22 Mayıs 2011 Pazar

Komünizmle mücadele aracı olarak İslam

Komünizmle mücadele aracı olarak İslam

SELAMİ İNCE/BİRGÜN

Wall Street Journal muhabiri Pulitzer ödüllü ABD’li gazeteci Ian Johnson yıllardır siyasal İslam üzerine yazıp çiziyor. Osama bin Ladin’in öldürülmesinden sonra tekrar gündeme gelen, “Afganistan Savaşı’nda, ABD’nin Sovyetlere karşı İslami mücahitleri desteklediği ve bu savaştan da radikal siyasal İslam’ın doğduğu” tezi ve gerçekliği tartışılırken, Johnson’ı hatırlamamak olmaz. Johnson, geçen yıl ABD’de dört yıllık bir araştırma sonucunda ‘Münih’teki Cami-Dördüncü Cami’ diye tercüme edilebilecek bir kitap yayınladı. Kitabında, siyasal İslam’ın Afganistan savaşında ortaya çıkmadığını, çok daha önceleri, CIA ve Nazilerin başka bir çalışmasının ‘yan ürünü’ olarak doğduğunu kanıtlıyor. En azından CIA ve Nazilerin siyasal İslam’a ‘katkı’sının çok önce başladığını anlatıyor.

Johnson, siyasal İslam’ın ilk önce bir ‘antikomünizm’ olarak, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından, savaştan sonra da Naziler ve CIA işbirliği ile örgütlendiğini, Hitler orduları içindeki Müslüman birliklerden başlayarak anlatıyor. Bütün bunları ‘İslam fobik’ ABD ve Avrupa aşırı sağcılarının bakış açısıyla değil, ciddi ve bilimsel bir araştırmacının titizliği ile yapıyor. Yine Johnson’dan, 2. Dünya Savaşı’ndan Afganistan savaşına kadar olan sürede, Nazilerin ve CIA’nın elinden kimlerin gelip geçtiğini, kimlerin bu tezgâhta ABD’nin parasıyla nasıl kendi örgütlerini kurduğunu öğreniyoruz. Kitapta, Mehdi Akif ve Said Ramazan gibi Müslüman Kardeşler’e de rastlıyoruz.


En iyisi, eski Nazilerin, CIA ve Müslüman Kardeşler’in Münih’te nasıl bir araya geldiklerine bakalım. Her üç kesim de kitapta bahsedilen bu camide toplanmıştı ve her taraf İslam’ı kendi amacı için kullanmaya çalışıyordu.   


NAZİLER, CIA VE MÜSLÜMANLAR


Kitap, cami etrafında bir araya gelmiş bir Alman faşist, bir CIA ajanı ve Hitler’in ordusunda görev yapmış bir Özbek imamla başlıyor.


Kitap 1941’de Hitler ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla başlıyor. Doğu cephesine yapılan çıkartmada Almanlar, çok sayıda Sovyet askerini esir alıyor ve bunların arasında çok sayıda Müslüman asker de var. Oryantalist ve Türkolog Gerhard von Mende, Doğu Ülkeleri Bakanlığı’nda kariyerli bir faşist olarak, bu Müslüman askerlerin komünistlere karşı nasıl kullanılabileceği konusunda kafa yormaya başlıyor.


Bir zaman sonra Özbek, Tatar, Kazak ve Kafkaslı bir grup asker, esir kampındayken Özbek bir din kardeşleri tarafından ziyaret ediliyor. Bu ziyaretçi, Hitlerin ordusundaki Müslüman birliklerinin birinin imamı olan Nureddinin Namangani’den başkası değil. Kısaca şu vaazı veriyor: “Sizler doğu birliklerinin temel taşısınız. Bir gün ülkeleriniz özgürleştiğinde sizler önemli mevkilere geleceksiniz…”


Bu ziyaretler araya başkalarının da girmesiyle sürüyor ve bir süre sonra Müslüman askerler taraf değiştiriyor, eğitiliyor ve Sovyetlere karşı tekrar cepheye sürülüyor. 1942’de bu askerlerden ‘Doğu Türkleri Silahlı Birliği’ oluşturuluyor. Başta Türklerden, Kazaklardan ve Kafkasyalılardan oluşan 150 bin kişilik bu ordunun, savaş sonuna kadar 1 milyon kişiyle temas halinde olduğu belirtiliyor. Hatta 1944’te bu birliğe bağlı bir ekibin Varşova isyanında Polonya ordusunun ve Yahudilerin bastırılmasında görevlendirildiği de belirtiliyor.


Ve sonra Almanya savaşı kaybediyor. Hitler savaşı kaybedince, Nazilerin ve ABD’nin komünizm düşmanlığının da bittiğini herhalde kimse düşünmüyor. Elbette Müslüman askerlerin çoğu Sovyetler Birliği’ne dönemiyor. Elbette eski Nazi generalleri ve CIA, hem yeni kurulacak Almanya hem de ABD için, bu askerlerden bir gizli servis kurmanın ilerde çok işe yaracağını biliyor. Gerhard von Mende işin başına geçiriliyor, Nureddinin Namangani bulunuyor ve bunların sorumluluğunu da CIA ajanı Robert H. Dreher alıyor. Çalışmaların yoğunlaştırılması işi için Münih seçiliyor. Bir grup Müslüman eski esir de, ABD ordusu ve gizli servisinde görevlendirilerek başka ülkelere gönderiliyor.


DAHA İYİ MÜSLÜMANLAR: MÜSLÜMAN KARDEŞLER 


50’li yılların sonunda birden bire Said Ramazan, yanında bir grup ateşli Müslüman gençle Münih’te ortaya çıkıyor ve kısa sürede önemli bir rol oynamaya başlıyor. Ramazan’ı tanımayanlar için o gününe dair kısa bilgi: Ramazan, Müslüman Kardeşler’in kurucucu Hasan el Benna’nın damadı. 1954’te Mısır’da cezaevinden çıktıktan sonra Seyid Kutb ile ülkeyi terk ediyor. Almanya’da doktora yapıyor, İsviçre’nin Cenevre kentinde bir İslam Merkezi’ni kuruyor. Çalışmaları sırasında CIA’nın dikkatini çekmiş olabileceği ve Münih’e getirildiği belirtiliyor. İsviçre gizli servis dokümanlarında Ramazan’ın CIA ajanı olduğu ve özellikle ünlü ‘Kudüs Müftüsü’ faşist Amin El Hüseyni ile sıkı ilişkileri olduğu belirtiliyor.
 
Ramazan gelir gelmez Münih’te bir cami yapılmasına başlanıyor. Yalnız bir sorun yaşanıyor. Said Ramazan, faşist Özbek imam Nureddin’den pek hoşlanmıyor ve onun imamlığını da tanımıyor. Ian Johnson şöyle yazıyor: “Nureddin Namangani’nin namaz kıldırdığı salonu terk ederdi. Ateşli genç öğrencilerden daha iyi yeni bir Müslüman kadro kurmaya çalışırdı.” Bu ‘daha iyi Müslümanlar’ CIA’nın daha fazla işine geliyor ve desteğini bunlardan yana kullanmaya başlıyor. Ramazan, cemaatin başına geçiyor. Tabii hep Münih’te oturup beklemiyor Ramazan, İslam devrimi ve anti Sovyetik propaganda için CIA’nın parasıyla dünyayı dolaşmaya başlıyor. Ama kısa süre sonra, komünist Sovyetlerin yanında ABD’ye karşı da propaganda yapmaya başlayınca işler karışıyor. Hatta Said Ramazan’ın Münih’te Suriyeli Caleb Himmet ve Mısırlı Yusuf Nada ile bir Müslüman Kardeşler triosu kurduğu ve sağlam ekiple artık kendilerine çalıştığı iyice su yüzüne çıkıyor.

İŞLERE PARA KARIŞINCA…
Ian Johnson kitabı hazırlarken, 1984–1987 arasında Münih’teki camide baş imam olarak çalışmış, yakın zamana kadar Müslüman Kardeşler’in lideri konumundaki Mehdi Akif ile 2004’te buluşuyor. Akif, kendisine, adım adım İslam devrimi örgütlediklerini, hiç aceleleri olmadığını, öncelikle kendilerini destekleyecek ve koruyacak bir taban kurduklarını anlatıyor. Mısır’da elbette şeriatın uygulanacağını ama İran’daki gibi yukarıdan aşağıya bir devrimi savunmadıklarını, aşağında yukarıya İslami devrimi savunduklarını belirtiyor.
 
Said Ramazan’a gelince… Ramazan’ın Avrupa’da çok sayıda ülke ve kentte bağımsız İslam birlikleri, kurumlar ve organizasyonlar kurduğunu görüyoruz. (Ramazan’ın çabaları Gülen cemaatinin faaliyetlerine bir hayli benziyor.) Ramazan bir süre sonra Müslüman Kardeşler’in gayri resmi dışişleri bakanı olarak anılmaya başlanıyor. Özellikle Ürdün, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan gibi ülkelerde İslam’ın tekrar canlanması için uğraşıyor. Bir İslam enternasyonalisti olarak yaşarken, hayatının son döneminde bu işlere para karıştığını, özellikle Suudi zenginlerin İslami hareketi parayla satın almaya başladığını söylemeye başlayınca yalnızlaşmaya da başlıyor. 9 Ağustos 1995’te öldü. Avrupa’da yaşayan iki oğlu Tarık ve Hani, babasından kalan teorik ve siyasi mirası farklı biçimlerde sürdürmeye çalışıyor.
 
İLK TAŞI EN MASUM ATSIN
Başbakan Erdoğan durup durup CHP ile Hitler’i ve Nazileri yan yana getirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın tarihsel konseptinden kopararak yaptığı bu benzetmelerin bugünkü CHP’ye çamur sıçratma amacı taşıdığı çok açık olsa da, yine de bu tür benzetişler çok çeşitli açılardan oldukça tehlikeli. En azından Erdoğan’ın, “İnönü Hitler’e doğum günü hediyesi gönderdi” gibi sözler söylemeden önce, biraz daha düşünmesi lazım. Örneğin bir zamanlar dizinin dibine oturup fotoğraf çektirdiği Afgan Mücahit Gülbettin Hikmetyar’ın ABD, CIA ve Nazilerin paralarıyla finanse edildiğini, Hikmetyar öncesi anti Sovyetik İslami hareketin hiç de temiz olmadığını en azından şimdi bu kitaptan sonra daha iyi biliyoruz. Eğer Erdoğan değiştiyse ve hiç kimse “Hâlâ Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturuyorsun” diyemeyeceğine göre, kendisinden  ‘tarih tartışmasını’ daha dikkatli yapmasını bekleme hakkımız var.  
 
Şunu da Erdoğan başta olmak üzere herkese hatırlatalım. Hitlere ve faşizme karşı tek bir güç direniş gösterdi: Komünistler! Hitler ve destekçilerinin de iki düşmanı vardı: ‘Komünist’ Sovyetler Birliği ve Yahudiler. AKP’liler, ileri geri konuşabilir ama yalan yanlış konuşarak dünya tarihini değiştirmek henüz mümkün değil. Faşizm bir insanlık suçuydu ve bunun karşısında bütün dünyada sadece komünistler vardı. Türkiye’de de faşizmden sadece komünistler zarar gördü. Ne deniyordu İncil’de: “İlk taşı masum olanınız atsın! “
Komünizmle mücadelede her şey mubahtı

Süddeutche Zeitung’tan Matthias Kolb, Ian Johnson ile 31 Ocak 2011’de bir görüşme yaptı. O görüşmenin özet çevirisi aşağıda.

>>>Münih’te bir camiyi, hakkında bir kitap yazacak kadar ayrıcalıklı kılan ne?

İslamın siyasal amaçlar için kullanılması üzerine üç deneyimin burada yaşanmış olması. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nden gelen Alman Müslümanlarının Stalin’e karşı mücadelesiyle başlıyor bu. Sovyetler Birliği’ni güçsüzleştirmek için Soğuk Savaş yıllarında ABD aynı stratejiyi sürdürdü. 1960’lı yıllarda da Münih’i üs olarak kullanan Arap Müslüman Kardeşler geldi.

>>>Kitabınızın ‘Dördüncü Cami’ adı neyi anlatmak istiyor?
Londra’da 2003’de İslami kitapların yazıldığı bir kitapçıda aranıyordum. Duvarda, dünyanın en önemli camilerinin resmedildiği bir dünya haritası asılıydı. Mekke’deki büyük camiin, Kudüs’teki büyük cami ve İstanbul’daki Sultanahmet Camiin yanında Münih İslam Merkezi de görülüyordu. Bu çok ilgimi çekti. 


>>>O zamana kadar cami hakkında ne biliyordunuz? 

Münih İslam Merkezi’ni biliyordum. Çünkü daha önce bir ara siyasal İslam hakkında araştırma yapmıştım. Ama bu camiinin bu kadar önemsenmesine şaşırdım. Almanya’nın en büyük camisi değil, Avrupa’nın hiç değildi. Sonra öğrendim ki, Münih İslam Merkezi, Mekke gibi bir dini merkez olarak anlamlı değil, aksine 25 yıl Avrupa’da siyasal İslam’ın merkezi olduğu için anlamlıydı.       

>>>Siyasal İslam’ın merkezi neden Münih’te oluştu ki? 

Azerbaycan, Özbekistan, Tacikistan veya Kafkaslardan Alman Ordusu için savaşan adamların hemen hepsi, savaş sonunda Almanya’daki ABD birliklerinin elindeki bölgelere düşmüştü. Binlercesi geri gönderildi. Birkaç bin kişinin kalmasına izin verildi. Münih ABD’nin elindeki en büyük kentti ve burada Müslümanlar için iş vardı. Münih o zamanlar, ideolojik ön cephe kentiydi ve CIA’nin en önemli merkezlerinden biriydi. Çok büyük bir dinleme istasyonu vardı, konsolosluk Hongkong’tan sonraki ikinci büyük konsolosluktu. CIA’nin finanse ettiği propaganda kanalları Radio Liberty ve Radio Free Europe dil bilen ve antikomünist düşüncede olan insanlara ihtiyaç duyuyordu.

>>>Nasyonal sosyalistler, Sovyetler Birliği’nden Müslümanları toplama düşüncesine nasıl geldi? 

Bu fikir ağırlıklı olarak benim kitabımın üç baş figüründen biri olan Gerhard von Mende’den çıktı. Türkolog olan von Mende birçok dil biliyordu ve yoğun olarak Sovyetler Birliği ile uğraşıyordu. Sovyetler Birliği’nin aşil topuğunun Müslüman azınlıklar olduğunun bilincindeydi: Dinlerini baskı altına alan bu imparatorluğun bir parçası olmak istemiyorlardı. Sovyetler Birliği 1991’de gevşeyince, çözülüş aslında tam da bu çizgide oluştu. 

>>>Savaş sırasında bu işbirliği nasıldı? 

Naziler, Doğu seferinde yüz binlerce Müslüman’ı da cephede esir etti ve bunlardan bir kısmı gönüllü olarak taraf değiştirdi. On binlerce kişi, Nazilerin eğitiminden sonra Kızıl Ordu’ya karşı savaşırsa ülkelerini kurtaracaklarına inandı. Böylelikle SS Silahlı Birlikleri’nde imamlar bile görev aldı ama genel olarak Müslümanlar, anti semitizm gibi hassas noktaları olduğu halde Nazilere inanmadı.     

>>>Kitabınızda von Mende’nin Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak için Müslümanları kullanma fikrini sonra da sürdürdüğünü yazıyorsunuz.

Savaş sonrasında adamlarından bazılarını kullanmaya devam etmek istedi. O zamanlar Almanya’da 13 milyon savaş göçmeni vardı ve bu önemli bir siyasal güç oluşturuyordu. Muhafazakârlar, Oder-Neiße-Çizgisini benimsemekte zorlanıyordu.  Savaş Göçmenleri Bakanı Theodor Oberländer gibi politikacılar ki, daha sonra Nasyonal sosyalist geçmişi yüzünden bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştı, von Mende’nin yetiştirdiği insanların Sovyetler Birliği’nin yıkılmasında etkili olacağına inanıyordu. Sonraki versiyon şöyleydi: Von Mende’nin Müslümanları ve diğer azınlıklar, yeni ülkelerinde söz söyleme hakkını ele geçirince, eski bölgelerini geri almaları için, daha önceden teşekkür borçlu oldukları Almanlara yardım edecekti. Böyle düşünmek realist değildi ve bunu hayata geçirecek para da yoktu.

>>>Para da Amerikalılardaydı…

O zaman CIA yüz milyonlarca dolar harcadı. Von Mende için çalışmış insanları, CIA gizli operasyonlarında kullanarak amaçlarına ulaşmak istiyordu: Örneğin ajanları Mekke’ye hacca gönderiyordu ve bu hacılar Sovyetler Birliği’nin Müslümanları ne kadar baskı altında tuttuğuna dair açıklamalar yapıyordu. Bağlantısızlar ülkeleri de bu anlamda Amerikan etkisindeydi. 

