönülleri hoş olsunifadesi.

'Âşıklarız biz'

Bozkırın tezenesine, günümüzde halk müziği bittidiyenleri anımsatıyoruz: Türküler bitmez. Aşk olduğu müddetçe, âşıklar olduğu müddetçe türküler bitmez. Sazımızı saklardıkdediğimiz zamanlara gidecek olursak... O zaman tek kanal vardı, türkü okunmazdı. Şimdi Batı müziği dinleyeceksinizder giderlerdi. İster dinle ister dinleme. 40-50 sene evvelini söylüyorum. Türkülere geçit yoktu. Özel kanallar çıktı, herkes istediğini dinledi, neyin ne olduğunu anlatı. Ben hiç okula gitmedim, kitaplar okuyamadım. Babamdı benim hocam. Âşıklarız bizler. Âşıkların söylediği sözler beste olmaz. Tek kanal zamanında bu bestedir, bu budur, şu şudurdediler. Böyle olunca arabesk denen müzik türü aldı yürüdü. Halk onu kabul etti. Kanı kaynayan gençlerimiz hareketli havalar istiyorlar. Poplar çıktı, hoplamak zıplamak için. Piyasayı aldı yürüdü. Türkülerimizde poplardan daha hızlı hareketli oyun havalarımız var. Türkülerimiz bu yüzden geç kaldı. Bunun sebebi baştan türkülerimizin gırtlağının boğulması idi.

Göz boyama, kulak şişirme

Ertaş, türkülerinin notaya eksik alındığından, sözlerinin kısaltıldığında söz ediyor. Ağır havalar, bozlaklar okuduğu 1.5 saatlik programlarının kayda alınmasına karşın yalnızca sonunda okuduğu bir iki oyun havasının yayımlanmasından şikâyetçi: Ben duygusal bir kişi olduğum için perdelerim de çoktur. Diyezli bemollü notaya almak zahmet oluyor. TRTnin perdeleri standart olduğu için orada çalınanlar da müzik olarak beni tatmin etmiyor. Kendi eserimi ben biliyorum. O sazın bir tınısı var, çalışı var. Bunlar, uzun diye kısaltıyorlar. Halkın kanalı olan TRTnin âşıklara, özünü sözünü bilen kişilere program vermesi lazım. Bunların birikimini halka aktarmak için. Âşık aşkın ifadesidir. Ben şov sanatçısı değilim. Ölmemiş, hayatta desinler diye bazı şov kanallarının ısrarına dayanamayıp gidiyorum. Hay huy, göz boyayıp kulak şişirmek bu şov dediğimiz şeyler.

Söz çok, dinleyen yok

Usta, pop kültürün yaygınlığından söz ederken babasıyla bir anısını aktarıyor: Çocukken bizim köylüler evimizde toplanırlardı, Muharrem Ustayı dinlemeye. Kendi sözleriyle, kendi ifadeleriyle çaldığı türküleri söylerdi. ‘Gittiğimiz yerlerde niye evde çaldığın şeyleri çalmıyorsun?’ dediğimde, Rahmetli düşündü, dedi ki: ‘Oğlum söyleyecek söz çok da sarf edecek yer yok. Babam kendi sözlerini değil, Karacaoğlanın, Pir Sultan Abdalın kitabından havalandırırdı. Kendi adını söylemezdi. Benim de gramofon devrinden beri, 50li yıllardan beri çalıp söylediğim hiçbir türkünün içinde adım soyadım yoktur. Bu da babadan bana yansıyan bir duygu. ‘Söylenen söz yerine ulaşırsa hak yerini bulur’ düşüncesi. Nerede çalınırsa çalınsın, bir türkünün havasından bir başkası da çalsa, adımı söylemeseler de sazımın havasından biliyorlar. Bu da beni memnun ediyor.

