29 Ekim 2013 Salı

Ben bir Türk’üm...




Ben bir Türk’üm... 

1000 yıldır Anadolu ve Mezopotamya’da, dünyanın etnik, kültürel, folklorik ve tarihi olarak hemen hemen en zengin cografyasında, bu coğrafyanın öteki halklarıyla barış içinde yaşadım.

Bana kapılarını açtılar. 

Orta Asya’da yaşayamaz hale gelmiştim ve zor koşullar beni göç etmeye zorladı. 

Horasan’a, oradan da Anadolu’ya, Kafkaslara ve Balkanlara yayıldım. Gittiğim her yerin dilini öğrendim, yemeklerini, oyunlarını, danslarını öğrendim. Onlar da benimkileri öğrendiler. 

Birlikteliğin ve paylaşımın en güzelini sundular bana. 

Kapılarını açtılar. 

Ermeniler, Kürtler ve diğer kadim Anadolu halkları... 

Yardımcı oldular ve Bizans’a karşı Malazgirt Savaşı’nda Türklerin yanında yer aldılar. 

26 Agustos 1071 idi. 

Malazgirt Ovasından Anadolu’ya açıldım. 

Yörük idim, tarlayı sürmesini bilmez idim, hayvancılık yapardım ekseri. 

Öğretti bana Ermeni, öğretti bana Rum, öğretti bana Kürt. 

Elbiseyi dikmesini, toprağı işlemesini, kümeste hayvan yetiştirmesini, duvar örmesini öğretti bana. 

Ne varsa bildiği, sundu hiç gücenmeden sıkılmadan. 

Dilimi öğrendi, kültürümü öğrendi. 

Dilini öğrendim, kültürünü öğrendim. 

Dinlerini de öğrendim. 

Hristiyan da oldum, Müslüman da oldum. 

İslam’ı seçtiğimde Aleviliği kendime yakın buldum. 

HAK MUHAMMED ALİ dedim. 

"Enel HAK" dedim. 

Adalete inandım, doğruluktan yana tavır koydum. 

Selçuklu beni ezdi, Osmanlı beni ezdi, sürdü, dışladı. 

Yeri geldi isyan ettim, Baba İshak, Baba İlyas oldum. 

Bektaşi Veli’de, Ahi Evran’da YAHUDİLERLE, RUMLARLA, ERMENİLERLE, KÜRTLERLE, SÜRYANİLERLE, LAZLARLA verdim elele. Dergâhlarımda insan eğittim insan yetiştirdim. Birlikte ürettim, birlikte yarattım birlikte paylaştım. Ve birlikte yedim ekmeği… 

Pir Sultan'da, Hızır Paşa’ya başkaldırdım. 

Zalime direnirken Şeyh Bedreddin'de, din dil ırk cinsiyet ayrımı olmadan geldim bir araya, BÖRKLÜCE ile oturdum Torlak Kemal’le yürüdüm. 

ADALET İÇİN, HAK İÇİN, ÖZGÜRLÜK İÇİN, EŞİTLİK İÇİN… 

Kadınım da, erkeğim de birdi. 

Rumum da, Ermenim de, Kürdüm de birdi. 

Hristiyan, Müslüman, Yahudi ayrımı yoktu bende. 

Alevi-Sünni ayrımı da yoktu. 

Özüm de sözüm de birdi. 

Bir dilim ekmeğim vardı paylaşırdım. Yoksuldum belki, biraz da yoksundum ama paylaşacak suyum, paylaşacak ekmeğim, paylaşacak yüreğim vardı hepsiyle… 

Kalender Çelebi'de, Celali isyanlarında başkaldırdım benim ekmeğimle oynayana. 

Zulmedene… 

İnsan ayırana. 

‘Bİ-İDRAK’ derdi bana Osmanlı. Saray hizmetine bile almazdı. 

Savaşlarda en öne sürer, en ağır vergiyi benden alırdı. 

Avşardım.

Kozanoğluydum. 

Dadaloğluydum. 

Karacaoğlandım.

Nesimi idim.

Hallac-i Mansur idim. 

Yunus’ un dizelerinde ‘YARADILANI HOŞGÖR YARADANDAN ÖTÜRÜ’ diyen dil benim dilimdi. 

Sevgiyle doğrulukla birlikle yoğurdum özümü. 

Hallac-ı Mansur iken derimi yüzdüler. 

Nesimi iken dirim dirim doğradılar. 

HAKK'ı İNSANDAN ayrı görmedim. 

İnsanı insandan ayrı görmedim. 

Üstüme üstüme geldi karanlığı egemenlerin. Kıyıldım, katledildim, sürüldüm. 

Yine sığındığım kapılar, bana Anadolu’yu açanlardı. 

Yüzyıllarca aynı mahallede, aynı köyde, aynı sokakta yaşadım onca milletle. 

Dili, dini, rengi farklı da olsa, o bendendi, ben ondandım. 

Bir ağaçta yetişen meyveler gibi renk renk, çesit çesittik. 

Aşılandıkça çeşitliliği, bereketi, verimi, meyvesinin güzel tadı artan bir ağaç gibiydik beraber… 

Türkülerimde ne savaşa, ne Osmanlıya, ne ayrımcılığa övgü dizmedim. 

Ne Kürd'ü kınadım, ne Ermeni’yi, ne de Rum’u. 

Sitem ettim bazen kızını vermeyen nineye… 

Sitem ettim aşkıma karşılık vermeyen o güzel ‘GAVUR’ kızına… 

Kız aldım, erkek aldım, kız verdim, erkek verdim. 

Karıştım kaynaştım. 

Egemenler kaynatırken ortalığı ben direndim, barışta ısrar ettim. 

zaman geldi Çanakkale’de siperimin gerisinde omuz omuza çarpıştım Kürtle, Ermeniyle, Rumla, Arapla, Süryaniyle, Çerkesle, Lazla, Hristiyanla, Müslümanla, Aleviyle, Sünniyle… 

Ermeni kardeşimle aramı açtılar. 

Savaşın, açlığın ve sefaletin ortasında bana Ermeni’nin malını yağmalattı İTTİHAT VE TERAKKİ cemiyeti. 

Sürdüler kardeşlerimi. 

Kanlarımızla boğmaya kalktık bir avuç sömürücü için birbirimizi. Hem Anadolu’da, hem Balkanlarda. Çok çok sonraları da KIBRIS’ta… 

Yeri geldi biraraya geldik işgal edilen yurdumuzu savunmak için. 

Elele verdik 

Emperyalizmin ordularına karşı direndik. 

Kürt Maraş’ı ‘kahraman’ yaparken yanındaydım. 

Kürt Antep’i ‘gazi’ yaparken yanındaydım. 

Kürt Urfa'yı ‘şanlı’ yaparken yanındaydım. 

Erzincan’dan kovarken Rusları Dersimli Seyit Rıza, yanındaydım. 

Erzurumda savaşırken Kazım Karabekir, askeriydim. 

Hep beraberdik. Aclıkta, yoklukta, savaşta, ölümlerde, acılarda, sevinçlerde ve mutluluklarda… 

Zor koşullarda direndik. 

Ve bir ülke kurduk. 

Sonra benim adımı kullanarak TÜRKLÜĞÜMÜ zırh yaprak KÜRT KARDEŞİME ayrımcılık uygulandı.

İlk mecliste KÜRTÇE konuşabiliyordu KÜRDİSTAN MEBUSLARI. 

İngilizlerin oyununa gelmediler, azınlık statüsünü kabul etmediler ve benimle beraber Lozan’da bu ülkeyi ASLİ UNSUR olarak kurdular. 

Ama ırkçı güçler ülke kurulduktan sonra onları yoksaydı, benim de kültürümü, müziğimi, bağlamamı yasakladığı gibi onun da dilini, kültürünü, kimliğini VE VARLIĞINI yoksaydı. 

Ceza kesti KÜRTÇE konuşuyor diye. 

Ermeni öğretmenleri okullardan attılar, Rumları kovdular. 

Beni yalnızlaştırdılar. 

Ben onlarla anlamlıydım. 

Balkanlar'da onlarla beraberdim, et ve tırnak gibiydim. 

Beni ayırdılar. 

Yunanistan’da onlarla beraberdim. 

Rumcam çok iyiydi, onların da Türkçesi. 

Ermenicem vardı doguda, Kürtçem vardı, onların da Türkçesi. 

Arapça ve Farsça da öğrenmiştim. 

Yediğim yemek adları, kokladıgım çiçek adları, hep onların dilinden girdi dilime. 

Ben de ona öğrettim bendekileri. 

Ama parçaladılar beni kopardılar. Yalnızlaştırdılar. 

Adına TURANCILIK dediler, benim etnik kökenim üzerinden olmadık yanlışlar yaptılar. 

Kırdılar gururumu. 

Oysa ben onların farklılıklarını zenginlik olarak görüyordum. 

Ama bana HAYIR ONLAR TEHDİT dediler. 

BÖLÜCÜ, YIKICI, HAİN diye ögrettiler bana onları. 

1000 yıllık tarihim boyunca içiçe olduğum insanlarla arama aşılmaz duvarlar ördüler. 

Araya kan girdi. 

Mübadelelerle, zorunlu tehcirlerle sürdüler onları. Mallarına el koydular, ağalara, aşiret reislerine pay ettiler mallarını. 

1940′ larda AŞKALE ye çalışma kamplarında ölümlere gönderdiler GAYRIMÜSLİM komşularımı, mallarını VARLIK VERGİSİ adı altında yağmaladılar.

Süryani kardeşlerime Mardin’i, Urfa’yı yaşanmaz hale getirdiler. 

Kürt kardeşlerimi kıyımlarla, katliamlarla, yasaklarla, sürgünlerle, inkar politikalarıyla ezdiler. 

Beni bir ucubeye çevirmeye kalktılar. Özümden, değerlerimden, kültürümden arındırarak. 

6-7 eylül olaylarında binlerce Rum ve Ermeninin evlerini yağmalattılar bana. 

Bu ülkenin vatandaşı olan gayrimüslimlere AZINLIK HAKLARINI vermemek için onları ANAYASAL düzenlemelerle binlerce yıllık sahiplerini bu cografyanın, YABANCI ilan ettiler.. 