>>>ABD, tıpkı Naziler gibi, Sovyetler Birliği’ni istikrarsızlaştırmak istiyordu. 

Bir motif daha vardı. 1950’li yıllarda daha çok kapitalist mi yoksa komünist modeli mi takip edeceğine henüz karar verememiş, bağımsız yeni ülkeler ortaya çıkmıştı ve Washington bunları dikkatle takip ediyordu. O zamanki ABD Başkanı Eisenhower çok dindar biriydi ve batının, Sovyetler Birliği gibi ateizm propagandası yapmayıp, din özgürlüğünü savunduğu için Müslüman dünyada önemseneceğini düşünüyordu.  

>>>Ve bu mücadele için Washington yeni ortaklar arıyordu.

Aynen, komünizmle mücadelede her şeye izin vardı. En sonunda Amerikalılar, bir zamanların Nazi savaşçılarının, Münih’teki Müslümanların, dünyada inandırıcı bir biçimde İslam’ı temsil edemeyecekleri sonucuna vardı. Sovyet basınında bunların geçmişleri sürekli gündeme getiriliyordu ve bir zaman sonra bunlar yük olmaya başladı. 

>>>Bu boşluğu sonra Arap Müslüman Kardeşler doldurdu.  

Müslüman Kardeşler bu role çok daha uygundu: Genç, hırslı, İslam dünyasıyla bağlantıları olan, eğitimli insanlardı. Bu iç çekişme sırasında Münih’e cami kuruldu.

>>>
Cami Yaptırma Derneği’nin kuruluşu 1958’di. Neden 1973’e kadar inşaat sürdü?  
İç çatışmalar vardı ve parayı toplamak da uzun yıllar sürdü. En sonunda inşaat Libya yani Kaddafi tarafından finanse edildi. Gecikmeye, cami üzerinde bir etkisi kalmadığını anlayan Alman makamlarının da projeyi artık desteklememesinin etkisi oldu. Bütün askerler istifa etti, böylelikle Müslüman Kardeşler ve onların resmi olmayan Dışişleri Bakanı Said Ramazan için yollar açıldı.
 
>>>Münih Camii, 1973 sonrasında Müslüman Kardeşler için hangi rolü oynadı?  
2010’a kadar Müslüman Kardeşler’i yöneten Mehdi Akif, 1984–1987 arasında bu camiinin baş imamıydı. Cami güvenilir bir geri çekilme yeriydi ve aynı zamanda sakince plan yapmak ve rahatsız edilmeden başka ülkelerde faaliyetleri organize etmek için bir platformdu. Camiinin yönetim kurulu neredeyse siyasal İslam’ın ‘kim kimdir’indeki (Who's who) kadroların hepsini kapsıyordu. Müslüman Kardeşler o kadar güçlüydü ki, örneğin çoğunlukta oldukları halde Türk göçmenlerin yönetime girmesini engelleyebiliyorlardı. Bu dikkat çekici bir durum: Siyasal İslam zannedildiği gibi Almanya’ya misafir işçilerle gelmedi.

>>>
Gizli servisler orada neler olup bittiğinden haberdar değil miydi? 
Öncelikler değişmişti. Örneğin, bu kitabın önemli aktörlerinden biri CIA ajanı Robert Dreher oradan Vietnam’a geçmişti ki, bu ABD’nin çıkarlarının değişmesini gösteriyor.  1970’li yıllarda Almanlar, Kızıl Ordu Fraksiyonu ve sol terörizmle savaş halindeydi. Camiinin sorumluları hiçbir biçimde göze batmıyordu.

13 Mayıs 2011 Cuma

AKP reklamları:Hayaldi gerçek oldu başörtüsü sorunu çözüldü!



Hayaldi gerçek oldu başörtüsü sorunu çözüldü!


Kamyoncu reklamı yaptılar.

Kamyon Amerikan.
Hedef 2023...
Kamyon 98 model.
AKP’den eski.
Tünel desen...
İtalyanlar açtı zaten.
*
Hızlı tren
reklamı var.
Vagonlar İspanyol.
(Rahmetliler Türk.)
*
Köylü reklamı taa 2007 seçimlerinde çekildi sanırım... Fonda bağlama sesi, başrolde kasketli köylü var, Uruguaylı angus figüran olarak bile yok.
*
Urfalı reklamı yapmışlar.
Poşular mor...
Çin’den ithal onlar.
Tanesi 1 lira.
*
Mor poşulu Urfalı emmi, “uçah pahalıidi hasdaneye gidemiyoduh” filan diyor. Torununun üstünde “HSC Hampshire Sport Club Athletic School” yazılı tişört var... Urfa’da Oxford vardı da gitmedik mi’yi biliyorduk
ama, Hampshire Athletic School açılmış demek ki.
*
Karadeniz otoyolu...
Biraz taka.
Biraz kemençe.
Bol horon.
Komple bıyık.
Sıfır kadın.
Hamsi’nin bile adı geçiyor.
Kadının esamisi yok.
*
Toki reklamı...
İşçi, eşi, oğlu.
Eşinin saçı açık.
Kıvırcık.
*
Havaalanı reklamı...
Psikolog bi kız anlatıyor.
Güzel güzel gülümsüyor.
Saçları omuzlarına düşmüş.
Ne güzel.
*
Terminalde kalabalığın ortasında yürüyor, enteresan bi terminal, bütün yolcular erkek, bi o kadın iyi mi... Onun da başı açık.
*
Tren reklamı...
Emekli bi teyze.
Saçları bembeyaz.
Ak yani.
Gerdanı da ak.
Göğüs zarif dekolte.
Boncuklu hoş bi kolye.
*
Garda treni beklerken, hemen arkasında bir genç kız oturuyor, esmer güzeli, saçları pırıl pırıl... Tesadüfe bakın ki, yolculuk ederken de, hemen arkasında bir başka genç kız oturuyor, kumral saçlarını
at kuyruğu yapmış, bluzu straplez, modern öğrenci
profili, kulağında tektaş küpe... Öyle teyzeye de, böyle yol arkadaşı yakışır haliyle.
*
Sanırsın İsviçre...
*
E merak ediyor insan.
Şöyle...
*
Urfa’dan Bolu’ya, Eskişehir’den Konya’ya, Toki binalarından Karadeniz sahillerine, garlardan terminallere...  
Türkiye’de hiç mi başörtülü yok?
Oy istemeyi biliyorsunuz da, hiç olmazsa bi oy’alı yazma bi saniye görünmeyi hak etmiyor mu? 
Ayıp mı onları göstermek?
*
Reklamda olmasalar da olur deyip, çantada keklik mi görüyorsunuz... 
Yoksa, başı açık kadınlarımızı “takıyye reklam”larla kandıracak kadar enayi mi zannediyorsunuz?

REVİZE EDİLMİŞ GÜNÜMÜZ FAŞİZMİ


Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt, geçen yüzyılın tipik faşist rejimlerinin ortak özelliklerini tespit etmiş:

Hitler'in Nazi Almanyası,
Mussolinin İtalyası, 
Franco'nun İspanyası,
Salazar'ın Portekiz, 
Papadapolus'un Yunanistanı ve Pinochet'in Şilisinin geçen yüzyıldan kalma çarpık faşist siyasi dünya görüşleri tarihsel modeller oluşturur.
Buna rağmen 21.yy.da taklit edilmiştir.
Geçen yy.da uygulanan bu çarpık faşist siyasi dünya görüşünün günümüzede revize edilerek uygulanan 14 temel özelliği vardır.

1-IRKÇILIK VE MİLLİYETÇİ SÖYLEMLERİ
Vatan-Bayrak-Sahiplik (Belirli bir etnisiteye sahip olma ve diğer yaşayanların dışlanması,düşman ve güvenilmez görülmesi)
(Koministler,Sosyalistler,Liberallar,Etnik ve Irksal azınlıklar,diğer dinlere inananlar,eşcinseller aktif olarak günümüze revize edilmiş faşizmin ilk hedefleridir.)


2-İNSAN HAKLARI İHLALLERİ 
Rejim muhaliflerinin en küçük hak arayışında ve tepkisinde rejimin teminatı olarak görülen ve sonsuz yetkilerle donatılmış güvenlik güçlerince şiddet,baskı,işkence ve hatta öldürmeye varan fiiller
(Koministler,Sosyalistler,Liberallar,Etnik ve Irksal azınlıklar,diğer dinlere inananlar,eşcinseller aktif olarak günümüze revize edilmiş faşizmin ilk hedefleridir.)