Kendini bilmek

Ertaş, türküleri en çok okunan halk sanatçılarından biri. Popçusundan rockçısına kadar her tarzda müzik yapan sanatçılar arasında Ertaşın türkülerini seslendirmeyen yok gibi. Ertaş, okumaları beğenmese bile hiçbir sanatçıya ilişkin yorum yapmamış bugüne kadar: Hoş karşılıyorum, yeter ki onun özünü bozmasınlar, sözünü tam söylesinler. Bir harf kaybolursa anlamı kaybolur o şiirin. Dünya bir insanla dolsa Allah başka yaratmazdı. Beni benden dinleyen olur, benim türkümü bir hanım sesinden dinleyen olur. Yeter ki müziğimin tamı notaya alınsın, çalınsın. Ben kimseyedurdemedim. Niye şurasını eksik okudundemedim. Çokları adımı yazar yazmaz, söz müzik kendilerinin olarak yazarlar, kimisi noterden kendisine kaydettirmiş. Ben insanlarla karşı karşıya gelmeyi sevmiyorum, kendini bilen zaten bilir. ‘İnsanlar kendini bilebilseydi dünyada haksızlık, kavga olmazdı. İnsan doğan gene insan ölebilseydi belki de dünyada huzurunuzdan ırak hayvan kalmazdı.’ Kendini bilen de oluyor, bilmeyen de...

Bozlak ve Opera

Neşet Ertaş, geçen yıl Çankaya Köşkündeki yemekten çıkışında Cumhurbaşkanı Abdullah Güle Operamızda bozlak söylensin diye isteğini dile getirmişti. Opera ile bozlağın bir arada nasıl olabileceğini sorunca Neşet Ertaş da Niye olmasındiye soruyor: Ben uzun yıllar Avrupa ülkelerinde kaldım. Opera denen bir müzik var dünya üzerinde. Operada okunanlar bizim bozlaklarımızın bir şekli. Yani sınırsız, ölçüsüz, içten geldiği gibi, bağırtılı. O melodilerini, çıkışlarını, inişlerini dinliyorum, bizim bozlaklarımızın aynısı. Yabancıların müziklerini yabancılara tekrar bizim ülkemizde vermektense, bizim bozlaklarımız işlensin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasında. Yiğitleme, ağıtlama, çeşit çeşit bozlaklarımız var. En yükseklere çıkan bozlaklarımız var. Dışardan gelen yüksek değerdeki insanlara konser veriliyor ya, bozlağımız opera şekliyle okunsa ne güzel olur. Onlar için de bir değişiklik olur, dünya için de bir değişiklik olur.

Hocası aşktır

Ertaş, babası Muharrem Ertaştan başka bir hocası olup olmadığını sorunca Hocası aşktır efendimdiyor ve devam ediyor: Sevgiliden gelir, sevgiden doğar aşk. Biz insanoğluyuz, siz insansınız. Sizin yapınız canlı hak, bizim yapımız da canlı hak, ama sizin yapınız güzeldir, çünkü yaradan bir candır sizin canınız hanımlar olarak. Bu aşk sizden bize gelir. Biz size âşık oluruz, o aşk yüreğimizde katmerleşir koyulaşır, bizde kalır. O aşk bizim içimizi ışıtır. Doğruyu yanlışı gösterir. Bir insan bir dünya gibidir. Güneş olmasa dünya karanlık olur. Aşk insanın içinde olmazsa insanın dünyası karanlık olur. Bizler âşık insanlarız. Biz de size âşığız. Sizin aşkınız bizi söyletiyor. Sizin yüzünüz gözünüz hürmetine türkülerimiz dinleniyor.

‘Avrupa'yı sevmedi'

Türkiyeye konserler için gidip gelen Ertaş, iki yıl önce kesin dönüş yaptı ve İzmire yerleşti: Ben Avrupanın her tarafını gezdim. Hiçbir şeyini sevemedim Avrupanın. Sadece yaz kış yeşilliği gitmezdi, onu severdim. Anadolumuzda zamanı geldiğinde buğdaylar yeşillenirdi, bakmaya doyamazdım. 15 gün sonra bozarır geçerdi.

‘Bana göre insan dünyası cennettir/

Hayvan dünyası cehennemdir, karıncadan file kadar/

Vucüt ölür ama uruhlar ölmez/

Bunca mahlûkat var hiçbiri gülmez/

Cehennem azabı zordur çekilmez/Azap çeken hayvanları görmeli’

diye türküler söyledim. Cennetime kavuştum yeniden, yaş da kemale erdi, 72 yaşındayım. İzmirde müstakil evim var. Birkaç da dikme diktim önüne, orada rahat ediyorum.

Biz duygulu insanlarız

Kırşehirin Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar köyünde doğan Ertaş, okula gitmeden, bu müzik geleneğinin babadan oğula nasıl aktarıldığını anlatıyor: 5-6 yaşında babalarımız bizi yanlarına alırlardı. Ta ki yetişip gelinceye kadar. Önce zil verirlerdi tempoyu öğrensinler diye. Sonra parmakları kanlanınca kaşık verirlerdi, ritimleri öğrenmesi için. 10-15 yaşına geldiği zaman kabiliyetine göre keman, saz, davul zurna çalar. Konservatuvarlarda, okullarda da öğretilebilir ama yeter ki öğretici bunun tam özünü kavramış olsun, kendi özüne katmış olsun. Yoksa dışardan duyduğu gibi ayaküstü öğretilecek bir şey değil bu. Biz duygulu insanız. Biz çalırken de duygulu çalarız, söylerken de duygulu söyleriz. Duygusuz bir insanın bu duyguları yakalaması çok zor.

Kaynaklar kurumasın

Artık geçim zorluğundan, ilgisizlikten abdal müziğinin kaynakları kuruma noktasına gelmiş ama Neşet Ertaş geleneğin devamı için girişimlerde bulunmuş: Ben Kültür Bakanlığından rica ettim bu kaynaklar kuramasın diye. 15 kişi Kırşehirden Kültür Bakanlığı çerçevesinde bizim kaynağımız üzerinde tutunuyorlar.

17 Mayıs 2009

GERİ BIRAKILMIŞLIK VE CİNSEL KİMLİK İLE YAPTIĞI İŞİN İÇSELEŞTİRİLMESİ!..(Cesur hakem kimliğini açıkladı9.


Günlerdir hakemlik yapsın mı yapmasın mı tartışmaları ile gündeme gelen gay hakem dün gece bir televizyon yayınına katıldı. 33 yaşındaki Halil İbrahim Dinçdağ, yüzündeki mozaiğin kaldırılmasını ve adının da rumuzlanmamasını istedi

İSTANBUL - Eşcinsel olduğu için görev verilmeyen hakem, cesur bir kararla, Kanaltürk’te yayınlanan Telegol programında kimliğini açıkladı. Yüzündeki mozaikli görüntünün kaldırılmasını isteyen hakem, kendisinin Trabzon bölgesi hakemlerinden 33 yaşındaki Halil İbrahim Dinçdağ olduğunu söyledi. Halil İbrahim Dinçdağ’ı programa çıkması için eski hakem Ahmet Çakar ikna etti.
Programın başında ismi rumuz olarak verilen ve yüz görüntüsü mozaiklenen Halil İbrahim Dinçdağ, bir süre sonra mozaikli görüntünün kaldırılmasını istedi. Çocukluğundan beri hayalinin maç spikeri olmak olduğunu, 1996 yılından bu yana hakemlik yaptığını anlatan Halil İbrahim Dinçdağ, "Özel hayatımı asla görevime yansıtmadım" dedi. Ailesi için çok zor bir dönemin başladığını ancak kendi durumunun da zor olduğunu anlatan Halil İbrahim Dinçdağ, "Eşcinsellerin iç dünyalarını kendileri bilir ve kendileri anlarlar. Stüdyoya gelmeden bir gün önce yemek yerken anneme baktım. Ben annemi kaybedersem yaşayamam dedim" diye konuştu. Annesiyle ilgili sözlerinin ardından duygulanan Halil İbrahim Dinçdağ’ın gözlerinden yaşlar geldi.
Son olarak meslektaşlarına seslenen Halil İbrahim Dinçdağ şunları söyledi: "Lütfen yapılan haksızlıklara karşı, ne yanlış yapılıyorsa dik durun. Bunun hata olduğunu söyleyin. Bildiğiniz doğruları söyleyin."