Mal mülk edinme haklarini kısıtladılar. Kurdukları vakıfları kapattılar. 30 bine yakın gayrimenkulüne el koydular. 

Beni ona karşı düşmanlaştırdılar. 

Korkar oldum 1000 yıllık kardeşimden. 

Düşmanlık besler ve kin tutar oldum. 

Hrant Dink’i öldürttüler bana. Ortak ettiler bu katliama. 

Alevi kardeşlerimle aramı açtılar. 

Maraş’ta, Sivas’ta, Çorum’da, Malatya’da, Yozgat’ta, Dersim’de, Gazi mahallesinde kah yaktırdılar, kah kestirdiler, kah baltalarla doğrattılar. Alevi diye Kürt diye. 

Askere alıp savaşlara götürdüler. PKK’lı diye Kürt çobanları, Kürt muhtarları, Kürt çocukları öldürttüler. Masum köylüleri bindikleri dolmuşlara kilitleyip ateşe vererek öldürdüler. Ormanlarını tarlalarını TERÖRİSTE DESTEK VEREMESİN diye yaktırdılar. Köylerini boşalttılar, işkencelerden geçirdiler yeri geldi DIŞKI yedirdiler… 

Sürdüler 5 milyonunu zorla batıya. 

İşsiz, eğitimsiz, feodal bir halktılar çogunlukla ve uyum saglayamadılar, evlerini yurtlarini birakip geldiklerinde metropollere. 

Birbirimize saldırttılar her fırsatta. 

Böldüler, parçaladılar, ayırdılar. 

Ve hep de benim adımı kullandılar tüm bu acıları yaşatırken. 

TÜRK OL YA DA ÖL dediler çoğu kez. 

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE demeyenleri CUMHURIYETİN İLELEBET EZELİ VE EBEDİ DÜŞMANI ilan ettiler. 

Halbuki ben de mutlu değildim diğer kardeşlerim gibi. 

Evsizdim, yolsuzdum, susuzdum, okulsuzdum, işsizdim… 

Yolsuzluklardan, hortumlamalardan, vergi kaçırmalardan sefil düşürülmüş bir halktım. 

Onları, farklılıklarından ötürü ayrıca zulme uğrattılar ve benim gözümü köretmek için, yoksulluğuma, geleceksizliğime karşı başkaldırmayayım diye BÖLÜCÜLÜK veya ŞERİAT teraneleriyle uyuttular… 

Halbuki ben de KÜRTTÜM, ben de LAZDIM, ben de ARAPTIM, ben de RUMDUM, ben de ERMENİYDİM, ben de ÇERKEZDİM. 

Onlarla beslenmiş, onları beslemiş öyle varolmustum. Kendimi onlarla anlamlandırmıştım. 

Dilimle, kimliğimle, kültürümle, herşeyimle… 

TÜRK OLACAKSIN dediler onlara, YA SEV YA TERKET dediler. 

Utandırdılar beni TÜRKLÜĞÜMDEN. 

Utandırdılar beni… 

Ve şimdi. 

Kan, savaş, kin, intikam, ölüm çığlıkları attırıyorlar bana. 

Terör bahanesiyle hepsine karşı. 

Malatya’da Hristiyanlari öldürtüyorlar bana. Trabzonda rahipleri.

İnsanlarimi linç ettirmeye uğraşıyorlar bana. 

‘Kana kan… intikam’ sesleri yükseliyor dumanlar arasında. 

Barışı UNUTTURARAK ESİR ALIYORLAR benliğimi. 

Ben TÜRK’ÜM… 

Tarihim KÜRTLERSİZ, RUMLARSIZ, ERMENİLERSİZ, ARAPLARSIZ, LAZLARSIZ, ÇERKESLERSİZ, GÜRCÜLERSİZ, SÜRYANİLERSİZ, ALEVİLERSİZ, SÜNNİLERSİZ, HRİSTİYANLARSIZ, YAHUDİLERSİZ silik bir defter gibidir. 

içinde hiçbirsey yazmayan içi boş bir kitap gibidir. 

Benim tarihim onlardır, onların tarihi ben. 

BENİ ONLARA, ONLARI BANA DÜŞMAN ETMEYİN… 

GELİN BARIŞI ARAYALIM… 

SEVGİYİ, KARDEŞLİĞİ, BİRLİKTELİĞİ… 

FARKLILIKLARIMIZLA BİR BÜTÜN OLALIM, AHENK IÇINDE YAŞAYALIM. 

VAR MI BUNDAN DAHA GÜZELİ? 

TÜRK’üm… 

Daha fazla utanmak istemiyorum… 

Ve TÜRKLÜĞÜMÜNÜN zalim sömürücülerin ellerinde daha fazla bir oyuncak gibi kullanılmasını ve 1000 yıllık komşularıma karşı kullanılmasını artık KALDIRAMIYORUM… 

BARIŞ istiyorum… 

Eski günlerdeki gibi. 

Bir Bektaşi dergahında, aynı sofrada oturmuş ortaklaşa ürettikleri ve hazırladıkları yemeği yiyen, sohbet eden her inançtan, her düşünceden, her etnik kökenden, her renkten, her cinsten, her dilden ve her dinden insanlar GÖRMEK istiyorum… 

Çok mu şey istiyorum? 

Belki evet. 

Ama hakkım… 

Çünkü bir TÜRK’ten önce onlar ve herkes gibi, 

ben de bir İNSANım…

GÜNÜN ANLAM



GÜNÜN ANLAM


CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN..



20 Ekim 2013 Pazar

Teşkilat-ı Mahsusa'yı nasıl bilirsiniz?


20.10.2013

AYŞE HÜR | Radikal


Bu haftanın esin konusu, bir süredir dış operasyonları bağlamında ulusal ve uluslararası basının radarında olan MİT. Ancak bu yazı, 8 Ocak 2012 günlü Taraf gazetesinde yayımlanan “Hamza Grubu’ndan MAH ve MİT’e” başlıklı yazımda anlattıklarımın evveliyatına dair. Başlık ise Cemil Koçak’ın kaynakçadaki makalesinden çalma…
16. yüzyılda yaşamış Osmanlı devlet adamı Gelibolulu Mustafa Ali, Sasani hükümdarı Ardeşir’i örnek gösterip gizli polis teşkilatı kurulmasını önermişti ama bu tavsiyenin tutulduğuna dair bilgimiz yok. Sadece IV. Murad, II. Mahmud ve II. Abdülhamid’in bolca muhbir kullandığını biliyoruz. II. Abdülhamid’in özel doktoru Mavroyani Paşa, 1891’de yayımlanan risalesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk gizli polis teşkilatının İngiliz Elçisi Stratfort Cunning’in telkinleriyle kurulduğunu belirtiyor. Risaleye göre, Napolyon Bonapart döneminde gizli emniyet teşkilatı kuran Vidocq adlı kişinin tecrübeleri incelenmiş, Civinis Efendi adlı Korfulu ya da Kefalonyalı bir Rum, albay rütbesiyle polis şefi yapılmış. Bu dönemde, doğrudan padişaha bağlı ‘Yıldız Hafiye Teşkilatı’ bünyesinde, 23 merkezde görevli 990 hafiyenin (aralarında paşalar, din adamları, yüksek bürokratlar var) adını veren kaynaklar var.
31 Mart Olayı’nın ardından Abdülhamid’in hallinden (27 Nisan 1909) sonra Yıldız Hafiye Teşkilatı İttihatçılar tarafından feshedilmiş, jurnaller Harbiye Nezareti’nin büyük kapısının yanındaki köşke getirilmiş ve bir heyet jurnalleri (330 kasa belgeden söz ediliyor) önemlerine göre albümler halinde tasnif edilmiş. Ama okunanlar hoşa gitmemiş olacak ki, kimin verdiği belli olmayan bir emirle evraklar avluda yakılmış.
ATASE’deki 40 bin belge
1909-1912 yıllarında perde arkasından siyaseti yöneten, 23 Ocak 1913’teki Babıali Baskını’ndan sonra iktidara tam anlamıyla el koyan İttihatçıların gizli örgütü ise Teşkilat-ı Mahsusa adını taşıyordu. Bu güne dek bu örgüt hakkındaki bilgilerimiz daha çok Cemal ve Talat Paşa, Kress Von Kressenstein, Kuşçubaşı Eşref, Kazım Karabekir, Ali İhsan Sabis, Ali Fuad Erden, Galip Vardar, Hüsamettin Ertürk, Fuat Balkan, Arif Cemil, Celal Bayar, Mustafa Ragıp Esatlı gibi şahsiyetlerin hatıratlarından geliyordu çünkü Teşkilat’ın son başkanı diye ünlenen (ama bugün öyle olmadığı anlaşılan) Hüsemettin Ertürk’ün anılarına bakılırsa Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Talat Paşa kabinesinin istifa etmesi üzerine, 14 Ekim 1918'de kabineyi kuran ve Harbiye Nazırlığını da üstlenen Ahmet İzzet Paşa'nın yaptığı ilk işlerden birisi, "Teşkilat-ı Mahsusa Müdürlüğüne hemen çalışmalarını durdurması, arşivlerini yok etmesi (…) talimatını" vermek olmuştu. Bu emrin yerine getirildiği sanılıyordu, halbuki Genelkurmay Bilgi ve Belge Merkezi ATASE’nin Birinci Dünya Harbi Koleksiyonu içinde Şube-i Mahsusa adıyla tasnif edilmiş 40 bine yakın belgenin olduğu artık biliniyor. Yeter ki ATASE yetkililerinin sıkı eleğinden geçip de belgeleri inceleme izni alabilin…
Kuruluş tarihi ve amacı
Hatıratlardaki kuruluş tarihleri 26 Mart 1913 ile 5 Ağustos 1913 arasındaki bir gün iken ATASE’deki bir belgeye göre, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluş tarihi, 17 Teşrin-i Sani 1329 yani 30 Kasım 1913. Bu tarihi doğruysa, bugüne dek Teşkilat’ın başarı hanesine yazılan pek çok olay (Babıali Baskını, Mahmud Şevket Paşa suikastı, Edirne’nin geri alınması, Garbi Trakya Müstakil Hükümeti’nin kurulması, Birinci Dünya Savaşı’na girmek için Rus sınırında sabotajlar yapan Rauf Bey Müfrezesi, Hindistan’a giden kafile) Teşkilat’ın işi değildi.
Şükrü Hanioğlu’na göre bazı üyeleri Büchner, Nietzsche ve özellikle de Schopenhauer’dan etkilenecek kadar entelektüel olan Teşkilatın ilk (küçük) amacı, 1908 öncesi tecrübelerden yararlanarak İTC’nin siyasi iktidarını garanti etmek ve aynı zamanda İTC’nin üç liderinin birbirine karşı gücünü kontrol etmekti. Teşkilatın büyük amacı ise, İmparatorluğun dağılmasını önleyici tedbirler almaktı. Nitekim, İTC mensubu Muhittin Birgen 1936-1937’de yayımlanan hatıratında teşkilatı ‘gizli harici siyasetçi’ olarak nitelemişti. Bunlardan anlaşıldığı kadarıyla Teşkilat-ı Mahsusa, bugünün MİT’i gibi bir istihbarat örgütü değildi. Hüsamettin Ertürk’ün sözleriyle bir özet yaparsak: "Bu teşkilatın gayesi, bir taraftan bütün İslamları bir bayrak altında toplamak, bu suretle Panislamizme vasıl olmaktır. Diğer taraftan da Türk ırkını siyasi bir birlik içinde bulundurmak, bu bakımdan da Pantürkizmi hakikat sahasına sokmaktır. Enver Paşa'nın bir yandan Emiri Efendi'nin İttihat ve Terakki programındaki panislamizminden, diğer taraftan da Ziya Gökalp’in pantürkizminden ilham aldığı muhakkaktır.”
İlk reisi Kuşçubaşı Eşref miydi?
ATASE belgelerine göre, teşkilatın başkanları sırasıyla şu kişilerdi: Süleyman Askeri Bey (30 Kasım 1913’ten 6 veya 13 Kasım 1914’e); Halil (Kut) Bey/Paşa (Kasım 1914’ten 19 Aralık 1914’e); Cevad (Kızanlıklı) Bey (19 Aralık 1914’ten Mayıs veya Haziran 1915’e); Tunuslu Ali (Başhampa) Bey (Mayıs veya Haziran 1915’ten 31 Ekim 1918’e); Miralay Hüseyin Tosun Bey (31 Ekim 1918’den 15 Kasım 1918’e). Yine ATASE kayıtlarına göre, Süvari Kaymakamı Hüsamettin (Ertürk) Bey ise 5 Aralık 1918’de teşkilatın tasfiyesi ile görevlendirilmiş.
Sondan başlayalım. Bugüne dek pek çok yazıda (aralarında benim yazılarım da var) Hüsamettin Ertürk, büyük ölçüde kendisini böyle takdim ettiği için, ‘Teşkilat-ı Mahsusa’nın son reisi’ olarak tanımlandı. ATASE belgeleri bunun böyle olmadığını, Ertürk’ün ‘tasfiye memuru’ olduğunu gösteriyor.
Tarihçiliği hakkında epey tartışmalar olan Cemal Kutay’a göre ise teşkilatı kuran ve ilk şefi Kuşçubaşı Eşref’tir. Halbuki bu konuda doktora çalışması yapmış olan Philippe Stoddard’a göre Eşref Bey, sadece Arabistan, Sina ve Kuzey Afrika şefi idi. Muhtemelen Enver Paşa’ya değil ama Süleyman Askeri, Cemal Paşa, Kress von Kressenstein ve Sapancalı Mümtaz Bey gibi kumandanlara bağlı olarak gönüllülerin başında idi. Kısacası iyi bir ajandan başka bir şey değildi. (Eşref Bey’in hatıratında Süleyman Askeri ve Mümtaz Bey’e yer vermeyişi bununla ilgili olabilir.)
Teşkilat’ın başkanlarından Miralay Cevad (Kızanlıklı), 1919 yılında İstanbul’da Divan-ı Harb-i Örfi’de verdiği ifadede Teşkilat’ı İTC Merkez Komitesi’nden Dr. Nazım, Dr. Bahaeddin Şakir ve (Milli Emniyet Reisi) Erzurumlu Aziz’in kurduğunu açıklamıştı. Reisler olarak da sadece Süleyman Askeri, Halil Kut ve kendisini zikretmişti.

