30 Nisan 2011 Cumartesi

İNCEDERE AİLESİNİN 1 MAYIS 2010 HİKAYESİNİ HATIRLATMAYA NE DERSİNİZ?.LÜTFEN İZLEYİN...

1 MAYIS' KUTLUYORUZ...PARASIZ EĞİTİM, PARASIZ SAĞLIK İÇİN 1 MAYIS'TA ALANLARA


                    PARASIZ EĞİTİM,
                   PARASIZ SAĞLIK      
                                 İÇİN 
               1 MAYIS'TA ALANLARA
‎-İNSANCA YAŞAM, İNSANCA DÜZEN İÇİN

- IRKÇILIĞA KARŞI, HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN

-YOKSULLUK, ADALETSİZLİK VE SÖMÜRÜYE KARŞI

-PARASIZ EĞİTİM, PARASIZ SAĞLIK İÇİN

-KAPİTALİZME, FAŞİZME VE NEOLİBERALİZME KARŞI

-EŞİT İŞE EŞİT ÜCRET İÇİN

-GELECEKSİZLŞETİRMEYE VE YÖK’E KARŞI

-İŞSİZLİK, ÖZELLEŞTİRME VE TAŞERONLAŞTIRMAYA KARŞI

-İŞÇİLERİN, EMEKÇİLERİN ve EZİLENLERİN BİRLİĞİ İÇİN

- EŞİTLİK ve ÖZGÜRLÜK İÇİN

-TECRİTE VE F-TİPİ CEZAEVLERİNE KARŞI

-SAVAŞA, İŞGALE ve İŞBİRLİKÇİLİĞE KARŞI

-12 EYLÜL DARBECİLERİNİN YARGILANMASI İÇİN

-1 MAYIS 1977 KATLİAMI DOSYASININ AÇILMASI İÇİN
1 MAYIS'TA ALANLARA...

28 Nisan 2011 Perşembe

Kübra bebek açlıktan öldü

2,5 aylık Kübra bebek açlıktan öldü!
SAMSUN DHA
Samsun’un Tekkeköy ilçesinde rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan 2.5 aylık bir bebek hayatını kaybetti. Bebeğin beslenme yetersizliğinden öldüğü açıklandı.
Samsun’un Tekkeköy ilçesinde oturan 25 yaşındaki Necla ve 26 yaşındaki Murat Bakırcı çiftinin 2.5 aylık bebekleri Kübra Bakırcı rahatsızlanınca önceki gün Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’ne kaldırıldı. Sürekli ağlayan bebeği muayene eden doktorlar, yaptıkları tüm müdahaleye rağmen Kübra’yı kurtaramadı. Yapılan ilk incelemenin ardından Minik Kübra’nın beslenme yetersizliğinden öldüğü açıklandı. Kübra’nın cenazesi otopsi yapılmak üzere Gazi Devlet Hastanesi morguna kaldırıldı. Burada yapılan otopside beslenme yetersizliğinden öldüğü belirlenen Kübra bebeğin ölüm nedeni, Trabzon Adli Tıp Kurumu’nda yapılacak incelemenin adından kesinleşecek.

‘İki çocuğum da aç’
Baba Murat Bakırcı, 2008 yılında iş kazası geçirmiş, üzerine vinç düşmesi sonucu sağ ayağının bilekten aşağısı kopmuştu. O günden bu yana çalışamıyordu. Eşinin işsiz olduğunu söyleyen anne Necla Bakırcı dilenerek yaşamaya çalıştıkları söyledi. Ekmek parası bile bulmakta zorluk çektiklerini belirten Bakıcı, “2.5 yıl önce 5.5 yaşındayken kızım Kumru’yu kaybettim. Şimdi Kübra açlıktan, parasızlıktan öldü. 2 çocuğum daha var. Onlar da aç” dedi.
Çoğu zaman komşularının verdiği yemeklerle karınlarını doyurmaya çalıştıklarını söyleyen Bakırcı, daha önce gittiği doktorların verdikleri mamayla kızını beslediğini ama kurtaramadıklarını da anlattı. Bakırcı, “Dilenmeye mecburum. Dilenmesem tencerem kaynamıyor. Dilenerek aldığım parayla tencere mi kaynatayım, çocuklarıma bez mi alayım, ölen kızıma mama mı alayım?” diyerek gözyaşlarını tutamadı.
Baba Murat Bakırcı da “Yardım bekliyoruz. İki tane daha çocuğum var. Bakamıyorum, muhtacım. Elimden bir şey gelmiyor” diye konuştu. Bakırcı, bu sözlerinin ardından da gözyaşlarına hâkim olamadı. Gözü yaşlı çift evdeki boş buzdolabını da göstererek yardım istedi.


Kaymakam: 1 hafta önce düşmüşTekkeköy Kaymakamı Köksal Şakalar bebeğin kesin ölüm nedeninin otopsi sonucu belirleneceğini söyledi. Bebeğin ölümünün şüpheli bulunması üzerine anne ve babanın ifadelerine başvurulduğunu belirten Kayalar, “Bebeğin ebeveynleri, çocuğun bir hafta önce 3 yaşındaki kardeşi tarafından yere düşürüldüğü ve çocuğun kafa bölgesinde yaralanma olduğunu belirtmiş. Yani çocukta düşmekten kaynaklanan bir darp var. Anne, çocuğun bu düşme hadisesinin ardından beslenmeden kesildiğini ifadesinde belirtiyor. Kesin sonuç, otopsi raporunun ardından belli olacak” dedi. Tekkeköy Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından Bakırcı ailesine 2005 yılından beri düzenli yardım yapıldığını vurgulayan Şakalar, “2005’ten beri aileye yapılan yardım 10 bin TL’nin üzerinde. Nakdi yardımın yanı sıra aileye düzenli olarak yakacak yardımı da yapılıyor. Aileye en son 8 Aralık günü nakdi yardım yapılmış” dedi.
  2,5 aylık Kübra bebek açlıktan öldü!

2,5 aylık Kübra bebek açlıktan öldü!

Samsun'da ölen 2.5 aylık bebeğin ölüm nedeni ortaya çıktı. Adli Tıp Kurumu'ndan gelen rapora göre Kübra bebeğin açlıktan öldüğü belirlendi.



Besin yetersizliğinden öldüğü polis kayıtlarına da geçen Kübra’nın annesi boş buzdolabını göstererek yardım istedi.

Kübra bebek açlıktan öldüKübra bebek açlıktan öldü

Samsun Tekkeköy’de rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan 2.5 aylık Kübra bebek yapılan tüm müdahalelere rağmen yaşamını yitirdi. İlk incelemeye göre bebeğin ölüm nedeni açlık!..