9 Mayıs 2009 Cumartesi

GENELKURMAY HANGİ SANATÇININ YASAĞINI KALDIRDI?


Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinde, Çanakkale Kara Savaşları’yla ilgili, ilk kez gün ışığına çıkan bazı görüntüler yayımlanmıştı.

Türk Silahlı Kuvvetleri Foto Film Merkezi Komutanlığı tarafından 26 Şubat 2009'da hazırlandığı bildirilen ve Çanakkale kara savaşlarının 94. yıl dönümü dolayısıyla yayımlanan 18 dakikalık videoda dikkat çeken bir kısım vardı. Video darbe döneminin yasaklı sanatçısı olarak bilinen Ruhi Su’nun sesiyle verilmişti.

Ruhi Su, sosyalist dünya görüşü nedeniyle 1952–1957 yılları arasında 1951 TKP tevkifatı dolayısı ile hapis yatmıştı. Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular yüzünden aleyhinde kampanyalar başlatılan ve işini kaybeden sanatçı, 12 Eylül Askeri darbe yönetiminin engellemeleri yüzünden yurtdışında tedavi şansı bulamadı ve 20 Eylül 1985'te hayatını kaybetti.

Ruhi Su'nun cenaze törenine binlerce kişi katıldı ve cenaze 12 Eylül döneminin ilk büyük kitle gösterisi haline dönüştü.

Genelkurmay’ın kendi hazırladığı görüntülerde Ruhi Su’nun şarkılarını kullanması bir zamanlar yasaklı olan sanatçının üzerindeki yasakların kalktığı anlamına geliyor. Bu durum Ruhi Su sevenleri tarafından sevinçle karşılandı.

NOT: Ruhi Su'nun sesinden "Çanakkale İçinde" türküsünü yukarıdaki video bölümünden dinleyebilirsiniz.

Odatv.com

8 Mayıs 2009

8 Mayıs 2009 Cuma

Türkan Hoca'nın evi niye arandı?

Türkan Hoca'nın evi niye arandı?

03/05/2009

Türkan Saylan'ın aranması ne kadar itici ise, 'Ne Şeriat Ne Darbe' dedi diye İzmir Cumhuriyet Mitingi'nde kendisini kürsüden konuşturmayanların, şimdi onu bayrak ilan edip arkasında sipere yatmaları da bir o kadar tiksindirici

BASKIN ORAN (Arşivi)

“Ergenekon 12. Dalga” hakkında ne düşündüğümü soruyorlar. Bu profesörlerin çoğunu tanımıyorum. Her rektör veya prof darbeci danışmanıdır veya hiçbiri değildir diye bir genel kural yok. Sadece, üç darbeyi de yakından yaşamış biri olarak şunu diyebilirim:
Ceza hukukunun en basit ilkesini, “geriye yürümeme”yi bertaraf edip sanıkları mahkum ettirmek için 27 Mayısçı kimi profesörler fetva vermişlerdi (o sırada 15 yaşındaki Baskın tüm tutukluların idamı için amigoluk yapıyordu). Her üç darbede de proflar cüppeli askerler gibi, etekleri zil çala çala koşup üniformalı askerlere hizmet sundular. 12 Mart ve 12 Eylül olunca o iç karartıcı yasaları ve anayasayı yaptılar. 1960, 71 ve 80’de üniversiteden sorgusuz-kanıtsız hoca atan darbecilere, tasfiye listelerini kimler hazırladı?