3-DÜŞMAN YARATMA VE ÖTEKİLEŞTİRİLME
Rejimin başarısızlıklarının perdelenmesi adına suçlu ilan edilebilecek   "Günah Keçi inin yaratılması için düşman yaratma ve yaratılan düşmana başarısızlıkların fatura edilmesidir.
Genellikle Günah keçisi ve Düşman bellidir.Orada yaşayan Koministler,Sosyalistler,Liberallar,Etnik ve Irksal azınlıklar,diğer dinlere inananlar,eşcinseller aktif olarak faşizmin düşmanlarıdır.

4-)ASKERİ GÜCÜ AŞIRI YETKİLENDİRME-ÜSTÜNLÜK VE  YÜCELTİLMESİ
Ulusal kaynaklardan orantısız olarak payı silahlı güçlere (Ordu ve Emniyet) tahsis edilir.

5-) CİNSİYET AYIRIMCILIĞI
Savaşabilecek erkek ve egemen toplum yaratmak
Kürtaja karşı çıkmak,
Çok çocuk yapılmasını istemek 

6-) KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARINI KONTROL ETMEK 
Rejimin devamı için, toplumu kendi görüşlerinin doğrultusunda yapılandırmak ve istediği haberleri propaganda aracı olarak kullanmak ister.Kontrolu dışına çıkmak isteyenleri ise ilk önce suç yaratarak cezalandırma sonra yönetim lisanslarını iptal ederek veya ekonomik baskı uygulayarak yönetim değişikliğine gider.

7-) DİN VE DEVLETİN İÇİÇE GİRMESİ
Aslında rejimin bir nevi temimatı olarak din ve dini söylemler çok önemlidir.Rejim ve günah adı altında cezalandırlması adına her türlü propagandaya açıktır.Rejim adına o dine bağlı ve o dinin militanlarınca  muhalifleri her türlü yıpratılma ve yok edilmesi için en etkili yoludur.
Rejim tarafından atanan din görevlilerince Müslümanların cuma günü,Hiristiyanların pazar günü,Musevilerin cumartesi günü büyük dini buluşmalarında propaganda için uygun yer ve zamanlardır.

8-) AYDINLARIN-SANAT VE SANATÇILAR BASKI
 Yazar,çizer,oyuncu gibi toplumdan beslenen ama okuyan sorgulayan insanlar ve eserleri  rejim için tehlikelidir.O nedenle her türlü halka gerçekleri yazan ,söyleyen,çizen vs.insanların eserlerinin basılmaması,sergilenmemesi,konferans vermemesi adına engellenir.Engellemeler provakatif eylemlerle o kişi aşağılanır,suç yaratılır ceza uygulanır dahası ise yok etmektir.

9-)ULUSAL GÜVENLİK KAYGILARININ ÖNE ÇIKARTILMASI
Her türlü bilgi ,belge gizlenmesi, rejimin devamı,suç ve suçluların gizlenebilmesi için ulusal güvenlik kalkanı kullanışır.

10-) ÖZEL SERMAYENİN GÜÇLENDİRİLMESİ-KORUNMASI
Rejimin ayakta kalabilmesi için  rejimi yöneten ve savunanların elitlerin her an kullanabileceği finansal kaynakların olması gereklidir.O nedenle halkın oluşturduğu ulusal kaynakların özelleştirme adına rejime yakın kişi yada kurumlara ucuz olarak satılır ve kendilerine -rejime yakın özel sermaye güçlendirilir.

11-)SUÇ OLUŞTURMA VE CEZALANDIRMA
Rejim tarafından atanmış Adalet teşkilatı savcıları-hakimleri tarafından muhaliflere yönelik suçlar oluşturulur ve cezalandırılır

12-)ADAM KAYIRMA VE YOZLAŞMADA SINIR TANIMAMAK
Rejime yakın ve destekleyenlere özel ayrıcalık tanınır,iş ve güvence verilerek her türlü yolsuzluk ve süistimal olağanlaşır.İhaleler tüm bu kaynaklara aktarılır.Kendi adamlarına göre ulusal kaynaktan işler yaratılır.

13-)EMEK GÜÇLERİNE VE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE BASKI
Her türlü sendika,dernek,sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri sınırlanır,baskıya uğrar.Yöneticileri,sözcüleri kara propagandayla aşağılanır,

14-) SEÇİMLERE HİLE KARIŞTIRMA
Seçimlerde eğer kendileri veya desteklediklerinin seçilemeyecek duruma gelirse zaten ellerinde olan tüm imkanlarla sahte anketler, bilgisayar verilerinin değiştirme,muhalif seçmen kütük kayıtlarında yanlışlık yapma,muhalif seçmenleri kendi bölgesi dışında uzak yerlerdekiz sandıklarda oy kullandırılması,Oy sandıklarının çalışması gibi
SORU:

Son  30 yıl ve Günümüz Türkiye'si uygulamalarına benziyor mu ?...



YANIT:
Aklınız, mukayese yeteneğiniz ve Vicdanınıza sorun…


NOT.

Adolf Hitler

1933 itibari ile Almanya'nın başbakanı ve 1934'den ölümüne kadar Almanya'nın Führeriydi. 1921-1945 yılları arasında Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin başkanlığını yapmıştır.
***
Benito Mussolini (1883, Forli - İtalya - 1945)
II. Dünya Savaşı sırasında İtalya'nın başbakanı
  ilk olarak faşist parti dışındaki diğer partileri kapattı, sendika hareketleri kanun dışı ilan etti, kitap ve gazetelere sansür getirdi, eğitimi sıkı kontrol altına aldı. bu arada devlet güdümünde ekonominin faşistleştirilmesi amacıyla tüm ülke tren rayları ve otobanlarla kaplandı.

***
Francisco Franco
 Demokratik cumhuriyetin yıkılmasıyla sonuçlanan İspanya İç Savaşı'nda (1936-1939) milliyetçi güçlere önderlik eden İspanyol General ve devlet adamı. İç Savaş'ın ardından 36 yıl boyunca ülkeyi diktatörlükle yönetmiştir.
 ***
António de Oliveira Salazar,
Portekiz Bakanlar Konseyinin başkanı ve 1932 yılından 1968 yılına kadar Portekiz Cumhuriyeti'nin de facto diktatörü
***

Georgios Papadopoulos  
1967–1974 yılları arasında ülkeyi askeri cunta ile yöneten devlet adamı
***
Augusto José Ramón Pinochet 

Salvador Allende hükümetine karşı yapılan askeri darbeden sonra, 11 Eylül 1973'den 11 Mart 1990'a kadar Şili'yi dikta rejimi ile yönetmiştir.

MEHMET OZAN

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Şifre: Ampul...


Seçimleri ÖSYM Yapsın...
En iyisi bu...

Çünkü “
Şifre var ama kopya yok” savı, geçen seçimlerde “pusulaların çöp bidonunda bulunması ama oyların çalınmamış olmasına” uyuyor bir bakıma...

*

“Şifrenin olduğu, ama kopyanın olmadığı” açıklandıktan sonra, son iki günden bu yana da sorulara yanıt verenlerin düşük, veremeyenlerin yüksek puan aldıkları anlaşıldı...

Bu da iyi bir şey...

Dört sene bir tek soruya olsun yanıt veremeyen bizim Lemi’nin yüzü gülüyor...

Bu sene zaten sınava da girmediğine göre...

Demek ki kazandı...

*

12 Haziran seçimlerini ÖSYM yapsın...
Şifre; ampul...

*

Kim denetleyecek?..

YSK...

O an milletvekili olanlara bile “Milletvekili olamazlar” dedikten 16 saat sonra... Bir ölü, iki yüz yaralının ardından “Milletvekili olabilirler” dediğine göre...

*
Biliyorsunuzdur; 2002 seçimlerinde “Milletvekili olamaz” denildiği için zaten Tayyip Erdoğan sekiz senedir Türkiye’yi yönetiyor...

O zaman siyasi çözüm arandı...

Hukukisi bulundu...

Siirt’te iki sandığın kaybolduğunu fark ettiler...

Seçim yenilendi...

Tayyip Erdoğan milletvekili oldu..

Böylece Erdoğan, kazandıktan sonra seçilen ilk Başbakandır, YSK sayesinde...

*

Şimdi Türkiye seçime gidiyor...

Oy değerlendirmesini yine bilgisayar yapacak...

Bilgisayarlara kimse güvenmiyor...

Çıkan sonuçların doğru olduğuna inanan yok...