18 Ocak 2011

27 Nisan 2011 Çarşamba

AKP 270 MİLLETVEKİLİ ANCAK ÇIKARIR…

 ahmetnesin @ 8:07 am

Seçimler yaklaştıkça anketler havada uçuşuyor, partilere yalakalık yapanlar dışında bakarsanız bişeyler tahmin edebiliyorsunuz yada onlara inanmak zorunda kalıyorsınız… Ancak bana bu seçimlerde tersine giden bişey var gibi geliyor. Esasında bu tersine giden şey dediğim olay AKP’nin aleyhine yani bana göre düzüne giden bişey… Bu seçimde oy oranı bir partinin tam anlamıyla milletvekili sayısını belirlemeyecek. O yüzden anket bütün illerde yapılmadığı sürece milletvekili sayısı tam olarak belirlenemeyecek.
Haber Türk Gazetesi yazarı Yavuz Semerci iki gündür seçimlerle ilgili yazı yazıyor ve milletvekili sayılarını tahmini olarak veriyor. Semerci anket yapmadığından dolayı haklı olarak 12 Eylül referandumuna dayanarak yaklaşık bir tahminde bulunuyor ve bunu da söylüyor.
Eskiden “Seçimleri İzmir belirler…” diye bir yaklaşım vardı. İzmir’in oy oranının bütün Türkiye’ye yansıdığı söylenirdi. Bir de “Istanbul’u alan bütün Türkiye’yi alır…” denirdi. Semerci’nin tahminlerine göre CHP İzmir’i alıyor ama İstanbul yine AKP’nin. Yani CHP İzmir’e göre seçimleri alıyor, Istanbul’a göre de kaybediyor. 12 Eylül referandumuna baktığımızda doğru bir tesbit ama referandumda AKP’nin olmayan oyları çıkardığımızda ve seçimi protesto eden Kürtleri ve sosyalistleri değerlendirdiğimizde durum tamamen değişiyor.
Benim tahminime göre İstanbul tam başa baş gidecek ve kıl payı da olsa CHP öne geçecek. Bağımsızlar Istanbul’dan 4 bağımsız aday çıkaracak. Ege daha farklı olacak, CHP burada belli anlamda fark atacak.
Türkiye geneline baktığımızda BDP’li ve bağımsız sosyalistler 35’e yakın milletvekili çıkaracaklar. MHP’nin oy oranının düşmesi milletvekili sayısını fazla değiştirmeyecek çünkü 2-3 il dışında MHP 1-2 milletvekili zaten çıkarıyor ve yine çıkaracak. Bu sayı biraz düşse bile MHP seçimde 60 milletvekili çıkarır.
BDP ve sosyalist adaylar dışında büyük olasılıkla başta Şanlı Urfa bağımsızları ve Abdüllatif Şener olmak üzere sanırım 5 bağımsız milletvekili daha girecek meclise. Bu sayılara baktığımızda 100 milletvekili dışında kalan 450 milletvekilini CHP ve AKP bölüşecek.
CHP Marmara ve Ege’de sağladığı üstünlükle 180’e yakın milletvekili çıkarır. AKP’ye de geriye 270 milletvekili kalıyor. Bu seçimlerde AKP’nin şanssızlığı yeni nüfus sayımına göre milletvekilliği artan illerin tamamen CHP’ye yaraması, azalan illerde de AKP’nin aleyhine BDP’nin lehine olması.
Peki AKP bu sayıyı düşünüyor mu, bence düşünüyor ve gittikçe konuşmaları sertleşecek çünkü bu olası milletvekili sayısıyla AKP hükümeti tek başına bile kuramıyor. Tahmin ettiğim bu sayılar biraz oynayabilir ve AKP tek başına hükümet kurabilir ama kendi sayısına çok yakın muhalefet milletvekilleri devamlı ensesinde boza pişirecekler.
Bu duruma baktığımızda CHP-MHP koalisyonu da çıkabilir gibi gözüküyor ama çok zor çünkü bu koalisyonu dışarıdan BDP desteklemezse olmuyor. MHP’nin böyle bir desteği sindireceğini sanmıyorum. O yüzden bu seçimlerden AKP-MHP koalisyonu çıkabilir yada MHP dışarıdan destekler.
Önümüzdeki dönem büyük bir değişiklik olur mu bilemiyorum ama AKP’yi zor bir süreç bekliyor çünkü milletvekili adaylarını belirlerken Fethullah Gülen ekibinin de birçoğunu sildi. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık yada yarı-başkanlık düşü bu seçimde bir daha konuşamayacak şekilde son bulabilir. Du bakali n’olcek diye bekleyeceğiz…

ETYEN MAHÇUPYAN ENDAZEYİ KAÇIRMIŞ…

 ahmetnesin @ 11:07 am

Taraf tutmak nasıl bişeydir, sadece siyasi değil, bu okuduğunuz okul da olabilir, çalıştığınız yer de, spor takımı da dünya görüşü de… Sıralayabileceğimiz o kadar çok şey var ki yazmakla bitmez. Sorun tarafı olduğunuz bir şeyi nasıl savunacağınız yada benimseyeceğinizde gizlidir. Bir konunun tarafı olmak Türkiye’de fanatiklikle karıştırılıyor. Fanatik bir taraf olduğunuzda savunduğunuz tarafı ne şekilde olursa olsun savunur ve destekler duruma geliyorsunuz.
Geçenlerde ressam Bedri Baykam ve asistanı bıçaklandı. Olay Baykam’ın bıçaklanmasından çok arabaya alınmaması ve hastaneye noktasında tartışıldı ve yazıldı. Böyle olunca da vurulmanın nedeni ve Türkiye’nin bence yavaş yavaş değil, hızlı hızlı geldiği nokta es geçiliyor. Ben bu noktaya Polis devletidiyorum.
Türkiye kaç yıl sıkıyönetim dönemi yaşamış diye bakarsanız 40 yaş grubundan sonrakiler yaşamlarının büyük bir kısmını sıkıyönetimle geçirdiklerini görür. Sıkıyönetimlerin kalktığı yada olmadığı dönemleri de hep demokratik dönem sanırız. Genel kanı “Darbe bitti, sıkıyönetim alktı ve demokrasiye geçiyoruz artık…” diyedir. Oysa darbeler ve sıkıyönetimler yasalarını öyle bir yaparlar ki askeri darbe faşistliğinden sivil polis devletine dönüşür ülke.
Sivil polis devletinin sıkıntısını yüzde 80 sosyalistler, devrimciler ve Kürtler çektiğinden halk bunun fazla farkına varmaz. Geri alan siyasiler de zaten işlerine geldiğinden bol bol demokrasiden bahseder. Oysa en basit örneğiyle kapitalist sistemde tam anlamıyla demokrasi olmaz çünkü işverenle çalışan arasında akıl almaz uçurumlar vardır. Bu uçurum zaten demokrasiyi yok eden en önemli unsurdur.
AKP’yle birlikte polis devletinin hakim olmaya başladığı konuşan ve yazanlar burada yanılıyorlar çünkü polis devleti sadece şekil ve görüş değiştiriyor. Bu dönem daha hızlanması yeni başlıyor anlamına gelmiyor. Türkiye’de polis yapısı ve çıkan yasalar oldum olası zenginleri koruyan hakkını isteyenleri döven mantıktadır.
Polis devletiyle birlikte bu dönem başka bişey daha oluştu Türkiye’de, o da mahalleler. Mahalle baskısı denilen şey mahalleleri ele geçirmekle değişik bir boyuta dönüştü. Önce biri taşındı, sonradan akrabalarını ve arkadaşlarını haberdar ederek ve her boşalan daireyi alarak yada kiralayarak eski oturanlara en azından görsel anlamda dini baskı uygulanmaya başlandı.
Yaklaşık iki yıl önce gazetelerin birinde bir haber vardı, genç bir aile bir sitede güzel bir ev alıyor. Site çok güzel ve konforlu, havuzu var, korumaları var. İlk taşındıklarında havuza giriyor aileler ama sonra yavaş yavaş türbanlılar taşınmaya başlıyor ve bu görünümden rahatsız olmaya başlıyorlar. İlk önce havuzu kadın-erkek diye ayırmaya çalışıyorlar, olmuyor ama sitede çoğunluk olunca havuzu tümden kapatıyorlar ve o genç aile evini satmak zorunda kalıyor.
Zaman Gazetesi yazarı Etyen Mahçupyan geçenlerde Samanyolu TV’de Endaze programında “Bedri Baykam laik mahallede değil de muhafazakar mahallede saldırıya uğrasaydı hastaneye götürülürdü.” demiş. İşte taraf olmak konusunda endazeyi kaçırmak diye ben buna derim. Endaze birim olarak 65 santimdir, sanırım Mahçupyan ölçüsünü1 metre olarak almış ve Bedri Baykam ve asistanının yaralanmasını, ölebileceklerini, nedenlerini söylemek, kınamak ve tartışmak yerine hangi mahallede yaralansaydı nasıl olurdu, diye ele almış.
İşte hem polis devleti hem de mahalle baskısı dediğim şey böyle bişey. Ama Mahçupyan’ın unuttuğu bişey var ki, o da Baykam’ı ve asistanını vuran kişinin laik yada demokrat olmadığı. Yani Mahçupyan’a göre bundan sonra laik ve demokrat olmayanlar birilerini vuracaklarsa bu iğrençliği Müslüman mahallesinde yapmalılar ki onlar da ileri demokrat görüşe sahip insanları ölmeye ramak kalmadan kurtarsınlar.
Sonuna kadar merak edeceğim, Mahçupyan yada onun görüşlerindeki kişiler hâlâ hangi yüzle demokrat olduklarını savunuyor ve yazıyorlar. Esasında ben AKP ve genel başkanları Recep Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam bu adamlardan kendilerini savunmamalarını isterim. Çünkü Mahçupyan’ın söylediği bir anlamda “Bu adamlar öldürmeye kalkar, yaralar ama anında da tedavi ettirirler, Allah onlara zeval vermesin, başımızdan eksik etmesin, sağlık konusunda da çok ilerlediler…” demektir. Yani endaze kaçmış açıkça…

