30 Kasım 2010 Salı

Wikileaks Türkiye belgelerinin tüm detayları

TARİH: 30 Aralık 2004

BELGE NO: 04ANKARA7211

GÖNDEREN MAKAM: ABD Ankara Büyükelçiliği

SINIFLANDIRMA: Secret

KONU: İktidardaki iki yılın ardından Erdoğan ve AK Parti: Kendilerine, Türkiye'ye ve Avrupa'ya hakim olmaya çalışıyor

Özet: Şu anda yaşayabilir bir alternatif olmaması ve siyaset sahnesine hakim olan hantallık nedeniyle Başbakan Erdoğan ve partisi Ak Parti iktidara güçlü bir şekilde hakim olmuş görünüyor. Yine de açık bir toplumun temel ilkelerini başarılı bir şekilde kucaklamak, AB uyumunu devam ettirmek ve ABD'nin temel çıkarlarıyla uyumlu dış politika uygulamak istiyorlarsa Erdoğan ve partisinin önünde devasa zorluklar bulunuyor.

Erdoğan, yarı profesyonel bir futbol oyuncusu çalımıyla ve yalaka danışman grubuyla 16-17 Aralık'ta AB'nin iktidar koridorlarında yürürken, Avrupa’da yılın lideri olmaya güçlü bir aday gibi görünüyordu. Önümüzdeki 10 yıl içinde hesaba katılması gereken bölgesel bir lider, Türkiye'nin AB ile katılım müzakerelerini sağlayan, Türkiye'nin 30 yıldır donmuş durumda olan Kıbrıs politikasını kıran, parlamentodan insan hakları alanında önemli reformların geçmesini sağlayan isim. Bir yandan oldukça güçlü bir hitabete sahipken, diğer yandan da halk arasında oldukça tutulan kurban rolünü oynayabiliyor.

Özetle, Erdoğan yenilemez görülüyor. Peki öyle mi? ABD ile ilişkilerde Türk tarafından gelmesi gereken liderliği ve ivmeyi vermek istiyor mu?

Erdoğan, Parlamento'nun üçte ikisine sahip. Siyaset sahnesinde güçlü bir hitabeti olan ve ülkenin çoğunluğunun yaşadığı orta bölgelerdeki sosyal sorunlara parmak basan Erdoğan'a ciddi bir alternatif bulunmuyor. Bu etkenler öngörülebilir bir zaman içerisinde de devam edecek gibi görünüyor.

Yine de Erdoğan ve AKP, üç alanda önemli siyasi zorluklarla karşı karşıya: dış politika (AB, Irak, Kıbrıs); kaliteli ve sürdürülebilir liderlik ve yönetim; ve dünyayla daha geniş bir şekilde entegre olmuş açık ve refah düzeyi yüksek bir toplumun oluşturulması konusundaki temel soruların çözülmesi (dinin yeri, kimlik ve tarih, hukukun üstünlüğü)

AB

Erdoğan siyasi olarak ayakta kalabilmesini AB'den müzakere tarihi almaya bağladı. Ancak AB'den tarih almanın yarattığı heyecanın 48 saat içinde sönmesiyle Erdoğan'ın siyaseten hayatta kalma mücadelesi ve önündeki görevlerin de zorluğu iyice ortaya çıktı.

Bizim için asıl önemli olan birçok kontağımızın bize Türkiye'de AB'nin kabul etmeyeceğine yönelik kuşkular nedeniyle AB'ye katılımla ilgili kendine güven eksikliği bulunduğunu söylemesi.

AKP içindeki hava da daha parlak değil. Dışişleri Bakanı Gül'ün danışmanlarından birisi İngiliz bir diplomata 17 Aralık'a giden süreçte AB'nin tutarsızlığının Türkiye'nin duygularını ne kadar incittiğini aktarmış. Gül, Zirve öncesi süreçte kamuoyu önünde Erdoğan'a göre daha sert bir tutum takındı. Akşam'ın Ankara büro şefi Nuray Başaran'a göre, Brüksel'de Erdoğan ile Gül arasında gözle görülür bir gerilim vardı. Başaran ayrıca, 17 Aralık'ta görüşmeler tıkanmaya doğru gittiği sırada Erdoğan'ın danışmanlarına Putin'in danışmanlarından telefon geldiğini ve Türkiye'nin masadan kalkmasını önerdiklerini söyledi. Başaran'a göre, bazı danışmanları da Erdoğan'a benzer tavsiyelerde bulundu.

