31 Ağustos 2010 Salı

FIKRA (TANRI VE OBAMA,CASTRO VE RECEP BEY)

Tanrı, dünyanın halinden hiç memnun değil.
Yalan dolan…
Hırsızlık, talan…
Hak adalet yok, Tecavüz çok..
Zenginler fakirleri yok ediyor…
Dengesizlik, eşitsizlik ve vahşilik
Herkes aç, sömürü almış başını gitmiş…
Gücü yeten yetmeyeni öldürüyor…
“Olmaz böyle şey!” demiş Tanrı.
Tüm ülkelerin liderlerini toplamış,bir güzel fırçalamış!.
“Ben insanlığın bu durumda olmasına razı değilim!”..demiş ,
En çok kızdığı üç lideri içeri almış ve kükremiş!..
“Öyle suçlusunuz ki, sizin yüzünüzden tüm ülkenizi 48 saatte yok edeceğim!”
Gidin ülkenize bunu açıklayın!…
Süklüm büklüm giden lider ülkelerinde konuşmaya başlarlar..
Obama; Beyaz Saray’ da basının karşısına çıkar ve der kii;
Ey Amerikan halkı size bir iyi, bir de kötü haberim var..
Sevinin çünkü inandığımız gibi Tanrı var. Ve ben Tanrıyı gördüm..
Kötü haber o ki; Büyük Amerikan rüyamız  2 gün içinde yok olacak!. Dünyaya hizmet etmemiz sona erecek...  Bu durumdan tüm insanlık adına hepimiz üzüntü duymalıyız!..
•Castro ise Kübalılara balkondan hışımla seslenir…
Ey Yoldaşlarım size iki kötü haberim var!..
Önce; maalesef Tanrı var. Ve ben onu gördüm.
Buyruklarına karşı devrimin tek yol olduğunu söyledim..
O bana inat, Devrimi kabul etmedi.
Yeniden emperyalizme karşı devrim mücadelesi başlıyor…
Bu kez işimiz biraz zor olacak. Çünkü en büyüğü ile savaşacağız!..2 gün direnebilir miyiz bilemem!
Recep Tayyip Erdoğan da hemen “ulusa sesleniş “ programına çıkar ve der ki;
Ey milletim size iki iyi haberim var…
Önce Allah-u Teâlâ beni huzura çağırdı. Hamdolsun! Ne kısmetli kuluymuşum ki bana buyurdu.
Siz, aç ve işsiz olmak istemiyordunuz…
Ülkem zengin, Herkes mutlu olacak diyordum…
Bundan böyle hiç çalışmayacaksınız, aç kalmayacaksınız, fakir olmayacaksınız, huşu içinde yeni bir yola gideceksiniz… Hem de 48 saat içinde. Yolunuz açık olsun. Allah yar ve bahtiyar etsin..
Bu güne kadar size ne söz vermişsem hamdolsun tuttum…
Bundan böyle ölsem de gam yemem. Gözüm açık gitmeyecek…

BİZ Mİ ÇOK SAFIZ...

BİZ Mİ ÇOK SAFIZ...
fikrisaglar@birgun.net / 28 Ağustos 2010

Hayır!
Diyorum ki…
Biz mi çok safız, Yoksa onlar mı madrabaz?..
Biz mi iyi niyetliyiz, yoksa onlar mı cin?..
Herhalde bizle alay etmeyi seviyorlar!…
Ya da biz dalga geçilmeye müstahakız!..
Aylardır meydanlarda, “12 Eylül” döneminin kapatılması için 82 Anayasası’nın 26 maddesinin değiştirilmesine “evet” deyin diyorlar..
“Hayır” diyenlerin Ergenekoncu, Bölücü, vesayetçi olduğunu da ekleyerek, kampanyayı sürdürüyorlar…
Üzüldüğüm nokta; solcular,eski solcular, “faşist darbe mağdurları”, aydınlar, emekçiler az da olsalar bu talebe “evet” diyerek cevap veriyorlar..
Aldatıldıklarının, kandırıldıklarını, en iyi deyimle istismar edildiklerinin farkında olamıyorlar!..
Öncelikle;
1982 yılında bu Anayasa’ya “hayır” diyen bir 78 li olarak, yine  “hayır” dediğimi peşinen söylemeliyim..
Hatta daha iyi anlaşılsın diye onların dili ile tekrarlayayım.
“Hayır’da hayır vardır!.”
12 Eylül darbecilerinin zihinlerindeki faşist anlayışı yerleştirdikleri bu anayasa;
Demokrasinin önünde sadece bir engel değil, demokratik yaşamı yok eden, çağdaşlığı, hakları, özgürlüğü ve eşitliği kabul etmeyen, kimlikleri tekleştiren, insanları yalnızlaştıran, yemesine, giymesine ve düşüncesine karışan bir ruhu taşır!..
O günkü düşüncelerimden, özlemlerimden, ideallerimden, kısaca çizgimden sapmadan, bu Anayasaya karşı çıkıyorum.
Önümüze konan “bu değişimlerin” bir aldatmaca olduğunu görüyorum.,
Hatta
Ruhu, dili ve hedefi bilinen darbecilerin anayasanın da ”gerisinde” olduğunu,
Cuntanın bile cesaret etmeği bir “hevesi” bulunduğunu görüyorum.
Değiştirilen 26 maddenin 24 dü zaten,
Uluslar arası sözleşmelere “çekince” koyularak, demokrasi,insan hakları,özgürlük ve eşitlik ilkelerini kabul etmeyen devlet anlayışının düzeltilmesidir...
Bu hakların alınamaması AB’ye kabul edilene kadar sorundu.
Ancak, şimdi sorun değil..
Sözleşmelere konulan “şerhler ”ortadan kaldırılırsa sorun çözülmüş olur!....
Yani İktidarın bir tek kararla yapabileceklerini anayasa maddeleri değişiklikleri ile yapması en iyi tabirle “abartıdır.”
Aslında bir iş yaptım görüntüsünden daha çok, gerçek amacını gizlediği “şirin bir örtüdür!”
Üstelik bu maddeler “aldatmacalarla” dolu!.
Örnek mi?
Memura “toplu sözleşme hakkı veriliyor” deniliyor…
Ama grev hakkı yok..
Böyle “toplu sözleşme” olur mu?
Bir de anlaşılamadığı takdirde “Bakanlar Kurulu karar vermeyecek, uyuşma kurulu nihai kararı verecek” diyorlar..
Peki bu kurulu kim seçecek!..
Verdiği karar iktidarın yaptığı bütçenin dışında mı olacak?..
İşçiler birden fazla sendikaya üye olabilecek…
İyi de İşveren hangi sendikayla toplu sözleşmeyi yapacak?..
Kendi kurdurduğu “sarı sendikayı” seçerse ne olacak?..
Kadınlara “pozitif ayırımcılık yapılacak” diyen Başbakan “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum” diyerek maddeyi daha yürürlüğe sokmadan yok sayıyor…
Diğer maddelerde de bu anlayış açıkça görülüyor….
AKP’nin hedefi;
Yasama ve yürütme erklerini ele geçirdikten sonra yargıyı da ele geçirmektir.
Cumhurbaşkanlığı aracılıyla devleti istediği gibi yönetmesinde tek engel yargıdır…
Yasama organındaki keyfiliğini Anayasa Mahkemesi, idaredeki keyfiliğini Danıştay ve hukuktaki keyfiliği de Yargıtay engellemektedir.
Yani yargı, her türlü adaletsiz, usulsüz, haksız ve taraflı uygulamaların, kamunun aleyhine, yandaş kesimlerin ve ideolojilerin lehine hareket eden iktidarı frenliyor..
AKP bunu istemiyor..
O nedenle, HSYK ele geçirmek istiyor...
Tıpkı YÖK’te olduğu gibi adamlarını bu kuruma yerleştirmeği amaçlıyor..
Bunu şiddetle ve hırsla yapıyor..
O kadar ki karşısında olanları her yolla sindirmeye çalışıyor..
Hatta “hainlikle” itham ediyor..
Dengeyi o kadar kaçırdı ki adeta karşıtlarına “sille tokat” saldırıyor..
Söylendiği gibi yargıyı “tarafsız ve bağımsız” yapmak istemiyor.
Madde değişikliğinde;
“Adalet Bakanı HSYK’yı yönetir ve temsil eder” diyerek baştan yargının yerini belirliyor.
Yürütmenin emrinde olduğunun altını çiziyor. Adalet Bakanı HSYK na bağlı gibi görülen müfettişlerin onay mercii.
Genel Sekreteri seçen kişi.
Oluşan 3 dairenin aldığı kararları onaylayan kişi..
HSYK’nın İşleyiş şekli, çıkarılacak “yasa” ile belirleneceğine göre, AKP’nin bu Kurumu rahatça  işgal etme imkana sahip olacak!..
Yargıçların, savcıları, kısaca adaletin oluşması için hukukun üstünlüğünü sahiplenen bir yargı yerine, siyasilerin gücü altında,siyasetin yönlendireceği bir yargı ortaya çıkarılacaktı..
Her fırsatta bu baskıcı anayasanın yerine “özgürlükleri” içeren demokratik bir Anayasası için mücadele ettim.
Aynı çizgimde devam ediyorum...
Geçmişime ters düşmemek için!..
Cuntanın  yasaklarını daha da derinleştiren, baskıyı daha da arttıran, özgürlükleri daha da kısıtlayan, gençleri, emekçileri yok sayan, askerlerin vesayetini alıp, siyasetçilerin vesayeti kuran bu anayasaya, bu anlayışları ifade eden anayasaya, hayır demek gerekir..
82 anayasasının “ruhu”,”amacı”  katlanarak, halkı yok sayarak devam edecek..
Bunu bile bile nasıl evet denir?..
İşkenceyi gören, ölen, kaybolan,faili meçhulde yok olan, fakir bırakılan, emeği sömürülen, geleceği yok edilen ve gerçek özgürlük isteyen herkes aklını başına devşirmeli..
Hata yapmamalı..
Yaptırmamalı!..

30 Ağustos 2010 Pazartesi

HANEFİ AVCI BALONUNA İNANMAYIN BENCE;‏

Hanefi Avcı Balonuna İnanmayın Bence;
1-) Hanefi Avcı Fethullah Gülen Cemaatinde Yetiştiğini Söylüyor,
    A)Cemaat Destekli İstihbarat Daire Başkanlığına Daha Sonra İl Emniyet Müdürlüğüne Kadar Yükseliyor.
    B)Cemaatin Okullarını Kitabında "İyi Okullar" Diye Hemen Vurgu Yapmaktadır.
     C)Polisin İçinde Olduğu Bilinen Cemaatçi Yapılaşma Ordu Ve Mit'e Sızdığını Belirtmektedir.
   D)Ergenekon Yapılaşmasında Orduyu Ve Bazı Kesimleri Aklamak İstemiştir.
    E)Hukuk Ve Diğer Kadroların Cemaatçi Yapılaşması Olduğunu Vurguluyor..

2-) Kitabı Çıkması Ve Açıklamaları General İlker Başbuğ'un Emekli Olmasında Bir Kaç Gün Önce Açıklıyor

Şimdi Gelelim Bence Kurgulanan Oyuna.

 1)- Recep Bey Avenesinden Kurulu Hükümet Uzun Zamandır Cemaatçi Yapılanmayı Son Derece  Destekledi.Ama!.. Cemaatçi Yapılanma Artık Recep Bey Ve Hükümetini Aşmış,Dinlememekte Olup.Recep Bey Tarafından Dizginlenmeyecek Tehlikeli Bir Boyut Almıştır. (Hatta Talimat Almayıp, Verme Konumuna Gelmiştir.) (Cemaate Benim Çizgim Dışına Çıkma Mesajı.)

  2)-Recep Bey Orduyu Dizayn Etmiş Olup İstediği Çizgiye Çekmiştir.İstediği Generalleri Terfi Ettirmiş,İstemedikleri İse Emekliliğe Sevk Edilmiştir.
(Orduya Benim Çizgim Dışana Çıkma Mesajı.)

  3)-Ergenekon Yapılanmasında Gerçek Suçlularla, Suçları Olmayan Ama Muhalefet Gazeteci,Yazar, Akademisyen, İşadamı Vs. Gibi Ulusalcı Düşünenleri Susturmak Ve Sindirmek Adına Silivri Cezaevinde  Savunmasız,Nedensiz Yatmaktadır.
(Aydın,Yazan,Çizen Muhalefet Edenlere Benim Dışıma Çıkarsan Cezalandırırım Mesajı.)

  4)-Kendi Sermayesini,Gazetesini,Tv'ni, Ve Sosyal Hayatta Olabilecek, Şekillendirebilecek Örgütlerini Bu Zaman Süresinde Yaratmıştır.
(Halka Benim Doğrularım Doğrudur Mesajı.)

  5)-Şimdide Hukuka Egemen Olmak Üzeredir. Vs Diye Çok Uzatabiliriz.
(Hukuka Ben Hakim Olurum Mesajı.)

 S O N U Ç     
Tüm Bunlar Şunu Göstermektedir....

Kısaca "Tanrılar İlah İstedi."

1-)Fethullah Yapılanmasını Aklamak Üzere Kurgulanmış Bir Oyundur Bu Şöyle Ki;
Tüm Herşeyi Dizayn Eden Recep Bey Polis,Savcı,Hakim,Bürokrat Kesim İçinde Cemaatçı Olup Da İstemediği,Söz Dinletemediği  Organizasyonları  Tasviye Edecek Olup.Hem Vatandaşa Ne Kadar Tarafsız Olduğunu Vurgulayarak Laik Kesimden Oy İsteyecek.Hem De Fethullah'ı (Okullarını Ve Kendince Dizayn Edebileceği Yapılanmaları) Hem Aklayacak,Hem De Ben Dersem O Olur Mesajı Vererek Çizgimden Çıkma Diyecektir.

 2-)Bence Mgk'da Veya Başka Bir Toplantıda Ordu Generalleriyle Yapılan Pazarlıkta "Cemaatçi Yapılanmanın" Fazlaca Etkinliğinden Ve Kadrolaşmasından Rahatsızlık Dile Getirilmiş Olup,Ordu İçinde "Cemaatçi Yapılanmanın"Yapılaşması İçin Ilımlılık Esası Benimsenmiştir.

  3-) Ergekon Soruşturmasından Yargılanan Fakat Hiçbir Kanıta Dayanmayan Gazeteci,Yazar, Bürokrat, Akademisyen  Gibi  Suçsuz İnsanları Sarıverilmeleri İçin Bir Kaç Günah Keçisne Gereksinim Vardır.Bunlarada Tasfiye Edilecek Cemaatçileri Günah Keçisi Yaparak Aklanma Politikasıdır.

Ve Bence Devlet Politikası  Kurum Oligarklarınca Mutabakat Sağlanarak Yeniden Yapılandırılmiştır... 
"Buda Laik Kesimide Karşına Almayacak Cemaatçi Türk-İslam Sentezci Ilımlı İslamcı Devlet"
Saygılarımla

ozanca

29 Ağustos 2010 Pazar

Başbuğ’un aynası

29 Ağustos 2010
Sayın Başbuğ!  Kendi açınızdan haklısınız. Size Harp Okulu’nda emre itaati öğretiyorlar.
Bize gazetecilik okulunda eleştiriyi öğrettiler.
“Duyduğun her şeye inanma, sorgula!”
Gazeteciliğin (ve aslında bilimsel düşüncenin de) ilk kuralı budur. Sizi her konuda eleştirel olmaya götürür.
Sanırım askerle gazeteci arasında karşılıklı şikâyetlere yol açan sınır anlaşmazlığının ilk nedeni bu...
* * *
İkincisi şu:
Asker, hayata “dost ve düşman kuvvetler” diye bakıyor. Oysa bize okulda tarafsız kalmayı öğretiyorlar:
“Gazetecinin dostu da olmaz düşmanı da... Gazeteci, sadece gerçekle dost olmalıdır. Elindeki haber gerçekse, kamu çıkarı için gereğinde dostunu da vurmalıdır.”
O yüzden “Medya yanımızda mı, karşımızda mı” sorusu, size ne kadar anlamlı geliyorsa, bize o kadar anlamsız geliyor.
Medya, herhangi bir kurumun ne tamamen yanında olabilir, ne de topyekün karşısında...
O, bir ayna gibi, gördüğünü yansıtır.
“Ayna ayna! Söyle bana! Benden iyisi var mı” diye kendisine dönen mağrur yüzlere işin aslını söylemekle mükelleftir.
* * *
“Başarılı operasyonlarımız medyada yer bulmuyor” diye yakınıyorsunuz.
Başbakan da aynı şeyden dertli...
“Öyle soru mu olur?”, “Böyle manşet mi atılır?”, “Neden icraatımız haber olmuyor” diye fırçalıyor medyayı...
Oysa medyanın işi sürekli kara tablolar çizmek değilse de, şakşakçılık da değildir.
Medya, toplum adına denetim yapan bir kurumdur.
Yine okulda bizler, gördüğümüz yanlışlıkları sergilemek üzere yetiştirildik.
Sergilerken “Kimin yanlışı bu”, “Yazarsak yara alır mı” diye hesaplamayız.
İşler iyi gittiğinde ise bunun normal olduğunu düşünürüz.
Mesela gemisini fırtınada başarıyla karaya çıkaran kaptan pek haberden sayılmaz... “Onun işi bu” diye düşünülür.
Ama “gemisini terk eden kaptan” her zaman haberdir.
Ve bu, dünyanın her yerinde böyledir.
Biraz da o yüzden medya hep, “gemisini yürüten kaptan”ların hedefindedir.
* * *
TSK kendisine yönelik asimetrik psikolojik savaşta zorlandı. Çünkü bize bağlı bir medya yok” diyorsunuz.
Yıllar yılı bütün basın askere bağlıydı.
Yazılmayacak” dendi mi yazılmazdı.
Kimi korkudan, kimi de saygıdan, orduya zarar verecek konuları kurcalamazdı. Kurcalayanın da başı dertten kurtulmazdı.
Şimdi bir anda -bildiğimiz nedenlerle- “Atış serbest” noktasına gelindi. TSK, hazırlıksız yakalandı; bunun şaşkınlığını yaşıyor.
* * *
Şimdi olumlu gelişmeler var:
Bilgilendirme toplantıları, akreditasyonun gevşetilerek açılım sağlanması, sözcülük kurumu vs...
Fazlası lazım:
“Kesif topçu ateşi” altında yara aldıysanız susup oturmak da işe yaramaz, hakaret etmek de...
Yapılması gereken, yığınaktaki hataları görüp onarmaktır.
Vahim iddiaların üzerine ciddiyetle gitmektir.
“Soruşturuyoruz” cevabının basını haftalarca oyalamaya yetmeyeceğini anlamaktır.
Daha çok açılımdır, şeffaflıktır.
Dolmabahçe zirvesi türü sırdaşlıklardan kaçınmaktır.
Medya ile karşılıklı güven tesisine çalışmaktır.

* * *
Son olarak çuvaldızı kendimize batırayım:
“İyi söylüyorsun da, o halde bu ‘yandaş medya’ ne oluyor? Nasıl oluyor da bazı konularda senin ayna çatlıyor? Tarafsızlık ilkesi yerlerde sürünüyor” diye sorarsanız, “Etme bulma dünyası” der, boyun eğerim.
Ve patenti size ait bir tanım veririm:
Onlar sadece birer kâğıt parçası...

28 Ağustos 2010 Cumartesi

İNSAN DÜŞÜNEN VARLIKTIR.: AKŞAM ÜZEREYDİ AYRILIK

İNSAN DÜŞÜNEN VARLIKTIR.: AKŞAM ÜZEREYDİ AYRILIK

İNSAN DÜŞÜNEN VARLIKTIR.: Marmara depreminde hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz

İNSAN DÜŞÜNEN VARLIKTIR.: Marmara depreminde hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz

12 Eylül hokkabazlığı


 
Anayasa değişiklik paketinin AKP tarafından 12 Eylül darbesine karşı çıkmanın simgesi haline dönüştürülmesi, siyasette algılama yönetiminin neler yapabileceğinin çok çarpıcı bir örneğidir. İsteyenler buna bir siyasal reklamcılık başarısı olarak bakar, isteyen de dört dörtlük bir hokkabazlık!
Hatırlayınız: 12 Eylül darbesi sorumlularının yargılanması konusu AKP’nin ilk değişiklik taslağında yoktu, CHP’nin bu konuda gürültü koparması üzerine eklendi.
Gene hatırlayınız: AKP, referandum oylamasının kendisi için çok uygun bulduğu  Temmuz ayında yapılmasını istiyordu. 12 Eylül tarihini, gene CHP’lilerin itirazı üzerine Yüksek Seçim Kurulu verdi.
12 Eylül nasıl belirlendi? Ben, YSK’nın somut olgular nedeniyle bu tarihi seçmiş olduğunu düşünmekten yanayım ama, işin içinde iş olabileceğine inananlar da var!
Her ne olursa olsun, pakete 12 Eylül darbecilerine karşı maddeyi de eklemiş olan AKP, kırk yıl arasa daha uygun bir tarih bulamazdı.
Bu tarih onlara kampanyalarının ana temasını verdi: Askeri darbelere ve askeri vesayete karşı çıkma. Böylece askere karşı duruşun puanını bir kez daha alma fırsatı doğmuş oluyordu.
Balyoz tutuklamaları ve YAŞ’taki gelişmeler bu çerçeveye cuk oturdu.
İşe bakın siz: ‘Evet’ demek 12 Eylül’e ve askeri darbelere karşı çıkmak oluyordu!
Yandaş orkestrası mensupları, ‘Hayır’ denmesini savunan gerçek 12 Eylül mağdurlarını, hatta DİSK’i bile bile darbecilikle suçlayacak kadar insafsızlaştılar.
*
12 Eylül tarihinin AKP için başka avantajları da olduğu anlaşılıyor.
Kampanyanın büyük kısmının Ramazan’a denk gelmesi nedeniyle inançlı kesimlere yüz yüze propaganda yapmak için yeni fırsatlar doğdu. Bunların başında, aşiretlerin barışma ziyafetlerine benzeyen, binlerce kişilik iftar yemekleri geliyor. Buralarda yemek sırasında açıkca ‘Evet’ propagandası yapılıyor.
Böyle bir yemeğe katılan ama ‘Evet’ demeyecek olan bir tanıdığım:
“Propaganda başlayınca tatlıyı beklemeden kalkıp çıktım” diyor.
Tabii çoğunluk onun gibi yapmıyor, yemekle birlikte propagandayı da sindirmeye çalışıyor.
12 Eylül bu yıl Ramazan Bayramı’nın kuyruğuna eklendiği için okullar açılmadan son uzun tatilin son günü olacak. ‘Hayır’cıların çoğunlukta olduğu kentli kalabalıklar o gün dönüş için yollara düşecekler... Birçoğu yoğun güz arifesinde bir gün daha tatil yapabilmek için oy kullanmayacaklar. Ben böyle 8-10 kişi biliyorum.
*
12 Eylül darbesi bu kampanyanın ana ekseni haline gelince, 12 Eylül’ün aslında ne olduğu ve kime karşı yapıldığı konusunda tarihsel bir bozma işlemine girişildi. Malum takımdan bu konuda da ideolojik destek istendi. Seve seve verdiler. Öyle bir hava oluştu ki, 12 Eylül darbesi AKP’ye ya da onun içinden çıktığı İslamcı siyaset hareketine karşı yapılmış sanırsınız.
Oysa, artık biliyoruz ki, 12 Eylül faşist askeri darbesi, Türkiye’de solun yükselişine set çekmek için planlanmış,
bu arada milliyetçi ve İslamcı kesimleri de kendi amaçları için kullanmış bir Gladyo operasyonuydu. 
Ondan en az zararı İslamcılar gördü. Hatta önleri açıldı. ‘Türk-İslam sentezi’ o sayede milli ideoloji haline getirildi. Solun ve milliyetçilerin ezildiği ortamda meydan siyasal İslamcılara kaldı. Yararlandılar.
Bu referanduma kadar onların meselesi, 12 Eylül’le değil, Erbakan’ı istifaya zorlayan 28 Şubat ile idi.
YSK, 12 Eylül’ü seçti, böyle oldu.

Dışişleri 'ilahiyatçı diplomat' alacak


Dışişleri 'ilahiyatçı diplomat' alacak

28/08/2010 10:52
Dışişleri Bakanlığı, teşkilat kanununda yapılan değişiklik doğrultusunda ilahiyatçı diplomatlar (meslek memuru) alacak.
ANKARA - İlahiyat mezunlarının Dışişleri’ne iş başvurusu yapabilmeleri için Uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, kamu yönetimi, hukuk ve iktisat alanında master derecesi yapmış olması gerekiyor.


Muhalefetin itirazlarına rağmen Haziran’da Dışişleri Bakanlığı teşkilat kanunda yapılan değişiklikle, tarih, sosyoloji, halkla ilişkiler ve tanıtım, psikoloji, iktisat, işletme, maliye ve finans bölümleri mezunları ile uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi, kamu yönetimi, hukuk ve iktisat alanlarında lisansüstü eğitim yapmış YÖK’ün belirlediği ‘sosyal bilimler’ alanında en az dört yıllık lisans eğitimi yapmış olanlara diplomatlık yolu açılmıştı.


Dışişleri Bakanlığı, bakanlığın görev alanına giren İnsan Hakları, Deniz Hukuku, Enerji politikaları gibi teknik konularda nitelikli eleman bulmakta sıkıntı yaşıyordu. Bakanlık yönetimi de bu sorunun giderilmesi için teşkilat yasasında değişiklik yapılmasını istemişti. Ancak değişiklik isteğine hükümetin istekleri eklenince, ilahiyat mezunlarına da diplomatlık yolu açıldı. Yeni yasa doğrultusunda hazırlanan eleman alımı duyurusu dün Resmi Gazete’de yayınlandı ve başvurular dün başladı. İlana göre meslek memuru adayları 17 Eylül’e kadar başvuru yapabilecek. Sınavın ilk aşaması, 2 Ekim 2010 günü Ankara ve İstanbul’da yapılacak. (Radikal)




http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1016072&Date=28.08.2010&CategoryID=77

24 Ağustos 2010 Salı

15 Soruda Anayasa Paketi ve Hayır 24 Ağustos 2010

24 Ağustos 2010 -Birgün

İzmir Barosu'nun eski başkanlarından Noyan Özkan "Anayasa değişikliği elbette gerekli" diyor ama 15 soruya verdiği yanıtlarda, 12 Eylül'deki referandumda neden hayır diyeceğini açıklıyor.
1. Anayasa değişikliği gerekli mi?
Evet. Elbette, 1961-1971-1982 Anayasalarına hakim olan ''önce devlet, sonra yurttaş'' temel felsefesini tersine çevirecek bir ''sivil anayasa'' gereklidir. Her ne kadar 1982 -12 Eylül-Anayasasında 17 yasa ile yaklaşık Anayasanın üçte biri değişmişse de temel felsefe aynı kalmıştır. Anayasalar, devlet ve yöneticilerin yönetimlerinin adil ve eşit olmasını sağlayan ve olası devlet zorbalıklarına karşı yurttaşları koruyan temel hak ve özgürlükleri metinleridir.
2. Anayasa değişikliğinde takip edilen yol ve yöntemler yeterli mi?
Hayır. Önce 2007 yılında İktidar Partisi AKP tarafından bazı hukukçulara sipariş verilen Anayasa taslağı aniden toplumun gündemine getirilmiş ancak Meclis'ten geçmeyeceği anlaşılınca, ''mini türban değişikliği tasarısına'' dönüşmüş ve Anayasa Mahkemesinden geri dönmüştür. Bu defa yine hiçbir siyasi partiye, sendikalara, baro ve meslek odalarına, üniversitelere ve sivil toplum kurumlarına danışılmadan ''ben yaptım oldu'' zihniyetiyle yaklaşık 30 maddeden oluşan bir paket yurttaşlara dayatılmıştır. Böylece aynen Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi tartışma ve uzlaşma ortamı sağlanmadan anti-demokratik bir yöntem izlenmiştir.
3. TBMM tarafından kabul edilen ve itiraz üzerine Anayasa Mahkemesi denetiminden de geçen bu paket milli iradenin ve dolayısıyla demokratik sistemin eseri mi?
Hayır. Milli irade, 5 yılda bir sandığa gidip, bir partiyi ve liderini ülkeyi yönetmek için seçmekle ve sonra TBMM'den çıkan her yasaya itaat etmekle oluşmaz. Her şeyden önce, demokratik, adil ve şeffaf bir seçim yapılabilmesi için yüzde 10 oranındaki seçim barajını kaldırmak, seçim propagandası harcamalarını denetim altına almak ve yurttaşları temsil kapasitesi ve dürüstlüğüne sahip olan kişileri milletvekili seçmek gereklidir. Bugün Avrupa ülkelerinde ortalama seçim barajı % 3 olup en yüksek baraj,
Putin tarafından demir yumrukla yönetilen Rusya'dadır ( Yüzde 7 ) Ülkemizde seçimlerde veya halkoylamalarında, siyasi partilerin kimden ve hangi kurumdan ne kadar para v.b destek aldığını ve seçimlerde ne kadar para harcadığını tespit eden ve denetleyen bir yasa yoktur. Böylece, parayı veren düdüğü çalmaktadır.
4. Barajın düşürülmesi ve seçim finansmanının denetimi yeterli mi?
Hayır. Siyasi Partiler Kanununda köklü değişiklik yapılmak suretiyle ''liderlik sultası'' ve ''lidere biat'' kaldırılmalıdır. Özellikle 12 Eylül faşist askeri darbesinin bir devamı olan Özal hükümetleri sırasında artık teamül haline gelen ''mülakatla milletvekili seçme ve liderin onayına sunma'', ''bakanlardan önceden istifa dilekçeleri alma'' gibi ilkel yöntemler bu ülkede demokratik hukuk devletinin yerleşmesini önlemektedir. Ayrıca, milletvekili dokunulmazlığı; kürsü dokunulmazlığı dışında kalan suçlar için mutlaka kaldırılmalıdır. Böylece, örneğin, yargı kararlarını yüzlerce kez uygulamayan üst düzey bürokratlar , belediye yönetiminde sahtekarlık yapan belediye başkanları , eroin kaçakçılığı suçu işleyen iş adamları, devlet içinde çete oluşturanlar, ''tam yargılama veya ceza alma aşamasında iken'', milletvekili dokunulmazlık zırhını takamazlar.
5. Anayasa paketinin bir bütün olarak oylamaya sunulması doğru mudur?
Hayır. Kişisel olarak, böylesine dayatmacı ve despotik bir yöntemin karşısında kendimi ''bir çoban tarafından güdülen koyun" yerine konulmuş hissediyorum. Bu duygu, aynen seçim barajında olduğu gibi beni çok rahatsız ediyor ve içimi acıtıyor. Beni ''koyun'' yerine koyan bu anti-demokratik dayatmaya karşı isyan ediyorum. ' Ayıptır, yahu'' diyorum. Çünkü, bu paket içinde ''Evet'' diyeceğim maddeler var...AKP Hükümetinin 2007 ve sonrasında anayasa değişikliği girişiminde rehber olarak sıklıkla başvurduğu Avrupa Konseyi'nin danışma organı olan Venedik Komisyonu ilke ve kararlarını, sıra halk oylamasına geldiğinde adeta yok sayıldığını görüyoruz. Venedik Komisyonu-2006 ve 2010-Referandumlarda İyi Uygulamalar Kılavuzu"na göre; "İçerik Birliği, özgür oy iradesinin daha da önemli bir gerekliliğidir. Seçmenler, aralarında asli bir bağ olmayan farklı sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. Seçmenin sorulardan birini desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. Bir metinde yapılacak değişiklik çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir dizi soru sorulmalıdır."
6. Halkoylaması sürecindeki tartışma ortamı yeterli mi?
Hayır.Türkiye'de uzlaşma ve tartışma kültürü zaten yeterli değildir. Geçmişte, 1982-darbesi anayasasına ve devlet başkanına % 92 oranında ''evet'' oyu verildiğini unutmayalım. Maalesef, şu andaki Hükümet baskısı ve hukuksuzluk ortamı 7 Kasım 1982 halkoylaması öncesinde yaşadığımız günlerden çok farklı değildir. AKP Hükümeti ve Başbakan özellikle 2004 yılından bu yana sistemli ve programlı olarak muhalif örgüt ve kişileri sindirmek ve bir ''sivil dikta yönetimi'' oluşturmak amacıyla çok ciddi evrensel ve anayasal hak ihlalleri yapmıştır, ve yapmaya devam etmektedir. Ülkemizde yurttaşların tümü telefon/internet v.d iletişim araçlarının dinlendiği kuşkusu ve inancındadır. George Orwell'in 1949 yılda yazdığı 1984.kitabındaki ''Büyük Birader'' ve "Düşünce Polisi" bugün Türkiye'de yaşama geçmiştir. Üstelik yasal ve yasa dışı dinlemelerin ve ortam görüntülerinin, AKP Hükümetinin politikalarını destekleyen ve muhalifleri karalayan bir strateji ile Hükümet yandaşı medyaya servis yapılması teamül haline gelmiştir. Adeta bir "korku imparatorluğu" yaratılmıştır. Özellikle muhalif gençlerin ve işçilerin Hükümet'e karşı en ufak protestosu bile şiddetle bastırılmaktadır.
7. Hükümetin amacı 12 Eylül Anayasası ve koruduğu ekonomik ve siyasal düzeni değiştirmek midir?
Hayır. AKP Hükümeti, 12 Eylül darbesinin zeminini hazırlayan ve TSK marifetiyle yaptıran tekelci sermaye ve destekçisi ABD'nin yol haritasından sapamaz. 12 Eylül faşist cuntası tarafından ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı görevi verilen eski MESS Genel Sekreteri ve MSP İzmir Milletvekili adayı Turgut Özal, 24 Ocak kararlarının mimarıdır. Turgut Özalın,Faşist Cunta'nın siyaset yapmaktan yasakladığı Demirel, Ecevit v.d. politikacıların siyaset yasağının kaldırılması için yapılan halkoylamasında 'çok aktif biçimde ''Hayır'' kampanyası yaptığını unutmayalım. AKP Hükümeti tüm seçim propagandalarında Menderes-Özal-Erdoğan posterleri kullanmakta ve Özal'ı manevi liderleri olarak görmektedirler. Ayrıca, AKP'nin Cumhurbaşkanı Gül tarafından faşist cunta lideri Kenan Evren, Köşk'te özel olarak ağırlanmış ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'la birlikte açılış törenlerine katılmıştır. AKP Hükümetinin bu konudaki samimiyetsizliği, 2007 yılında halka sunduğu Anayasa değişikliği taslağının, 1982 Anayasasının bile daha gerisine düşecek hükümler içermesidir. 12 Eylül döneminin en zararlı kurumlarından YÖK aynen muhafaza edilmektedir. Hep birlikte marifetlerini izliyoruz...
8) Anayasa değişikliği paketi ''yargı reformu'' getiriyor mu?
Hayır, tam tersine Hükümet tarafından adalet sistemi ve yüksek mahkemeler denetim altına alınmaktadır. Hükümet , devlet bankası kredileri ile oluşturulan yandaş medyası ve telekulak operasyonları ve anormal vergi denetimleri ile sindirilen iş dünyası , şirketler medyası ve Üniversitelerin yanı sıra adalet sistemini ve yargı organını boyunduruğu altına almak ve siyasallaştırmak amacındadır. Başbakan, yasama ve yürütmenin yanına yargıyı da alıp ülkeyi orkestra şefi gibi tek elden yönetmek amacındadır. Bu anayasa değişikliği paketi hazırlığı sırasında yüksek mahkeme üyelerine yönelik lekeleme ve karalama kampanyası yürütülmüş, yasa dışı elde edilen telefon ve alan dinlemeleri ve görüntüleri yandaş medyaya servis edilmiş ve ne gariptir ki organize bir suç örgütü tarafından yürütülen bu kampanyanın failleri şimdiye kadar meçhul kalmıştır. Özellikle AKP hükümetinin Adalet Bakanları, yüksek yargı organlarına hasmane tutum ve davranışlarda bulunmuş ve anılan lekeleme ve karalama kampanyasına bir kez olsun bile karşı çıkmamışlardır.
9) İyi ama, adalet sistemi ve yargıda acil reform gerekmiyor mu?
Kesinlikle gerekiyor. Yaklaşık 30 yıldır adliye koridorlarının tozunu yutan, İzmir Barosunun başkanlık dahil tüm kademelerinde görev yapan, adalet sisteminde reform için kafa patlatan bir hukukçu sıfatıyla, bu anayasa paketinde öngörülen değişikliklerinin; zaten bağımsızlığını ve tarafsızlığını 1971 ve 1982 yıllarında yitiren ve kör topal çalışan adalet sistemini tamamen batıracağını düşünüyorum. Öncelikle yüzde 1 olan bütçe payının asgari yüzde 3'e artırılması ve Adalet Bakanlığının lojistik destek dışında yargıdan elini çekmesi gereklidir. Hakim ve Savcı sayısı ve adliye yardımcı personel sayısı arttırılmalı, yaklaşık 50 adede ulaşan Hukuk Fakültelerinin öğretim kadroları yetersiz olanları derhal kapatılmalı, adli yardım sistemi ve savunma güçlendirilmelidir. Bugün yurttaşlar, ağır işleyen adalet sisteminden ve tanık olarak gittikleri mahkemelerde azarlanmaktan haklı olarak şikayetçidir. Anayasa paketinde yargının kangrenleşen sorunları hiç ele alınmamıştır.
10. Anayasa paketiyle HSYK ne olacak?
Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK'den çıkarılmadığı veya oy haklarının alınmadığı sürece , hangi hükümet gelirse gelsin, yürütmenin yargıya müdahaleleri ve siyasallaştırma operasyonları devam edecektir. 1971- 12 Mart darbesi ve 1982 -12 Eylül darbesi ile Adalet Bakanlarının yönetimine ve keyfine bırakılan HSYK yapısı 'birkaç makyaj değişikliği'' dışında bu pakette aynen devam etmektedir. Hükümet bu konuda 12 Eylül zihniyetini ve uygulamasını takip etmektedir. İşte bunun içindir ki, Anayasanın 140/6 maddesinde yer alan ''Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.'' hükmüne hiç dokunulmamıştır. Bu hüküm, Anayasada yer aldığı sürece aklı başında hiçbir hukukçu ve siyaset bilimci, yargı reformundan bahsedemez.
11. Paket içinde HSYK ile ilgili tuzak maddeler var mı?
Evet. Anayasa paketinde "kurulun yönetimi ve temsili kurul başkanına aittir" yolunda yeni bir hüküm eklenmiştir. Bu ne demek? Yargıçlardan sorumlu olan HSYK'nin yönetimi yargıçların elinde değil, Adalet Bakanı olan kişinin yani Hükümet'in elindedir. .Hangi Adalet Bakanı, partisinin başkanı yani Başbakanın emir ve talimatları dışında görevini yerine getirebilir? Mümkün değildir.
Ayrıca Anayasa paketinde, müfettişlerin yargıç ve savcılar hakkında soruşturma yapması Adalet Bakanı'nın oluruna bağlı kılınmıştır. Bakan'ın istemediği yargıç ve savcılar hakkında HSYK soruşturma açamayacaktır.
HSYK'ye bağlı bir sekretarya kurulacak. İyi, güzel ama Genel Sekreter, Bakan tarafından atanacaktır.. Böylelikle Adalet Bakanı HSYK'nin tüm işlemlerini denetim altında tutacaktır. Kararnamelerin hazırlanması, toplantı gündeminin saptanması gibi konular geçtiğimiz yıl yaşadığımız kararname skandalında olduğu gibi yine Bakan'ın denetiminde olacaktır.. Pakette, Adalet Bakanlığının sekretaryanın çalışmasını düzenleyecek ayrı bir yasa çıkaracağı öngörülmüştür. Bu yasanın nasıl ve ne amaçla çıkarılacağını takdirinize bırakıyorum. Bunun dışında, Adalet Bakanı'nın HSYK'yi toplantıya çağırma yetkisi sürecektir. Toplantı için üye tam sayısı gerektiğinden, yedeği olmayan müsteşarın toplantıya katılmayarak ya da toplantıdan çıkarak HSYK'yi bloke etme olanağı vardır.
12. HSYK üyeleri ile ilgili değişiklik olumlu mu?
Hayır. HSYK'nin yalnızca yüksek mahkeme yargıçlarından oluşan 7 asil ve 4 yedek üyesinin yerine yirmi iki asıl ve on iki yedek üyeden oluşması öngörülmüştür. Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir. Bu durumda Kurul'a hukukçu olmayan ve mesleğin sorunlarını yaşamayan 4 asil üye seçilecek ve ayrıca tamamen Adalet Bakanlığı güdümünde olan Adalet Akademisi tarafından bir asil üye seçilecektir. Birinci sınıf hakimler arasından seçilmesi öngörülen 7 üye olumlu bir yaklaşım olmakla birlikte HSYK^ya siyaset bulaşacaktır.
13. Anayasa Mahkemesi'nde öngörülen değişiklikler olumlu mu?
Hayır. Anayasa Mahkemesi 17 üyeden oluşacak. 3 üye TBMM tarafından salt çoğunlukla seçilecek. 14 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Bunlardan dördü Cumhurbaşkanı'nın takdirine bırakılmış. Cumhurbaşkanı'nın atayacağı 4 üye, YÖK'ün göstereceği adaylar arasından atayacağı 3 üyeyle Meclis'in seçeceği 3 üyenin iktidar partisinin görüşlerini paylaşan üyeler olacağı açık. Çünkü, Meclis salt çoğunlukla seçim yapacaktır. Oysa Avrupa ülkelerinin çoğunda Meclis, üçte iki çoğunlukla ve hukukçular arasından üye seçmektedir. Ayrıca, 12 Eylül mirası YÖK tarafından seçilecek yeni üyeler ile Yüksek Mahkemenin yapısı iyice bozulacaktır. Böylece 17 üyeden en az 10'unun iktidar partisine yakın üyeler olması güvence altına alınmıştır.
14. Geçici 15.maddenin kaldırılması olumlu mu?
Evet, ama yukarıda belirttiğim olumsuz süreç ve öngörülen tuzak maddelerle bırakınız hukuk devletini, kanun devletinden bile söz edilemez. Ayrıca, 12 Eylül faşist cuntası üyeleri ve emir komuta zinciri içinde insanlık suçları işleyenlerin yargılanmasında zaman aşımı söz konusu olamaz. Hatta ,ilerici ve demokrat bir yorumla, Geçici 15.maddenin kaldırılmasına gerek olmaksızın taraf olduğumuz İşkenceyi Önleme hakkındaki Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi mevzuatına dayanarak Cumhuriyet Savcıları tarafından bu süreç her an başlatılabilir.
15. Anayasanın 125.maddesinde ne yapılmak isteniyor?
Anayasa değişikliğine ilişkin düzenlemede , Anayasa'nın 125. maddesine, yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu vurgulanarak, "Bu yetki hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz" cümlesi ekleniyor. İdari Yargılama Usulü Yasasında zaten mevcut olan bu hüküm neden Anayasa paketine girdi? Çünkü, AKP Hükümeti, idarenin yargısal denetimini sağlayan Danıştay'dan ve özellikle ''çevre ve kent koruma'' ve ''özelleştirme'' ile ilgili davalarda verilen kararlardan çok rahatsız. Hatta Başbakan Erdoğan; 'Türkiye'de yasama da yürütme de yargı tarafından kuşatılmıştır'' '' ciğerlerimize kadar kan kusturuyorlar kan, '' bunun altından bu belediye kalkar mı, kapıya kilidi vurur ondan sonra da gelsin Danıştay burayı işletsin, yürütsün' gibi saldırgan söylemlerle bu değişikliğin ipucunu vermiştir. Çünkü Danıştay, anayasal ''kamu yararı ilkesini'' dayanak yapmak suretiyle yasanın tutucu kalıbını aşan kararlar vermektedir. Hükümet, Danıştay'a karşı olan alerjisi nedeniyle ve iş dünyasına şirin gözükmek için bu tuzak maddeyi halk oylamasına sunmuştur.
Sonuç olarak
Hükümete destek için evet oyu kullanmayı düşünen veya "evet ama yetmez" diyen veya "sandığı boykot etmeyi düşünen" herkesin oyuna ve düşüncesine saygı duyarım. İçlerinde sevdiğim, saydığım dostlarım var.
Ben, arz ettiğim olay ve nedenlerle, ve özellikle "yaşadığımız örtülü faşizme dur demek" için sandığa gitmeyi ve "hayır" oyu kullanmayı düşünüyorum.
NOYAN ÖZKAN

22 Ağustos 2010 Pazar

TELEVİZYONDA TARTIŞALIM

Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı televizyonda anayasa değişikliğini tartışmaya çağırdı. Başbakan Erdoğan'ın, kendisi için, anayasayı değişikliğini anlatmadığını söylediğini belirten Kılıçdaroğlu, “Güçlüysen senin istediğin televizyon
Konuşması sırasında “Başbakan Kemal”, “Halkçı Kemal”, “Halkın umudu Kılıçdraroğlu” “AKP Halka hesap verecek”, “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganlarına “ Türkiye İstanbulla gurur duyacak. İstanbullular haramilerin iktidarını alaşağı edecek” dedi. kanalında, senin istediğin gazetecilerle birlikte tartışalım. Deniz Fenerinden beslenen Kanal / de olsun. Ona da razıyım. Üstelik söz veriyorum. Sadece anayasayı konuşacağım. Korkmuyorsan, çıkarsın karşıma beraber tartışırız. ”


'Her şeyin başı Fethullah Hoca'

'Her şeyin başı Fethullah Hoca'

Işık evlerinde kaldığını, Fethullah Gülen ile görüştüğünü belirten Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, devlet içindeki cemaat yapılanmasını ayrıntılarıyla ortaya koydu.
İstanbul- Emniyet teşkilatında teknik-elektronik istihbaratın kurucusu olarak bilinen Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, gündemde bomba etkisi yaratan ve yok satan “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitabında, Fethullah Gülen cemaatinin başta emniyet olmak üzere yargı, ordu ve diğer devlet kurumları içindeki yapılanmasını açıkladı. Kitabında, 5-6 ay ışık evlerinde kaldığı dönemde Gülen ile tanıştığını ve 28 Şubat süreci sonrası kendisiyle görüştüğünü de aktaran Avcı, cemaatin devleti teslim aldığını, milletvekilleri arasında bile cemaati temsil eden sorumlu imamlar olduğunu, cemaatin amacına ulaşmak için şantaj, iftira ve karalama kampanyası gibi her türlü yöntemi kullandığını belirtti. Avcı, kitabında “Hükümete alternatif bir yapı kurularak tüm kurumlar yönetilmektedir” diyor.

Avcı’nın kitapta, iki belgeyle beraber dışarıdan aldığı bilgilere dayanarak anlattığı cemaat yapılanması şöyle:

Cemaatin insanları dostlarım: Gizli faaliyetlerini açıklayacağım güçlerin ellerinde ne kadar büyük olanaklar olduğunu ve hangi yöntemleri kullandıklarını az çok bilenlerden birisiyim. Bu insanların hasmı, düşmanı değilim; çoğu eski dostlarım, son dönemde tanık olduğum ve yasadışı olduğunu düşündüğüm davranışları hariç inançlarını ve dünya görüşlerini paylaşıyorum.

Işık evlerinde 6 ay kaldım, Fethullah Hoca’yla karşılaştım: Polis Enstitüsü’nde okurken akşam namazını Maltepe Camii’nde kılardım. Bir gün cami çıkışında sohbet ettiğim mühendislik öğrencisi bir arkadaşın anlatımlarından etkilendim. Zülfikar adlı arkadaşımdan bu şahsın Nurcu olduğunu öğrendim. Daha sonra adının Halit olduğunu öğrendiğim bu yeni arkadaşım bizi öğrencilerin birlikte kaldığı evine götürdü. Evde hepsi Nurcu olan 5-6 öğrenci kalıyordu. Işık evleri denen o evlerden birinde tahminen 5-6 ay kadar kaldım. Bu evde kalırken Fethullah Gülen Hoca’yla benzeri başka bir evde karşılaştım.

Fethullah Hoca’ya ‘Doğru bildiğiniz yolda devam edin’ dedim: 6 yıl çocuklarımı Samanyolu Koleji’nde okuttum ve ikisi de oradan mezun oldu. 28 Şubat sonrasında hakkında davalar açıldığı o baskı dönemlerinde bir arkadaşım aracılığıyla Fethullah Gülen Hoca’yla onun talebi üzerine kısa süreli olarak görüştüm. Bu görüşmede özetle ona “Siz doğru bildiğiniz yolda okullar açarak bu ülkeye ve insanlarımıza hizmet ediyorsunuz. Gerisini önemsemeyin, doğru sonunda galip gelecektir” dedim.

Belgelere dayalı örgüt yapısı: Ben şu andaki örgütün nasıl yapılandığını, idare edildiğini bir nebze olsun göstermek istiyorum. Maalesef bu konuda çok fazla belge yok ama yine de bulunan belgeler mevcut durumu bir oranda anlamamızı sağlıyor.

Emniyet’in imamı Ömer: Bu belgeler ve dışarıdan aldığım bilgilere göre (Emniyet teşkilatında) her birimdeki temsilciler kanalı ile herkes Ömer kod adlı (Osman Hilmi Özdil) kişinin denetiminde çalışmaktadır. Amirler mezuniyet dönemlerine göre dönem dönem örgütlenmiştir. Herkes gördüğü, bildiği her konuyu temsilcilere aktarmakta, onlar da silsile ile Ömer’e ulaştırmaktadır. Aynı şekilde istenen her husus da Ömer’den talimat olarak teşkilatın en alt birimlerine kadar ulaştırılmaktadır.

Emniyetteki cemaat örgütlenmesi: Her kritik birimde cemaatin irtibatı ve sorumlusu yer almış, özellikle İstihbarat, KOM (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadale) ve diğer birimlerin bilgi işlem birimleri büyük oranda cemaat taraftarlarından oluşmuştur.

Emniyete ait tüm arşiv ve bilgiler cemaatin arşivine taşınmış, mevcutlar da istendiği an cemaatin isteklerine uygun olarak kullanılmaktadır. Emniyetin İstihbarat ve KOM birimlerinde teknik ve amir kadrosu büyük oranda cemaatin elemanı konumunda veya bilerek cemaatten gelen talimatlara uymaktadır.

Cemaat tüm kurumlarda örgütlü: Aslında bu örgütlülük yalnızca Emniyet içinde mevcut değildir, cemaat hemen hemen tüm kurumlarda az veya çok örgütlü haldedir. Öğrendiğim kadarıyla MİT, ordu, yargı ve milletvekilleri içinde imam konumunda kişiler bulunmaktadır.

Cemaat soruşturmaları engelleniyor:
Cemaat hakkında herhangi bir ihbar geldiğinde, daha araştırmaya başlanmadan o birimdeki cemaat mensuplarınca haber verilip tedbir alınmaktadır. Yakın zamanda birkaç defa MİT ve Emniyet’e cemaatin faaliyetleri, hatta en üstteki imam Ömer kod adlı kişi hakkında bilgi gitmiş, MİT araştırmaya başladığı an haberdar olunmuş ve gerekli tedbirler alınmıştır.

Kurumlarda istişare komitesi: Her hafta toplanılarak o kurum/birimdeki genel durumlar değerlendirilir ve yukarıya arz edilecek konular çıkarılır. Alt birim imamları kendi aralarında toplanırlar. En yukarıda o kurum için istişare heyeti denebilecek üst sorumlulardan oluşan komitevari bir birim olup onun üstünde o kurumun imamı bulunur.

Kurum imamlarının işbirliği: Daha üstte kurum imamları bir araya gelip ülke genelindeki işleri ve kurumlar arası çalışmaları değerlendirirler. Bir kurumun yapacağı işlere diğerlerinin desteği, oralardaki bilgiler istenir.