Rektör Haberal’ın Ecevit olayı
Ama, az daha cumhurbaşkanı oluyordu, Prof. Haberal’ın ulusalcı kimliği herkes gibi bendenizin de malumu. 1970’lerde Hacettepe’deyken, hocası İhsan Doğramacı’dan çok şey öğrendi. Zaten Doğramacı bu hayırlı öğrencisini geçen hafta tekerlekli iskemleyle ziyaret etti.
Kamuoyu ise Haberal adını ilk kez, hastanesinde tedavi gören Ecevit’in öleyazması üzerine eşi tarafından apartopar çıkartılmasıyla duydu. Ecevit çıkınca birdenbire iyileşerek başbakanlık görevine devam etmişti.
Aslında olay daha ilginç: Yeni emekli edilmiş generaller 2001 sonbaharında Hüsamettin Özkan’la temasa geçiyorlar: Ecevit sağlık nedeniyle artık çekilsin, sen başbakan ol. Özkan buna cesaret edemiyor (ama 08.07.02’de DSP’den 61 milletvekilini de alıp istifa ederek YTP’yi kuracaktır). O sırada Ecevit de Prof. Haberal’ın 11.07.02’deki randevusuna gitmiyor ve ilişkileri tamamen koparıyor. DSP kaynaklı haberlere göre, bu randevuya gitseydi kendisine “iş göremez” raporu verilecek ve başbakanlıktan düşürülecekti (N. Ilıcak, Sabah, 14.04.09). Bilemem artık.
Ama şunu bilir ve bildiririm ki Ecevit, Demirel’in tam aksine, Derin Devlet’i açığa çıkarmak istemişti. Tamamen tesadüf eseri, 1974’te başbakanken bir “Özel Harp Dairesi”nin varlığından haberdar oluyor. 1 Mayıs 1977 Taksim katliamından sonra Cumhurbaşkanı Korutürk’e yazıyor: “... söz konusu örgüt, gerilla ve kontrgerilla savaşları için... 1974’e kadar Amerikalılardan mali destek görürdü... Bu örgüte [mensup kimi kişiler arasında] gördükleri eğitimi Türkiye’deki şiddet eylemlerinde kullananların bulunabileceği güçlü olasılıktır” (Ç. Yetkin, Tr’de Askerî Darbeler ve Amerika, s. 177’den Hürriyet, 04.02.78). Zaten kamuoyunda Derin Devlet’in “kontrgerilla” diye anılması da bu olay üzerine.
Bir de, 27.04.09 tarihli Milliyet’te Belma Akçura’nın fotokopisini yayınladığı belgeye bakın: 2000’de Ecevit Heybeliada Ruhban’ın açılması talimatını veriyor. Uygulatamıyor. Çünkü “Azınlık Tali Komisyonu” karşı çıkmıştır: “Okulun açılması milli politikamızın ve Milli Siyaset Belgesi’nin değişmesi anlamına gelir”. 07.12.62’de gizli bir kararnameyle kurulmuş olan bu “Komisyon” AKP tarafından 05.01.2004’te yine gizli bir kararnameyle “Azınlık Sorunlarını Değerlendirme Kurulu” haline getirilecek ve üyeleri arasında artık Genelkurmay, MGK ve MİT temsilcileri bulunmayacaktır (Hürriyet, 24.02.04). Zamanla çıkıyor bunlar. Yarın daha neler çıkacak göreceğiz. Yani: Şu anda bir sürü rezaleti bilmiyoruz.
Şu sıralarda adı “1 numara” olarak geçen S. Demirel tarafından gözaltına yolcu edilen Prof. Haberal böbrek ve karaciğer nakilleri uzmanı bir genel cerrah. Ama bunun ötesinde çok yönlü. Geçen gün kitaplarımı düzeltiyorum, elime Prof. Dr. Muhittin Özdirim’in “Ermeni Meselesi” adlı yazısı geçti. Makalenin bir numaralı dipnotu, Mehmet Haberal adlı yazara ait: “Bizler Unutsak Bile Tarih Unutur mu?” Bütün Dünya dergisinde çıkmış. Merak edip Prof. Özdirim’i google’ladım, eğer aynı isimde başka prof yoksa kendisinin “Sürücü Kursu Eğitim Rehberi” adlı bir eseri gözüküyor. Gazi Üniversitesi Trafik Planlama ve Uygulama Anabilim Dalı emekli öğretim üyesi. Makalenin çıktığı periyodik: Silahlı Kuvvetler Dergisi, yıl: 124, no. 384 (Nisan 2005).