Ki ÖSYM sınavları, bilgisayarlarla oynama konusunda arkadaşların ne denli maharetli olduklarını ilk kez ve yeterince kanıtladı...

Bilgisayarlar güvensizse kim denetleyecek?..

YSK...

Koyun ikisini üst üste...

*

52 milyon seçmen var...

159 bin 207 sandık...

*

Seçimleri ÖSYM yapar, YSK de denetlerse...

Bakarsınız AKP 1800 milletvekili çıkartırken, seçmenler de zaten ODTÜ’yü tutturmuş...

FİLTRELİ SANSÜR

22 Ağustos'ta başlayacak filtreleme sistemiyle ilgili tartışmalar bu hafta mizah dergilerinin de kapak konusu oldu.

Gırgır internet sansürünü kapak yaptı! İşte interFET

Haftalık mizah dergisi Gırgır, Fethullah Gülen'in konuşmasının ardından gelen sansür ve filtreyi kapağına taşıdı


Zong’uldak

11 Mayıs 2011


İzliyorsunuz mutlaka...

Star Haber’in usta muhabiri Osman Terkan, mikrofonu alıyor, Eminönü’ye gidiyor, soruyor. Niye Eminönü derseniz... Türkiye’nin özeti İstanbul, İstanbul’un özeti Eminönü’dür. İstisnasız herkes Emin’dir orada. Zaten o nedenle Emin’önüdür... Hiç kimse bilmiyorum demez!

*

- WikiLeaks nedir?
- Kestane.
- İstiklal Marşımızı kim yazdı?
- Fatih Sultan Mehmet.
- Cumhurbaşkanımız kim?
- Bülent Arınç.
- Cumhuriyetimizi kim kurdu?
- Demirel.
- Kaddafi kimdir?
- Din alimi.
- Hüsnü Mübarek?
- Yatır.

*

(Mübarek lafını duydu ya, olsa olsa diye düşünüp, türbe yaptı Hüsnü’yü iyi mi! Şeytan diyor, bu cevabı vereni oracığa yatır...)

*

- 28 Şubat süreci ne zamandı?
- 21-22 Şubat’taydı.
- Temmuz-Ağustos gibiydi.
- Haziran.
- Yaz aylarıydı.
- 12 Eylül’de.

*

- 12 Eylül darbesi ne zamandı?
- Dilimin ucunda...
- 1980 darbesi ne zaman oldu?
- Ha o mu, 1984’te.

*

- Kıbrıs nerede?
- Karadeniz’de.
- Emin misiniz?
- Askerliğimi orada yaptım.

*

- Libya nerede?
- Marmaris’in karşısında.
- Japonya nerede?
- İtalya Fransa taraflarında.
- Suriye hangi bölgemizde?
- Kuzey-Güney gibi.

*

- Kaç milletvekilimiz var?
- Binin üstünde.
- 20 kadar.

*

- TBMM ne demek?
- Türkiye malzeme ofisi.
- HSYK ne demek?
- Yüksek Seçim Kurulu.

*

Bazen itiraz ediliyor...
- Hep bilmeyene soruyorsun.
- Buyrun size soralım...
- Sor.
- HSYK ne demek?
- Hastane sosyal...

*

- AB’ye üye miyiz?
- 7-8 yıldır.
- Türkiye’nin nüfusu kaç?
- 1 milyar.
- Türkiye hangi kıtada?
- Amerika kıtasında.
(Brezilya’da diyen oldu.)
- Kaç bölgemiz var?
- Kuzey güney doğu batı.
- Kaç ilimiz var?
- 84 plaka gördüm.
- Kanal İstanbul nedir?
- Televizyon.

*

Başbakanımız önceki gün Zonguldak’taydı... Lafı evirdi çevirdi, taaa 1992’de kurulan, hatta logosunda bile 1992 yazan Karaelmas Üniversitesi’ne getirdi.

*

Kendi sordu.
Kendi cevapladı.

*

- Zonguldak Karaelmas
Üniversitesi’ni kim kurdu?
- 2007’de biz kurduk.
- Zonguldak’ta üniversite
var mıydı?
- Yoktu.
- Kuracağız dedik...
- Kurduk.

Demirel’in kendine ne hayrı olmuş ki...

Bağımsız aday Sırrı Süreyya Önder, eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in CHP’ye “milli şeflik" yaptığı iddiasıyla ilgili olarak, “Kendine ne hayrı olmuş ki CHP’ye olsun. Demirel’den ne olur?” dedi.

ntvmsnbc
 11 Mayıs. 2011 Çarşamba
İSTANBUL - BDP’nin desteklediği bağımsız adaylardan Sırrı Süreyya Önder, NTV’nin sorularını yanıtladı.
Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “CHP’nin yeni milli şefinin Süleyman Demirel olduğu” yönündeki sözlerini değerlendirdi.
Önder, şunları söyledi:

CHP’lilere şunu sormak lazım; insan bu kadar soldan ümit keser mi? Sosyal demokrat demek, emekle kurduğu ilişkilerle belli olur; özgürlüklerle, temel haklarla kurduğu ilişkiyle tarif edilir. Ey Allah’tan korkmazlar; tefecileri koyuyorsunuz, geçmişi şaibeli adamları koyuyorsunuz. Herkes var, solcu yok. İlaç için arayan 1-2 insan ya var ya yok.
Alan düşünsün, Başbakan’ın bayram etmesi lazım. Süleyman Demirel, CHP’ye ne heyir bereket götürecek, kendine ne heyri olmuş ki CHP’ye de ne heyri olsun. Başbakan eğer akıllı bir adamsa desteklemesi lazım. Bir söz var, ‘Kendisi himmete muhtaç bir dede, nerede kaldı gayrıya himmet ede’. Demirel’den ne olur? Bütün topunu tüfeğini yığsa ne olur, ancak zarar verir.
Çünkü sol vicdana temas etmiyorsanız, dokunmuyorsanız sosyal bir demokrat partide bir adım ileri taşımazsınız, mümkün değil. Bir türkü ‘Anana bak, gör halini’ diyor. Bak eski genel başkanına, o da böyle bir açılım yaptı. Ne kadar sağcı varsa partiye doldurdu, neredeyse barajın altına düşecektiniz. İnsan tarihten ibret almaz mı? Gidin solculara, sendikalara, insan hakları derneklerine açılın, gidin Kürtleri çağırın. Bir seçim beyannamesi yapmışlar. Bir Kürt demesi, Alevi demesi için 330 gün geçti. Bu meseleyi çözmeye mi talipsin, herhalde 330 sene beklemek lazım.”

TÜRKİYE'NİN HALLERİ:1.700.000 ÖĞRENCİ VE FERYADI HİÇE SAYILDI

ÖSYM Başkanı için soruşturma talebi

YGS sınavında kopya olmadığına karar veren savcılık, ÖSYM Başkanı Ali Demir hakkında “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla soruşturma istedi.

ntvmsnbc
Güncelleme: 15:57 TSİ 11 Mayıs. 2011 Çarşamba
İSTANBUL - YGS’de şifre iddialarını soruşturan Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Şadan Sakınan, LYS’ye günler kala kararını açıkladı.
Savcı Şadan Sakınan, sınavda sınavda "suç unsuru bulunmadığı"na hükümederek, takipsizlik kararı verdi.
Ancak savcılık, ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali Demir ve diğer bazı yetkililer hakkında soruşturma izni istedi. 
****

Güçlü: KPSS ile YGS’nin farkı nedir?

Abbas Güçlü 9 aydır KPSS sorununu çözemeyen savcılığın bu kadar kısa sürede YGS ile ilgili karar vermesinin ilginç olduğunu söyledi.

ntvmsnbc
 11 Mayıs. 2011 Çarşamba
İSTANBUL - Eğitim uzmanı Abbas Güçlü Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın YGS hakkında verdiği takipsizlik kararını NTV’ye değerlendirdi.
Güçlü şunları söyledi;
Savcılık takipsizlik verdi ama şimdi davayı kim takip edecek? Ankara Cumhuriyet bunu 3 günde bitirdi, KPSS’yi 9 aydır bitiremedi. Aradaki fark ne? 
Savcıyı ne ikna etti onu görmek lazım. Ortadaki iddialar araştırılmadan bu kararı vermek akılları iyice karıştıracak. Sanki çok acele kapatılıyor izlenimi veriyor.
Hergün yeni hatalar çıkıyor. Bir hatalar zinciri var.
İkincisi şifreleme dahil dışarı sızdırılma var mı? Savcılık sızdırma yok dedi belki de. Ancak bu kadar hata iptal ya da başka durumlar gerektirir mi? Bunları adli makamlar değil üst kurullar vermeli.