Tek Çılgınlık, AKP'nin Demokratik Bir Kamu Yönetimi İnşa Edememesi

KANAL İSTANBUL

Tek Çılgınlık, AKP'nin Demokratik Bir Kamu Yönetimi İnşa Edememesi

Kanal İstanbul Projesi için önce demokrasi ve hukuk, sonra da kalkınma ve şehircilikten ne anladığımızı konuşmamız gerekiyor. Nasıl bir karar alma sürecinin ürünü olarak böyle bir proje karşımıza çıkıyor?
İstanbul - BİA Haber Merkezi
27 Nisan 2011, Çarşamba
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, aylardır beklenen İstanbul için o çılgın projesini açıklarken önce hayal kurmanın önemini anlatmaya başladı. Sonra peşinden şiirler geldi. Ardından da yaklaşık 17 yıl önceki İstanbul sorunlarını anlatarak neler başardıklarını anlatmaya devam etti.
17 yıl önceki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) hesaplaştı. Sanki, 17 yıldır İstanbul güllük gülistan. Sanki yerel seçimlerdeyiz ve Başbakan, İstanbul Belediye Başkanlığına aday.
En çok ağzımızın açıldığı husus, Üçüncü Köprü konusu idi. 1998'de Üçüncü Köprüye kendisi karşı dururken bugün karşı olanları aşağılaması anlaşılır değil.
Başbakan, Üçüncü Köprü için diyor ki "İnsan eksenli bakmadılar, ideolojik baktılar".
Evet, öyle, konu ideolojik ve bunun için ideolojik baktık ve de insan kandırmadık. Dün karşı durup bugün savunmuyoruz. Oysa Başbakanın "insan merkezli bakmak"tan anladığı sanırım kandırmaktan geçiyor.
Başbakan "Bu kentler ülkemize yakışmıyordu" dedi. Yarattıkları yakışıyor mu? Bu gidişle, önümüzdeki süreçte üniversitelerin sosyoloji ve psikoloji bölümlerinin temel tez konusu TOKİ olacak. Konut ve duble yol üzerinden ekonomiyi döndürmeye çalışıyorlar. Faturayı çocuklar, gelecek ödeyecek.
Neyse kalbimiz korkuyla çarparak dinlemeyi sürdürdük. Ve Başbakan projeyi açıkladı. Projenin adı "Kanal İstanbul". Bu proje ile iki yarımada ve bir ada olacakmış. Karadeniz'den açacakları bir kanalla, İstanbul'un Avrupa yakasını bölerek iki yarımada ve bir ada yaratacaklarmış. Etüt çalışmaları iki yıl sürecekmiş.
Başbakan, olası olumsuzluklara karşı projenin yerini ve maliyetini açıklamadı. Ancak Karadeniz ve Marmara arasına yaklaşık 45-50 kilometre uzunluğunda bir kanal yapılarak Panama, Süveyş kanalıyla kıyas dahi kabul etmeyecek, yüzyılın en büyük projelerinden biri olacağını söyledi.
Tabii kanalın neden gerektiğini, bir enerji ve ulaşım projesi açısından önemini de anlattı. Projenin şehircilik, biyoçeşitlilik, tarihi alanların korunmasında da rolü olacağını söyledi. Ayrıca yeni bir cazibe alanı olacağını ve havaalanı gibi yeni kentsel donatı alanların da yapılacağını belirtti.
Kanal projesi, İstanbul boğazının cazibesini de arttıracakmış. Kanal'daki su akıntısı, İstanbul'da bir su sorunu yaratmayacak, çevresel alana zarar yaratmayacakmış. Tarım alanlarına, ekolojiye zarar vermeyecekmiş. Kanal, cazip yatırım alanları yaratacakmış.
İki yıl boyunca etüt çalışmaları yapılacakmış. Çok sayıda bilim insanı görev yapacakmış. Etüt çalışmaları sırasınca her türlü katkı alınacak, sivil toplum kuruluşları ve uzmanlarla birlikte çalışılacakmış. Ağırlıklı hazine arazileri kullanılarak projeye gerçekleştirilecekmiş.
Projenin dayandığı gerekçe, enerji ve ulaşım. Enerji ve ulaşım yolları İstanbul'dan geçirilerek kalkınma hedefleniyor. Ticaret ve ulaşım yolları geliştirilerek kalkınma sağlanması, Osmanlı'nın kalkınma politikası olarak da konuşulur.
Örneğin İpek yolunun, Baharat yollarının Osmanlı sınırlarından geçirilerek kervanların konakladığı alanlarda ticaret merkezlerinin yaratılması ile kalkınmanın sağlandığı vs.

Merkezi idare proje hazırlayıp karar alabilir mi?

Bugün de petrol, doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, tankerlerin geçtiği yollar yaratıp kalkınmak isteyen bir hükümetle karşı karşıyayız.
Burada tartışmamız gereken kalkınma dediğimiz olayın bu türden projelerle ne kadar sağlanıp sağlanamayacağı? Kazanacaklarımızla kaybedeceklerimiz arasındaki hesabı yapmamız gerekiyor. Bu doğru bir yatırım mıdır?
Başbakan çılgın projesini, ikinci bir boğaz geçişi olacak olan Kanal İstanbul adı altında anlattı. Burada eleştirilecek, söylenecek çok konu var. Zamanla tüm kent uzmanları çeşitli yayınlarda değineceklerdir.
Projenin ekolojik tahribat yaratması da şehircilik açısından yanlış bir karar olması da yazılacak, konuşulacaktır. Ama Başbakan'ın hiçbir şekilde değinmediği, karar süreçlerine dair problemleridir.
İstanbul kentinin -beğenelim beğenmeyelim- bir belediye yönetimi ve bu yönetiminin kararları ve uygulamaları var. Ve de şehir planları söz konusu. Bu kararlarda da planlarda da bu çılgın proje yok. Ve Başbakan, merkezi idare böyle bir projeyi geliştirip kararı alabiliyor.
Kanal İstanbul projesi çerçevesinde tartışacağımız ilk şey hukuk ve demokrasidir. Nasıl bir karar alma sürecinin ürünü olarak böyle bir proje karşımıza çıkıyor?
Başbakan'ın yaptığı sunumda açıklaması gereken en büyük husus budur.  
-Hangi kanuna, hangi kamu yönetimi işleyişine istinaden böylesi bir proje geliştirilmiştir?
-Bu projenin koruma kurulu kararlarına, uluslararası sözleşmelere, mevcut planlara aykırılıkları nasıl çözeceklerini bize anlatmalıydı?
-Sonra tek tek tarım alanlarına zarar verip vermeyeceği, tarihi ve doğal güzelliklerine zarar verip vermeyeceği, şehircilik açısından önemini konuşabiliriz.
-Bu şekliyle projenin tek amacı mevcut siyasi iradenin, İstanbul'a yeni yatırım alanları açarak yeni sermayedarlar yaratmak ve kendi iktidarını devam ettirmekten başka bir sonuç doğurmayacağı açık.
Kanal İstanbul projesi karşısında gördüğümüz tek çılgınlık, mevcut siyasi yapının, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının bu çağda bu yüzyılda hala demokratik bir kamu yönetimini inşa edememiş olmasıdır. Hangi ülkenin başbakanı çıkıp şehriyle ilgili bir proje öneriyor, bilmiyoruz. (İP/BB)

