Komünizmle mücadele aracı olarak İslam
SELAMİ İNCE/BİRGÜN
Wall Street Journal muhabiri Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Ian Johnson yıllardır siyasal İslam üzerine yazıp çiziyor. Osama bin Ladin’in öldürülmesinden sonra tekrar gündeme gelen, “Afganistan Savaşı’nda, ABD’nin Sovyetlere karşı İslami mücahitleri desteklediği ve bu savaştan da radikal siyasal İslam’ın doğduğu” tezi ve gerçekliği tartışılırken, Johnson’ı hatırlamamak olmaz. Johnson, geçen yıl ABD’de dört yıllık bir araştırma sonucunda ‘Münih’teki Cami-Dördüncü Cami’ diye tercüme edilebilecek bir kitap yayınladı. Kitabında, siyasal İslam’ın Afganistan savaşında ortaya çıkmadığını, çok daha önceleri, CIA ve Nazilerin başka bir çalışmasının ‘yan ürünü’ olarak doğduğunu kanıtlıyor. En azından CIA ve Nazilerin siyasal İslam’a ‘katkı’sının çok önce başladığını anlatıyor.
Johnson, siyasal İslam’ın ilk önce bir ‘antikomünizm’ olarak, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından, savaştan sonra da Naziler ve CIA işbirliği ile örgütlendiğini, Hitler orduları içindeki Müslüman birliklerden başlayarak anlatıyor. Bütün bunları ‘İslam fobik’ ABD ve Avrupa aşırı sağcılarının bakış açısıyla değil, ciddi ve bilimsel bir araştırmacının titizliği ile yapıyor. Yine Johnson’dan, 2. Dünya Savaşı’ndan Afganistan savaşına kadar olan sürede, Nazilerin ve CIA’nın elinden kimlerin gelip geçtiğini, kimlerin bu tezgâhta ABD’nin parasıyla nasıl kendi örgütlerini kurduğunu öğreniyoruz. Kitapta, Mehdi Akif ve Said Ramazan gibi Müslüman Kardeşler’e de rastlıyoruz.
En iyisi, eski Nazilerin, CIA ve Müslüman Kardeşler’in Münih’te nasıl bir araya geldiklerine bakalım. Her üç kesim de kitapta bahsedilen bu camide toplanmıştı ve her taraf İslam’ı kendi amacı için kullanmaya çalışıyordu.
NAZİLER, CIA VE MÜSLÜMANLAR
Kitap, cami etrafında bir araya gelmiş bir Alman faşist, bir CIA ajanı ve Hitler’in ordusunda görev yapmış bir Özbek imamla başlıyor.
Kitap 1941’de Hitler ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla başlıyor. Doğu cephesine yapılan çıkartmada Almanlar, çok sayıda Sovyet askerini esir alıyor ve bunların arasında çok sayıda Müslüman asker de var. Oryantalist ve Türkolog Gerhard von Mende, Doğu Ülkeleri Bakanlığı’nda kariyerli bir faşist olarak, bu Müslüman askerlerin komünistlere karşı nasıl kullanılabileceği konusunda kafa yormaya başlıyor.
Bir zaman sonra Özbek, Tatar, Kazak ve Kafkaslı bir grup asker, esir kampındayken Özbek bir din kardeşleri tarafından ziyaret ediliyor. Bu ziyaretçi, Hitlerin ordusundaki Müslüman birliklerinin birinin imamı olan Nureddinin Namangani’den başkası değil. Kısaca şu vaazı veriyor: “Sizler doğu birliklerinin temel taşısınız. Bir gün ülkeleriniz özgürleştiğinde sizler önemli mevkilere geleceksiniz…”
Bu ziyaretler araya başkalarının da girmesiyle sürüyor ve bir süre sonra Müslüman askerler taraf değiştiriyor, eğitiliyor ve Sovyetlere karşı tekrar cepheye sürülüyor. 1942’de bu askerlerden ‘Doğu Türkleri Silahlı Birliği’ oluşturuluyor. Başta Türklerden, Kazaklardan ve Kafkasyalılardan oluşan 150 bin kişilik bu ordunun, savaş sonuna kadar 1 milyon kişiyle temas halinde olduğu belirtiliyor. Hatta 1944’te bu birliğe bağlı bir ekibin Varşova isyanında Polonya ordusunun ve Yahudilerin bastırılmasında görevlendirildiği de belirtiliyor.