ATASE belgelerine göre Teşkilatın en uzun süreli başkanı olan Tunuslu Ali (Başhampa) adından Philip H. Stoddard ile bu konuda çok önemli bilgileri sunan Tarık Zafer Tunaya da hiç söz etmiyor. Bu da gayet ilginç bir durum. (Bu arada Ali Başhampa’nın mezarı Beşiktaş’taki Yahya Efendi Tekkesi haziresinde imiş, 1962’de Tunus’a gönderilmiş.)
Teşkilat şeması
Üzerinde uzlaşma olan husus ise, Teşkilatın merkezinin, Nur-i Osmaniye’de, Tasvir-i Efkar Matbaası’nın karşısında 23 numaralı binada olduğu.
ATASE belgelerine göre Teşkilatın yürütme komitesi dört kişiden oluşuyor: Atıf Bey (Kamçıl), Aziz Bey (?), Dr. Nazım Bey, Dr. Bahaeddin Şakir. Komitenin altında Rumeli’den sorumlu Arif Bey, Kafkasya’dan sorumlu Yüzbaşı Rıza Bey, Afrika’dan (Trablusgarp) sorumlu Hüseyin Tosun Bey, Doğu Vilayetlerinden sorumlu Dr. Bahaeddin Şakir ve Ruşeni Bey var.
Başka kaynaklardan, Teşkilat’ta görev yapmış olduğunu bildiğimiz bazı isimler ise şöyle: Yakup Cemil, Ömer Naci, Mehmed Akif Ersoy, Mithat Şükrü Bleda, Ohrili Eyüb Sabri, İsmail Canbulat, Galip Vardar, Filibeli Hilmi, Nuri Killigil, Ali Fethi Okyar, ‘Kel’ Ali Çetinkaya, ‘Çerkes’ Reşit ve Ethem beyler, Fuat Bulca, Nuri Conker, Rauf Orbay, Emir Şekip Arslan, Abdülaziz Caviş, Abdürreşid İbrahim, Libyalı Şeyh Sunusi, Aziz el-Mısri, Zübeyde Saplı, Ahmet Salih Harb, Hilmi Musallimi…

Bölge başlıkları yukardaki gibi ama iddialara göre teşkilat Arnavutluk, Trakya, Makedonya, Fas, Trablusgarp, Cezayir, Tunus, Mısır, Habeşistan, Sudan, Zanzibar, Somali, Yemen, Malay Adaları, Açe, Kırım, Kafkasya, Belucistan, Afganistan, Moğolistan, Çin, Türkistan, gibi geniş bir coğrafyada faaliyet gösteriyor.
Faaliyet gösteriyor da, Teşkilat somut olarak neleri yaptı, neleri başardı, neleri başaramadı dersek, tahmin edileceği gibi elimize belgeye dayalı bilgi yok. Sadece sözlü tarih anlatıları ve dolaylı bilgiler var. Bunları bir araya getirerek şöyle bir resim çıkardım:
Teşkilat’ın ilk ‘başarılı operasyonu’ (!) Osmanlı İmparatorluğu’nu Birinci Dünya Savaşı’na sokmak için, Rusya’nın tahrik edilmesi olmalı. Enver ve Talat paşaların 2 Ağustos 1914’te kotardığı Osmanlı-Alman ittifakı gereğince, 27 Ekim 1914’te Amiral Suchon komutasındaki Yavuz (aslı Goeben), Midilli (aslı Breslau), Hamidiye, Berk, Gayret ve Numune gemilerinden oluşan Osmanlı filosu Karadeniz’e açılıp 29/30 Ekim’de Rusya’nın Sivastopol ve Odessa limanlarını top ateşine tutup iki de Rus gemisi batırırken Alman görevlilerin başkanlığındaki Teşkilat-ı Mahsusa elemanları Erzurum’a ve Trabzon’a gönderilmişler, cezaevlerinden salınan mahkûmlar ve Gürcü sabotajcılar, Arhavi’den Rusya’ya sızmışlar ve sabotajlara başlamışlardı. O sırada Harekât Dairesi Şefi olan Ali İhsan (Sabis) Paşa’ya göre bu iş için ayrılan ödenek 300 bin lira gibi büyük bir miktardır. En sonunda tahrikler meyvesini verir, 4 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da da Britanya ve Fransa Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ederler.
Ermeni Kırımı’ndaki rolü
Teşkilat’ın, en başarılı işi (!) ise 1915 Ermeni Kırımı olmalı. Arşivlerde ve hatıratlarda, Teşkilatın adamlarının özellikle hapishanelerden salıverilen suçlulardan müteşekkil çeteleri ve yerel aşiretlerin oluşturduğu çeteleri tehcirde ve kırımda istihdam ettiklerine dair pek çok ipucu var. Örneğin Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra 2 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’da bir konuşma yapan Meclis-i Ayan Reisi Çürüksulu Mahmud Paşa, sadeleştirilmiş dille şöyle demişti: “Gerek Ermeni, Rum gibi gayri Müslim ve gerek Müslim unsurlar hakkında yürütülen zulüm ve cinayet .... bir takım araçlar ile çeteler denilen Teşkilat-ı Mahsusa vasıtasıyla icra edilmiştir.”

Mütareke döneminde yapılan Divan-ı Harb-i Örfi yargılamalarında, ana davanın 2. Ve 5. oturumu özel olarak Teşkilat-ı Mahsusa’nın tehcirdeki rolünü incelemeye ayrılmıştı. İddianamede “Teşkilat-ı Mahsusa’nın imha göreviyle meşgul olarak cemiyetle (İTC) ilişkisi kesinleştirilmiş...” deniyordu. Sanıklar bu ilişkiyi önce şiddetle reddetmişler, ancak savcının belge ve tanıklar getirmesiyle pes ederek, kabul etmek zorunda kalmışlardı. Örneğin İTC’nin ve Teşkilat’ın önemli adamlarından olan Atıf Bey, davanın 7. Oturumunda “İTC’nin Merkezi-i Umumisi gözetiminde, Teşkilat-ı Mahsusa bir seri suç makinesine dönmüştür,” der.