Burhan Kuzu'ya protesto, polise yumurta


Daha önce Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrencilerin yumurtalı saldırısına uğrayan Burhan Kuzu, bu kez İstanbul Üniversitesi'nde öğrencilerin protestosuyla karşılaştı.
İstanbul - BİA Haber Merkezi
11 Mayıs 2011, Çarşamba
Öğrenci kolektifleri üyesi bir öğrencinin "Burada seçim propagandası yapamazsınız" diyerek Burhan Kuzu'nun sözünü kesmesi üzerine gerilim yaşandı. Kolektif üyesi öğrenci konuşmasını "Referandum ve sonrasında ileri demokrasi söylemleriyle halkı kandıran, her türlü hukuksuzluğu yapan, basılmamış kitapları toplayan, insanların evlerini başına yıkan, eğitimi satan, halk düşmanı, öğrenci düşmanı AKP'ye ve onun kuzusuna üniversiteliler geçit vermeyecek. Burada bilim adına insanları kandıramazsınız! Burada ağzınıza adaleti demokrasi alıp, üniversitelileri susturamazsınız! Bu halkı, biz üniversitelileri kandıramazsınız" dedi.
Konuşmanın ardından öğrenciler güvenlik görevlileri tarafından dışarı çıkarıldı. Salona dönmek isteyen öğrencilerle çevik kuvvet arasında yaşanan arbede de öğrenciler yanlarında getirdikleri yumurtaları polislere attı. (NK)

10 Mayıs 2011 Salı

Oy pusu’lası

Oy pusu’lası


Oy’lum oy’lum...

Oy’acaklardı az daha.

Oy pusulası bastılar güya.
13 trilyona.
Bi numaralar döndü.
İniverdi bi trilyona.

Hayatımız numara çünkü...
Hayatımız numara.

Nüfus cüzdanımız mesela.
Numaralı.
Ehliyetimizde var.
Kredi kartımızda var.
Telefonumuz numaralı.
Bilgisayarımız da.
Farz edelim, sahte isimle e-mail gönder, ufak bi inceleme neticesinde, aslında kimin bilgisayarından gönderildiği kabak gibi ortaya çıkıyor. Maganda ateş etsin, kaçsın, nafile, mermi çekirdeğini veya kovanı buldun mu, tabancayı da bulabiliyorsun. Elledin diyelim, parmak izlerimiz doğuştan seri numaralı... İlacın, tişörtün, yoğurdun, aklına gelen gelmeyen, hepsinin numarası var, nerede, ne zaman, kim üretti, görebiliyorsun.
Çek-senet numaralı.
Fatura-makbuz numaralı.

Seçmensin...
Kütük numaran var.
Adresin numaralı.
Şu numaralı okulda...
Şu numaralı sandıkta...
Şu numaralı vatandaşsın.

Sandık şeffaf.

Şimdi gelelim, hiç sorulmayan soruya... O şeffaf sandığa attığımız oy pusulası niye meçhul?

Hayatımızın her saniyesinde, her adımında numara varken, oy pusulasında niye numara yok?

Her işimizde “numara” dönerken, “numarasız” oylarımızda “numara” dönmeyeceğinin garantisi nedir?

Üniversite sınavına giren çocuklarımıza “tek tek” soru kitapçığı hazırlamayı bilen yetkililerimiz... Oy pusulalarını niye “tek tek” değil de “topluca” basıyor?

“Her oy pusulasına numara verirsek, kimin ne oy attığı belli olur, vatandaşın demokratik tercihi fişlenmiş olur” diyebilirsiniz... E tabii, ben de onu demiyorum zaten... Benim dediğim şu:
Niye sandık sandık dağıtılan oy pusulalarına, sandık numarası konulmuyor? Her seçimden sonra çöplükten toplanan oyların hangi sandıktan çöpe gittiği tespit edilmesin diye mi?

Bakın... Toprağa gömülü lav silahları bulundu, lav silahlarında seri numarası olmadığı için, sahibi gösterilemedi, dolayısıyla, silahlı kuvvetler komple darbeci-terörist ilan edildi... Lav silahlarına numara çevirmek için numara konmadığını iddia eden yalaka arkadaşlar, neden, aynı mantıkla, numara konmayan oy pusulalarına hiç ses çıkarmıyor?
Şaibeli oy, şaibeli lav silahından daha mı az tehlikeli demokrasimiz için?

Yok efendim tek tek sayılıyormuş da, parti temsilcileri takip ediyormuş filan.

Bırak şimdi sen laga lugayı...
Hayatımızın her saniyesinde, her adımında numara varken, oy pusulasında niye yok?

Yılmaz Özdil/Hürriyet

Kütahya'daki tehlike: 'Siyanürlü özelleştirme'

Kütahya'daki Eti Gümüş A.Ş.ye ait gümüş madeni tesisindeki siyanür barajında yaşanan çökmenin ardından konuya ilişkin açıklamalarda bulunan Jeoloji Mühendisi Tahir Öngür, çökmenin, özelleştirmeden sonra setlere yapılmış olan eklerden kaynaklanmış olabileceğine dikkat çekti.
Kütahya'da merkeze 34 kilometre uzaklıktaki Gümüş köyü yakınlarındaki Eti Gümüş A.Ş. ye ait gümüş madeni tesisinde siyanür depolanan üç kademeli barajın setlerinden biri 7 Mayıs günü çöktü. Çökmeyle birlikte depolanan siyanürün çevreye yayılma tehlikesi ortaya çıktı. Tesiste üretim önce durduruldu, ancak gereken önlemlerin alındığı gerekçesiyle tesisteki faaliyetler devam etti.
Setlerdeki çökmenin nedenlerine ilişkin dikkat çekici bir uyarı Yüksek Jeoloji Mühendisi Mühendisi Tahir Öngür’den geldi. Öngür, işletmenin 2004 yılında özelleştirildiğini, özelleştirmeden sonra kullanılan teknolojide bir değişiklik olmamasına rağmen çalışanların sayısının 365’ten 230’a düşürüldüğünü, üretimin ise iki katından çok arttığını belirtti.
Setler 10 metreden 30 metreye mi yükseltildi?
Öngür, işletmecinin üretimdeki artıştan dolayı övündüğünü söyleyerek, ancak üretimdeki artışın kaçınılmaz olarak atık miktarını da katladığına ve artan atıkları depolayabilmek için setlerin yükseltilmiş olduğuna dikkat çekti. Bu süreçte ek havuz yapılmadığını, uydu görüntülerinden anlaşıldığı kadarıyla onun yerine var olan setlerin yükseltildiğini anlatan Öngür, 2004 yılındaki uydu görüntülerinde kademeler arasındaki yükselti farkının yaklaşık 10’ar metre olduğunu ancak çökmeden sonra yayınlanan haberlerde 30 metreden bahsedildiğini kaydetti.
Öngür, setlerin yükseltilmesinin yarattığı sorunu ise şöyle anlattı: “Kaç metreye yükseltilmiş olursa olsun sedde dolguları birkaç tabakalı. Dünyada atık barajlarıyla ilgili en çok tartışılan konulardan biri bu. Neden? Çünkü, ilk aşamada yapılan dolgunun üzerinden 30 yıl geçmiş. O gereç kendi ağırlığı altında biraz daha sıkılaşmış. Kullanılan gereç belli değişikliklere uğradı. Büyük olasılıkla pekişti. Üzerine eklenen dolgu katmanı henüz bu sürecin başında. Böylesi kaç tabaka oluştu, bilmiyoruz. Ama, bu tabakaların arasında önemli dayanım farkları var. Belki, değişik dönemlerde yapılan dolgular farklı yerlerden kazılıp taşınan farklı özellikleri olan gereçlerden yapıldı. İşte bu farklar, seddenin duraylılığını, kaymaya göçmeye karşı dayanımını önemli ölçüde etkiliyor.”
Yapılan ilavelerin göçmeye neden olmuş olabileceğini belirten Öngür, geçtiğimiz yıl dünyayı korkuya boğan Macaristan'nın Ajka kentindeki aluminyum tesisinde yaşanan göçüğü hatırlattı.
Setlerin birinin çökmesi nedeniyle 3üncü havuzdaki atığın 1inci ve 2nci havuzlara yayıldığını, bunun da özellikle dış set üzerindeki basıncı artırdığını belirten Öngür, şimdilik baraj dışına taşkın olmamış olsa da yöreyi büyük bir tehlikenin beklediğine dikkat çekti.
“Baraj her an yıkılabilecek durumda”
Bölgeye giden Metalurji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Cemalettin Küçük ise, barajdaki çökmeye karşın tesisin çalışmaya devam ettiğini ve baraja atık yığmaya devam edildiğini belirtti. Küçük barajın üzerinde çalışan iş makinelerinin de çatlağa neden olabileceğini söyleyerek “Zaten baraj her an yıkılabilecek durumda” dedi.
Küçük, burada yapılanın madencilik olmadığını, bu işletmede kimyasal işlemler uygulandığını ve bu nedenle Gayrı Sıhhi Müesseseler Yönetmeliği’ne göre işletilmesi gerektiğini ancak şirketlerin yasal boşluklardan yararlandıklarını anlattı.
'Kanserli' Dulkadir köyü
Siyanürlü atığın çevreye yayılması durumunda Porsuk Çayı ve Sakarya Nehri’nden Karadeniz’e kadar ulaşacağı, bölgede ani zehirlenme vakalarına bağlı ölümler görülebileceği de belirtiliyor. Meslek odalarının işletmenin yakınındaki 4 köyün acilen boşaltılması ve Çevre ve Orman Bakanlığı’nın işletmedeki duruma ilişkin bilgileri kamuoyu ile paylaşması yönündeki çağrıları da karşılık bulmadı.
İşletme henüz bölgesel bir felakete yol açmamış olsa da bölgedeki kontrolsüz madencilik faaliyetleri uzun süredir başta insanlar olmak üzere etrafındaki canlılara büyük zarar veriyor. Bunun örneklerinden biri Dulkadir köyünün başına gelenler. Adı “kanserli köy”e çıkan Dulkadir’de yıllar içinde artan kanser vakalarının suya karışan arsenikten kaynaklandığı belirlendi.
1970’li yıllarda kurulan Gözeçukur adlı tesisin, kayaçların içinde arsenikle birlikte bulunan “antiuman” maddesini çıkardıktan sonra geriye kalan arseniği açıkta bırakmasının, arseniğin zamanla yeraltı ve yer üstü sularına karışarak ölümlere yol açtığı ortaya çıkmıştı.
Gümüş tesisi barajında çökme yaşandığının duyulması üzerine tesisin önüne gelen köylüler, çökme tehlikesi konusunda şirket yetkililerini uyardıklarını ancak uyarılarının dikkate alınmadığını söyleyerek tepki gösterdi. Köylüler bir süredir tesisten sızan siyanür nedeniyle tarlalarının zehirlendiğini de belirtti.
Atık havuzunun 25 milyon m3 kapasiteli olduğu ve içinde şu anda 15 milyon m3 siyanür bulunduğu tahmin ediliyor.
(soL-Haber Merkezi)