Başbakan'ın 'çanak çömlek' dediği eserler

Başbakan Erdoğan, ‘çılgın projem’ olarak adlandırdığı projesini tanıtırken Marmaray’a da değindi. Başbakan, kazılar sırasında çıkan bulgular nedeniyle 4 yıllık bir gecikme yaşadıklarını belirtti. Tarihçiler ve arkeologlar ise bu gecikmenin çok normal olduğunu hatta Erdoğan’a yalan söylenildiğini konusunda hem fikirler.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “çılgın projem” olarak adlandırdığı projesini slâytlar ve animasyonlar eşliğinde açıkladı. Açıklamalarda yeni projelerinin yanı sıra bitişi geciken Marmaray projesinden de bahsetti. Başbakan kazılar sırasında çıkan eserlerin koruma altına alınmasını, bitimi 4 yıl geciken projenin sebebi olarak gösterdi ve eserleri ‘çanak çömlek’ olarak değerlendirdi. 


  

İSTANBUL’UN 8 BİN YILI MARMARAY PROJESİYLE AYDINLANDI



Marmaray projesi kapsamında başlayan çalışmalar her ne kadar projeyi hayata geçirme tarihini 4 yıl kadar ertelese de İstanbul’un 8 bin yıllık kültür hayatının gelişimine ışık tutuyor.



Üsküdar Sirkeci Yenikapı ve Sultanahmet’te yaklaşık 58 bin metre karelik alanda gerçekleşen kazılar sırasında elde edilen bulgular arasıda şimdiye kadar Neolitik, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait mimari kalıntılar ile 7 bin 600 adet taşınabilir kültür varlığı gün ışığına çıkartıldı.

Sirkeci ve Üsküdar’da da yine Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait mimari kalıntılar ile birlikte Roma ve Helenistik dönemlere ait çeşitli eserler bulundu.
Sultanahmet eski cezaevi bölgesinde 1997 yılında başlatılan ve halen devam eden 17 bin metre karelik alandaki kazılarda da
Bizans Büyük Sarayı’na ait birçok yapı kalıntısı ve küçük buluntu gün ışığına çıkartıldı.



Tüm bunlar İstanbul gibi bir şehrin topraklarından binlerce yıllık hayatlar ve yaşamlar geçtiğinin bir göstergesi. Kazılar sonucu ortaya çıkan kültür varlıkları İstanbul’daki denizcilik, ticaret, günlük yaşam ve topografyaya ilişkin çok yeni bilgiler sunuyor.



4 YILLIK GECİKME NORMAL Mİ?

 

Peki, Başbakan neden kazılarda çıkan ve İstanbul’un 8 bin yıllık kültür hayatının gelişimine ışık tutan eserlere ‘çanak çömlek’ olarak değerlendirdi.? Ve çıkan bulgular nedeniyle yaşanan 4 yıllık gecikme gerçekten normal bir süre mi?



İşte bu soruları ünlü tarihçi ve arkeologlara sorduk…



"BAŞBAKAN'A YALAN SÖYLÜYORLAR"

İlber Ortaylı - Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü



Kazıların 4 yıl gecikmesi çok normal. Çünkü kazılar sırasında çıkan özellikle Yenikapı’daki eserler çok değerli. Başbakan’a nasıl iletiliyor bilmiyorum ama müteahhit firma gecikiyor. Ya işletmede ya işçilerle ilgili problemlerden yaşanan gecikmelerden dolayı Başbakan’a eserleri bahane göstererek yalan söylüyorlar.



"4 YILLIK GECİKME BAHANE" 

Doç. Dr. Necmi Karul - İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi



Projeye başlanmadan önce eğer gerekli etütleri yapsalardı bu kadar gecikme yaşamazlardı. Çünkü kazılar sırasında çıkan bulgular çok önemli nitelikte. İstanbul gibi önemli bir kentte eğer kazı yapacaksanız uluslar arası standartlarda etüt yapılması gerekirdi. Kimseye suç atılmasın. 4 yıllık gecikme çok normal.

Ve ayrıca Yenikapı kazılarındaki bulgular İstanbul’un bir dünya kenti olduğunu bir kez daha kanıtladı. Kesinlikle bu önemi anlamamaktan kaynaklanıyor. 4 yıllık bir gecikme bir bahane.



"ÇANAK ÇÖMLEK BİR ENGEL DEĞİL"

Nezih Başgelen - Arkeolog / Editör



Yatırımların kaçınılmaz olduğu durumlarda, ne yazık ki kültürel ve doğal değerlerin kaybını en aza indirecek akılcı ve gerçekçi çözümleri geliştiremiyoruz. Bilinen atasözümüzde olduğu gibi pireye kızıp yorgan yakma aşamasındayız. Bunun yerine bu konuda yürürlükte olan yasa ve yönetmeliklerimizin dünyada gelişen eğilimlere göre değiştirilmesi ve ilgili bürokratik yapımızın acilen ülkemizin gerçeklerine göre organize edilmesi ivedik bir zorunluluk haline gelmiştir. Çanak çömlek meseleleri ise hiçbir şekilde bir engel değildir.
Erdoğan “İstanbul’a kanal yapıla!” diye buyurdu

 
Asıl çılgınlık, AKP’nin Türkiye’nin geleceğine ipotek koymasına boyun eğmektir

***

Çocukları köyden okula götüren yollar yokken, İstanbul’u kazmak sorumsuzluktur. Çılgın oldukları belliydi ama deli olduklarını bilmiyorduk.
Kemal Kilicdaroglu

'Bir çılgınlığım geldi!'