Konunun uzmanlarından Tarık Zafer Tunaya, ‘dış’ Teşkilat-ı Mahsusa’yı bu suçlardan muaf tutarken, ‘iç’ örgütte ‘eşkıya zihniyeti taşıyan gönüllüler, çeteler mahkumların’ bulunduğunu kabul ederken, dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman doğrudan “çetelerden oluşan Teşkilat-ı Mahsusa denen ekip, doğrudan doğruya bir imha hedefinin arkasından koşmuştur” diyecektir. 1915’te Eskişehir’de sevk komisyonu reisliği yapan Ahmet Refik Altınay ise “Savaşın başında, birçok çete İstanbul’dan Anadolu’ya sevk edildi. Bunlar hapishanelerden salınan hırsızlar ve katillerden oluşuyordu. Harbiye Nezareti’nin açık eğitim sahalarında bir haftalık eğitimden sonra, Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Kafkasya hudut bölgelerine sevkedildiler. Ermeni mezaliminde en büyük cinayetleri bu çeteler ika ettiler,” diyerek Teşkilat’ın rolünü özetler.
Şuayyibe hezimeti
Konunun uzmanları tarafından Teşkilat’ın başarısız sayıldığı yerler ise Irak ve Filistin-Suriye Cephesi. Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizler Basra'yı ele geçirince, Teşkilatın ilk reisi Süleyman Askeri, Kürt ve Arap aşiretlerinden derlenmiş bir çeteyle İngilizlere karşı vur-kaç saldırıları düzenlemiş, Abadan’daki petrol tesislerini yakmıştı. İngilizlerin bu tepkisi sert oldu, 12-14 Nisan 1915'te Şuayyibe'de atlı birliklerle gelişigüzel saldıran Osmanlı birliklerini ağır bir yenilgiye uğrattılar. Süleyman Askeri, bunu kendine yediremedi ve 14 Nisan günü bir sahra çadırının içinde kafasına kurşun sıkarak intihar etti.

29 Nisan 1916'da Halil Paşa komutasındaki Osmanlı 6. Ordusu'nun İngiliz birliklerini Kut'ül Ammare'de yenilgiye uğratıp esir almalarından sonra, Nuri (Killigil) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey yönetiminde bir Teşkilât-ı Mahsusa birliğinin savaşta tarafsız olan İran ve Afganistan'a girerek burada yerli kuvvetlerden oluşturacağı birliklerle İngilizleri arkadan vurma denemesini ise Osmanlı Genelkurmayında görevli Mareşal Liman von Sanders, Irak'taki yenilginin nedenlerinden biri saymıştı.
Kanal Harekatları
Teşkilat’ın 2-3 Şubat 1915 tarihli Birinci Kanal Harekatı ile Nisan-Ağustos 1916 tarihli İkinci Kanal Harekatı sırasındaki rolü ise bir anlamda ‘başarılı’, bir anlamda ‘başarısız’ sayılır. Libya’da İngilizlerin Senusileri yanlarına çekmelerini önlemeleri, Darfur Sultanı Ali Dinar’ı Osmanlıların yanına çekmeleri, harekat öncesi, Suriye’deki Şam’dan Sina’daki Bir’üş-Şeba’ya, Libya’daki Sellum’dan Mısır sınırındaki Siva vahasına kadarki bölgede, ikmal merkezleri oluşturmaları ve yerel güçlerden 3 bin kadar kişiyi silahlandırmaları ‘başarı’ öyküsü sayılabilir. Ancak, Teşkilat’ın İngilizlere karşı yerel halkın ayaklanmasını örgütleyememesi (İngilizlerin Şerif Hüseyin’i örgütledikleri düşünülünce) ‘başarısızlık’ sayıldı. Elbette bu zor bir görevdi ancak Kuşçubaşı Eşref’in itiraf ettiği gibi Teşkilat, İngilizlerin Müslümanları yönetme kapasitesini küçümsemiş, Bedevilerin dini bağlarını ve sadakat duygularını ise aşırı abartmıştı.
Teşkilat’ın örgütlediği Mevlevi Alayı’nın Hindistan yerine Türkistan’a gitmesi gibi ufak tefek başarısızlıklar da olmakla birlikte, Teşkilat’ın Müslüman halklar arasında yaptığı çalışmaların İngilizleri az da olsa endişelendirdiği, en azından Müslüman ülkelerde büyük miktarda güç bırakmak durumunda kaldıkları kabul edilir.
 Sonuç olarak Teşkilat-ı Mahsusa, bugün MİT’in yaptığı gibi, bir yandan iktidar bloğu arasındaki güç mücadelesinde yer almaya çalışan, bir yandan dış politikada boyundan büyük işlere kalkışan, içteki kirli işleri gözlerden kaçırılırken dıştaki işleri efsaneleştirilen, resmi tarihçiler tarafından üzerindeki gizem perdesi kasıtlı olarak kaldırılmayarak cazibesi daim kılınmaya çalışılan, ‘şuyuu, vukuundan büyük’ bir örgüttü....
         Özet Kaynakça: Philip H. Stoddard, Osmanlı Devleti ve Araplar 1911-1918: Tes¸kilat-ı Mahsusa Üzerine Bir Ön Çalıs¸ma, Arma Yayınları, 2003; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Gelis¸meler (1876-1938), Birinci Kitap: Kanun-i Esasi ve Mes¸rutiyet Dönemi (1876-1918). I·stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2001; Osman Selim Kocahanog?lu, I·ttihat ve Terakki’nin Sorgulanması ve Yargılanması (1918-1919), Temel Yayıları, 1998; “Tehcir ve Taktil”, Divan-ı Harb-I Örfi Zabıtları, İttihat ve Terakki’nin Yargılanması, Derleyenler: Vahakn N. Dadrian-Taner Akçam, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008; Vahdet Keles¸yılmaz, Tes¸kilat-ı Mahsusa’nın Hindistan Misyonu (1914-1918), Atatürk Aras¸tırma Merkezi, 1999; Sadık Sarısaman, “Trabzon Mıntıkası Tes¸kilat-ı Mahsusa Heyet-i I·daresinin Faaliyetleri ve Gürcü Lejyonu”, XIII. Türk Tarih Kongresi. Ankara. 4-8 Ekim 1999’da sunulan bildiri; Cemil Koçak, “Tes¸kilat-ı Mahsusayı Nasıl Bilirdiniz”, Tarih ve Toplum, S.3, 2006, s. 171-214; Polat, Safi, “The Ottoman Special Organization- Teşkilat-ı Mahsusa: A Historical Assesment with Particular Reference to its Operations Against British Occupied Egypt (1914-1916), Bilkent Üniversitesi, Master Tezi (2006); Sezai Balcı-Mustafa Balcıoğlu, “Teşkilat-ı Mahsusa başkanı Tunuslu Ali Başhampa”, I ve II, Toplumsal Tarih, S 209, s.68-73 ve S. 210, s.28-35.
20.10.2013

18 Ekim 2013 Cuma

Şişli'nin sarı gülü

Yıldırım Türker
Yıldırım Türker
23/08/2004 (5753 kişi okudu)
Birkaç ay önce bir gün kasap alışverişi yaparken kapının üstüne asılı televizyona gözüm takılıyor. Mehmet Ali bey, nice şıklıklarla bezeli yeni programı ve tek ifadeli güzel köle kızlarıyla ekranda. İlgilendiğimi fark eden, kendi gözü de ekranda olduğundan elini doğrayacak diye kaygılandığım kasap, sesi açıyor. Bir telefon bağlantısıyla Mustafa Sarıgül karşımızda. "Mehmet Aliciğim. Yeni programın kutlu olsun." Mehmet Ali beyin söylediklerinden 'Sevgili Sarıgül'ün bu tür jestleriyle ünlü olduğunu, şimdiye dek böylesi 'incelikleri' hiç ıskalamamış olduğunu anlıyoruz. Değerli sanatçısına sahip çıkan Belediye Başkanı.
Şişli ilçesi, belediye başkanları açısından reçelli bir geçmişe sahip. Bir zamanların Erkek Fato'su, kötü kurbanlarının yüzüne tükürdüğü, onları bin bir hile ve desiseyle faka bastırdığı programlarıyla sivrilmiş, Şişli Belediye Başkanı olarak da aynı yiğitliği göstereceği varsayımıyla halkın teveccühünü kazanmıştı. Lâkin, gidişi de televizyon programcılığı gibi ani ve tatsız oldu. Çeşitli yolsuzluk söylentileriyle altın adını bakıra çıkarıp şimdilerde, yeni akım Anadolu inşaatı dizilerinden birinde hanım ağa rolüne yamanmış görünüyor. Soyadı 500 milyarlık soru Gülay hanımsa gösterişli ikbal günlerinden sonra paçayı kaptırmamak için kaçtığı yâd ellerde hâlâ.
Mustafa Sarıgül'ü konu edinip masa başına oturmak insanın içini eziyor. Gelgelelim, o bir türlü halledemediğimiz ev ödevi 'Doğu-Batı sentezi' ışığında 2000'li yılların sosyal demokrat lider tiplemesine de fazla ciddiye almadan da olsa, bir göz atmak zorundayız. Bu yakışıklı beyefendinin kısa kesim, balyajlı saçlı hanımı ve sarı kâküllü oğluyla birlikte temsil etmekten gurur duyduğu 'çağdaş ve Batılı' Türk ailesi, bu nüfusun kaçta kaçına hükmediyor, hesabı güç. Lâkin, Anadolu turnesinde de kimi yerlerde ilgiyle bağra basıldığına dair şayia muhtelif.
Politikaya 12 Eylül öncesi Ali Topuz'un yanında CHP Gençlik Kolları'nda başlayan Mustafa Sarıgül'ün bir şöhret olarak ufkumuzda belirmesinin ardında elbette uzun bir yol var. 1987 yılında Meclis açılışında ANAP'lı divan kâtibi milletvekilinden yediği dayakla, 'Meclis'te dayak yiyen çocuk' olarak tanındı. En genç milletvekiliydi. Magazin, doğal olarak onun peşindeydi. Duygu Asena'yla 89 yılında yaptığı bir söyleşide, artık şöhret yolunda epeyi yol kat etmiş olduğunu bilen müstakbel bir starın rahatlığı okunuyordu sözlerinden. Kendisinden, "En genç, en yakışıklı, en dinamik tanımlamalarına katılıyorum. Ama en kavgacı olayına katılmıyorum. Yaşamım boyunca hiçbir zaman kavgadan yana olmadım" diye bahsediyordu. O söyleşinin başlığı da 'Hülya Süer'le evlenmeyeceğim'di. O günlerde ünlü türkücüyle adı çıkmış, böyle bir ilişkiyi zinhar, inkâr etmiş, Süer'in de kalbini kırmıştı. Süer de Sarıgül'le dokuz aydır bir ilişkileri olduğunu belirtiyor, ondan evlenme teklifi aldığını açıklıyor ve şöhret dünyasının şanlı klişelerinden biriyle cevap veriyordu, "Bu beyefendi ile şu anda ilişkim yok. Fakat görüyorum ki, hep gündeme benim ismimle, benim olayımla geliyor." 