Ve sonra Almanya savaşı kaybediyor. Hitler savaşı kaybedince, Nazilerin ve ABD’nin komünizm düşmanlığının da bittiğini herhalde kimse düşünmüyor. Elbette Müslüman askerlerin çoğu Sovyetler Birliği’ne dönemiyor. Elbette eski Nazi generalleri ve CIA, hem yeni kurulacak Almanya hem de ABD için, bu askerlerden bir gizli servis kurmanın ilerde çok işe yaracağını biliyor. Gerhard von Mende işin başına geçiriliyor, Nureddinin Namangani bulunuyor ve bunların sorumluluğunu da CIA ajanı Robert H. Dreher alıyor. Çalışmaların yoğunlaştırılması işi için Münih seçiliyor. Bir grup Müslüman eski esir de, ABD ordusu ve gizli servisinde görevlendirilerek başka ülkelere gönderiliyor.
DAHA İYİ MÜSLÜMANLAR: MÜSLÜMAN KARDEŞLER
50’li yılların sonunda birden bire Said Ramazan, yanında bir grup ateşli Müslüman gençle Münih’te ortaya çıkıyor ve kısa sürede önemli bir rol oynamaya başlıyor. Ramazan’ı tanımayanlar için o gününe dair kısa bilgi: Ramazan, Müslüman Kardeşler’in kurucucu Hasan el Benna’nın damadı. 1954’te Mısır’da cezaevinden çıktıktan sonra Seyid Kutb ile ülkeyi terk ediyor. Almanya’da doktora yapıyor, İsviçre’nin Cenevre kentinde bir İslam Merkezi’ni kuruyor. Çalışmaları sırasında CIA’nın dikkatini çekmiş olabileceği ve Münih’e getirildiği belirtiliyor. İsviçre gizli servis dokümanlarında Ramazan’ın CIA ajanı olduğu ve özellikle ünlü ‘Kudüs Müftüsü’ faşist Amin El Hüseyni ile sıkı ilişkileri olduğu belirtiliyor.
Wall Street Journal muhabiri Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Ian Johnson yıllardır siyasal İslam üzerine yazıp çiziyor. Osama bin Ladin’in öldürülmesinden sonra tekrar gündeme gelen, “Afganistan Savaşı’nda, ABD’nin Sovyetlere karşı İslami mücahitleri desteklediği ve bu savaştan da radikal siyasal İslam’ın doğduğu” tezi ve gerçekliği tartışılırken, Johnson’ı hatırlamamak olmaz. Johnson, geçen yıl ABD’de dört yıllık bir araştırma sonucunda ‘Münih’teki Cami-Dördüncü Cami’ diye tercüme edilebilecek bir kitap yayınladı. Kitabında, siyasal İslam’ın Afganistan savaşında ortaya çıkmadığını, çok daha önceleri, CIA ve Nazilerin başka bir çalışmasının ‘yan ürünü’ olarak doğduğunu kanıtlıyor. En azından CIA ve Nazilerin siyasal İslam’a ‘katkı’sının çok önce başladığını anlatıyor.
Johnson, siyasal İslam’ın ilk önce bir ‘antikomünizm’ olarak, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından, savaştan sonra da Naziler ve CIA işbirliği ile örgütlendiğini, Hitler orduları içindeki Müslüman birliklerden başlayarak anlatıyor. Bütün bunları ‘İslam fobik’ ABD ve Avrupa aşırı sağcılarının bakış açısıyla değil, ciddi ve bilimsel bir araştırmacının titizliği ile yapıyor. Yine Johnson’dan, 2. Dünya Savaşı’ndan Afganistan savaşına kadar olan sürede, Nazilerin ve CIA’nın elinden kimlerin gelip geçtiğini, kimlerin bu tezgâhta ABD’nin parasıyla nasıl kendi örgütlerini kurduğunu öğreniyoruz. Kitapta, Mehdi Akif ve Said Ramazan gibi Müslüman Kardeşler’e de rastlıyoruz.
En iyisi, eski Nazilerin, CIA ve Müslüman Kardeşler’in Münih’te nasıl bir araya geldiklerine bakalım. Her üç kesim de kitapta bahsedilen bu camide toplanmıştı ve her taraf İslam’ı kendi amacı için kullanmaya çalışıyordu.
NAZİLER, CIA VE MÜSLÜMANLAR
Kitap, cami etrafında bir araya gelmiş bir Alman faşist, bir CIA ajanı ve Hitler’in ordusunda görev yapmış bir Özbek imamla başlıyor.
Kitap 1941’de Hitler ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla başlıyor. Doğu cephesine yapılan çıkartmada Almanlar, çok sayıda Sovyet askerini esir alıyor ve bunların arasında çok sayıda Müslüman asker de var. Oryantalist ve Türkolog Gerhard von Mende, Doğu Ülkeleri Bakanlığı’nda kariyerli bir faşist olarak, bu Müslüman askerlerin komünistlere karşı nasıl kullanılabileceği konusunda kafa yormaya başlıyor.