Türkan Hoca olayının ortamı
Şahsen tanıdığım, İnsan Hakları Danışma Kurulu’nda birlikte çalıştığım, evimde ağırladığım, ciddi sevgi ve saygı duyduğum, idealist insan Türkan Hoca’ya gelince. Bu hasta halinde evinin basılıp aranması doğal olarak büyük tepki doğurdu.
Yalnız, ortam ilginç. O sıralarda ulusalcı kanat tıss. Çünkü günlükler ortalığa saçılmış. Sanıklar birbirini suçlamaya girişmiş. İstanbul’dan Cizre’ye arazi ve asit kuyusu kazılıyor. LAW silahlarından bombalara, kanlı giysilerden kemiklere kadar çıktıkça çıkıyor. Ceset parçalarının kime ait olduğunu anlamak için DNA testleri başlamış.
Bu ortamda Türkan Hoca’nın aranması haberi patlıyor. Bir heyecan damarı yakalayan medyanın manşetlerinde artık yok yok: İçleri burkan “Zeytinler acı olduğu için yiyemedim” diye bir gözaltı anısı (Milliyet, 17.04.09). Tutuklu eski rektör babanın biricik kızı’nın “Babam benim!” diye Facebook yazısı. İki kızı, kendisine, baba o zaman niye ses çıkarmadın demesinler diye bir ürolog profesörün gazeteye verdiği ilan (ikisi de Milliyet, 20.04.09). Askerî araziye fidan diken Toprak Dede’nin “Bize örnek olmalarından dolayı silahlı kuvvetlerimizin siyasi kadrolarımızı utandıracaklarına inanıyorum. Başka kelime bulamıyorum bugün, şey var ya, Ergenekon var ya, söyleyemiyorum o bakımdan” deyişi (Radikal, 20.04.09). “Prof. Haberal tutuklandı diye çocuğum ameliyat olamıyor” şikayetleri (Hürriyet, 29.04.09).
Arama olayıyla, Ulusalcı ekibe aniden bir Hayat Öpücüğü. Tekrar, Eyüp Sultan’a koşar gibi Anıtkabir’e koşmalar, tekrar toplu Cuma namazları gibi ikinci dalga Cumhuriyet Mitingleri başlıyor.

‘Gladio, saygın insanları seçer’
Bunlar benim için fazla şekerli. “AKP Doğan Grubu’na baskı yapıyor”a aklım erer, ama Türkan Saylan gibi birinin evinin aranmasına ermez. Hele de İslamo-faşist varakpârenin basın özgürlüğü adı altında bu idealist kadına hakaret yağdırmakta olduğu bir sırada. Eğer bunu AKP tezgahladıysa, intihara karar vermiştir. Olağanüstü tepki yaratacağı bu kadar belli bir işe hangi akıllı girişir?
Kim girişir’in ipucu, Emniyet İstihbarat Dairesi eski başkanı Bülent Orakoğlu’nun söylediğinde gizli gibi: (N. Düzel, Taraf, 21.04.09)
“Ergenekon operasyonunun yürümesini engelleyen güçler, devletin en üst katlarına girmiş güçlerdir... Ergenekon operasyonunu zayıflatmak amacıyla bunlar savcıları yanlış yönlendirebilirler”. Ve, daha önemlisi:
“... halk bu operasyonlara inanmazsa, Ergenekon operasyonu başarılı olamaz... Gladio, toplum içinde saygın insanları seçiyor. Çünkü kendine karşı bir operasyon yapıldığında, kamuoyu bu operasyona o saygın isim nedeniyle karşı çıkıyor”.