Sarıgül'ün kokusu
Sarıgül'ün kokusu 1994 yerel seçimlerinde Gülay (o zamanlar) Aslıtürk karşısında 311 oyla başkanlığı kaybettikten sonraki seçim öncesi DSP aday adayı olarak başlattığı büyük kampanyayla çıktı. Galatasaray Yönetim Kurulu üyesi Mustafa Sarıgül, Şişlili seçmenlerine binlerce mektup yollamakla kalmamış, Tuğrul Türkeş ve İmam-hatip Liseleri Mezunları Derneği'ne de mektuplar yollayarak işi sağlama bağlamıştı. Kendisine kalırsa Şişli Belediye Başkanlığı'na aday değildi. Birileri onun ağzından oraya buraya mektup yolluyordu. Türkeş'e yazdığı mektupta, "Sizler ve bizler gibiler oldukça bu ülkede milliyetçiliğin ve Türkçülüğün önü kesilemez. Ülkücü camia Şişli'de çok güçlü ama dağılmıştır. Bu dağınıklığı toparlamak amacıyla sizinle birlikte mücadele etmeye hazırım" demişti. İHL Mezunları ve Mensupları Derneği'ne de "İmam-hatiplerin orta kısmının kapatılması tamamen saçmalık, hatta densizlik" demekle yetinmiyor, "Mesut Yılmaz'a ve Hüsamettin beye bazı baskılar olmalı ki bu işi yumuşatabilsinler. Yoksa bizim ihtiyarlar bu işi halledecek ve birçok Allah dostu çocuk ateist yetişecektir"i de yapıştırıyordu. 'Şişlili komşum' diye seslendiği ortalama, eğitimli, gelir düzeyi yüksek, laik seçmene yolladığı mektuplarda oyların bölünmemesi için kişi bazında kullanılması gerektiğini belirtip, "İdeolojiler, partiler ve politik görüşler artık gerilerde kalmaktadır. Becerikli insanlar ortaya çıkmaktadır. Ne sol ne de sağ artık varlığını sürdüremez" diyerek sadede geliyordu.
Sarıgül'ün siyaset anlayışı 12 Eylül sonrası önce mahcup bir telaşla, sonra alabildiğine saldırgan bir işgalcilikle başımıza kakılandan farklı değil elbet. Siyasetin yegâne meşru tarifini 'hizmet' olarak gören, hizmeti de kısa vadeli, yüzeysel bir promosyon faaliyeti olarak bayraklaştıran bu anlayışı yadırgayan kalmadı yazık ki. Siyasetin hizmete, hizmetin dramaturjisi dökülen bir temsile dönüştüğü noktadan bize sırıtarak göz eden Mustafa Sarıgül, görünürde kimse tarafından ciddiye alınmamakla birlikte ikbal yolunda hızlı adımlarla ilerliyor. 'Ekmek kıralı' diye bilinen bu genç işadamı, dağıttığı sarı güllerle, diktirdiği dev bayraklarla, merkezden uzaklaştıkça Anadolu delikanlısı rondunda silah atıp, töremizdir deyişiyle, Camilerden çıkmayıp en inançlı Müslüman numarasıyla son anketlerde Baykal'ın tek alternatifi olarak görülüyor.
Gelgelelim siyaseti şöhretin terimleriyle açıklayan bu yıldızın başı şu aralar epeyi dertte. 

250 sayfalık rapor
Eski günlerinin heyecanına doğru bir atak tazeleyen Nokta dergisinin bu haftaki kapak konusu, Emniyet'in Şişli dosyası. Mülkiye Müfettişi Rıdvan Aydın, bir ay süren yoğun bir araştırma sonucu önemli bir rapora imza etmiş. 4 Ağustos 2004 tarihli 'tevdi raporu' Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletilmiş. 250 sayfalık raporda, Şişli'de dört ayrı kaçak inşaata 'rüşvet karşılığı göz yumdukları' iddiasıyla eski belediye başkanvekili Rauf Akçay ile şimdiki belediye başkan yardımcısı Osman Aslan hakkında yasal işlem yapılması isteniyor.
16 Aralık 2003 tarihli gazeteler 'Sarıgül'e suikast planlayanlar yakalandı' haberini veriyor, medyanın sarı gülünün, 'İsim benzerliği olmuş, hedef ben değilim' demesiyle konu fazla ilgi çekmeden örtbas ediliyordu. Oysa Organize Suçlar Şube Müdürlüğü, iki aydır suç örgütlerini izlemekteydi ve çarpıcı sonuçlara ulaşmıştı. Telefonları dinlenen 'suç örgütü lideri' Mithat Yılmaz ve Habip Akgün'ün konuşmalarından çıkanlar, tüyler ürperticiydi. "Ya düşünsene, adam bir imzayla 1 milyon dolar alıyor yaa! Bir belediye başkanı bir imzayla 1 milyon dolar alabiliyorsa..."
Seçimlerden sonra Mithat Yılmaz ve 13 adamı gözaltına alındı. Yargıda soruşturma sürerken Emniyet Müdürlüğü gelişmeleri İstanbul Valiliği'ne bildirdi. Müfettiş Aydın da raporunda bu durumu yadırgadığını belirtip, Emniyet'in ihbarları savcılığa iletmesi gerekirken valiliğe göndermesini anlayamadığını kaydedecekti. Aydın'ın ikinci raporu da 5 Ağustos'ta savcılığa gitti. Sarıgül ile beş belediye yöneticisi hakkında soruşturma yapılabilmesi için İçişleri Bakanlığı'ndan izin istenen bu raporda, Sarıgül'ün 24 kaçak yapıya göz yumarak görevini kötüye kullandığı öne sürülüyor.
Anlayacağınız, Sarıgül'ün solmasına ramak kalmış.
Ama bu soruşturma 15 Kasım'a kadar tamamlanmadığı takdirde işlendiği iddia edilen suçların üstünden beş yıl geçmiş olacak. Zamanaşımı Sarıgül'ü kurtaracak.


17 Ekim 2013 Perşembe

CHE GUEVARA İMANLIYDI

Devrimci Müslümanlar, uzun süredir farklı söylemlerle hemen herkesin ilgisini çekiyor. “Mülk Allah’ındır” diyerek ‘abdestli kapitalist’lere karşı bayrak açan devrimci Müslümanlar, İslam’ın mülkiyete bakış açısına yepyeni yorumlar getiriyor. 1 Mayıs’a katıldılar, Gezi sürecinde ön saflarda yer aldılar, parkta cuma namazı kılıp TOMA’ların önünde iftar açtılar... “Dinin özü eşitlenmektir” diyen Eren Erdem de “Devrim Ayetleri” kitabıyla ezberleri bozuyor. Öğrencilik yıllarında harçlığını boyacılık yaparak çıkaran Erdem ile hem gri merdivenleri beyaza boyadık hem de koyu bir sohbete daldık. Elçiye zeval olmaz, beğenmeniz dileğiyle... Hepinize şimdiden iyi bayramlar.


“Devrim Ayetleri” kitabınla sosyal medyada devrim yarattın. 


Kimsin sen, aniden hayatımıza nasıl girdin?
- (Gülüyor) Fatihliyim. Muhafazakâr bir kökten geliyorum ve haliyle oradaki klasik İslamcı eğitime tabi oldum.

Din hakkında kelam etmek için Fatih’te yetişmek farz mı?
- Şöyle anlatayım; anne tarafım seyyid olduğu söylenen bir ocak, bir dergahtır. Sülalem o dergahın pirliğini, şeyhliğini yapmıştır. Öteki taraftan Türkiye’de gayrimeşru şekillerde İslami müfredata göre öğrenci yetiştiren yerlerde eğitim gördüm.

Gayrimeşrudan kastın ne?
- İllegal, yani devlet nezdinde legal olmayan yerler... Bugün tekke ve zaviye kanunları kapsamında kapatılmış çok sayıda yerde eğitildim.

Çok genç değil misin? Bu kadar şeyi ne ara düşündün de, ne ara bu çıkarımları yaptın?

- 35 yaşındayım. Hayatım 10 yaşımdan beri sadece İslam külliyatlarını okuyup taramakla geçti. Artık gözlemlerimizi dışa vurma vakti...

Bu yolda hocaların olmuştur muhakkak...
- Alaylı değiliz, çekirdekten yetiştik. Türkiye’de kelam ve tefsir konusunda çok büyük eserler ortaya koymuş hocalarım var. Fakülte okumadık ama zaten oradaki ilahiyat anlayışına karşı da konumlanıyorduk.

SÜRÜDEN AYRILAN MÜSLÜMAN
Seni ilahiyat mezunu zannediyordum...