Bir zaman sonra Özbek, Tatar, Kazak ve Kafkaslı bir grup asker, esir kampındayken Özbek bir din kardeşleri tarafından ziyaret ediliyor. Bu ziyaretçi, Hitlerin ordusundaki Müslüman birliklerinin birinin imamı olan Nureddinin Namangani’den başkası değil. Kısaca şu vaazı veriyor: “Sizler doğu birliklerinin temel taşısınız. Bir gün ülkeleriniz özgürleştiğinde sizler önemli mevkilere geleceksiniz…”
Bu ziyaretler araya başkalarının da girmesiyle sürüyor ve bir süre sonra Müslüman askerler taraf değiştiriyor, eğitiliyor ve Sovyetlere karşı tekrar cepheye sürülüyor. 1942’de bu askerlerden ‘Doğu Türkleri Silahlı Birliği’ oluşturuluyor. Başta Türklerden, Kazaklardan ve Kafkasyalılardan oluşan 150 bin kişilik bu ordunun, savaş sonuna kadar 1 milyon kişiyle temas halinde olduğu belirtiliyor. Hatta 1944’te bu birliğe bağlı bir ekibin Varşova isyanında Polonya ordusunun ve Yahudilerin bastırılmasında görevlendirildiği de belirtiliyor.
Ve sonra Almanya savaşı kaybediyor. Hitler savaşı kaybedince, Nazilerin ve ABD’nin komünizm düşmanlığının da bittiğini herhalde kimse düşünmüyor. Elbette Müslüman askerlerin çoğu Sovyetler Birliği’ne dönemiyor. Elbette eski Nazi generalleri ve CIA, hem yeni kurulacak Almanya hem de ABD için, bu askerlerden bir gizli servis kurmanın ilerde çok işe yaracağını biliyor. Gerhard von Mende işin başına geçiriliyor, Nureddinin Namangani bulunuyor ve bunların sorumluluğunu da CIA ajanı Robert H. Dreher alıyor. Çalışmaların yoğunlaştırılması işi için Münih seçiliyor. Bir grup Müslüman eski esir de, ABD ordusu ve gizli servisinde görevlendirilerek başka ülkelere gönderiliyor.
DAHA İYİ MÜSLÜMANLAR: MÜSLÜMAN KARDEŞLER
50’li yılların sonunda birden bire Said Ramazan, yanında bir grup ateşli Müslüman gençle Münih’te ortaya çıkıyor ve kısa sürede önemli bir rol oynamaya başlıyor. Ramazan’ı tanımayanlar için o gününe dair kısa bilgi: Ramazan, Müslüman Kardeşler’in kurucucu Hasan el Benna’nın damadı. 1954’te Mısır’da cezaevinden çıktıktan sonra Seyid Kutb ile ülkeyi terk ediyor. Almanya’da doktora yapıyor, İsviçre’nin Cenevre kentinde bir İslam Merkezi’ni kuruyor. Çalışmaları sırasında CIA’nın dikkatini çekmiş olabileceği ve Münih’e getirildiği belirtiliyor. İsviçre gizli servis dokümanlarında Ramazan’ın CIA ajanı olduğu ve özellikle ünlü ‘Kudüs Müftüsü’ faşist Amin El Hüseyni ile sıkı ilişkileri olduğu belirtiliyor.
Ramazan gelir gelmez Münih’te bir cami yapılmasına başlanıyor. Yalnız bir sorun yaşanıyor. Said Ramazan, faşist Özbek imam Nureddin’den pek hoşlanmıyor ve onun imamlığını da tanımıyor. Ian Johnson şöyle yazıyor: “Nureddin Namangani’nin namaz kıldırdığı salonu terk ederdi. Ateşli genç öğrencilerden daha iyi yeni bir Müslüman kadro kurmaya çalışırdı.” Bu ‘daha iyi Müslümanlar’ CIA’nın daha fazla işine geliyor ve desteğini bunlardan yana kullanmaya başlıyor. Ramazan, cemaatin başına geçiyor. Tabii hep Münih’te oturup beklemiyor Ramazan, İslam devrimi ve anti Sovyetik propaganda için CIA’nın parasıyla dünyayı dolaşmaya başlıyor. Ama kısa süre sonra, komünist Sovyetlerin yanında ABD’ye karşı da propaganda yapmaya başlayınca işler karışıyor. Hatta Said Ramazan’ın Münih’te Suriyeli Caleb Himmet ve Mısırlı Yusuf Nada ile bir Müslüman Kardeşler triosu kurduğu ve sağlam ekiple artık kendilerine çalıştığı iyice su yüzüne çıkıyor.