Her şeyin başı Fethullah Hoca: Bununla birlikte her kurum imamı ayrıca doğrudan yurtdışında bulunan Fethullah Hoca’ya bilgi verip ondan talimat alır, yani olup biten her şey hocanın bilgi ve kontrolünde gerçekleşir, dolayısıyla meydana gelen olaylar asla sıradan bir cemaat mensubunun kendi kafasına göre yaptığı şeyler değildir.

Hükümet içinde hükümet gibi: Devleti idare eden bakanlık ve genel müdürlüklere, hatta hükümete alternatif bir yapı kurularak tüm kurumlar yönetilmektedir. Her şey olmasa da hayati konular, önemli tayin ve atamalar, önemli operasyonlar bu yapı tarafından planlanıp uygulanmaktadır.

Cemaatin kurguladığı komplolar: Operasyonlara karar verip devletin sistemlerini kendi amaçları doğrultusunda çalıştırmakta, aynı anda kendi taraftarları ve kendilerinin denetiminde olan basın yayın organları ve internet siteleri vasıtasıyla linç kampanyaları yapılmakta, doğru yanlış her türlü bilgi çarpıtılarak servis edilmekte, kamuoyu yanlı ve yanlış bilgilerle yanlış kanaat sahibi olmaktadır.

Her türlü yöntem uygulanıyor: Hukuka uygun veya farklı yöntemle elde edilen bilgiler ve her türlü yöntem kullanılarak hedef seçilen kişiler linç edilmek istenmektedir. Zaman zaman bu bilgiler tahrif edilerek ekleme ve çıkarmalar yapılarak kullanıldığı gibi çoğunlukla da her yerde bulunan gizli elemanları özellikle ordu içerisindeki faaliyet ve çalışmaları rapor etmektedir.

Daha sonra bu haberleri belgelemek için delil bulmaya çalışılmakta, bulunan veya yaratılan belge, evrak ve materyaller aranan mahallere konarak aramada ele geçti işlemi yapılmaktadır.

Ülke cehenneme dönüşür: Bu devletin polisi, askeri, medyası oluşturulmak istenen bu sistem içerisinde çalıştırılamaz, bugün yapıldığı gibi cemaatin hedefleri uğruna hukuksuzluklar, komplo, şantaj ve iftira yöntemleri ile çalıştırılırsa da gelecekte bu ülke herkes için adeta bir cehenneme dönüşür.

Sistem kaosa sürükleniyor: Bu anlayış ve yöntem her gün artarak devam edecek. Kısa süre sonra ticari şirket, ortaklık, ihale vs. işlere de bu anlayış ve yöntemlerle yaklaşılmaya başlandığında ülkede her şey çok daha kötüye gidecektir.

Devletin polisinin, istihbaratının ve diğer kurumlarının imkânları cemaatin talimatı ile istenmeyen, beğenilmeyen, rakip şirket aleyhine kullanılırsa (ki çok yakında bu olacaktır, belki de halihazırda uygulamaya konmuştur) bunu tespit etmek o kadar kolay da olmayacağından tüm sistem bir kaosa doğru sürüklenecektir.

Bu yöne doğru gidildiğini görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Cemaat devleti teslim aldı:
Bu ülke çok badireler atlattı, bu olayların benzerlerini çok yaşadık, bir şey olmaz diyenlere yanıtım, daha önce bu türden tehlikelerin atlatılmasının mevcut sorunların da kolayca atlatılacağı anlamına gelmediği olacaktır. Bir grup koca bir devleti teslim aldı. Devlet içten içe çatırdıyor, birileri yönetimi ele aldı ve kimse devlet gücünü kullanan bu kişilere dur diyemiyor. Birkaç cemaatin imamı devlet yetkilerini gasp etti. Bu nasıl bir devlet geleneğidir?
22 Ağustos 2010

Beddua!




DİNCİ kesimde, gerçek bir dindar olarak tanınan yazar Mehmet Şevket Eygi, açık sözlüdür. Sivri konuşur. Eleştirilerini, dolambaçlı yollara sapmadan net olarak söyler. Böyle olunca da, iktidar mensuplarının birçoğu tarafından sevilmez!

Son zamanlarda kafasının çok kızdığı anlaşılan Eygi Hoca, bir süre önce, Millî Gazete’deki köşesinde, dini siyasete ve ticarete alet edenlere beddua üstüne beddua yağdırdı.
Milleti hortumlayanlara, haram yollardan zengin olanlara çok sert tepki gösteren Mehmet Şevket Eygi isyanını (özetle) şöyle dile getirdi:
* * *
“Allah bin kere belânızı vesin!
Allah cezanızı versin! İslâmcılığın cılkını çıkardınız!
Ben, çoğunuzun o eski mücahitlik günlerini bilirim, ne nutuklar atıyor, mangallarda kül bırakmıyordunuz. Sonra mücahitlik postunu çıkardınız, müteahhit oldunuz!
Müslüman’san, hangi meşrep ve mezhepten olursan ol, mutlaka doğru ve dürüst olmak zorundasın. Siz, yıllar var ki, doğruluk şişesini taşa vurup paramparça ettiniz!
Bre uğursuzlar!
İslâm’da devlet ve belediye bütçelerini hortumlamak var mıdır?
Rüşvet almak var mıdır? İhalelere fesat karıştırmak var mıdır?
Haram yollarla süper zengin olmak var mıdır?
Size beddua ediyorum. Allah belânızı versin! İki yakanız bir araya gelmesin!
Haram servetlerinizi huzur içinde yiyemeyin, e mi?
Müslümanların yüzünü kara çıkarttınız!
Başınız belâdan kurtulmasın!” 

(Mehmet Şevket Eygi, Millî Gazete)
* * *
Eygi Hoca’nın sert bedduasından sonra, eğlenceli bir pazar fıkrası ile tebessüm edelim...
Tilki, ormanda gezerken bir ağacın dalında asılı bir geyik budu görür...
Karnı açtır ama akıllıdır, hemen atılmaz, çevreyi kontrol eder ve görür ki bu bir tuzaktır!
Geyik budu bir bombaya bağlıdır! Yeteri kadar uzaklaştıktan sonra başını ön ayaklarının üzerine koyarak yatar, sabırla beklemeye başlar. Bir süre sonra kurt gelir, budu görür ve biraz uzakta yatan tilkiyi de fark eder tabii... Kaşlarını çatarak sorar:
“Orada ne yapıyorsun tilki efendi?”
“Hiiiç... Yatıyorum dostum.”
“Burada nefis bir geyik budu var, görmedin mi?”
“Evet, gördüm tabii...”
“Şaşırdım doğrusu! Hem gördün, hem de yemedin ha?”
Tilki, dua eder gibi yapar, sonra sakin ve olgun bir tavırla ağır ağır cevap verir:
“Malum, ramazan ayındayız. Ben bugün oruçluyum.”
Kurt, kendinden emin bir şekilde homurdanır:
“Öyleyse ben yiyeyim. Aksi halde, bu sıcakta geyik eti hemen bozulur, kokar.”
Tilki “Elbette dostum, tabii ki yemekte fayda var. Buyur ye, afiyet olsun” der.
Kurt, geyik buduna uzanır uzanmaz müthiş bir patlama olur. Ortalık toz duman!
Kurt, yaralı bir halde kımıldamadan yerde yatarken tilki budu alır ve yemeye başlar.
Bunu gören yaralı kurt öfke ile “Hani oruçluydun şerefsiz?” diye bağırır.
Tilki pişkin pişkin sırıtır:
“Az önce top patladı ya dostum, duymadın mı?”
* * *
Günümüzde toplumumuz iki ayaklı tilkilerle dolu.
Uyanıklar, ateşi elleriyle tutmayıp, maşa olarak başkalarını kullanıyorlar!
Günümüzde hortumcu tilkilerin orucu böyle oluyor!

19 Ağustos 2010 Perşembe

HERONLARLA İLGİLİ DERHAL AÇIKLAMA YAP!..

AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, Heronlarla ilgili iddia ve görüntülerin yaklaşık 20 gündür kamuoyunu meşgul ettiğini, bazı gazete ve televizyonların Heron görüntülerinin gerçek olduğuyla ilgili iddiaları olduğunu hatırlattı. Söz konusu iddiaların muhatabı olan kişilerin bugüne kadar hiçbir şekilde açıklama yapmadığına işaret eden Elitaş, Genelkurmay Başkanlığı’nın bir an önce Heronlarla ilgili açıklama yapması gerektiğini söyledi. Elitaş, “İhmal var ise hata var ise derhal soruşturma başlatmalı. Soruşturmayla ilgili sonuçlar alınmalı, suçlular varsa derhal cezalandırılmalı, suç varsa Türk Milleti’nden, şehit ailelerinden derhal özür dilenmelidir” diye konuştu. Genelkurmay Başkanlığı’nda 27 Ağustos’ta devir teslim töreni yapılacağını hatırlatan Mustafa Elitaş, Heronlarla ilgili açıklamanın bu tarihten önce yapılmasını da istedi.

17 Ağustos 2010 Salı

TSK'dan Nazım açılımı

Bir ilke imza atan ve tabuyu yıkan Türk Silahlı Kuvvetleri eserleri yasaklanan Nazım Hikmet'in Deniz Kuvvetleri yani o dönemin deyimiyle bir bahriye subayı olduğu dönemle ilgili belgeler gün ışığına çıkarıldı.
Deniz Harp Okulu dergisi iki tam sayfasını şaire ayırdı.
Üzerinde Bahriyeli üniforması fotoğrafın çekildiği tarih 25 Eylül 1915.
Zabıt defterlerine göre 45 kg ağırlığında, boyu 1 metre 56 cm sarı saçlı yüzünde çiller olan koyu mavi gözlü beyaz tenli bir çocuk.
O çocuk Nazım Hikmet Ran fotoğrafın çekildiği gün 14 yaşında.




Asker tabuları yıktı yeni bir açılım yaptı Bahriyeli Nazım Hikmet'in fotoğraflarını, ders notlarını 89 yıl sonra gün yüzüne çıkardı.

Nazım Hikmet'in bahriyeli olma serüveninin bir şiirle başladığı anlatıldı önce 962 künye numaralı ve adı Mehmet Nazım olarak geçen Nazım Hikmet Ran'ın öğrenci takip listesinde iyi ve zeki olduğu ama elbisesine az özen gösterdiği notu düşülmüş.
Öğrenimi sırasında başarıları nedeniyle ödüllerde almış Nazım Hikmet din felsefesi derslerindeki azmi ve başarısından dolayı mükafat sofrasında yemek yedi.
Fen Bilgisi dersinde başarılı olduğu için Heybeli Ada'da gezi yapmakla ödüllendirildi.
Ödülleri kadar cezalarıda sıralanmış o gizli kayıtlarda. Mesela Nazım Hikmet'in 4.5 saat tutuklu kaldığı bilgisi yine o arşiv belgelerinde bulundu.
Ve yine o askeri kayıtlara göre Nazım Hikmet'in subaylıktan atılma gerekçesi uzun zamandır aşırıya kaçan halleri bulunduğu için 17 Mayıs 1921 tarihinde Deniz Kuvvetleri ile ilişiği kesildi ünlü şairin.
***
BU ÜLKE TÜM DEĞERLERİNİ BİRER BİRER YOK EDİP,DAHA SONRA SAHİP ÇIKTIĞINI ZANNEDİP KAMUOYUNDA VİCDANINI RAHATLATTIĞINI SANIYOR
BUYRUN O DEĞERİNİZE YAŞATTIĞINIZ DUYGULAR!...










Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
"
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar,
üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un

66 santimetre karede gülüyor,
ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize
120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.

"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

"
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurthainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan,
Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Nazım Hikmet


Boy... Soy... Oy

 
Can Dündar Ada

17 Ağustos 2010
“Siperde çöktün, çökmedin” inatlaşmasıyla başlayan çocukça tartışma, ağustosun cehennem sıcağında pelteleşerek iyice yamuldu.
Başbakan, sanki boyunun ölçüsünü soran varmış gibi, 1.85 boyunda olduğunu açıkladı.
Sonra da “Önemli olan boy değil...” dedi.
Ben “...işlevi önemli” diye devam edecek sandım; oysa bambaşka bir yere çekti mevzuu: “Soy önemli soy...” diye gürledi.
* * *
Haydaaa!!!
Bu, “Alkol istiyorsan üzüm ye” direktifinden de beter...
Askerde, idmanda, okulda adama boyuna göre yer verirler. Ama uzun boy, yüksek raftan eşya indirmek dışında bir işe yaramıyor artık...
“Soy”a gelince...
20. yüzyıl meydanlarında “soy önemli soy” diyerek ırkçılığa soyunanların çoğu devrilip gitti.
Ama arkalarında, soyunu koruma ya da farklı soyu imha uğruna dökülen kanlarla yazılmış bir soy-kırım tarihi bıraktılar.
Afrika’da kabile savaşlarından Nazilerin Arî ırk arayışına, Yahudi soykırımından Siyonist katliamlara, sosyal Darwinizmden Ku Klux Klan’a kadar hangi vahşetin, hangi melanetin altını kazısanız “soy” meselesi çıkar.
O “soy” tartışmasıdır ki, Türkiye’ye de bulaşmış, Mimar Sinan’ın mezardan çıkarılıp kafatasının ölçülmesine, farklı dinden, mezhepten olanların “soysuzluk” iddiasıyla katledilmesine yol açmış, bazı soy-tarıların soy ağacına bakarak insan ayıklama çalışmalarına kadar varmıştır.
Fakat şükür ki insanoğlu, bu badireyi de büyük ölçüde atlatmıştır.
* * *
Ne sayede?
Öncelikle insanlığın bütün yasakları çiğneyerek renk, soy, sop, ırk ayırmaksızın iç içe geçip birbirine karışması ve böylece tek tip-safkan toplum dayatmalarının, rengârenk-melez bir yeryüzü gerçekliğine teslim olması sayesinde...
Kol gücüne ihtiyaç duyan kapitalizmin istihdam ettiği işçiden soy-adını sormaması sayesinde...
Bu iktisadi nizamın, kendine uygun bir siyasi düzen yaratması sayesinde...
Yani soyu sopu, mezhebi, etnik kökeni ne olursa olsun insanların eşit muamele görmesini amaçlayan “yurttaşlık” fikri sayesinde...
“Yurttaşlık” ilkesi, soy, boy, renk, ırk, din üstünlüğü safsatalarına son vermiş, bir toplumsal sözleşme ile tüm bireyleri -en azından teoride, yasalar önünde- eşitlemiştir.
Toplumlar geliştikçe hemşerilik, ırkdaşlık, kandaşlık, soydaşlık bağları gevşerken, “soy” farklılıklarının yerini “sınıf farklılıkları” almaya başlamıştır.
Kan ve soy bağına dayalı ittifaklar da sınıfsal, siyasal ittifaklar ve çıkar birliktelikleri ile yer değiştirmiştir.
O sayededir ki, Antep’te Başbakan’ın “Boy değil, soy önemli soooy” diye haykırışını dinleyenler arasında her boydan ve her soydan yurttaş vardır.
* * *
İslam bile Hak katında ırk ve soyu değil takvayı üstünlük sayarken Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na göndermeyle “soy goygoyculuğu” yaparak hep eleştiregeldiği kafatasçılarla buluşmasını neyle açıklamalı?
Ağustosun cehennem sıcağıyla mı?
Asıl derdin boy ya da soy değil, oy olmasıyla mı?
Yoksa “soy”u tartıştırırken, Deniz Feneri örneğindeki gibi “soy-gun”u unutturma çabasıyla mı?

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Marmara depreminde hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz

1999 Gölcük Depremi

1999 Gölcük Depremi
1999 Gölcük Depremi
Tarih 17 Ağustos 1999, yerel saatle 03:02, EEZ ile 00:02
Büyüklük 7,4 Mw[1], 7,6 Mw[2]
Derinlik 17 km
Merkez üs Kocaeli, Gölcük
Süre 45 saniye
Etkilenen ülkeler/bölgeler Türkiye Cumhuriyeti Türkiye
Kayıplar 17.480 ölü ve 23.781 yaralı
17 Ağustos günü Hürriyet Gazetesi
1999 Gölcük Depremi, İzmit Depremi, Marmara Depremi ya da 17 Ağustos 1999 depremi, 17 Ağustos1999 sabahı, yerel saatle 03:02'de gerçekleşen, KocaeliGölcük merkezli deprem. Mw ölçeğine göre 7,5 büyüklüğünde gerçekleşen deprem, büyük çapta can ve mal kaybına neden olmuştur.
17 Ağustos depremi, tüm Marmara Bölgesi'nde, Ankara'dan İzmir'e kadar geniş bir alanda hissedildi. Resmi raporlara göre, 17.480 ölüm, 23.781 yaralı oldu. 505 kişi sakat kaldı. 285.211 konut, 42.902 işyeri hasar gördü. [3] Resmi olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000'e yakın yaralı olmuştur. Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz bırakmıştır. Yaklaşık 16 milyon insan, depremden değişik düzeylerde etkilenmiştir. Bu nedenle Türkiye'nin yakın tarihini derinden etkileyen en önemli olaylardan biridir. Deprem gerek büyüklük, gerek etkilediği alanın genişliği, gerekse sebep olduğu maddi kayıplar açısından son yüzyılın en büyük depremlerinden biridir.