Kasetçi..


Sabahları haliyle soruyoruz arkadaşlara:

“Yeni kaset çıktı mı?..”

“.....?”

*

En çok merak edilen ise şu:

AKP’lilerin kaseti niye çıkmıyor?..

Çıkmaz, çünkü:

Kayseri, Elazığ, Adana, Ankara, İstanbul gibi birçok belediyede rüşvet iddiaları ortaya çıktı, polis nereyi bastı?..

İzmir’i...

(.....)

Arkadaşların “irticanın merkezi” olduğu en Yüksek Mahkeme kararı ile sabit... Ama hapishanelere doldurulanlar kimler?..

“İrticanın merkezine” karşı çıkanlar...

(.....)

İktidardakiler çoluk çocuk akıl almaz derecede zenginleştiler...

Türkiye’yi kim soymuş?..

Muhalefet...

(.....)

Deniz Feneri Derneği’nin saf Müslümanların parasını dolandırdığı Alman Yüksek Mahkemesi tarafından karara bağlandı...

Suç dosyalarını nerede aradılar?..

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde...

(.....)

Sekiz senedir Türkiye’yi AKP yönetiyor...

Memleketi kim batırdı?..

Elli senedir iktidar olamayan CHP...

(......)

Deniz Baykal, MHP’liler, gazeteciler, askerler... İnsanların özel yaşamlarına giren, yatak odalarına dalan yüzlerce kaset yayımlandı...

“Edepsizlikten” yakalanıp hapse atılan tek kaset zanlısı kim?

Kızına para gönderilmesini isteyen Başbakan ile işadamı Remzi Gür arasındaki telefon konuşmasının kasetini yayımlayan gazeteci...

*

O zaman AKP’nin kaseti de olmaz...

Muhalefetin kaseti olur...

*

Zaten kaseti diline dolayan Başbakan meydanlarda “Yanlarındaki eşleri değil ki bu özel hayat olsun... Başkası olunca bu ne oluyor, genel oluyor... Bu nasıl milliyetçilik...” dediğine göre, anlıyoruz ki kasetleri kim çekmiş?..

Gözükenler...

Erotik sitelerin kapatıldığı şu günlerde oturup siyasetçi kıçı seyretmek de tüm bunlara inanan millete kısmet oluyor...

Ne yapacaksınız?..


Bekir Coşkun/Cumhuriyet

 "BİR ULUSUN TÜRKÜLERİNİ YAPANLAR, YASALARINI YAPANLARDAN DAHA GÜÇLÜDÜR."
SHAKESPEARE

Grup Yorum üyesi üç kişi gözaltında

Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne bağlı polis ekiplerinin düzenlediği eş zamanlı gece operasyonunda içlerinde 3 Grup Yorum üyesinin de bulunduğu 34 kişi gözaltına alındı.
Grup Yorum 1985 yılında Marmara Üniversitesi İletisim Fakültesi’nden 4 arkadaşın bir araya gelmesiyle oluşan ilk albumleri "Sıyrılıp Gelen" ile çıkış yapan toplam 19 albüm yayınlamış olan bir müzik grubudur.

Türkiye’de politik müzik yapan Grup Yorum elemanlarının sürekli değişmesine rağmen tutarlı çizgisiyle takdir topladığı gibi baskı da gördü. Grup üyeleri defalarca gözaltına alındı tutuklandı grup hakkında sayısız dava açıldı albumleri toplatıldı konserleri yasaklandı.

Gruba kuruluş aşamasından sonra bir çok müzisyen katılmış ayrılmıştır.

Kendi Yorumlarıyla.... Grup Yorum

Biz Kimiz?
12 Eylül darbesi geçici olarak burjuvazinin krizine derman olurken devrimciler başta olmak üzere halka karşı büyük bir terör hareketi de başlattı. Cunta kendi şablonlarına uymayan kişi ve kurumları fiziksel olarak ya yok ediyor ya da rehabilitasyon için hapishanelere dolduruyordu.

Aynı günlerde halkı savunmak için en önde mücadele etmesi gereken sol hareketlerin büyük bir bölümü; yenilginin ve teslimiyetin teorilerini yapıyor bir kısmı da yurtdışına çıkmayı tercih ediyordu.

Ülke suskundu. Yüreğiyle kopmaz bir bağla devrime bağlananlar ise dağlarda hapishanelerde ölüyor cuntaya teslim olmuyordu. Çıkan tek ses dört duvar ardında ölüme direnenlerin sesiydi.

Darbenin etkisi sadece fiziksel olarak yaşanmıyordu. Cunta halkın değerlerine ve yaşam biçimine de el atmıştı. Yepyeni bir kuşak yepyeni bir kültürle ve ahlakla yetişiyordu: Düşünmeyen üretmeyen korkan sinen bir kuşak... Kültürel ve sanatsal faaliyetlerde yapılacak olan müdahaleler cuntanın hazırladığı yeni şekillenme dönemi için önemli bir silahtı. Cunta bu alanı da tepeden tırnağa restore etmek için kolları sıvamıştı. Önce okullardan başladılar ardından sanatçı ve aydınlara sıra geldi. Kimini tutukluyor kimine gözdağı veriyor korkutuyordu. Bu dönemde aydınlar ve sanatçılar tarafsızlaşıp yanıbaşında olup bitene seyirci kalmaya başladı. Kısa süre içerisinde de dönen çarkın bir parçası oldular. Söylenene bakılırsa pekçoğu hala "demokrat"tı.

Kısacası halk kendi kültürüne sanatına yabancılaştırılıyor emperyalizmin yoz değerleriyle sanatıyla medyanın da yardımıyla vurdumduymaz umursamaz bir kitleye dönüşüyordu.

Hep böyle süremezdi. Birileri bu gidişe "dur" diyecekti. Belki belki küçük bir ses olacaktı ama büyüyeceği kesindi. Hapishanelerden yükselen direniş çağrısını önce analar aldı. Çağrı yayıldı. Artık yol açılmıştı.

