Bilgisayar ekranında Uğur Dündar’ın çileden çıkışını izliyorum. Dündar, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” ilkelliğiyle algılanan Ergenekon iddianamesindeki kendisiyle ilgili iddialara isyan ediyor. Hakiki bir sinir savaşına dönüşen Ergenekon sürecinin son noktasında, “İntihar ederim” diyor bilgisayarımın ekranında.
Belli ki yayında okuduğu, iddianameye alınan ifadede eşine ilişkin, Dündar’a ‘namus meselesi’ dedirtecek türden rezillikler çarşaf çarşaf yazılmış. Kısmen darbeciliğin yargılanması olduğu kadar kısmen de derin devletin el değiştirme süreci olduğu sanılan ‘Büyük Ergenekon Harbi’nin yeni bir cephesi açılıyor böylece. Gazeteciler Meydan Muharebesi!
Evde temizliğe yardım eden Gülendam, elinde bez mutfaktan koşturup geliyor. Yüzünde son derece endişeli bir ifade, “Aman ha!” diyor, “Bu ara yazdıklarına dikkat et! Alırlar bak ha!”
Bir anda asabım bozuluyor Gülendam’ın böyle demesine. “Niye öyle diyorsun Gülendam? Bende darbeci tipi mi var?”
Bu sefer Gülendam bozuluyor:
“Olur mu canım! Ama bunların kimi neden aldıkları belli değil ki! Bir kere adın geçti mi tamam!”
Mürekkep tükürmek
Gülendam haklı, Ergenekon davası nasıl bir süreç ise ‘giden gelmiyor’. Dünkü yazısında Can Dündar’ın dediği gibi, bu süreç kontrgerillanın yargılandığı değil, AKP’ye yönelik darbe girişimlerinin zımbalanmaya çalışıldığı bir süreç.
Biraz öyle, biraz böyle ama yazı yazan insan için son derece tehlikeli bir süreç. Herkesin birbirini çok kolay damgaladığı, köşelerde korkunun ve yargısız infazın, kanlı hesaplaşmaların kol gezdiği bir süreç.
Dün Hrant’ın cenazesinde beraber ağlayanların kılıçlarını çektiği, öteki gün beraber demokratikleşme bildirilerine beraber imza atanların entelektüel düzeyde birbirinin neredeyse kafasına sıktığı, zaten bir avuç dolusu mürekkep yalamış insanın birbirinin yüzüne mürekkep tükürdüğü acayip bir dönem bu. Bu sürecin en önemli sonuçlarından biri herkesin birbirini suçlayarak herkesin yalnızlaşması.
Birimize bir şey olsa bu dönemde, herhangi bir şey, sanki kimse kimsenin yanında durmayacak. Aramızdan biri mesela, bugünlerde vurulsa, bir suikasta kurban gitse, öyle bir öfke var ki insanlarda, birbirimizin mezarına tüküreceğiz sanki.
Ergenekon süreci hiçbir şey yapmadıysa bunu yaptı, birbirinin hiç değilse cenazesine gidebilecek yazar çizer insanları tekil öfke küplerine dönüştürdü. Herkesin bir diğerinin başına gelen felaketi hak ettiğini düşünmesine yarayacak çok ‘iyi nedenleri’ var artık.
Darbesiz darbe
Öyle acayip bir süreç ki bu güya darbeler yargılanıyor ama en az bahsedilen şey darbeler ve darbelerin Türkiye’ye hediye ettiği sonuçlar. Fethullah Gülen darbenin hediyesi değil sanki bu ülkeye mesela. AKP ve AKP’nin geldiği siyasi geleneğin semirmesi darbe hatırası değil sanki.
Zorunlu din dersleri, insanların kafasızlaştırılması, cezaevleri sorunu, işkence, sendikaların ortadan kaldırılması, örgütlenme yasakları, sosyal adaletsizlik, muhafazakârlaşma, siyasi yasaklar, Kürt meselesinin kangrenleşmesi, aşırı milliyetçilik, Türklerin Türkiye’yi yeni işgal etmiş görüntüsü veren devasa bayraklar...
Bu darbe hatıralarının hiçbirini konuşmadan yargılanıyor darbeler ve darbecilik. Böyle olduğu için de içeriksiz bir mahalle savaşı başlıyor yazıp çizen insanlar arasında.
Ürkütücü bir tablo bu. Çünkü dediğim gibi, birimizden birine bir şey olursa bugünlerde, öyle görünüyor ki ancak mezarına tükürmeye gidecek diğerleri.
27 Mart 2009 Cuma
Mezarıma gelir misin?
27 Mart Cuma 2009
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder