29 Nisan 2020 Çarşamba

FEODAL TOPLUMDAN ÇIKIŞ VE 1 MAYIS


FEODAL TOPLUMDAN  ÇIKIŞ VE 1 MAYIS


Feodal toplumları yöneten devlet mafyadır. Eğer ki işçi, köylü, memur, emekli mecliste yoksa o mecliste ya mafyanın kendisi ya da seçtikleri vardır.
Köylü hakkını alamıyorsa, toprağını işleyemiyorsa ya da destek primleri verilmezse, üretimi için gübre, mazot, tohuma ulaşamıyorsa, ürettiklerinin planlamasına yardımcı olunmuyor, ürettiklerine alım garantisi yapılmıyorsa bilin ki onu sömüren köy ağaları mafyadır.
Zamanla şehir içinde kalarak değerlenen garibanın arsasına, gecekondusuna  göz koyan, zorla olmazsa imar oyunlarıyla elinden alan müteahhit inşaat mafyasıdır.
İşçinin üretimiyle varlığını sağlayan ama çalıştırdığı işçinin hakkını vermeyen, sigortasını yatırmayan, sosyal haklarının üstüne çöken, örgütlenmesine ve sendikalı olmasına asla izin vermeyen, kölelik sistemi oluşturan ve aynı sistemden beslenerek işçilere düşük yaşam kalitesi sunan, işine gelmeyeni dilediği gibi işten çıkartan iş adamı ve sanayici mafyadır.
Örgütlü ve sendikalı işçilerin haklarını savunması gerekirken, gizli kapılar arkasında sermayenin köpekliğini yaparak işverenin çıkarlarına hizmet eden sendika başkanları, temsilci köpekleri emek mafyasıdır.
İş adamı varsa sermayesini kullanarak güç elde etmesi mafyadır, o zaman kendi gücünü hissettirecek, kullanacak ve reklamını yaptıracaktır, Bütün bunların algısını (PR) yaratan basın mafyadır.
Feodal toplumlarda, tüm bunlar bir arada olunca, ya ülkeyi yöneten olur ya da yöneticileri atayan olurlar kendi dayattıkları sistem de tamda mafya devleti olur.
Sonrası kendilerinin istedikleri kadar demokrasi, istedikleri kadar adalet ve hukuk, kendi belirledikleri muhalefet, kendilerini seçtirecek seçim sistemi ve sandık koyarlar.
Halka da buyur demokratik seçimler var, parlamenterini gel ve seç derler.
Feodal toplumlarda ve onu yöneten devlet biçiminde, göstermelik birkaç milletvekili dışında, hiçbir Belediye Başkanı, İl ve İlçe Başkanı gördünüz mü sokaklarda, meydanlarda, yoksul halkın, işçinin, köylünün, emeklinin hakkı için mücadele ettiğini?
Edemezler!
Çünkü sistemle sorunları yok, aksine besleniyorlar, bu sistem onlar için koltuklarını ve varlıklarını koruyabilmek için her ne pahasına var olmalıdır.
En çok yaptıkları seçim zamanları koltuklarını ya da mafyaların atadığı parti ağalarının belirlediği adayları seçmiş gibi yapıp demokrasi oyunuyla kandırıp mutlu olmalarını sağlamaktır.
En güzel yaptıkları ise;
Sisteme karşı biriken halkın öfkesi için mitingler yapıyor gibi çağırıp gazınızı almaktır...
Feodal toplumdan, gelişmiş çağdaş topluma geçmek için yapılması gereken örgütlü toplum kurmak ve katılımda bulunmaktır ve başkaca da çaresi yoktur.
Dünya da iki sınıf vardır, ezilenler ve ezenlerdir, o nedenle insanlar kendi sınıfının ayrımını bilmeli, aynı sınıf bilincinde olan insanlarla yan yana gelerek örgütlü olmalıdır.
Köylü, örgütlü olursa köy ağaları, beyleri olmaz.
İşçi, emekçi ve tüm ezilenler örgütlü olursa, bezirgân müteahhit, sanayici, iş adamı mafyalarının kurduğu sistemden kurtulabilir ve haklarını alabilirler.
1 Mayıs 1886'da işçilerin günde 12 saat, haftada 6 gün olan köle çalışma düzenine karşı, günlük 8 saat çalışma talebiyle iş bıraktılar. Örgütlü mücadeleleri zamanla 8 saat çalışma işgünü birçok ülkede resmen kabul edildi. 1 Mayıs böylece işçilerin örgütlü ve dayanışma direncini yansıtan bir bayram niteliğine dönüştü.
1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı, işçi ve emekçiler tarafından dünya çapında kutlanan, barış, demokrasi ve güvenli bir gelecek için dayanışma ve haksızlıklarla mücadele günüdür.
Vesselam
30.04.2020-Bandırma
Ozan Ozanca

26 Nisan 2020 Pazar

BANDIRMA BAYIRINDAN VİCDANA..



Bundan 18 yıl önce telefon olmadığı için hastane acil servisini dumanla çağırıyorduk, dumanı gören o zamanlar ambulans olmadığından acil servisler at arabaları gönderiyordu.
Bizim ev bayırda olduğu için acil servis at arabası bayırı çıkamadığından hastamızı el arabasıyla Kaşif Acar caddesine indiriyorduk orada bekleyen acil servis at arabası hastamızı alarak hastaneye.yetiştirmeye çalışıyordu..
Sahi hastane varmıydı?..İnanın onu hatırlamıyorum, muhtemelen yoktu...
Ne kötü günlerde yaşıyormuşuz azizim, bu günlerin kıymetini bilin...
İşte o günlerden belge olsun diye yazımın kapak fotoğrafında görüldüğü gibi ölen çocuklarımızı sırtımızda çuval içinde taşıyıp defin işlemi yapıyorduk..
Ayrıca, hayal meyal hatırladığım kadarıyla;
Ameliyat yaraları don lastiği ile dikilirdi.
Acil hastaları bahçe hortumu ile entübe ederlerdi,
Şamyel lastiğinden yapılmış maskeler takardık .
Hiç unutmam doğumlarda bebek sıkışınca tuvalet pompası kullanılırlardı..
Acilde personel tentürdiyot bulamadığından yaraya işerdi..
Böyle günlerden, bugün herşeyin varolduğu bir ülkede yaşıyor olmanın lüksüyle, madem sağlıktan konuyu açtık devam edelim ülkemiz Korona Virüsü yada Covit 19 denilen illeti yüzünde evinden çıkmaz duruma geldi, herkes panik ve ne olacak korkusuyla yaşamakta.
Oysa ki, övündüğümüz "Dayanışma Kültürü" vardı ne oldu?..
Çocukluğumuzda öğretildi, Kızılay'a, Yeşilay'a, Komşuya, Yaşlıya, Yetime, Öksüze  yardım edilmesi, Türk Dayanışma Kültürünün övünç duyulacak yardımlaşma örnekleridir. 
Dayanışma Kültürü aslında vicdanlarımızın dışa vurum örnekleriydi.
Şimdi öyle mi?..
Her konuda olduğu gibi vicdanlarımız yerle yeksan oldu, çürüdü ayrıştı ve yok olmak üzere.
Tüm bu rezilliklerimiz ne için?
Siyaset, koltuk, güç ve ben yönetebilirim egosu yüzünden ama unutulan bir şeyler var, toplumsal çürüme başladı mı ne güç kalır, ne siyaset ve ülke yönetilemez duruma varır sonu
İyi düşünelim durumumuzu ve en önemlisi ülkemizi.
Bir yanda Covit 19 virüsüyle, diğer yandan bozuk bir ekonomiyle uğraşmamız gerekir ki, dünyada yaratılmak istenen dijital devrim trenine binebilelim.
Nelerle uğraşıyoruz!.
CHP'li Belediyelerin Halka bedava ekmek dağıtması yasak ama İşsizim, açım diyen vatandaşa "Geber" demek serbest,
Belediyelerin  halka yardım yapması yasak ama devletin Birbirimize yeteriz diye yardım istemesi serbest
Sahra hastanesi yapması yasak ama şehir hastanelerine giderek hem yol parası verip, hemde devlet bütçesinden borçlanmak serbest
Virüsten korunmak için Ücretli izin istemek yasak ama kendi OHAL'nizi yaratmak serbest.
Parasıyla maske almak yasak ama günlerce maske bekleyip hala  maskeleri gelmeyen vatandaşa söz vermek serbest.
İnsanların haftasonu evden çıkması yasak ama virüsün devlet memuru gibi hafta içi çalışıp, haftasonu tatil yapması serbest.
Bilim adamlarının konuşması yasak ama diyanetin fetva vermesi serbest.
Terhisi gelen askerlerin evine gitmesi yassak ama hırsız, tecavüzcü, gaspçı, çete lideri mahkumların sokağa çıkması serbest
Evet, nereye kadar bu ülke böyle gidebilir?
Yeni bir dünya düzeninde yeri neresi olabilir?
Vesselam
Ozan Ozanca
21.04.2020-Bandırma


https://www.gercekbandirma.com/bandirma-bayirindan-vicdana

"ATATÜRK İNGİLİZLERLE ANLAŞIP OSMANLIYI YIKTI, CUMHURİYETİ İLAN ETTİ" DİYENLERE

“ATATÜRK İNGİLİZLERLE ANLAŞIP OSMANLIYI YIKTI, CUMHURİYETİ İLAN ETTİ” iddiasının doğruluğunu anlamak için İngilizlerin milli mücadele Atatürk’le olan ilişkilerini incelemek gerekir.

O vakit BİZ SUSALIM, BELGELER KONUŞSUN.





1- Bakalım İngilizler cumhuriyeti ilan etmesi için Atatürk'e nasıl destek (!) olmuşlar? Mesela İngilizlerin Bandırma vapurunu batırma girişimini hepimiz biliriz. Mustafa Sagir'i isimli casusu Atatürk'ü öldürmek üzere gönderdiklerini de. Peki ya bilmediklerimiz?
2- Daha önce hiç duymadığınız bilgilere hazır olun. Başlıyoruz. Kronolojik sıraya göre göreceğiz.

İngilizler İstanbul'a dönmeyen Atatürk'ü Erzurum'da bulunduğu sırada öldürmek için Sofi Ziya ve Ahmet Nuri ile birlikte yirmi kişiyi görevlendirildiler.

İşte belgesi:



3-İngilizler Mayıs 1920’de Atatürk'ü öldürmek için hain bir plan yaparlar. Erzincan'dan İstanbul'a gelen tetikçi İngiliz general, Damat Ferit, Kürt Tealici Necmeddin ve Said Molla ile görüşür ve pazarlık başlar. Atatürk'e atılacak her bir kurşunun fiyatı belirlenir

İşte belgesi:



Bu arada İngiliz casus Mustafa sagir, Hindistan müslümanlarının temsilcisi kılığında Ankara'ya gelir ve büyük ilgi toplar. Amacının Atatürk'ü de Afgan kralı gibi öldürmek olduğu Türk istihbaratınca ortaya çıkan Sagir, mahkemede suçunu itiraf eder, idam edilir.
Ne pahasına olursa olsun Milli mücadeleyi bitirmek isteyen İngilizler, Atatürk'ü öldürmek için 1921'de maaşlı bir suikast timi kurup Anadolu'ya gönderirler. Tetikçilere 150, İstanbul'daki ailelerine 10.000 lira verilir. Kürt Zeki diye birisi de ayrıca gönderilir.
 İşte belgesi:


Atatürk’ten kurtulmak için işi sıkı tutan İngilizler Mevlüt Efendi adlı birisiyle, daha önce Anadolu'ya gönderdikleri maaşlı suikast timine para ve talimat gönderirler.

İşte belgesi:


Bu sefer Atatürk ve arkadaşlarına suikast hazırlığında olan yalnız İngilizler değil, tüm itilaf hükümetleri.

İşte belgesi:


İngilizler bizzat ünlü işgal subayı BENNETT'ı Atatürk'ü öldürmekle görevlendiriyorlar. Buraya dikkat. Bennett kim? Hani şu ATATÜRK'E VİZE VEREN, "Atatürk İngilizlere yakındı, onu Samsun'a ben gönderdim" diyen İngiliz.

İşte belgesi.

Derin tarihçilere gösterin bu belgeyi:

Atatürk'ü öldürmek üzere Anadolu'ya geçeceği belirlenen İngiliz subayı Bennett'ın eşkali ilgili yerlere bildirilip dikkatli olunması isteniyor.

İşte belgesi:


İngilizlerden Atatürk'e yeni bir suikast girişimi daha geliyor. İstanbul'daki maaşlı İngiliz ajanı işbirlikçi polis müdürü Tahsin, hoca kılığındaki suikastçıları Anadolu'ya gönderiyor.

İşte belgesi:

İngilizlerle işbirliği içinde olan Atatürk değil, Vahdettin’dir.

Kaynak: Ümit Doğan (Tarihçi)













14 Nisan 2020 Salı

Korona ve Gönüllü Kölelik

Korona ve Gönüllü Kölelik

Korona virüs tehditiyle çaresiz kalıp "Gönüllü köle" yapıldığımız  bu günlerde  insanlar kendi iç güzellikleriyle yüzleşmiştir diye düşünüyorum yada kendimi zorluyorum düşünmeye.
Kendimizi eve kapattığımız yalnızlığımızı, aslında çok önceleri belki farkına varmadan yaşıyorduk.Teknoloji diye dayatılan cep telefonlarımızla konuşmanın ötesinde, yine dayatılan sosyal medya kanalları Facebook, Twitter, İnstagram gibi çöpçatanlarımız sayesinde sanal dostluklar, sanal arkadaşlıklar yada ilişkiler  kuruyorduk.
Oysa ki hayat sanal değil aksine gerçekti ve bizler o gerçeklerden korkarak, kaçarak yaşıyorduk. Ne örnek olup geçmiş güzellikleri bugüne taşıyabildik nede yarınların daha güzel olması uğruna  arkadaşça iletişim kurabildik çocuklarımızla. Ne yaşlanan  anamıza, babamıza vakit ayırıp anlamaya çalışıyorduk nede komşumuzla sohbet edebilmek için kapısını çalabildik.
Aklımızı ipoteğine koyduğumuz elimizdeki akıllı telefonlarla yeni bir dünya kurduk ve sadece onunla mutluyduk uzun zamandır. Herşeyimize yetiyordu, bizlere yemek yapmaktan, ütü yapmaya değin pek çok şeyi öğretiyordu. Moralimiz bozuk veya kendimizi yalnız mı hissediyoruz kolayı var hemen youtube denilen siteye girip güzel bir komedi yada aşk filmi izliyoruz. Birileriyle konuşmak mı istiyoruz, hemen twitter'da 140 karakterle düşüncelerimizi yazıp, hayatta hiç görmediğimiz, tokalaşmadığımız insanları sanal dünyamıza dahil edip 140 karakterli yanıtlarıyla sohbetimizi başlatarak sanal mutlu insan oluyorduk.
Oysa ki objektif olarak varolan, duyu organlarına sahip olan insanlardık ve  teknoloji bizleri esir almıştı farkında değildik. Kendi var olma sebebinden hızla uzaklaşarak, uzun zamandır anadolu'nun kadim kültürel geleneği olan arkadaşlık, yarenlik, dostluk ve yardımlaşmayı unutur oldu.
Komşumuz açken biz tok  yatamayız deyip, hemen evimizde ne var ise paylaşarak büyümüş..
Hasta olan komşumuza ilk çorbasını biz yapalım diye yarışırdık hatırladın mı?
Dayanışmacı toplum kültürü küresel sistemin ve onun bekçilerinin işine gelmezdi. Çünkü dayanışma kültürü toplumsal boyuta çıkarsa sistem için tehlikeli bir durum olacağından bize bireyselliği özgürlük olarak dayattı, bizlerde içimizde kuluçkada beklettiğimiz egolarımızı öne çıkardık ve egolarımızın esiri olduk.
Korona virüsü nedeniyle evimizden çıkamadığımız bu günlerde  kendimize soralım; Egolarımız bir işe yarıyor mu yada ileride işe yarayacak mı?..
Gözle göremediğimiz virüs, bana, aileme ve  çocuklarıma bulaşmasın diye çırpındığımız bu günlerde,
Ne paranın, ne varsıllığın, nede yoksulluğun işe yaramadığını, 
Ne yediklerimizin, içtiklerimizin, ne gezdiklerimizin, nede giydiklerimizin bir anlamı olmadığının,
Günümüzde bir mahalle, köy yada apartmanda virüs çıktığı zaman zengin-fakir ayırtetmeden, ihtiyar-çocuk yaş aralığına bakmadan, villa-gecekondumu demeden tümden karantinaya alınabileceğini öğrendik.
Gelin egolarımızı bir yana bırakıp İnsanlığın, dayanışmayla var olabileceği, toplumsal mutluluk olmadan bireysel mutlu olamayacağımız bilinciyle insanca duygularımızı öne çıkartalım...
Artık bu dünya denen gezegende yaşamak zorunda olduğumuzun farkında olmamız düşüncesiyle dünya ölçeğinde 'Barış' için çabalayalım...
Nazım Hikmet'le yazımızı sonlandıralım..
"Basit yaşayacaksın basit,
Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit,
Çay, simit ve peynirle...
Vesselam
Bandırma-03.04.2020
Ozanca

İKİ GÜN EVDEN ÇIKMASANIZ ÖLÜRMÜSÜNÜZ.