Başbakan Erdoğan, İstanbul için çılgın projesini açıkladı: İkinci bir boğaz geçişi. Güzergahı ve maliyeti gizli tutulan projeyi kamuoyuna duyuran Erdoğan'ın projesinin adı ise 'Kanal İstanbul'.
Haliç Kongre Merkezi'nde konuşan Erdoğan, "Ecdadımız Boğaz'a tüp geçit projesini tamamlıyoruz ama tamamlayamadı. Bunu tamamlamak biz torunlarına düştü" dedi.
"Neymiş tarihi çanak çömlek çıkmış"
3. köprü dedik. Hemen karşıyız dediler. Zaten sizden başka birşey beklenmez ki. Bu zihniyet 1., 2. köprüye ve Marmaray'a da karşıydı. Bize 4 yıl erteletti projeyi tamamlatmayı.
Neymiş oradan tarihi çanak çömlek çıkmış... Ama lafına gelince insandan daha önemli şey yok. İnsanımıza getireceği artılar ve eksileri düşünmüyorlar. İnsan eksenli bakmıyorlar, ideolojik yaklaşıyorlar.
Bolu dağı tüneli hayaldi, başladılar bitiremediler. Dediler ki burayı patates deposu mu yapalım? Ama Bolu dağı tünelini biz bitirdik. 15 yılda yüzde 35'ini yaptılar. Biz 4.5 yılda bitireceğiz dedik. Ve Ünye viyadükleri hariç biz bitirdik.
Gelecek ay Ankara-Konya arası hızlı tren seferleri başlıyor. 1 saat 15. dakika olacak.
Kentlerde kentsel dönüşüm projeleri başlattık. 2023'te 500 bin konut hedefliyoruz.
Artık daha büyük hayallerimiz var. Hayallerimizi asla ulaşılamaz görmüyoruz. Hayallari hedef yapıyor, o hedeflere emin adımlarla yürüyoruz. Hedef 2023 diyoruz.
'Çılgın proje'
Açıklayacağım proje çok ama çok amaçlı proje. Bu proje enerji, ulaştırma, bayındırlık, itihdam, şehircilik, aile, konu, kültür ve turizm ve en önemlisi çevre projesidir. Hayvan ve bitki yaşamını koruma projesidir.
Yeri ve maliyetini gizli tutmaya devam edeceğiz. 3 aşağı 5 yukarı belirlendi. Etüd çalışmaları 2 yıl sürecek. Süreç açısından değişikliklere uğraması son derece tabidir.
'Kanal İstanbul'
Dünyada içinden nehir geçen nice şehirler vardır. İçinden deniz geçen yegane şehir İstanbul’dur. Başlattığımız projemizde, İstanbul artık içinden iki deniz geçen bir şehre dönüşüyor. Bu projeyle beraber iki yarımada bir ada oluşuyor. Anadolu Yakası zaten bir yarımada.
Fakat şimdi bir ada oluşacak. Bu projeyle beraber bir yarımada daha oluşacak. İstanbul’un Avrupa yakasında, İstanbul’un batısında, Karadeniz ile Marmara denizinin arasına yaklaşık 45-50 km uzunluğunda bir kanal yapıyoruz. İstanbul’umuza Kanal İstanbul’u kazandırıyoruz. Yüzyılın en büyük projelerinden biri için bugün kolları sıvıyoruz.
Kanalın su derinliği yaklaşık 25 metre olacak. Su yüzeyinde genişlik yaklaşık 145-150 metre civarında olacak. Kanaldan bugün dünyadaki en büyük gemiler geçebiliyor. Ama bizim kanallardan 300’lük gemiler geçebilecek. Kanal üzerine inşa edeceğimiz köprülerle kara ve demir yolu ulaşımı hiçbir kesintiye uğramayacak. Üçüncü köprü de bu kanalın üzerinden geçecek. Kanalın inşası sırasında, milyonlarca metreküp hafriyat çıkarılacak. Kazı malzemesi büyük bir liman ve havalimanı yapımında, bunun yanında da sönmüş maden ocakları var, bu maden ocakların bir kısmını göller olarak kullanırken, bir kısmının da kapatılma noktasında değerlendireceğiz. Bu proje İstanbul’u Türkiye’yi başta ülkemiz olmak üzere dünyayı yakından ilgilendirmektedir.
'Boğaz trafiği sona erecek'
Zaman zaman meydana gelen kazalar Boğaz'ı adeta cehenneme çevirdi. Türkiye milli gelirinin yüzde 40’ını sağlayan İstanbul’u böyle büyük bir tehditten kurtarıyor, İstanbulluların can güvenliğini sağlamak, kültür varlıklarımızı muhafaza etmek adına bu buyük adımlarımızı atıyoruz. Kanal İstanbul ile boğaz trafiğini tamamen sona erdiriyoruz.
İstanbul Boğazı, su sporlarının yapılacağı, kent içi ulaşımın kolaylaşacağı bir tabiat varlığı olarak eskiye geri dönecek. Marmara’da demirleyen gemilerden artık büyük oranda kurtuluyoruz. Çeşitliliği de böylece muhafaza altına alıyoruz. Kanal İstanbul’dan günde 150-160 gemisinin geçmesini hedefliyoruz. Kanal gemi trafiğini yavaşlatmayacak, tam tersine hızlandıracaktır.
'Su sorununa neden olmayacak'
Tabi bunlar düzenlemede çok daha farklı ölçütlerde olacak. Kongre, festival, fuar merkezleriyle, spor tesisleriyle, konutlarıyla yeni bir yaşam merkezinin ortaya çıkmasını sağlayacak. İstanbul’un en büyük havalimanını bu bölgede gerçekleştireceğiz. Hedefimiz 60 milyon yıl kapasiteye sahip bir havalimanı. Kanal ve çevresi turistleri cezbederken, bu yeni projeyle birlikte İstanbul Boğazı’da eskisinden çok farklı çekim alanı oluşturacak. Kanalın suyu durgun olmayacak. Kanal İstanbul’un yer altı ve yer üstü kaynaklarına zarar vermeyecek. İstanbul’da bir su sorununa asla sebep olmayacak.
'Finansman sıkıntısı yok'
Kanalın finansmanı konusunda hiçbir sıkıntı söz konusu değildir. Yaklaşık iki yıl boyunca etüd çalışmaları yapılacak bu çalışmalarda mimarlarından mühendisine bütün arkeologlarına kadar çok sayıda bilim adamı ve uzman bu projede görev alacak. Kanalın inşaatı da on binlerce vatandaşımıza iş imkanı sağlayacak. Etüd çalışmalarında her türlü olumlu öneri alınacak. STK’larımızla, üniversitelerimizle ortak proje yürüteceğiz.
Şu an itibariyle kanalla ilgili bir çok ayrıntı ortaya çıkmış durumda. Maliyet hesaplarının bir kısmı yapılmış durumda. Ancak spekülasyonlara meydan vermemek adına şu an onlara girmeyeceğim. 12 Haziran seçimlerinin ardından etüd çalışmalarını başlatacak, ve ağırlıklı hazine arazileri kullanılmak suretiyle bunu gerçekleştiriyoruz.
(soL - Haber Merkezi)

Cumhuriyet’in Boynundaki İlmik...



İnsanlık Anıtı’nın boynuna çelik ilmiği geçirip infaz ettiler dün...

*

Tüm infazlar böyle yapıldı...

Kendilerinden olmayan kim ve ne varsa...

*

Önce İmam yok etme emri verdi...

Sonra yok ediciler yanaştılar...

Sehpalar kuruldu...

Susmayan aydınlar, satılmamış gazeteciler, namuslu bilim adamları, yürekli yargıçlar, onurlu komutanlar, direnen yayıncılar, cesur sivil toplum önderleri...

Laik Cumhuriyeti savunan...

Mustafa Kemal’i unutmayan...

Çağdaşlığın derdinde olan...

Çağdışılığa karşı duran kim varsa...

*

Yıkım iskeleleri, idam sehpaları niyetine...

Delikler açıldı bedenlerde...

Testereler çalıştı...

Sağı solu oyuldu canların...

Çelik halat geçirildi boyunlara...

Ve yok edildiler...

Cumhuriyetçiler, aydınlıkçılar, laikler, Kemalistler, yurtseverler...

*

Dün heykelin boynuna geçirilen çelik sicimin altı kez koptuğu haberini veriyordu televizyonlar... Ve görüntülerde; vuruldukça sarsılan, sallanan, direnen, ama parça parça dökülen İnsanlık Anıtı vardı...

(........)

Öbürlerinin infazını da aynen böyle seyretmiştik...

İmam yıkım emri verdiğinde, çevreye yasak bantları çekildiğinde, polisler etrafı kuşattığında, yıkım makineleri çalışmaya başladığında, sabah karanlıklarında evlerden testere sesleri yükseldiğinde, içimizdeki korku ve acıyla sorduk kimi zaman:

“Ne bu?..”

“Yıkım...”

“Kim?...”

Türkan Saylan mı?...

İlhan Selçuk mu?..

Ya da hepsi mi?..

*

“Tarikat şeyhinin yanına yakışmadığı için” sökülen heykele iyi bakın...

Sadece kendi yıkılışını anlatmaz...

Bir karşıdevrimin kin ve nefretle yıkımını anlatır size...

Bir yok edişi...

İlkelliğin çağdaşlığı infazıdır o...

*

Çelik halatı İnsanlık Anıtı’nın boynuna geçirdiler dün...