İŞLERE PARA KARIŞINCA…
Ian Johnson kitabı hazırlarken, 1984–1987 arasında Münih’teki camide baş imam olarak çalışmış, yakın zamana kadar Müslüman Kardeşler’in lideri konumundaki Mehdi Akif ile 2004’te buluşuyor. Akif, kendisine, adım adım İslam devrimi örgütlediklerini, hiç aceleleri olmadığını, öncelikle kendilerini destekleyecek ve koruyacak bir taban kurduklarını anlatıyor. Mısır’da elbette şeriatın uygulanacağını ama İran’daki gibi yukarıdan aşağıya bir devrimi savunmadıklarını, aşağında yukarıya İslami devrimi savunduklarını belirtiyor.
Ian Johnson kitabı hazırlarken, 1984–1987 arasında Münih’teki camide baş imam olarak çalışmış, yakın zamana kadar Müslüman Kardeşler’in lideri konumundaki Mehdi Akif ile 2004’te buluşuyor. Akif, kendisine, adım adım İslam devrimi örgütlediklerini, hiç aceleleri olmadığını, öncelikle kendilerini destekleyecek ve koruyacak bir taban kurduklarını anlatıyor. Mısır’da elbette şeriatın uygulanacağını ama İran’daki gibi yukarıdan aşağıya bir devrimi savunmadıklarını, aşağında yukarıya İslami devrimi savunduklarını belirtiyor.
Said Ramazan’a gelince… Ramazan’ın Avrupa’da çok sayıda ülke ve kentte bağımsız İslam birlikleri, kurumlar ve organizasyonlar kurduğunu görüyoruz. (Ramazan’ın çabaları Gülen cemaatinin faaliyetlerine bir hayli benziyor.) Ramazan bir süre sonra Müslüman Kardeşler’in gayri resmi dışişleri bakanı olarak anılmaya başlanıyor. Özellikle Ürdün, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan gibi ülkelerde İslam’ın tekrar canlanması için uğraşıyor. Bir İslam enternasyonalisti olarak yaşarken, hayatının son döneminde bu işlere para karıştığını, özellikle Suudi zenginlerin İslami hareketi parayla satın almaya başladığını söylemeye başlayınca yalnızlaşmaya da başlıyor. 9 Ağustos 1995’te öldü. Avrupa’da yaşayan iki oğlu Tarık ve Hani, babasından kalan teorik ve siyasi mirası farklı biçimlerde sürdürmeye çalışıyor.
İLK TAŞI EN MASUM ATSIN
Başbakan Erdoğan durup durup CHP ile Hitler’i ve Nazileri yan yana getirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın tarihsel konseptinden kopararak yaptığı bu benzetmelerin bugünkü CHP’ye çamur sıçratma amacı taşıdığı çok açık olsa da, yine de bu tür benzetişler çok çeşitli açılardan oldukça tehlikeli. En azından Erdoğan’ın, “İnönü Hitler’e doğum günü hediyesi gönderdi” gibi sözler söylemeden önce, biraz daha düşünmesi lazım. Örneğin bir zamanlar dizinin dibine oturup fotoğraf çektirdiği Afgan Mücahit Gülbettin Hikmetyar’ın ABD, CIA ve Nazilerin paralarıyla finanse edildiğini, Hikmetyar öncesi anti Sovyetik İslami hareketin hiç de temiz olmadığını en azından şimdi bu kitaptan sonra daha iyi biliyoruz. Eğer Erdoğan değiştiyse ve hiç kimse “Hâlâ Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturuyorsun” diyemeyeceğine göre, kendisinden ‘tarih tartışmasını’ daha dikkatli yapmasını bekleme hakkımız var.
Başbakan Erdoğan durup durup CHP ile Hitler’i ve Nazileri yan yana getirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın tarihsel konseptinden kopararak yaptığı bu benzetmelerin bugünkü CHP’ye çamur sıçratma amacı taşıdığı çok açık olsa da, yine de bu tür benzetişler çok çeşitli açılardan oldukça tehlikeli. En azından Erdoğan’ın, “İnönü Hitler’e doğum günü hediyesi gönderdi” gibi sözler söylemeden önce, biraz daha düşünmesi lazım. Örneğin bir zamanlar dizinin dibine oturup fotoğraf çektirdiği Afgan Mücahit Gülbettin Hikmetyar’ın ABD, CIA ve Nazilerin paralarıyla finanse edildiğini, Hikmetyar öncesi anti Sovyetik İslami hareketin hiç de temiz olmadığını en azından şimdi bu kitaptan sonra daha iyi biliyoruz. Eğer Erdoğan değiştiyse ve hiç kimse “Hâlâ Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturuyorsun” diyemeyeceğine göre, kendisinden ‘tarih tartışmasını’ daha dikkatli yapmasını bekleme hakkımız var.