Yargıçlar AKP’nin adamı mıdır?
Başka bir şey daha var. Ev aramalar, gözaltılar için ek süre vermeler, tutuklamalar. Bunlara hükümetin polisi mi karar veriyor yoksa bağımsız yargı mı? Bu durumda Ergenekon yargıçları “AKP’nin adamı” mı oluyor?
Çok dikkat: Kimse bu söylediğimi “yargı kararları eleştirilemez” biçiminde anlamaya kalkıp benim bayramlık ağzımı açtırmasın. Gerçi bugüne kadar TCK 277 (yargıya baskı yapmak) ve 288 (adaleti etkilemeye çalışmak) bu eleştirileri engellemek için fütursuzca kullanıldı ama, bu kararları eleştirmek bir vatandaşlık görevidir.
Fakat yine çok dikkat: Ergenekon savcı ve yargıçlarına hakarete varan saldırıları yapanlar son kertede ikiyüzlü kişiler. Hrant 301’den mahkum edilince neredeydiler? DTP parça parça kapatılıyor; neredeler? “Atleti terli, nefesi hızlı” diye 14 yaşındaki bebeler örgüt üyeliğinden ağır cezada 3,5 yıl, 7 yıl alıyor (Radikal, 07.04.09), neredeler? İçlerinden tahliye edilen olunca müdür okula almıyor, duruşmaya gidince tayın saatini kaçıran çocuk aç yatırılıyor (B. Ersanlı, Bianet, 20.04.09), neredeler? Türkan Hoca’nın üzerine titrediği “çocuk” bu durumlara itilirken nerede o bülbüller? Utanmak bitti mi? Yok muydu?
Bazılarının kafası çok net. Ama ben onlar kadar zeki değilim; bilemiyorum. Tek bir şeyi net görüyorum:
Türkan Hoca’nın aranması ne kadar itici ise, “Ne Şeriat Ne Darbe” dedi diye 2007’de Emekli Org. Eruygur’un düzenlediği İzmir Cumhuriyet Mitingi’nde kendisini kürsüden konuşturmayanların şimdi onu bayrak ilan edip arkasında sipere yatmaları da bir o kadar tiksindirici.
Ve galiba işin özeti şu: Namuslu laikler AKP’ye vuracağım diye Ergenekon davasına vuruyorlar, ötekiler de bunu darbeyi örtmek için kullanıyorlar.




'Darbeci generale ressam muamelesi yapıldı'

'Darbeci generale ressam muamelesi yapıldı'

Dün gece 12.'si gerçekleşen Uçan Süpürge Film Festivali'nde Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın yaptığı '12 Eylül darbesi' ağırlıklı konuşma festivaldeki ödülleri gölgede bıraktı.

Günay, 80'li yılların temasını işleyen festivalin çok anlamlı olduğunu belirterek, "Gerçekten 80'leri hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. 80'li yıllar Türkiye'nin bir büyük tuzaktan geçerek bir büyük çukura düştüğü ve hala içinden çıkmak için çırpındığı en karanlık yıllarıdır'' açıklamasında bulunup Kenan Evren'e sert eleştirilerde bulundu.

ANKARA- Kültür Bakanlığı ve Başbakanlık Tanıtma Fonunun katkılarıyla bu yıl 12'ncisi düzenlenen ''Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'', Opera Sahnesi'nde düzenlenen törenle başladı.

Sunuculuğu, şarkıcı Rojin'in yaptığı gecede, Rojin'e zaman zaman Lale Mansur, İlker Aksum ve Serhat Tutumluer gibi sanatçılar eşlik etti. 80'ler temasının işlendiği gecede festival Koordinatörü Halime Güner, 12 Eylül döneminin kadınların işkencelere maruz kaldığını, birçok zorluklara katlandıklarını, ama mücadeleyi sürdürdüklerini anlattı.

Kimi zaman Rojin'in çıplak sesle söylediği şarkıların yanı sıra, Piyale Madra'nın karikatürleri slayt şovlara seyircilere sunuldu.

ROJİN'DEN SARSICI KONUŞMA
Gecenin sunuculuğunu yapan Rojin, ''12 Eylül döneminde babası ve kardeşinin götürülüşünün hafızasına kazındığını'' söyleyerek ''Hafızamızda o günlere yer var mı? Darbenin başrolündeki general, ressam zannediliyor. Berlin Duvarı bir kartpostal imajı, Michael Jackson ise artık bembeyaz'' ifadesini kullandı.