Bekir Coşkun/Cumhuriyet

26 Nisan 2011 Salı

'İnsanlık Anıtı'nı yeniden oraya dikeceğim'


'İnsanlık Anıtı'nı yeniden oraya dikeceğim'

Başbakan'ın ‘ucube’ yakıştırmasından sonra, Kars’taki ‘İnsanlık Anıtı’ için alınan yıkım kararı uygulamaya kondu. Heykeltıraş Mehmet Aksoy süreci, hissetiklerini ve bundan sonrasını Canlı Ana Haber’de anlattı.




ntvmsnbc
Güncelleme: 21:22 TSİ 26 Nisan. 2011 Salı
İSTANBUL - Kars’taki 'İnsanlık Anıtı'nın kesilmesine en tepeden başlandı ve 19 ton ağırlığındaki ilk parça vinçle indirilerek numaralandırıldı.
Yıkım kararının karşısında duran, sanatçılarla birlikte Kars’ta bu kararı protesto eden ve ‘Yıkımı oradan seyredemedim’ diyen heykeltıraş Mehymet Aksoy, Canlı Ana Haber’e konuk oldu.
"Kars Belediye Başkanı gidecek ve ben o heykeli yine oraya dikeceğim" diyen Aksoy, "Yıkılmaması yönünde umudum vardı ama sanata düşman olduklarını gösterdiler” şeklinde konuştu.


Aksoy’un Can Dündar’la Canlı Ana Haber’e yaptığı açıklamalardan satır başları şöyle:
— Belediyenin çöplüğüne koyuyorlar... Bana verecekler cenazeyi ve ben de gömeceğim. Paramparça olmuş bir anıtı ileride üst üste koyarız... Bu belediye başkanı gidecek ve tekrar anıtı kesikli bir halde oraya koyacağım. Oraya dikeceğim, o parçalar olmazsa yenisini yaparım.
— Yıkmaya kararlılar, aceleleri var ve bunu anlamak mümkün değil. Seçime yetiştirecekler, Başbakan gelecek ve konuşacak orada...
— Emin olun bunlar ters tepecek. AKP ve Başbakan, 'sert davranırsam, dediğim dedik tavrı alırsam oy kazanacağım' sanıyor ama tam tersi olacak. Sanat ve heykel üzerinden oy hesabı yaptılar ve sanata düşman olduklarını gösterdiler. Bugün sanat ve heykel tarihi açısından yüz karası bir gündür.
— 3 sene önce Kars’taki insanlar ‘bu ne ya’ diyorlardı ama şimdi ‘niye yıkılacak, insanları geliyor buraya’ diyorlar; şimdi benimsediler. Haklıydılar da, heykelle tanışık değillerdi ama şimdi...
— Ben oradaydım ve her şeyi yaptık. Koruma kurulunun kararlarını yetkililere de Cumhurbaşkanı’na da ilettik. 'En azından mahkeme karar alana dek yıkımı durdurun' dedik, yargısız infaz olmasın, Türkiye bunu hak etmiyor’ dedik ama olmadı...
23 Nisan’daki yıkımı engellemek için gittik. Özellikle seçiliyor sanki o gün. O gün yıksalardı gerçekten olay çıkacaktı, müsaade etmeyecektik ve en azından bir gün erteledik. 23 Nisan’da yıktırmadık. Gökçek de 19 Mayıs güün heykelimi kaldırmıştı...
— Bu resim hafızalardan silinmeyevek...
Tahrir Meydanı için heykel yarışması: "Orada bir isyan var; diktatörlüğe, baskıcı rejimlere, hukuk tanımazlığa karşı. Örnek alsınlar, 7-8 sene oldu ve 10 sene beklemeyebilir Türkiye...
Karşı koymanın heykelini çok güzel yapabilirim ama zaman az. 15 Mayıs’ta teslim edilecek sanırım. Bu kızgınlık bana enerji verdi. Ben bunu unturum, ‘yıkıldı, öldü, tamam’ diyorum. İçimden çıkmaz ama eyvallah, devam edeceğim."

İnsanlık anıtını idam ettiler!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Kars gezisinde 'ucube' diye nitelendirdiği İnsanlık Anıtı'nda yıkım başladı.

  Turgay İPEK- Dinçer AKTEMUR


KARS - BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın Kars gezisinde ’ucube’ diye nitelendirdiği ve aylardır tartışmalara neden olan İnsanlık Anıtı’nın kaldırılmasına başlandı. Heykellerden birinin baş kısmı bugün saat 10.12’de kesildi.

Sukapı Mahallesindeki Üçler tepesi üzerine dönemin Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun heykeltıraş Mehmet Aksoy’a yaptırdığı 24,5 metre yükseklikteki birbirine bakan iki insan figürlü İnsalık Anıtı’nın yıkım çalışmaları dün sabah 06.00’da başladı. Yıkım ihalesini
alan Avşin İnşaat’ın işçileri, anıtın ilk olarak sırtı Kars Kalesi’ne bakan başını kesmeye çalıştı.

Kurulan iskelenin üzerine vinçle kaldırılan elmas kesme makinesini hazırlayan işçiler,
zaman zaman çıkan şiddetli rüzgar ve halatın kopmasının yanısıra, meydana gelen teknik arızalar nedeniyle dün saat 19.00’da anıtın kaldırılma işlemine ara verdi.
Bugün saat 06.00’da yeniden çalışmalarına başlayan işçiler, kaldıkları yerden devam etti. İnsanlık Anıtı’nın arka tarafındaki kent ormanına giden karayolu, kesilecek heykelin yola düşmesi ihtimaline karşı trafiğe kapatıldı.

KESİLEN BAŞ KISMI İNDİRİLDİ

Direnişini sürdüren, Başbakan Erdoğan’ın ’ucube’ dedeği heykel saat 10.12’de teslim oldu ve başı kesildi. Kesimden önce heykelin baş kısmı iki tarafından sabitlenerek vince bağlandı. Ardından elmas kesme makinasıyla heykelin boynuna özel çelik halat geçirildi. Makina yardımıyla halat dönerken, daralarak sürtünmeyle beton heykelin baş kısmını kesti. Kesim sırasında suyla soğutma yapıldı.


Kesimin tamamlanmasının ardından 19 ton ağırlığında heykelin başı vinçle aşağıya indirildi. Yıkım ihalesini alan Avşin İnşaat yetkilileri yere indirilen heykelin başına B1 kodunu yazdı. Hazırlanan kamyon heykelin baş kısmını almayınca, TIR istendi. Kesilen heykelin parçası Garajlar Mevkii’ndeki Kars Belediyesi’ne ait depoya götürülecek.


’ALLAHÜEKBER’ DİYE BAĞIRDILAR

Heykelin başının indirilmesi üzerine bir açıklama yapan ve yıkım ihalesini 272 bin liraya alan Avşin İnşaat’ın sahibi Yücel Yağcı, "Dün hava muhalefeti ve bazı aksaklıklar nedeniyle yıkımı gerçekleştiremedik. Bugün heykelin ilk kafasını aldık. Bundan sonra heykeli 18 parça halinde kaldırıp 10 gün içerisinde belediyenin bize göstermiş olduğu depoya götüreceğiz" diye konuştu.


Öte yandan heykelin başının kesilmesi sırasında işçilerin ’Allahuekber’ demesi dikkat çekti. İşçiler ilk kafanın kesimi ardından kısa bir mola sonrası ikinci kafanın kesimine başlayacak.