Şunu da Erdoğan başta olmak üzere herkese hatırlatalım. Hitlere ve faşizme karşı tek bir güç direniş gösterdi: Komünistler! Hitler ve destekçilerinin de iki düşmanı vardı: ‘Komünist’ Sovyetler Birliği ve Yahudiler. AKP’liler, ileri geri konuşabilir ama yalan yanlış konuşarak dünya tarihini değiştirmek henüz mümkün değil. Faşizm bir insanlık suçuydu ve bunun karşısında bütün dünyada sadece komünistler vardı. Türkiye’de de faşizmden sadece komünistler zarar gördü. Ne deniyordu İncil’de: “İlk taşı masum olanınız atsın! “
Komünizmle mücadelede her şey mubahtı
Süddeutche Zeitung’tan Matthias Kolb, Ian Johnson ile 31 Ocak 2011’de bir görüşme yaptı. O görüşmenin özet çevirisi aşağıda.
>>>Münih’te bir camiyi, hakkında bir kitap yazacak kadar ayrıcalıklı kılan ne?
İslamın siyasal amaçlar için kullanılması üzerine üç deneyimin burada yaşanmış olması. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nden gelen Alman Müslümanlarının Stalin’e karşı mücadelesiyle başlıyor bu. Sovyetler Birliği’ni güçsüzleştirmek için Soğuk Savaş yıllarında ABD aynı stratejiyi sürdürdü. 1960’lı yıllarda da Münih’i üs olarak kullanan Arap Müslüman Kardeşler geldi.
>>>Kitabınızın ‘Dördüncü Cami’ adı neyi anlatmak istiyor?
Londra’da 2003’de İslami kitapların yazıldığı bir kitapçıda aranıyordum. Duvarda, dünyanın en önemli camilerinin resmedildiği bir dünya haritası asılıydı. Mekke’deki büyük camiin, Kudüs’teki büyük cami ve İstanbul’daki Sultanahmet Camiin yanında Münih İslam Merkezi de görülüyordu. Bu çok ilgimi çekti.
>>>O zamana kadar cami hakkında ne biliyordunuz?
Münih İslam Merkezi’ni biliyordum. Çünkü daha önce bir ara siyasal İslam hakkında araştırma yapmıştım. Ama bu camiinin bu kadar önemsenmesine şaşırdım. Almanya’nın en büyük camisi değil, Avrupa’nın hiç değildi. Sonra öğrendim ki, Münih İslam Merkezi, Mekke gibi bir dini merkez olarak anlamlı değil, aksine 25 yıl Avrupa’da siyasal İslam’ın merkezi olduğu için anlamlıydı.
>>>Siyasal İslam’ın merkezi neden Münih’te oluştu ki?
Azerbaycan, Özbekistan, Tacikistan veya Kafkaslardan Alman Ordusu için savaşan adamların hemen hepsi, savaş sonunda Almanya’daki ABD birliklerinin elindeki bölgelere düşmüştü. Binlercesi geri gönderildi. Birkaç bin kişinin kalmasına izin verildi. Münih ABD’nin elindeki en büyük kentti ve burada Müslümanlar için iş vardı. Münih o zamanlar, ideolojik ön cephe kentiydi ve CIA’nin en önemli merkezlerinden biriydi. Çok büyük bir dinleme istasyonu vardı, konsolosluk Hongkong’tan sonraki ikinci büyük konsolosluktu. CIA’nin finanse ettiği propaganda kanalları Radio Liberty ve Radio Free Europe dil bilen ve antikomünist düşüncede olan insanlara ihtiyaç duyuyordu.
>>>Nasyonal sosyalistler, Sovyetler Birliği’nden Müslümanları toplama düşüncesine nasıl geldi?
Bu fikir ağırlıklı olarak benim kitabımın üç baş figüründen biri olan Gerhard von Mende’den çıktı. Türkolog olan von Mende birçok dil biliyordu ve yoğun olarak Sovyetler Birliği ile uğraşıyordu. Sovyetler Birliği’nin aşil topuğunun Müslüman azınlıklar olduğunun bilincindeydi: Dinlerini baskı altına alan bu imparatorluğun bir parçası olmak istemiyorlardı. Sovyetler Birliği 1991’de gevşeyince, çözülüş aslında tam da bu çizgide oluştu.