İKİ GÜN EVDEN ÇIKMASANIZ ÖLÜRMÜSÜNÜZ.



"Panik" ve "Devlet" tanımlamasına göre;
TOPLUMSAL  PANİK:
Toplumsal  panik, toplumdaki ortak değerler tehdit edildiğinde yada toplum tarafından tehdit algılandığında gösterilen toplumsal ve politik tepki durumudur ki kaygıya ve korkuya neden olmaktadır. Günümüz de her birimizin elinden düşürmediği akıllı telefonlar/ pc yada tabletlerle  sosyal meyda kanalıyla iletişimde olabiliyor, yaşadığımız ülke yada merak ettiğimiz başka bir ülkeye dair merak ettiklerimizi  anında öğrenebiliyoruz.Sosyal ağların yaygınlaşması sonucunda gündemler artık bir parmak dokunmamızla belirleniyor yada takip ederek tepkilerimizi verebilmemizle bireysel tepkilemizi, sosyal medya tarafında örgütlenirse toplumsal tepkiye dönüşebiliyor...

DEVLET:

Platon (MÖ 427-347): Ona göre insan ile devlet arasında büyük bir benzerlik vardır. Devlet büyük ölçekli canlı bir organizmadır. İnsanlarda bulunan bazı yetiler (beslenme, irade, akıl), toplumsal sınıflar (halk-işçi, asker, yönetici) olarak karşımıza çıkmaktadır. İşçi sınıfı insandaki beslenme güdüsüne, koruyucu sınıfı (askerler, savaşçılar) irade ve cesarete, yöneticiler sınıfı (filozoflar) da akla karşılık gelmektedir. Bu anlamda devlet, doğanın bir devamı olarak ortaya çıkmıştır ve insan görünümündedir. Platon’a göre, insanın tek başına kendine yetmemesi, başkalarına ihtiyaç duymasına sebep olmuştur. Bu nedenle insanlar yardımlaşmak için bir araya toplanmış ve böylece toplumu-devleti oluşturmuştur.


Aristoteles (MÖ 384-322): Ona göre devlet, doğanın bir devamıdır ve insanın doğasına bağlı olarak ortaya çıkan organik bir varlıktır.