- Siyasal bilimler okuyordum ama uzmanlaşmaya çalıştığım esas alan din sosyolojisiydi. Üniversite hayatım boyunca 28 Şubat dahil pek çok hareketin içinde bulundum. Hatta tüm bunlardan dolayı kovulup iki kere aftan yararlanmama rağmen yükseköğretimimi tamamlama fırsatım olmadı.

Niye ilahiyat değil de siyaset?
- Hocalarım da ilahiyat okumama büyük ölçüde karşıydılar. Şunun altını ısrarla çizmek istiyorum; İslamiyet’i en son ilahiyatçılar anlayabilir.

Hoppala, ne demek bu şimdi?
- İslam dinini ilahiyatçıların anlaması pek mümkün değil, çünkü İslam dini teolojinin değil tarih felsefesi, antropoloji ve sosyolojinin alanına girer. Din bilimleri, İslam’ın bugünkü algılayış biçiminde yorumlanmasına sebep olan hastalıklı bir okuma tipi yarattı.

Sana bir kartvizit bastırmak istesem isminin altına meslek olarak ne yazmam gerekir? 

- Ben dinin sosyolojik yüzünü gündemde tutmaya çalışan biriyim. Bu anlamda din sosyolojisi ağırlıklı olmak üzere, Kur’an düşüncesinin fıkh-ı kelamı üzerinde de yoğunlaşmış çalışmalar yaptım. “Devrim Ayetleri” ile gündeme geldiğim düşünülse de bu benim aslında 8’inci kitabım.

Baktın yedi kere olmadı, bu sefer “Polemiklerle işi götüreyim mi” dedin?
-
Daha önceki kitaplarım çıktığında tabiri caizse sürüden ayrılmanın sonuçlarını yaşayarak fazla gündemde tutulmadım.

Sürü derken neyi kastediyorsun?
- (Gülüyor) Bugünkü egemen paradigmayı tesis eden muhafazakâr toplumdan koptuk biz.

Bu ayrılıktaki amaç neydi peki?
- Bugüne kadar anlamakta güçlük çektiğimiz farklı toplumsal kesimler ve siyasetleri doğru tanımamız, tanımlamamız ve bu siyasetlerle aramıza örülmüş mahalle duvarlarını yıkmamız gerektiği için ayrıldık. Memnunuz, mutluyuz.

HZ. MUHAMMED MUHAFAZAKÂR DEĞİL DEVRİMCİYDİ
Devrim Ayetleri” kitabında ne anlatıyorsun?
- Bu kitap, egemenlerin İslamına itiraz, ezilenlerin İslamına bir destekleme hareketidir. En önemlisi “muhafazakârlığı öldürür”, o yüzden kitabı ‘muhafazakârlara’ yakın tutun. Hz. Muhammed, muhafazakâr değil devrimciydi. Ben Peygamber’i örnek alıyorum. Peygamberimiz, Mekke’deki iktidarı eleştirmiştir ve o iktidarı da bir halk devrimiyle yıkmıştır.

Sürüden ayrılışını en çok biz (en azından ben) kurban hakkında düşüncelerinle öğrendik. Birçok kişi senin için “Eren kurbanı reddetti, münafıktır” diyor. - Kurbanı değil, kurban gibi devrimci bir ibadeti alıp hayvan kesmeye indirgeyen zihniyeti reddediyorum. Bugün Türkiye’de uygulanagelen kurban, Kuran’da geçen kurban ile hiçbir biçimde örtüşmez.

KURBAN, HAYVAN KESMEK DEĞİL YAKINLAŞMAKTIR
Kafam iyice karıştı...-
Kurban kelimesi ‘kurb’ kökünden gelmektedir. Akraba kelimesi ile kurban kelimesi Arapça’da aynı kökten türemiş olup, eş anlamlıdır. Kurbanın kelime anlamı ‘yaklaşmak’tır.

Bak bu çok ciddi bir konu, münafıklıkla suçlanıyorsun. Kurbana tüm yaklaşımın bu mudur? Konuyu biraz daha açmanda yarar var.
- Ayette ne kurban kelimesi geçer ne de iması yapılır. Anlatmaya çalıştığım, kurban kelimesi hakkında bildiğiniz her şeyi unutmanız gerekir. Kurban yani yaklaşmak kelimesi Arapça’dır. “Hz. İbrahim oğlunu kurban etti” diye bir cümle kurarsak, “oğlunu yakınlık etti” gibi bir gariplik ortaya çıkar.

Ne yani, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban ettiğini inkar mı ediyorsun?
- Hz. İbrahim’in yaptığı şey, kendini mücadele şuurundan alıkoyan tüm imgelerden arınma fiilidir. Bütünüyle Allah’a yaklaşma (kurbi’yet kurma), Allah dışındaki her şeyden uzaklaşma eylemidir. Bu eylem imtiyaz, mal, makam, servet, hatta evlat ve eş sevgisinden bile bağımsızlaşma ile mümkündür.

Yapma Allah aşkına... 

- İbrahim Peygamber ile ilgili şu bölüme dikkat ediniz. Hz. İbrahim’in çok istediği şey, yani erkek evlat kendisine verilmiştir. Sonrasında ise Allah’a yakınlığı test edilmek suretiyle “En çok sevdiğini feda edip edemeyeceği sorgulanmıştır”. Yani kurbanın temel amacı budur. Aksi bir mana, hayvan alıp kesme gibi bir ritüel gözlemlenmemektedir.

HAYVAN KESEREK KURBAN OLMAZ İÇİNDEKİ EGOYU KESECEKSİN
Ama sonuçta Hz. İbrahim tam oğlunu Allah için kesecekken, bir anda kurban indirilmiyor mu?
-
Bu, Allah’ın bir lütfu olarak oğlu yerine bir kurban verdiği ifadesidir. Anlatılan mesele Hz. İbrahim’in yapmış olduğu fiil ve Allah’a yaklaşmasıdır. Kurban eylemsel bir ibadettir, bir ritüel değildir. Hayvan keserek olmaz, insanın içindeki egoyu kesmesiyle olur.

Özür dilerim ama bana biraz saçmalıyormuşsun gibi geliyor... Bunları yaparken de aynı zamanda hayvan neden kurban edilmesin?
- Simgesel olarak kurbanın ana manası, Allah’a yaklaşmak için miskine ve yetime yaklaşmaktır. Kastedilen ise anasız babasız kimse değildir. Yüzlerce akrabası olduğu halde bankadan kredi almak zorunda kalan herkes yetimdir. Bir hayvanın gırtlağını keserek yapılan ibadet, tarihsel pagan kültürünün dışavurumudur.

İSLAM BİR RİTÜEL DİNİ DEĞİLDİR
Ben yine anlamadım. Kurban, Hz. Muhammed zamanında da kesilmiyor muydu? 
- Mezbahalarda eli kanlı kasapların ağzından çıkan Arapça dualar eşliğinde yapılan iş, peygamber efendimizin hayatı boyunca hiç vuku bulmamış bir uygulama olması sebebiyle din dışıdır. Ortadoğu’da hemen hiçbir ülkede bu uygulamayı göremezsin.

Ne yapacağız, Kurban Bayramları’nda el mi öpeceğiz sadece?
- Eğer diyorsan ki, hayırlı bir iş üretmek isterim, gidin ihtiyaç sahiplerine destek olun. Hastaları ziyaret edin, sokak çocuklarını sevindirin. İbadet hayatta, ritüel tapınakta yapılır. İslam bir ritüel dini değildir.

SAF TUTMAK SORUMLULUKTURKitabında “Camiye aç giren tok çıkacak” diyorsun. Peki bu nasıl olacak?- Namaz kıldığımız zaman bir selam veriyoruz değil mi? Şimdi yine bizim okuduğumuz tefsirlerde Kur’an’ı çeviren vatandaş öyle bir tahribat yaratmış ki, omuzlarının başına melekler koymuş, seni onlarla selamlaştırıyor.

Sana göre burada da yine yanlış yapıyoruz öyle mi?
-
Gayet tabii. Namaz sırasında meleklere değil, yanındaki adama selam veriyor olman lazım. Ama nedense onun suratını görmemen için her yol deneniyor. Selam vermek demek, o adamın çocuğunun hastalığını, eşinin rahatsızlığını, kira borcunu bilmek demek.

Bir selamla bunları anlamak mümkün mü?
-
Onları sormak zorundasın, zaten namazın sorumluluğu da budur. Saf tutmak demek, saftaki insanların meselelerini gündemde tutmak, sorunlarını masaya yatırmak demektir. Tabii burada imamlara da büyük görev düşüyor.

MAAŞLI İMAMIN ARKASINDA NAMAZ KILINMAZ
Neymiş o?
- İmamların namazdan önce “Aranızda hastası, problemi, borcu harcı olanlar var mı?” diye sorması, olanların olmayanlarla paylaşması, insanların dertlerine ‘merhem sürülmesi’ lazım. Bak bir de şunu açıkça söylüyorum; maaşlı imamın arkasında namaz kılınmaz.

Kim kıldıracak namazı peki?
- Cevabı çok basit, denilecek ki “Osman Amca geç bugün namazı sen kıldır”. İmamlık ancak böyle gönüllü olur. Biz bu meseleyi memuriyetle iştigal ettirmiş durumda olduğumuz için imamlık bütün samimiyetini yitirmiş, özüne yabancılaşmıştır. Bugün kılınan cuma namazları Kuran’a ve Peygamber’e aykırıdır.

“Halktan herhangi birinin namaz kıldırması lazım” diyorsun da o kişinin bu iş için doğru insan olduğunu nereden bileceğiz?

- Bugünkü imamlardan nereden eminiz? Niye arkalarında namaz kılıyoruz? Namazın şartları belli, okunacak sureler de belli, herkes kıldırabilir.

Peki ya sıra hutbe vermeye gelince?
- İslam’da hutbe diye bir şey yoktur.

Yapma artık, nasıl yoktur? Bütün bildiklerimizi tersine çeviriyorsun. 
- Her kaynağı araştırırsan göreceksin ki cuma namazı farz olduğunda, Arap takviminde cuma diye bir gün yoktu. Biz şimdiki takvimde öyle bir gün olduğu için cuma namazını cuma günleri kılınır diye biliyoruz, o kadar.