>>>Savaş sırasında bu işbirliği nasıldı?
Naziler, Doğu seferinde yüz binlerce Müslüman’ı da cephede esir etti ve bunlardan bir kısmı gönüllü olarak taraf değiştirdi. On binlerce kişi, Nazilerin eğitiminden sonra Kızıl Ordu’ya karşı savaşırsa ülkelerini kurtaracaklarına inandı. Böylelikle SS Silahlı Birlikleri’nde imamlar bile görev aldı ama genel olarak Müslümanlar, anti semitizm gibi hassas noktaları olduğu halde Nazilere inanmadı.
>>>Kitabınızda von Mende’nin Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak için Müslümanları kullanma fikrini sonra da sürdürdüğünü yazıyorsunuz.
Savaş sonrasında adamlarından bazılarını kullanmaya devam etmek istedi. O zamanlar Almanya’da 13 milyon savaş göçmeni vardı ve bu önemli bir siyasal güç oluşturuyordu. Muhafazakârlar, Oder-Neiße-Çizgisini benimsemekte zorlanıyordu. Savaş Göçmenleri Bakanı Theodor Oberländer gibi politikacılar ki, daha sonra Nasyonal sosyalist geçmişi yüzünden bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştı, von Mende’nin yetiştirdiği insanların Sovyetler Birliği’nin yıkılmasında etkili olacağına inanıyordu. Sonraki versiyon şöyleydi: Von Mende’nin Müslümanları ve diğer azınlıklar, yeni ülkelerinde söz söyleme hakkını ele geçirince, eski bölgelerini geri almaları için, daha önceden teşekkür borçlu oldukları Almanlara yardım edecekti. Böyle düşünmek realist değildi ve bunu hayata geçirecek para da yoktu.
>>>Para da Amerikalılardaydı…
O zaman CIA yüz milyonlarca dolar harcadı. Von Mende için çalışmış insanları, CIA gizli operasyonlarında kullanarak amaçlarına ulaşmak istiyordu: Örneğin ajanları Mekke’ye hacca gönderiyordu ve bu hacılar Sovyetler Birliği’nin Müslümanları ne kadar baskı altında tuttuğuna dair açıklamalar yapıyordu. Bağlantısızlar ülkeleri de bu anlamda Amerikan etkisindeydi.
>>>ABD, tıpkı Naziler gibi, Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak istiyordu.
Bir motif daha vardı. 1950’li yıllarda daha çok kapitalist mi yoksa komünist modeli mi takip edeceğine henüz karar verememiş, bağımsız yeni ülkeler ortaya çıkmıştı ve Washington bunları dikkatle takip ediyordu. O zamanki ABD Başkanı Eisenhower çok dindar biriydi ve batının, Sovyetler Birliği gibi ateizm propagandası yapmayıp, din özgürlüğünü savunduğu için Müslüman dünyada önemseneceğini düşünüyordu.
>>>Ve bu mücadele için Washington yeni ortaklar arıyordu.
Aynen, komünizmle mücadelede her şeye izin vardı. En sonunda Amerikalılar, bir zamanların Nazi savaşçılarının, Münih’teki Müslümanların, dünyada inandırıcı bir biçimde İslam’ı temsil edemeyecekleri sonucuna vardı. Sovyet basınında bunların geçmişleri sürekli gündeme getiriliyordu ve bir zaman sonra bunlar yük olmaya başladı.
>>>Bu boşluğu sonra Arap Müslüman Kardeşler doldurdu.
Müslüman Kardeşler bu role çok daha uygundu: Genç, hırslı, İslam dünyasıyla bağlantıları olan, eğitimli insanlardı. Bu iç çekişme sırasında Münih’e cami kuruldu.
>>>Cami Yaptırma Derneği’nin kuruluşu 1958’di. Neden 1973’e kadar inşaat sürdü?
İç çatışmalar vardı ve parayı toplamak da uzun yıllar sürdü. En sonunda inşaat Libya yani Kaddafi tarafından finanse edildi. Gecikmeye, cami üzerinde bir etkisi kalmadığını anlayan Alman makamlarının da projeyi artık desteklememesinin etkisi oldu. Bütün askerler istifa etti, böylelikle Müslüman Kardeşler ve onların resmi olmayan Dışişleri Bakanı Said Ramazan için yollar açıldı.