Farabi (870-950): Ona göre bütün insanlar, ihtiyaçlarını giderebilmek için birbirleriyle yardımlaşmaya ve birlikte bulunmaya muhtaçtır. Farabi bu nedenle insana için “içtimai ve siyasi bir canlıdır” der. İnsanların toplu hâlde yaşamasının bir amacı da bireyler açısından yetkinliği gerçekleştirmektir. Yeterlilik ve yetkinlik, medeni bir hayat tarzıyla mümkün olduğundan, ailelerin, köylere; köylerin şehirlere ve şehirlerin de devlete yönelmesi doğal bir zorunluluktur...derler
Platon devleti tanımlarken  'Canlı Organizma'  der, gerekçe olarak da devletin her organının yaşayan birer organizma olarak yaşayabilmesini iki ana gövde üzerinde sürdürülebiceğini söyler, Yönetici iki güç ise Devleti besleyiciler ve Devleti Koruyuculardır.
Koruyucular, devlet yöneticilerini seçer, Yöneticilerde Kanunları ve doğrultusunda toplumu korumak zorundadır. Koruyucular kanuna uymayan, toplumu koruyamayan  (liyakatsızsa) yöneticilerin yönetimindeyse, Devlet çöker...
 Toplumlar, Kanunlar ve liyakate dayanan işbölümüne göre şekillenir..
Marksizme göre devlet, bir sınıfın diğer sınıfları egemenliği altında bulundurduğu bir örgütlenme biçimidir. Lenin ise daha geniş boyutta ele alarak,  Sınıflı toplumlarda varolan devlet organizmasının hakim sınıfın ezilen sınıf üzerindeki baskı mekanizması olduğunu ve toplumda sınıflar olduğu sürece bir devlet organizmasının varolacağını belirtmiştir. Sınıfsız toplumu kurma amacında olan sosyalist devlet yapısını ise İşçi sınıfının burjuvazi üzerindeki diktatörlüğü olarak tanımlamış ve burjuvazinin ve sınıfların tarihe karışması ile birlikte devlet organın da yokolacağını (söneceğini) anlatmıştır.  
https://mehmetozan-ozanca.blogspot.com/2018/09/marx-neden-iscilerin-vatan-yoktur.html
Şİmdi gelelim 10 Nisan 2020 tarihine;  insanlar Koronavirüs nedeniyle 65 yaş üstü ile 20 yaş altı insanlar zorunlu olarak, diğer yaş grubuna dahi olan insanlar ise virüsten korunmak için evde kendilerini tecrit ederken, saat 22:00'de açıklama yapan  İçişleri Bakanı, saat 24:00'den itibaren 48 saat "Sokağa Çıkma Yasağı" uygulanacağı haberi ile herkesin sokaklara hucum etmesi neticesinde bazı çok bilmiş insanalar "İki gün evden çıkmasanız ölürmüsünüz, pilav yap ye." diyerek tepkilerini gösterdi.
Oysaki, yukarıda özellikle açılımını yaptığım "Devlet" ve "Toplumsal Panik" te, devletin asli görevlerinden biriside Toplumu paniğe sürükleyecek organizmadan kaşınmasıdır.. 
Kısaca bir not düşeyim;  Ben, Devletin aldığı Sokağa çıkma yasağı kararını doğru bulup, aynı devletin aldığı kararı hiçe sayan yöntemi ve zamanı eleştiriliyorum..
Toplumsal panik denilen bir olgu vardır, toplumda güvensizlik oluşmuşsa panik halini alır. Oysa ki ; Devlet, Çarşamba günü bir açıklama yaparak, "Haftasonu sokağa çıkma yasağı gelecek önleminizi alın.." dese  insanlar panik olur muydu?..Kocaman hayır.
Aynı İktidar, ders aldığı için pazartesi günü açıkladı, Haftasonu sokağa çıkma yasağı olacağını ve halk panik olmadan rahat bir biçimde haftasonu sokağa çıkma yasağına hazırlanıyor..
Kişiler kendilerini güvende  hissetmediklerinde yada korktuğu bir durumla karşılaştıklarında panik halini alabilir ve toplumsal boyuta da taşıyabilir, dün insanların marketlere koşması hükümete duyduğu güvensizlik nedeniyle yaşadıkları paniktir, Kimse vatandaşa suç bulmasın!
Ya çocuğu için süt, pet yetersizliği nedeniyle sokağa çıkmıştır, Yani ana, babasının ilacı için telaşlanmıştır yada doğal olarak buzdolabında eksik gördüklerini tamamlama derdine düşmüştür. 
Hayatında hiç yokluk çekmeyenler  "yok" un ne anlama geleceğini, panik halindeki insanın korkusunu bilmeyenlerin, insanları eleştirmesi çok kolay olsa gerek.
Bunlar öngörübilir toplum davranışları, önemli olan yönetebilmek.
Günlük yaşam hakkı dayatılan insanlarımızın ancak maddi koşulları elverdiğince günlük tüketimde bulunabilmesi ve evlerinde stokta yiyecekleri olmadığını,Herkesi kendiniz gibi sanmayın, herkesin maddi durumu günlerce, haftalarca yetecek erzak almaya yetmeyebilir...
Ayrıca Sosyoloji, psikoloji bilmeden, Toplumsal panik nedir görmeden evinin konforunda pilav yesinler demek kolay.
Yanımızda güvenebileceğimiz devlet olmadığı gibi;
Koronaya yakalanmamak için kendi OHAL'nizi yaratın diyen Sağlık Bakanı,
Sokağa çıkmadan, para kazanmadan yaşamayız, açız diyen halka "Geber" yanıt verenler var..
Bırakın devleti, Küçük ölçekli bir firmada iş bulamayacak insanlar 18 senedir memleketi yönetiyor, işin garibi aynı nitelikteki insanlar memleketi yönetebileceklerini iddia ederek 18 senedir muhalefet yapıyor...
***
Beşiktaş Klübünün eski teknik adamı Slaven Bilic, Türkiye hakkında düşünceleri şöyle;
"Türkiye'de temel problem şu; bilgili olanların yetkisi yok, yetkisi olanlarında bilgisi yok."
Vesselam
13.04.2020-Bandırma
Ozan Ozanca