Yine kafamı allak bullak ettin.
- ‘Cuma’, ‘cem’, ‘cami’ kelimelerinin hepsi aynı kökten gelir. ‘Toplanmak’ demektir. ‘Yerel gündem toplantısı’ anlamındadır. Herhangi bir mahalledeki camide o mahallenin meseleleri tartışılmak zorundadır.

Mühim olan gününe bakmadan ‘toplanmak’ mı diyorsun yani?
- Gayet tabii. Mesela bu Gezi direnişinden sonra kurulan mahalli forumlar sadece tartışma zemini açısından cuma namazına uygun bir içeriğe bürünmüşlerdir. Çünkü mahalli gündemi ve meselelerini tartıştılar. İşte cuma namazı da bu anlama gelir, benzer şekilde en üst toplantı da hacdır.

İSLAM’IN DURUŞU SOLA DAHA YAKIN
Bunca yıldır doğru bildiklerimize pat diye çıkıp “Yanlış” diyorsun. Bir tek Eren Erdem mi fark etti bu işi? Neden sana inanalım?
-
Ben yeni bir şey söylemiyorum ki. Sekiz kitabımda da Sünni kaynaklardan topladığım bilgileri aktardım. Zaten 1400 yıl boyunca İslam benim söylediğim gibi anlaşılmıştı. Fakat son 200 yılda bugünkü noktaya getirildi.  


Senden başka kimse niye çıkmadı bugüne kadar aynı söylemlerle?
- Çıkmaz olur mu efendim? İhsan Eliaçık ile ben yüzde 99.9 aynı şeyleri söylüyoruz. Ayrıca büyük ölçüde ayrıldığımız noktalar olsa da Yaşar Nuri Öztürk var, Mustafa İslamoğlu, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Edip Yüksel var. İslam’da yenilikçilik ekolü olarak ince teferruatlarda ayrılsak da hepimizin değerlendirmeleri aşağı yukarı aynı.


Sen sanki ötekilere göre daha bir ‘kara koyun’ rolündesin.
- Ben işin en çok politik ve ekonomik yönünü vurguluyorum ama temelde birbirimizin referanslarını kullanıyoruz.


Sözlüklerde senin için “İhsan Eliaçık çok tutulunca, devamı çekildi” diyorlar...
- (Gülüyor) İhsan Abi ile biz çok uzun mesai yaptık ve bu mesai süresince de yenilikçi fikirleri savunan insanlar olarak bir araya geldik. Türkiye’de bu anlamda bir ilk değiliz ama aslında bizim anlattığımız temel felsefenin omurgası, İranlı düşünür Ali Şeriati’dir.


Anlayacağım dilden felsefenizi biraz açsana bana.
- Jean Paul Sartre “Eğer bir Allah’a inanacak olsaydım, bu kesinlikle Ali Şeriati’nin Allah’ı olurdu” der. Biz bugün İslam düşüncesinin kapitalizmle yan yana konumlandırıldığını ama düşüncenin tabiatı itibariyle bunun mümkün olmadığını savunuyoruz.


‘Biz’ dediğin bu topluluğun sıfatı ne olmalı sence?
- Devrimci Müslümanlar diyebiliriz. Eğer İslam düşüncesi bir siyasi ideolojiyle konumlandırılacaksa bu kapitalizmden ziyade sosyalizm olmalıdır. İslam’ın duruşu, ekonomik açıdan, sola, sosyalizme daha yakındır.


PARAYI SEVEN ALLAH’I SEVMEZ
Nereden vardın peki bu kanıya?
-
Kelime-i Tevhid, otoriteye itiraz bakımından anarşizme yakındır. “La ilahe illallah” demek, “Bütün beşeri otoriteleri reddediyorum” demektir.


Hem Müslüman olmak hem de dini otoriteye teslim olmayan bir devrimci olmak mümkün mü?
- Biz sadece Allah’a teslimiyetten bahsediyoruz. Hz. Muhammed “Bir kimseyle ilişki kuracağınız zaman alnındaki seccade izine değil dirhemle kurduğu münasebete bakın” diyor. Demek ki parayı seven Allah’ı sevmez. İncil’de de buna benzer bir ayet vardır.


Peki İncil’i doğru çevirmişler mi?
- (Gülüyor) Kuran’a çok uygun olduğu için İncil’deki “Bir kişinin iki Rabbi olmaz, ya paraya ya Allah’a tapacaksınız” ayetinin doğru olduğu kanaatindeyim. İşte bizim anlayışımızın temelinde de bu vardır. 


Parayla haşır neşir olmak illa ki ona tapıldığı anlamına mı geliyor sana göre?
- Toplumda o kadar yanlış örnekler sergilendi ve din adına o kadar hatalı şeyler yapıldı ki, entelektüel kesim dinden soğumak zorunda kaldı. Biz bu yanlış uygulamaları tasfiye etmeye çalışıyoruz.

CHE GUEVARA İMANLIYDI
Pek çok röportajında Che’den bahsediyorsun ama o da imanlı değildi.- Che Guevara’nın zulümle işbirliği yapmış bir Müslüman’dan daha imanlı olduğu kanaatindeyim. Che, o imanın adını koyamamıştır sadece. Zaten Kuran, “Ey iman edenler, ‘iman ettik’ demeyin, ‘İslam olduk’ deyin, çünkü iman henüz kalbinize girmedi” der.

Ortalama bir Müslüman’ın anlayacağı dilde söyler misin? Ne demek oluyor bu tam olarak?
-
Mümin kimlikle Müslüman kimliğinin birbirinden ayrılması demek oluyor. Müminliğin çok daha önemli bir olgu olduğu belirtiliyor.

Yani Müslüman olmak kafi değil... 
- Yetmez tabii. İman etmek gerekir. İman kelimesinin geçtiği ayetlerin yüzde 99’unda da ‘infak’ yani ‘vermek’ sözcüğünün yer aldığını düşünürsek, imanın en büyük imtihanının ‘muhtaç olmayanın malını paylaşması’ olduğunu görürüz. Buna Hz. Peygamber’in bir hadisinden örnek verirsek; “Bir koyun sürüsü üzerine salıverilen iki aç kurdun o sürüye zararı, kişinin mal ve makam hırsının dinine verdiği zarardan daha fazla değildir” demiştir.

Helal yolla kazanılmış bile olsa paylaşılmayan servet haram mı oluyor sana göre?
- İnfak yapıldığı ve piyasada tutulduğu sürece haram değildir. Servet derken, bir kişinin 100 tane fabrikasının değil, 100 adet dairesi olmasını eleştiriyoruz. ‘Şirk’in ilk rahatsızlığı mülkiyettir.

Bu söylediğinde ‘sulandırılmış’ Marksizm havası seziyorum...

- Biz konuya klasik Marksist-Leninist açıdan bakmıyoruz. Metanın, kamu yararına harcanması, istihdama dönüştürülmesi infak sayılacağından bu durumda servetin şahsa ait olmasında bir sorun yok.

KİRA GELİRİ DE FAİZ GİBİ HARAMDIR
Bir bireyin daire ‘kotası’ kaç peki?
-
Kuran “İhtiyacı kadar” der. Haydi biz biraz daha ileri götürelim, çocuklarının her birine de daire alsın diyelim. Mal biriktirenler ateş biriktirir.

Bu durumda kira geliri de haram mı oluyor sana göre?
-
Bak sana şöyle bir örnek vereyim; 100 bin lirayı bankaya koyuyorsun, aldığın 1000 lira faize “haram” diyorsun. 100 bin liraya daire alıyorsun, oradan aldığın 1000 lira kiraya “helal” diyorsun. Halbuki teknik olarak kira da faiz de aynı şeydir, yani haramdır.

ALEVİ’NİN, KÜRT’ÜN, KADININ YANINDAYIM
Her şeye mi karşısın anlamadım ki kardeşim.- Riyaya karşıyım, o kadar.

O halde bir ‘riya tabircisi’ olarak, çağımızın en büyük üç meselesi nedir sence?
- Irkçılık, ayrımcılık ve ötekileştirmeyi aynı kapsam içine alırsak, bunların insanlığın izzetine musallat olmuş çok tehlikeli birer riya örneği olduğunu söyleyebilirim.

İzzeti karıştırmasak bu işe...
- (Gülüyor) Peki öyle olsun. İkinci sırada tabii ki sakat bir doğum olan kapitalizm geliyor. Son olarak da ‘abdestli kapitalizm’, çağımızın en büyük riya örneğidir.

Nedir peki bütün bu saydığın dertlerin dermanı?
- Kuran, “Ey iman edenler ve salih amel işleyenler” diyerek iman etmenin yeterli olmadığını belirtir. Salih amel ne demek? Mesela şu anda çıkıp dışarı, köprü altında bir tinerci çocuğun ıslah edilmesini sağladığın zaman, salih amel işlemiş olursun.

Sevap işlemek yeterli mi yani?
- İşte biz diyoruz ki insanların günahları ve sevapları neye inandıklarıyla değil, işledikleri salih amellerle doğru orantılıdır. Mülk Allah’ındır diyerek, toplumsal eşitliği ve kimsenin kimse üzerinde hegemonya kurmaması gerektiğini savunuyoruz.

Gelelim ayrımcılığa...
- Ben Sünni gelenekten geldiğim için Alevi’nin, Türk ve Kürt eşitlenene kadar Kürt’ün, kadın ve erkek aynı haklara sahip olana kadar kadının yanındayım. Zaten İslam’ın perspektifi mazlumun yanında olmaya dayanır.

“İSLAM’DA ÇOK EŞLİLİK” MUHAFAZAKÂR ZAMPARALIĞA KILIF UYDURMA OPERASYONUÇok tartışılan bir mesele var; İslam’da çok eşlilik. Senin bakış açın ne?- İslam’da böyle bir şey olmadığını düşünüyorum. Buna karşı çıkan da sadece ben değilim. Savaş sonrası gelen ‘çok eşlilik’ ayeti yanlış çevrilmiş olup aslında bir anlamda ‘toplu nikâhlanma töreni’ manasındadır. Sahipsiz kalan kadınların ortada kalmaması içindir. Bugünün dünyasında çok eşlilik gayrimeşrudur.