Komünizmle mücadelede her şey mubahtı
Süddeutche Zeitung’tan Matthias Kolb, Ian Johnson ile 31 Ocak 2011’de bir görüşme yaptı. O görüşmenin özet çevirisi aşağıda.
>>>Münih’te bir camiyi, hakkında bir kitap yazacak kadar ayrıcalıklı kılan ne?
İslamın siyasal amaçlar için kullanılması üzerine üç deneyimin burada yaşanmış olması. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nden gelen Alman Müslümanlarının Stalin’e karşı mücadelesiyle başlıyor bu. Sovyetler Birliği’ni güçsüzleştirmek için Soğuk Savaş yıllarında ABD aynı stratejiyi sürdürdü. 1960’lı yıllarda da Münih’i üs olarak kullanan Arap Müslüman Kardeşler geldi.
>>>Kitabınızın ‘Dördüncü Cami’ adı neyi anlatmak istiyor?
Londra’da 2003’de İslami kitapların yazıldığı bir kitapçıda aranıyordum. Duvarda, dünyanın en önemli camilerinin resmedildiği bir dünya haritası asılıydı. Mekke’deki büyük camiin, Kudüs’teki büyük cami ve İstanbul’daki Sultanahmet Camiin yanında Münih İslam Merkezi de görülüyordu. Bu çok ilgimi çekti.
>>>O zamana kadar cami hakkında ne biliyordunuz?
Münih İslam Merkezi’ni biliyordum. Çünkü daha önce bir ara siyasal İslam hakkında araştırma yapmıştım. Ama bu camiinin bu kadar önemsenmesine şaşırdım. Almanya’nın en büyük camisi değil, Avrupa’nın hiç değildi. Sonra öğrendim ki, Münih İslam Merkezi, Mekke gibi bir dini merkez olarak anlamlı değil, aksine 25 yıl Avrupa’da siyasal İslam’ın merkezi olduğu için anlamlıydı.
>>>Siyasal İslam’ın merkezi neden Münih’te oluştu ki?
Azerbaycan, Özbekistan, Tacikistan veya Kafkaslardan Alman Ordusu için savaşan adamların hemen hepsi, savaş sonunda Almanya’daki ABD birliklerinin elindeki bölgelere düşmüştü. Binlercesi geri gönderildi. Birkaç bin kişinin kalmasına izin verildi. Münih ABD’nin elindeki en büyük kentti ve burada Müslümanlar için iş vardı. Münih o zamanlar, ideolojik ön cephe kentiydi ve CIA’nin en önemli merkezlerinden biriydi. Çok büyük bir dinleme istasyonu vardı, konsolosluk Hongkong’tan sonraki ikinci büyük konsolosluktu. CIA’nin finanse ettiği propaganda kanalları Radio Liberty ve Radio Free Europe dil bilen ve antikomünist düşüncede olan insanlara ihtiyaç duyuyordu.
>>>Nasyonal sosyalistler, Sovyetler Birliği’nden Müslümanları toplama düşüncesine nasıl geldi?
Bu fikir ağırlıklı olarak benim kitabımın üç baş figüründen biri olan Gerhard von Mende’den çıktı. Türkolog olan von Mende birçok dil biliyordu ve yoğun olarak Sovyetler Birliği ile uğraşıyordu. Sovyetler Birliği’nin aşil topuğunun Müslüman azınlıklar olduğunun bilincindeydi: Dinlerini baskı altına alan bu imparatorluğun bir parçası olmak istemiyorlardı. Sovyetler Birliği 1991’de gevşeyince, çözülüş aslında tam da bu çizgide oluştu.
>>>Savaş sırasında bu işbirliği nasıldı?
Naziler, Doğu seferinde yüz binlerce Müslüman’ı da cephede esir etti ve bunlardan bir kısmı gönüllü olarak taraf değiştirdi. On binlerce kişi, Nazilerin eğitiminden sonra Kızıl Ordu’ya karşı savaşırsa ülkelerini kurtaracaklarına inandı. Böylelikle SS Silahlı Birlikleri’nde imamlar bile görev aldı ama genel olarak Müslümanlar, anti semitizm gibi hassas noktaları olduğu halde Nazilere inanmadı.
>>>Kitabınızda von Mende’nin Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak için Müslümanları kullanma fikrini sonra da sürdürdüğünü yazıyorsunuz.