 MASUM İKİ ÇOCUK KATLEDİLİYOR

Eserin sahibi Heykeltıraş Mehmet Aksoy ANKA’ya yaptığı açıklamada, "
Bir şahmeran hikayesine benzetiyorum bunu; Padişah hastalanıyor ya hikayede, bizim de Başbakan hastalandı, çaresi yok. Veziri diyor ki ona; ‘sen şahmeranın etini yersen iyi olursun’. Bunlar da şimdi şahmeranı buldular; o benim heykelim oldu. Şu anda heykeli parça parça ettiler. Heykel yıkılınca iyi olacağını sanıyor, hastalığı geçecek sanıyor. Bundan medet umuyorlar, heykelin üzerinden siyasi rant sağlamaya çalışıyorlar. Buna cesaret edebilecek kadar pervasızlar, bu kadar sanata saygıları yok. Ne emeğin, ne sanatın kıymetini bildikleri yok" dedi.
Bunun bir cezası olması gerektiğini, çünkü burada bir hukuk tanımazlık olduğunu vurgulayan Aksoy
, "Biz hukuk yollarını da denedik, denemeye devam da edeceğiz ama onların amacı ilk önce heykeli yok etmek. Yok ettiler de zaten. Bundan sonra heykel çöpe gidecek. Orada bir sanat eserinin parçalanması değil, onun bilincinde değiller, gecekondu sanıyorlar. Her tarafları yalan her tarafları çelişki" diye konuştu.
Aksoy şöyle devam etti: "Artık sonuna kadar izlemek istiyorum, bir güzel seyredeceğim önce, içim acıyarak. İkiz çocuğum, masum çocuklarım orada duruyorlar. Her türlü eziyet yapılarak, katlediliyor.
Şu anda o iki çocuk, o masum iki çocuk katlediliyor. Bunun farkında değiller. İnsanlar ne kadar acımasız, ne kadar duyarsız. Sanatın, sanatçının Türkiye’nin yerine bak. Bu dramatik durumu izliyoruz."
 ALİBEYOĞLU: İNSANLIĞI YIKTILAR

İnsanlık anıtını yapan ve 21
Nisan’dan beri kentte bulunan heykeltıraş Mehmet Aksoy dün saban Kars’tan ayrıldı. Heykelin kaldırılmasına basın mensuplarından dışında bölgede yaşayan vatandaşlar fazla ilgi göstermedi. Heykelin kaldırılmasına başlanması üzerine, bugün CHP’den milletvekili adayı olan Naif Alibeyoğlu, "İnsanlık anıtını değil, insanlığı yıktılar" diyerek tepkisini dile getirdi.

Ak Parti’den 2004’te seçilen dönemin Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu tarafından 350 bin liraya yaptırılacak olan heykelin yapımına 2006 yılında başlandı. Heykelin yapımı sırasında heykeltıraş Aksoy’a 120 bin lira ödendi. Ardından hukuki süreç başlayınca heykel tamamlanamadı. Alibeyoğlu, daha sonra Ak Parti’den istifa ederek CHP’ye geçti ve şimdi de aynı partinin milletvekili adayı oldu.
UCUBE’NİN YIKIMINA YAĞMUR ENGELİ
Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın yıkım çalışmalarına yağmur nedeniyle ara verildi. Firma yetkilileri, heykel birinin baş kısmının kesilip TIR’la götürülmesinin ardından yağmur yüzünden duran çalışamaya ne zaman devam edecekleri konusunda bir açıklama yapmadı. (anka, dha)

Başbakan istedi diye sanatçılara saldırılıyor"

26 Nisan 2011
Ödül töreninde çok sert sözler

16. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri sahiplerini buldu.

GENCO ERKAL: "BAŞBAKAN İSTEDİ DİYE HEYKELLER YIKILIYOR"
Kars'taki İnsanlık Anıtı'nın yıkılmasının eleştirildiği gecede Onur Ödülü'ne layık görülen Genco Erkal ise ödül almasına rağmen büyük bir burukluk içinde olduğunu belirtti. Erkal, 
 “Ödül aldığım için sevinemiyorum. 
Zira AKM hala kapalı. 
Muammer Karaca tiyatrosu 5 yıldızlı bir otele çevrilmek isteniyor. 
Başbakan istedi diye heykeller yıkılıyor. Sanatçılara saldırılıyor” diye konuştu.

22 Nisan 2011 Cuma

Rekatatar


YILMAZ ÖZDİLRoketatar’ı biliyorduk. Rekatatar’ı ilk defa görüyoruz.
YILMAZ ÖZDİL

Göstericiler camiye kaçtı...
Polis ha’rekat düzenledi.
*
- Öğle namazı kaç rekat?
- Dört.
- Allah kabul etsin.
Gözaltına alın bu arkadaşı.
*
Halbuki, çocuk Şafii, iyi mi.
Üstelik, Hanefi de olsa, dört.
Gerisi sünnet.
*
Suratında gaz maskesi olan bi
polis de, komserini tasdikleyerek,
arkadan bağırıyordu: “Dört rekat
olur mu yaa, iki rekat!”
*
Crime scene investigation
CSI Miami mübarek...
Özel ha’rekat timinden.
*
Peki, bu komedi nerden çıktı diye merak ederseniz... Behzat Ç, sorgu odasında zanlıyı sıkıştırırken “cinayet saatinde nerdeydin” diyor, “maç seyrediyordum” deyince, “golleri kim attı” diye soruyor, e cevap veremiyor tabii hıyar, tepesine biniyorlar... Belli ki, ordan.
*
Behzat, Dijitürk polisi.
Bunlar, Biji Türk polisi.
*
Dolayısıyla, hazır Hakan Şükür AKP’den mebus adayı olmuşken, aynı taktikle izah edeyim bari... Öğle namazı 4-4-2 kılınır, Şafiiler sadece defansta saf tutar, orta saha ve forvetle ilgilenmez.
*
Bu ne biçim imamın ordusu kardeşim?
Mod medyan’la mı girdiniz teşkilata?
*
(İnsanları oturma odasına gömen Hizbullah’ı sokağa salıyorlar, güya kendileri ulemaymış gibi, ahaliyi cami kapısında din dersi sınavına sokuyorlar. Sonra da, Selahattin Demirtaş
“bunların imamlarının arkasında
namaz kılmayın” deyince, kızıyorlar.)
*
İşin ekstra hazin tarafı... Sağ eline gümüş yüzük takarak Müslüman olduğunu zanneden polislerimizin tekmeleye tekmeleye burnunu kırdığı üniversitelinin ismi “Miraç”tı, “kandil”de doğmuştu... Bismil’de öldürülen gencin ismi de, İbrahim “Oruç” maalesef.
*
Ha, polise ateş açanların hiç mi suçu yok derseniz... Onu bize sormayacaksınız.
*
“PKK açılımı”nın memleketi bu hale getireceğini en başından söyledik...
Dünya’dan haberleri yok.
Öbür dünya’dan haberleri yok.
İki cihanda lekeli ilan edenlere sorun.