Ama kulağımıza çok yaygın olduğu geliyor... 
- Ben buna ‘muhafazakâr zamparalığa’ kılıf uydurma operasyonu diyorum. Libidosu yükselen herkes bu ayetten cevaz aldığını iddia ederek çok eşlilikten bahsetmesin. Bu durumun varlığını meşru göstermek, Kuran’ı tahrif etmeye teşebbüs olup bizzat küfürdür.

ÇOK TEHDİT ALIYORUZBildiğimiz bütün ezberleri bozuyorsun, bu konuda hiç tehdit aldın mı?- Çok fazla sayıda alıyoruz. Tehditlere karşı izole bir yerde yaşıyorum. Yoğun bir şekilde gözlerin üzerimde olduğunun farkındayım. Hassas ve kritik bir alanda olmamız açısından bunlar sürekli de artıyor.

Korkmuyor musun?
- Hayır, korkmuyorum.

EVET, ALLAH’LI BİR KOMÜNİSTİMKitaplarından ciddi telifler alıyorsundur. Sen kazandığın parayı ne yapıyorsun? Dervişin fikri neyse zikri de o mu?- Tüm kazancımı ve kitap gelirimi paylaşan biriyim. Mütevazı yaşarım. İki çift ayakkabısı olan, ‘bir lokma bir hırka’ felsefesini benimsemiş bir adamım.

Senin için “Allah’lı komünist” diyorlar. Öyle misin?

- Komünizm demek, Marksist bir ideolojiye sahip olmak, paylaşımcı bir yaşamı savunmak değildir. Bu anlamda evet, ben “Allah’lı bir komünistim”.

NAMAZ, DEVRİMCİ BİR MANİFESTODUR“Namaz, devrimci bir manifestodur. Namaza duran kişi, evvela yüzünü kıbleye döner. Kıbleye dönen adam ‘Döndüm yüzümü hedefime, amacıma’ demiş olur. Benim hedefim eşitliktir. Hacda zengin-fakir, Kürt-Türk, siyah-beyaz, kadın-erkek diye ayrımlar var mı? Yok. Anlayacağın, kıbleye yüzünü dönen, toplumsal eşitliğe yüzünü dönmüş oluyor.”

8 Ekim 2013 Salı

DÜŞÜNÜLMESİ GEREKEN SÖZLER


ŞİRK BATAĞINDAKİ DİN BEZİRGANININ AFİŞESİDİR...

Aşağıdaki yazılar Facebook'ta (https://www.facebook.com/groups/bandirmanediyor/355691197899460/?notif_t=group_comment_reply) linkinde "Bandırma Ne diyor " sayfasında Sinan Özkan denilen "Din Bezirganı"yla yapmış olduğumuz tartışma olup,sıkıştırınca yorumları silen bir "DİN BEZİRGANIN" afişe edilmesidir
MehmetOzan

Sinan Özkan
DİNİMİZDE DÖRT DELİL VARDIR:
Dinimizde delil sadece Kur’an-ı kerim değildir. Dinimizde dört tane delil vardır. Bunlar;
1- Kitab,
2- Sünnet,
3- İcma [âlimlerin söz birliği],
4- Kıyası fukaha [Fıkıh âlimlerinin ictihadı]
Her meselede bu dört delile bakılır. Mesela enseyi mesh etmek haram mı diye bu delillere bakılır. Bu delillerde öyle bir şey yok. Hatta sünnet olduğunu fıkıh kitapları bildiriyor. Zebranın yendiğini, köpeğin yenmediğini yine fıkıh kitapları bildiriyor. Bir de, dört hak mezhepte bazı fıkhi konular farklıdır. Bir mezhepte haram olan öteki mezhepte mubah olabilir. ONUN İÇİN HERKES KENDİ MEZHEBİNE GÖRE AMEL ETMESİ GEREKİR. Bu delillerle inanmayan, dört mezhepten birisinde bulunmayıp sadece Kur’an diyen kimse mezhepsizdir. MEZHEPSİZİN SAPIK VEYA KÂFİR OLDUĞU Seyyid Ahmed Tahtavi’nin Dürr-ül-muhtar hâşiyesinin Zebâyıh kısmında bildirilmektedir.
Örf, bir şehirdeki insanların dine aykırı olmayan umumi âdetleri demektir. Edille-i şeriyye denilen dört delilden sonra dine aykırı olmayan örf ve âdetler de delil olur. Ancak, zamanın değişmesiyle örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Çünkü Mecelle’nin 39. maddenin açıklamasında deniyor ki: Zamanın değişmesiyle, örf ve âdete ait hükümler değişebilir. Nassa, delile dayanan hükümler zamanla değişmez. (Dürer-ül hükkam)
Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez. İbadetlerde nass ile bildirilmiş olmayan bir hükmü anlamak için umumi [genel] âdetler delil olur. Âdetlerin umumi olması için Eshab-ı kiram zamanından kalması, müctehidlerin kullanmış olmaları ve devamlı olmaları gerekir. Sonradan âdet olan şeyler, şer’i delil olmaz. Muamelattaki âdete ait hükümler, nassa muhalif değilse delil olur. Örf ve âdetin nassa aykırı olup olmadığını da ancak fıkıh âlimleri anlar. (Mecelle şerhi)

diye yazan Sinan özkan beye,
“Kuran varken başka delile ne gerek var,Yüce Allah açık seçik kitabı indirmişken” diye sorup aşağıdaki ayetleride kanıt olarak sunmuştum
6/114. (De ki): Allah'dan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'an'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!
6/115. Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O işitendir, bilendir.
6/157. Yahut "Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk" demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız
Bakara Suresi 78 İçlerinde ümmî olanlar da vardır ki kitap'ı bilmezler, sadece anlamını bilmeden okuyuşlar/hurafeler/hayal ve kuruntular bilirler. Onlar yalnız sanıya saplanırlar.
Bakara Suresi 79 Yazıklar olsun o kişilere ki, kitap'ı kendi elleriyle yazarlar da sonra onunla basit bir karşılık satın alsınlar diye, "İşte bu, Allah katındandır!" derler. Vay haline onların, ellerinin yazdıkları yüzünden! Vay haline onların, kazanıp durdukları yüzünden!
Bakara Suresi 159 İndirdiğimiz açık-seçik delillerle, kılavuz mesajı; biz onu kitap'ta insanlara ayan-beyan gösterdikten sonra gizleyenlere, işte onlara, hem Allah lanet eder hem de diğer lanet okuyanlar lanet eder.
Ve diyalogumuz şöyle sürdü;



BURADA “ALLAHÜ TEALA,(YALNIZ BANA TABİ OLUN,YALNIZ BANA İTAAT EDİN) BUYURMUYOR” diyor,
ne diyormuş
“RESULÜNE VE ALİMLERE DE UYULMASINI EMREDİYOR” muş bu zata göre, biraz üstüne gidip ,Hadislerden değil,kurandan delil göster deyince Kuran’ı bilmeyen-okumayan yada okuduğunu anlayaman zat, Peygamberimizden 235-250 yıl sonra yaşayan Buhari vs.nin hadislerinden örnek veriyor;
Oysa ki; Yüce Kitap der ki “Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler ki: “Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir.” De ki: “Benim onu kendiliğimden değiştirmem asla mümkün değildir. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum. Eğer Rabbim’e isyan edersem büyük günün azabından korkarım.10-Yunus Suresi 15
ALLAH’A İTAAT = KURAN’A İTAAT = ELÇİ’YE İTAAT
Kuran’ın anlattığı İslam’a inanan her Müslüman, elçiye (Hz. Muhammed’e) itaatin gerekliliğini bilir. Kuran’ın takipçisi Müslümanlar, bu yüzden, Allah’a ve elçisine itaat edilmesini söyleyen ayetlerin kendilerine karşı delil gösterilmesini çok garip karşılarlar ve bu iddiayı yapanların Kuran’ı bilmediğini veya çekiştirdiğini kavrarlar. KURAN’IN TAKİPÇİSİ MÜSLÜMANLAR’A GÖRE, ELÇİDEN BİZE MİRAS KALAN VE ELÇİNİN BİZE MİRAS OLARAK BIRAKMAYA ÇALIŞTIĞI YEGANE KAYNAK KURAN’DIR. KURAN YETERLİDİR, BİZİ İLGİLENDİREN YEGANE VAHİYDİR VE PEYGAMBER’İN BAŞKA BİR KAYNAĞI YAZDIRMAMASI DA KURAN’I YEGANE KAYNAK OLARAK BIRAKTIĞININ DELİLİDİR. HADİS KİTABI DİYE TOPLANMIŞ KİTAPLAR VE DİNİ, KURAN İLE KURAN’DAN KAT KAT FAZLA HADİSİN ŞİRKETSEL OLUŞUMLARININ BİR NETİCESİ OLARAK GÖSTEREN MEZHEPÇİ KİTAPLAR; PEYGAMBERİMİZ’E İFTİRALARLA DOLUDURLAR. KURAN’I TEK KAYNAK KABUL EDİP TÜM BU KAYNAKLARI REDDETMEK, DİN ADINA TEK OTORİTEYİ KURAN’A (ALLAH’IN MESAJINA) VERMEK; HEM MESAJIN SAHİBİ ALLAH’A, HEM MESAJI GETİREN ELÇİYE İTAAT ETMEK DEMEKTİR. İnşallah, bu izahlar, Allah’a itaati, Kuran’a itaati ve elçiye itaati ayırıp adeta din adına ayrı ayrı otoriteler varmış gibi gösterenlerin mesajın sahibini, mesajın kendisini ve mesajı getirip duyuran elçiyi birbirlerinden ayırmalarını önler. MESAJIN SAHİBİ ALLAH’LA GÖRÜŞEMEYECEĞİMİZ VE MESAJI GETİREN ELÇİ VEFAT ETTİĞİ İÇİN BİZE KALAN MESAJIN KENDİSİ OLAN KURAN’DIR. MESAJLA YETİNMEMİZ VE MESAJA GÜVENMEMİZ, SORUNLARI ÇÖZMEYE YETECEKTİR.
Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?29-Ankebut Suresi 51