"80'leri aklımızdan çıkarmamalıyız"
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ödül törenin ardından yaptığı konuşmada, festivalde 80'lerin konu edinilmesinin çok anlamlı olduğu belirterek, "Çünkü, gerçekten 80'leri hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. 80'li yıllar Türkiye'nin bir büyük tuzaktan geçerek bir büyük çukura düştüğü ve hala içinden çıkmak için çırpındığı en karanlık yıllarıdır" dedi. Herkesin o dönem "nice acılar yaşadığını" belirten Günay, festival kapsamında yarın açılacak "12 Eylül" temalı mektup sergisine, kendisi ve eşinin "görülmüştür" imzalı mektupları ile çocuklarının kartpostallarını getirebileceğini söyledi. Günay, Türkiye'nin 60 yıldan bu yana demokrasi deneyimi yaşadığını, ama 12 Mart'ta, 12 Eylül'de "çok büyük tuzaklar yaşandığını ve halk iradesinin önüne inanılmaz engeller konulduğunu ve bundan hep halkın zararlı çıktığını" ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Darbeci generale ressam muamelesi"
Günay, Kenan Evreni'de sert sözlerle eleştirerek "Bu ülkede insanlar ne kadar akılsız olmalı ki bunca darbe yaşandıktan sonra ve biraz önce sevgili Rojin söyledi; bir darbeci generale dünyanın başka ülkesinde katil muamelesi yapılırken, ülkemizde ressam-sanatçı muamelesi yapıldığını yaşadık biz. Başka ülkelerde yargıdan kurtulmak için bunak rolünü yaptılar, bizim ülkemizde hala alkışlanabiliyorlar. Bununla Türkiye kendi içinde, yüreğinde mutlaka hesaplaşmalıdır" açıklamasında bulundu.

Ödül alan oyunculardan Suna Selen, Bakan'ın yanında tepkisiz dururken Rojin, anlamlı gülümsedi.

"TÜRKÇE AĞLA" DİYE DİPÇİKLE VURANLAR...
Ertuğrul Günay, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu ülkede insanlar demokrasiden, insan haklarından, halk oyunun her şeyin üstünde olduğundan hiçbir zaman ödün vermezse, Türkiye kültürle, sanatla, bilimle Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyine ancak yürüyebilir. Yolumuzu demokrasi aydınlatabilir, insan hakları aydınlatabilir. Bu ülkede insanlara, ölen çocuklarına ağlayan annelere 'Türkçe ağla' diye dipçikle vurulduğu yılları hafızamızdan çıkarıp da nasıl bu ülkede insanlar hala ilericilik adına darbe kışkırtıcılığı ve 'ordu göreve' pankartları açabilirler ve yapabilirler, bunu akılla tarif etmek mümkün değil. Bu ülkede demokrasi var ve sadece demokrasi var."

Konuşması sırasında salondan tepkiler de alan Bakan, çıkışta kendisine yöneltilen sorular üzerine, "Ben bir tepki duyamadım, ben sahnede konuşuyordum, sesim yeteri kadar duyuluyordu salonda. Salondaki arkadaşları duyamadım" açıklamasında bulundu.


FESTİVALDE ÖDÜLLER DE VARDI
Gecede, festivale katkıda bulunan sponsorlar ile Mısır sinemasının önemli kadın yönetmenlerinden Magda'ya plaket verildi. Magda, plaketini alırken, ''Güzel ülkenizde bulunmaktan onur duyuyorum. Buraya ilk kez geliyorum. Bu benim Türk halkına sevgilerimi iletmem için bir fırsat'' dedi. Yönetmen Yeşim Ustaoğlu ile sanat yönetmeni Zepür Hanımyan'a ''Bilge Olgaç Başarı Ödülü'' verilen gecede Ustaoğlu, ''Bazı ödüller vardır, özel anlam ve kıymet taşır. Böyle bir onur edindim'' diye konuştu. Ayrıca, gecede oyuncu Suna Selen'e ''Uçan Süpürge Onur Ödülü'' verildi. Sahneye davet edilirken ''tüm zamanların en başarılı cadısı'' olarak takdim edilen sanatçıya ödülünü Kültür ve Turizm Bakanı Günay sundu. Selen de ödülünü ailesindeki ''tüm kadınlar ile tüm kızlara'' adadı.




( AA)