21 Nisan 2011 Perşembe

Kasvet

Can Dündar
Ada
Size son 24 saatimi anlatayım; ne halde olduğumuzu anlayın:
Önceki gece televizyon stüdyosundan çıktım.
Verdiğimiz haberlere şöyle bir baktım:
Bedri Baykam’ı bıçaklamışlardı. Onun yardım isteyen çığlıkları, çevredekilerin akıl almaz umursamazlığı, saldırganın “Tipini, konuşmalarını beğenmiyordum, bıçakladım” açıklaması hâlâ kulağımda çınlıyordu.
Sanatçıların tepkisine rağmen Kars’ta yıkım ekipleri, Erdoğan’ın “ucube” dediği İnsanlık Abidesi’ni yıkmaya hazırlanıyordu.
Yüksek Seçim Kurulu, zaten barajla ezilmiş BDP’nin bağımsızlarını seçime sokmamaya karar vermişti. Meşru siyaset tıkanırsa yeniden silahların konuşma ihtimalinden söz ediliyordu.
Başbakan, şifreli sınav rezaletini protesto eden öğrencilere karşı “Biz de kalkar onların karşısına 5-10 bin genç koyarız” diyordu.
Beyoğlu
’nda sanatseverler, Emek sineması yıkılmasın diye yürüyordu.
Hangi “ileri demokrasi”, bir gecede peş peşe bunca kasvetli haberi bir arada sunabilir ki yurttaşlarına?..
* * *
Sabah telefonlar başladı:
BDP’liler protesto eylemi yapacaktı; ilgi istiyordu.
Öğrenciler Başbakan’ın sözlerine karşı eyleme çağırıyordu.
Yaptıkları haberlerden dolayı tutuklanan gazeteci arkadaşlarımızın duruşması vardı.
Balyoz davası avukatlarından biri “Tahliye isteyen hâkime diğer üyeler ‘Dangalak’ diyorlarmış. Bunca yıllık avukatım, böyle saçma dava görmedim. Neden ilgilenmiyorsunuz” diye aradı.
Tarık Akan
tedirgin bir sesle telefon etti:
“Heykeli bu gece yıkmaya başlıyorlarmış. İzliyor musunuz?”
Sevgili doktorumuz İrem aradı. Sağlık çalışanlarının greviyle ilgilenmediğimizden yakındı.
Alevi
örgütleri listelerde yer bulamadıkları için, Kürtler bağımsız adaylara Meclis yolu kapatıldığı için, sanatçılar İbrahim Tatlıses saldırısına gösterilen ilginin, Bedri Baykam’dan esirgendiği için şikâyetçiydi.
Hepsi sesini duyurmak, tepkisini haykırmak istiyordu.
* * *
Hepsi de haklıydı.
Ve biz, bize ayrılan sütunlarda, sayfalarda, saatlerde bu sesleri duyurmakla yükümlüydük.
Lakin hangi birine, nasıl yetişeceğimizi şaşırmış durumdaydık.
Türkiye
, zorlu bir seçime giderken her geçen gün daha fazla geriliyor; adalete güven çöktükçe, hak arama kapıları kapandıkça, insanlar çaresiz kaldıkça ya hakkını medyada savunmak ya sesini sokakta duyurmak yoluna gidiyor.
Bu talepler, “Yıkın şu ucubeyi”, “ben de dökerim 5-10 bin öğrenciyi” üslubuyla karşılandıkça gerilim hepten büyüyor.
Zirveden yükselen öfke bulutu, zaten gergin olan kalabalıkları hepten öfkelendiriyor; kâh küfür oluyor savruluyor, kâh bıçak oluyor saplanıyor, kâh silah olup sıkılıyor.
Sayfaları, ekranları, sokakları, ruhları kasvet basıyor.
* * *
Böylesi bir 24 saatin sonunda “Hangi birini yazsam” diye bu yazının başına oturmadan önce eşim Dilek’i aradım.
O da haberlerin kasvetinden kaçıp bir kitaba sığınmıştı.
“Hepsini birden yaz” dedi ve ekledi:
“Bize vaat ettikleri yeniçağ, meğer ortaçağmış.”

17 Nisan 2011 Pazar

Cuntanın kuklası

Cuntanın kuklası
ozgurmumcu@birgun.net / 14:27 11 Eylül 2009

Bir ülke işgal edildiği zaman, işgalci kuvvetin önünde iki seçenek vardır. İşgal edilen ülkeyi idare etmek için ya doğrudan bir askeri hükümet kurar ya da yerel işbirlikçilerine bir kukla hükümet kurdurur. Uluslararası hukuk açısından kurdurulan kukla hükümetin ayrı bir hukuki varlığından söz edilmez. İşgal ordusunun bir organı olarak değerlendirilir.
Bir ordunun kendi ülkesini işgal etmesine “Askeri Darbe” denir. Bu durumda da işgalci askeri kuvvet ya idareyi doğrudan ele alır ya da darbe işbirlikçilerine sivil görünümlü bir hükümet kurdurur. Bu kukla hükümetlerde yer alanlar cunta idaresinin kuklalarıdır.
Her dönemde her memlekette askerin silahıyla ahlaksızca gasp ettiği iktidardan kendine siyasi ve maddi çıkar kotarmaya çalışacak fırsatçılar çıkacaktır. Tuhaf olan bu insanların varlığı değil, bu fırsatçı kuklaların yıllar sonra sivilliğin savunucusu olarak anılması.FIRSATÇI KUKLA
29 sene evvel bugün, 11 Eylül 1980’de asker yönetime el koymak için son hazırlıklarını yaparken dönemin başbakanının bir bürokratının talihi dönüyordu. 12 Eylül’den sonra bu memleketi 3 seneye yakın kuklalardan oluşan bir kukla hükümet idare etti.
Bugün sanki meşru bir hükümetmişçesine “44. Hükümet” adı verilen kukla cunta hükümeti Bülend Ulusu başbakanlığında kuruldu. Ulusu’nun en önemli yardımcılarından biri Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı unvanıyla Turgut Özal’dı.
Turgut Özal, insanlara bok yediren, makatlarına cop sokan, gencecik çocukları ipe çeken, döve döve öldüren, gencecik kızlara tecavüz eden askeri rejimin kukla hükümetinin bakanının adıdır.
Daha önce de yazdım ve fakat tekrar etmekte fayda var. Sonradan cumhurbaşkanı olan Turgut Özal, kendine genel sekreter olarak 12 Eylül Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı General Kemal Yamak’ı seçmiş bir büyük sivildir.
Bu gayri meşru kukla, asker maşası 44. Hükümetin bakanı olan Özal daha sonra ANAP’ı kurdu. Travmaya uğramış ve süngü altında bir halkın verdiği oylarla Başbakan oldu. Kaçak dövüşüyordu. Siyasi yasaklar sürerken, yani kimin seçime gireceğine bakanlığını yaptığı cunta hükümetinin efendileri karar verirken ‘seçim zaferi’ kazandı. 12 Eylül paşalarından icazetli adaylar arasında yapılan göstermelik bir seçimle iktidara geldi.
MAVİ, YUNAN RENGİDİR
Sanılmasın ki memlekete demokrasi getirmek için askere karşı takiye yapıyordu. 12 Eylül rejimi Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş başta olmak üzere birçok siyasetçiye siyaset yasağı getirmişti. Bu yasakların kaldırılması 1987’de bir referandumla sağlandı. Demokrasinin ve sivilliğin babası Özal o vakte kadar rakipleri yasaklıyken seçimleri kazanmıştı. Referandumdan önce demokratlığını gösterdi. Yasaklar kalksın diyenler mavi, kalsın diyenler turuncu oy pusulasını sandığa atacaktı. Turgut Özal meydanlarda “Mavi, Yunan rengidir” diye siyasi yasakların devam etmesi için bağırıyordu. Amacı kendisinin de parçası olduğu cuntanın kararlarının sürmesiydi.
Siyasi yasaklar kendisine rağmen kalktıktan sonra da 12 Eylül’ü öven yaklaşımları bırakmadı Turgut Özal. Her açık oturumda 12 Eylül öncesinin kargaşasından dem vurup, kendisi 12 Eylül 1980’de doğmuş gibi davrandı.
Bunları şu sebeple yazdım. Bu memlekette tarihi yeniden yazıyorlar. Özal-Erdoğan çizgisinin bir ‘Sivillik ve Demokratlık Tarihi’ olduğunu ileri sürüyorlar. O kadar çok tekrar ediyorlar ki nüfusu bunca genç bir memleketin zamanla buna ikna olması işten değil. Mesela geçenlerde bir köşe yazısında şuna rastladım:
“Bir solcu şehir efsanesidir: 12 Eylül darbesi aslında Özal’ın 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapıldı.”
Bu bir solcu şehir efsanesi değildir. Özal’ın kariyeri ortada. Kendi ülkesini işgal eden bir ordunun kukla hükümetinin bakanı. Siyasi yasaklar devam etsin diye ırkçı sloganlar atan bir demokrasi düşmanı. Ankara Sıkıyönetim Eski Komutanı Darbeci General Recep Ergun’u milletvekili ve parti sözcüsü yapan, cumhurbaşkanıyken en yakınına darbeci bir generali alan bir militarist.
Şortla asker denetleyerek antimilitarist ve sivil olunmaz. 12 Eylül yargılanabilseydi sanık sandalyesine oturacak bir asker kuklasından demokrasi neferi çıkmaz.Özal bir darbe memurudur,tarihede öyle geçecektir.
Darbe memurunu demokrat diye övüp,kenan evreni cennetlik ilan eden ,fethullah paşayı siviltoplumcu sananların darbe karşıtlığına neden nasıl inanalım?