Savaş sonrasında adamlarından bazılarını kullanmaya devam etmek istedi. O zamanlar Almanya’da 13 milyon savaş göçmeni vardı ve bu önemli bir siyasal güç oluşturuyordu. Muhafazakârlar, Oder-Neiße-Çizgisini benimsemekte zorlanıyordu. Savaş Göçmenleri Bakanı Theodor Oberländer gibi politikacılar ki, daha sonra Nasyonal sosyalist geçmişi yüzünden bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştı, von Mende’nin yetiştirdiği insanların Sovyetler Birliği’nin yıkılmasında etkili olacağına inanıyordu. Sonraki versiyon şöyleydi: Von Mende’nin Müslümanları ve diğer azınlıklar, yeni ülkelerinde söz söyleme hakkını ele geçirince, eski bölgelerini geri almaları için, daha önceden teşekkür borçlu oldukları Almanlara yardım edecekti. Böyle düşünmek realist değildi ve bunu hayata geçirecek para da yoktu.
>>>Para da Amerikalılardaydı…
O zaman CIA yüz milyonlarca dolar harcadı. Von Mende için çalışmış insanları, CIA gizli operasyonlarında kullanarak amaçlarına ulaşmak istiyordu: Örneğin ajanları Mekke’ye hacca gönderiyordu ve bu hacılar Sovyetler Birliği’nin Müslümanları ne kadar baskı altında tuttuğuna dair açıklamalar yapıyordu. Bağlantısızlar ülkeleri de bu anlamda Amerikan etkisindeydi.
>>>ABD, tıpkı Naziler gibi, Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak istiyordu.
Bir motif daha vardı. 1950’li yıllarda daha çok kapitalist mi yoksa komünist modeli mi takip edeceğine henüz karar verememiş, bağımsız yeni ülkeler ortaya çıkmıştı ve Washington bunları dikkatle takip ediyordu. O zamanki ABD Başkanı Eisenhower çok dindar biriydi ve batının, Sovyetler Birliği gibi ateizm propagandası yapmayıp, din özgürlüğünü savunduğu için Müslüman dünyada önemseneceğini düşünüyordu.
>>>Ve bu mücadele için Washington yeni ortaklar arıyordu.
Aynen, komünizmle mücadelede her şeye izin vardı. En sonunda Amerikalılar, bir zamanların Nazi savaşçılarının, Münih’teki Müslümanların, dünyada inandırıcı bir biçimde İslam’ı temsil edemeyecekleri sonucuna vardı. Sovyet basınında bunların geçmişleri sürekli gündeme getiriliyordu ve bir zaman sonra bunlar yük olmaya başladı.
>>>Bu boşluğu sonra Arap Müslüman Kardeşler doldurdu.
Müslüman Kardeşler bu role çok daha uygundu: Genç, hırslı, İslam dünyasıyla bağlantıları olan, eğitimli insanlardı. Bu iç çekişme sırasında Münih’e cami kuruldu.
>>>Cami Yaptırma Derneği’nin kuruluşu 1958’di. Neden 1973’e kadar inşaat sürdü?
İç çatışmalar vardı ve parayı toplamak da uzun yıllar sürdü. En sonunda inşaat Libya yani Kaddafi tarafından finanse edildi. Gecikmeye, cami üzerinde bir etkisi kalmadığını anlayan Alman makamlarının da projeyi artık desteklememesinin etkisi oldu. Bütün askerler istifa etti, böylelikle Müslüman Kardeşler ve onların resmi olmayan Dışişleri Bakanı Said Ramazan için yollar açıldı.
2010’a kadar Müslüman Kardeşler’i yöneten Mehdi Akif, 1984–1987 arasında bu camiinin baş imamıydı. Cami güvenilir bir geri çekilme yeriydi ve aynı zamanda sakince plan yapmak ve rahatsız edilmeden başka ülkelerde faaliyetleri organize etmek için bir platformdu. Camiinin yönetim kurulu neredeyse siyasal İslam’ın ‘kim kimdir’indeki (Who's who) kadroların hepsini kapsıyordu. Müslüman Kardeşler o kadar güçlüydü ki, örneğin çoğunlukta oldukları halde Türk göçmenlerin yönetime girmesini engelleyebiliyorlardı. Bu dikkat çekici bir durum: Siyasal İslam zannedildiği gibi Almanya’ya misafir işçilerle gelmedi.
>>>Gizli servisler orada neler olup bittiğinden haberdar değil miydi?
Öncelikler değişmişti. Örneğin, bu kitabın önemli aktörlerinden biri CIA ajanı Robert Dreher oradan Vietnam’a geçmişti ki, bu ABD’nin çıkarlarının değişmesini gösteriyor. 1970’li yıllarda Almanlar, Kızıl Ordu Fraksiyonu ve sol terörizmle savaş halindeydi. Camiinin sorumluları hiçbir biçimde göze batmıyordu.