Grup Yorum işte böyle bir dönem yaşanırken kuruldu. "Eylül karanlığında ışık suskunluğa ses olmak istedik. Kendimizi ifade biçimiydi müzik. Kardeşliğin eşitliğin paylaşmanın düşüyle düştük bir uzun yürüyüşe. Sevgi bizimle umut bizimleydi. Sömürüsüz ve özgür günlerin özlemi bizimle..." Çıkışımız bir bakıma 12 Eylül'e bir tepki niteliğindeydi ama orada kalamazdık kalmadık da. Zaten durağan hiçbirşeyin yaşama hakkı yoktur. Gelişim kaçınılmazdır. Gelişim sancılar yaratsa da gelişmeyen yok olur ölür.

Gelişmeli kökleşmeliydik. Her alanda her yerde. Düzenin karşısına halkın demokratik kültürünü ve sosyalist tarihsel birikimini kuramlarını dayanak alarak yeni bir müzik yeni bir tarz yaratmayı amaçladık. Üretimlerimizin halkı içinde bulunduğu dönemin karamsarlığından kurtarıp onlara mücadele bilinci taşımasını istedik. Statükoları ve kalıpları yıkmayı amaçladık. Ticari kaygılardan uzak olmalıydık. Özellikle o dönemde yaşanan arabesk furyası zaten çeşitli sıkıntılarla savrulan insanlarımıza kaderine mahkum olmayı öğütlüyordu. Biz oturduğu yerden kaldıran silken coşku veren motive eden şarkıların üreticisi olmayı hedefledik. Geçen bunca zaman içerisinde bunu başardık diyebiliriz.

Ekmekten aşka ve kavgaya kadar halkımızın bütün sorunlarını müziğimize katmaya çalıştık. Düzen bireyciliği dayattıkça biz kolektivizmi ve paylaşmanın erdemini savunduk. Bugüne kadar yüceltilen burjuva sanatçı kişiliğine darbeler vurduk. İşe doğal olarak kendimizden başladık. İsimleri kişileri değil Grup Yorum'u öne çıkardık. Kendi alanımızın koşullarını yorumlayarak populizm elitizm türünden her türlü sapmaya tavır aldık.

Egemenlerin bizden çaldığı tarihsel mirasımızın peşine düştük. Onların ışığında yeniyi yaratmaya yöneldik. Hep bizim olan ama hep gelişen türkülerin sevdasını güttük ama kuşkusuz bunu tek başına bir "müzik grubu" olarak yapsaydık bugüne kadar yaşadığımız baskıların zerresini yaşamazdık. Yada ilk zorlukta parçalara ayrılırdık. Biz bu görevi devrimci mücadelenin bir alan faaliyeti olarak kavradık. Müziğimizi sınıfsal olarak ele alıp onu ezilen sınıfların mücadelesine sunduk.

İşte Grup Yorum'un düzen açısından tehlikesi bundandır. Sözümüzle tek tek her notamızla ezilenleri devrime çağırdık. Yani uyuyan devi uyandırma aşamasında tartışılmaz bir pay sahibi olduk. "Tehlikeli" oluşumuz bundandır. Düşüncelerimizin söylediklerimizin ardında durduk.

Kültür ve sanat sınıfsal bakış açısı ile değerlendirilmelidir. Bütün kültürel-sanatsal değerler bir sınıfın damgasını taşır ait olduğu sınıfın yararınadır. Tıpkı ekonomi gibi devlet hukuk gibi rehberi siyaset olan sanat da sınıfsal bir şekillenme içinde yerini alır belli bir sınıfın duygu ve düşüncelerini yansıtır. Yani ezen sınıfa yada ezilen sınıfa hizmet eder. Biz zor olanı seçtik. Ezilenlerden yana olduk.

Elbette sosyalist öğretiye benimsemek halkın çıkarlarını savunmak sanatı devrimci bir araç olarak kullanabilmek için yeterli sayılmaz. Muhakkak ki sosyalist ögretiyi benimsemek ve halkin çikarlarini savunmak sanati devrimci bir araç olarak kullanabilmek için yeterli sayilamaz. Emekçi yığınların arasından çıkarak toplumsal gelişme dinamikleri içinde yeralabilenler devrim için sanat yapabilirler.

Kurulduğumuzdan bu yana tavizsiz ilkeli bir şekilde sanatsal faaliyetlerimize devam ediyoruz. Yeniyi yaratma çabası içerisindeyken de hem sanatsal hem eylemsel bir çok ilke imza attık. İlk olmanın karşı koymanın bedelleri vardır. Bunu biliyorduk ve ilk olmanın bedellerini ödedik ödemeye devam ediyoruz. Yaşadığımız her günün bedeli fazlasıyla ödenmiştir.

İlk tutukluluğumuz 1988 yılında bir konserde söylediğimiz Kürtçe türküden dolayı yaşadık. Bu türkü 12 Eylül sonrasında söylenen ilk Kürtçe türküydü. Bugün bizi eleştirenler önce bunu öğrenmelidir. O kapıyı da biz açtık.

Sonra Mersin... Bütün Yorumcular tutsak düştü ama dışarıda Grup Yorum konserlerine devam etti. Kaç kere gözaltına alındık kaç kez tutsak düştük kaç kez işkence gördük artık biz de sayısını bilmiyoruz. Nasıl böyle direndiğimiz merak ediliyor? Ektiğimiz fideler tuttuğu için. "Türküler Susmaz Halaylar Sürer" sloganının anlamı da budur.

Hak arama mücadelesinin içinde yer aldığımızı hep söyledik. Bunun için işçilerin memurların öğrencilerin ve gecekondu halkının hep yanında olduk. Onlarla birlikte direndik. Kendi hakkımız için de direndik. Çalışmalarımızı başından bu yana sürdürdüğümüz Ortaköy Kültür Merkezi'nin kapatılması çalışmalarımızın engellenmesi ve konserlerimizin yasaklanmasını protesto etmek için 1995 yılında CHP İstanbul İl Merkezi'ni işgal ettik. Yalnız ülkemizde değil dünyada bir ilktir bu eylem. Grup Yorum sadece şarkılarıyla değil herşeyiyle hesap soracak bir yüreğe sahiptir.

Kar Makinası yol açıyor...

Zaman içerisinde açtığımız yolda yeni gruplar oluştu. Şu anda bu grupların bir kısmı fiilen çalışmalarını sürdürmüyor olsa da bizimdir kolektivizmimizin içerisindedir. Ankara'ra da Grup Ekin İstanbul'da Özgürlük Türküsü Diyarbakır'da Koma Berfin İzmir'de Günışığı Adana'da Nisan Güneşi Samsun'da Karadeniz bunlardan birkaçıdır. Yenileri de çıkacaktır.

Grup Yorum yol açmaya devam ediyor. Üreterek albüm yaparak ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde konserler vererek haklar ve özgürlükler mücadelesinin içerisinde kimi zaman şarkı söyleyerek kimi zaman pankart taşıyarak yolumuza devam ediyoruz. Bunların yanısıra devrimci sanatçı tavrımızla örnek olmaya yol göstermeye devam ediyoruz. Demokratik kitle örgütlerinin derneklerin etkinliklerine katkı sağlamak dayanışma gecelerine katılmak devrimci sanatçı duyarlılığımızla olmamız gereken yeri bilerek devam ediyoruz.

Bütün bu saydıklarımız bizi susturulması emredilen tehlikeli görülen müzisyenlerin yeraldığı MGK listelerinde birinci sıraya koydu. Onur duyuyoruz. Baskının olduğu yerde en meşru olanı direnmeyi seçtik ve baskı sahipleri tarafından hedef gösteriliyoruz. Bundan daha zorlu ve onurlu birşey olabilir mi?

Yıllarca çalışmalarımızı engellemek bizi susturmak için herşeyi denediler. Tutsak düştük işkence gördük yasaklandık sınırdışı edildik. Hiçbiri ama hiçbiri tutmuyor tutmayacak. Hiçbir karar bizi yolumuzdan döndüremez. Shakespeare "bir ulusun türkülerini yapanlar yasalarını yapanlardan daha güçlüdür" diyordu. Yasaları yapanlar Grup Yorum adını duyduklarında "izin vermeyin gözaltına alın işkence yapın tutuklayın" diyor. Bize güvenenleri bizlerle yola çıkanların güvenini boşa çıkartmayacağız. Bize inananları utandırmayacağız. Kazanana dek inandıklarımızdan zerrece taviz vermeden yolumuza devam edeceğiz.