AKP'nin parti içinde tutarlılığının ve şeffaflığının olmaması, AB üyeliğini isteme konusunda da muğlak ve karışık bir tavrın ortaya çıkmasına neden oluyor. Bazıları, bu süreci Türk ordusunu ve kuru Kemalizm'in "laiklik" artıklarını dışlamanın bir yolu olarak görüyor. Türk İslam sentezinin savunucuları arasında çok nadir olarak açıkça konuşulan ancak genel olarak inanılan bir olgudan bahsedildiğini de gördük. AKP'nin ana düşünce kuruluşunun toplantısındaki bir katılımcı, Türkiye'nin rolünün İslam’ı Avrupa'ya yaymak, "Endülüs'ü geri almak ve 1683 Viyana kuşatmasındaki yenilginin intikamını almak" olduğunu söyledi.

Bu düşünce tarzı, Dışişleri Bakanı Gül ve çalışma arkadaşı Başbakan'ın dış politika baş danışmanı Ahmet Davutoğlu'nun politikalarının arkasındaki mantıkla paralellik taşıyor. AKP'nin daha dindar olan kanadı ise AB'yi bir Hıristiyan Kulübü olarak görüyor. AKP'nin önde gelen isimlerinden Sadullah Ergin'in kısa bir süre önce bize itiraf ettiği gibi, "Eğer AB evet derse kısa bir ümit doğurur. Ancak AKP için esas zor süreç ondan sonra başlar. Eğer AB hayır derse o zaman işin başında zorluk olur ama uzun vadede her şey bizim için daha kolay olur.”

Diğer yandan hükümetin AB uyum sürecinde bakanlıklara İngilizce veya diğer AB dillerini bilen elemanlar aldığı bildiriliyor. Eğer hükümet, AKP'nin kamuya eleman alımında hakim olan "bizden birisi" yani Sünni cemaatlerden ve yakın çevreden gelenleri alırsa yeterlilik konusunda sorun çıkabilir. Eğer yeterlilik kıstasına göre eleman alımı yaparsa o zaman yeni işe girenler AKP'nin daha önce işe aldığı kişilere karşı tepki duyabilirler.

AKP liderliği ve yönetimi hakkındaki sorular

Erdoğan'ın ve AKP'nin adil ve uzun süreli reformlar gerçekleştirmesini veya ABD için önem taşıyan konularda zamanında ve olumlu karar alabilmesini olumsuz etkileyen bazı etkenler varlığını sürdürüyor.

Bunlardan ilki Erdoğan'ın karakteri. Anadolu'da yaptığımız temaslarda, Erdoğan'ın mutlak güç ve gücün maddi çıkarlarına duyduğu açlığın halk arasındaki popülaritesini etkilemeye başladığını gördük.

Parti içinde ise Erdoğan'ın güce duyduğu iştah, sert bir otoriter tarz ve diğerlerine karşı derin bir güvensizlik olarak kendini gösteriyor. Erdoğan ve eşi Emine'nin eski bir dini danışmanı, "Tayyip Bey Allah'a inanır ama güvenmez" dedi.

Kendisini dalkavuk (ama kibirli) danışmanlardan oluşan demir bir halkayla çeviren Erdoğan, kendisini izole ettiği için güvenilir bilgi alamıyor ve ABD'nin Tel Afer, Felluce ve diğer yerlerdeki operasyonlarının bağlamını ve hakikatlerini göremiyor. Erdoğan üzerinde İslamcı görüşün etkisini anlatmak için muhafazakar Savunma Bakanı Gönül, kısa bir süre önce bize Gül'ün yakın çalışma arkadaşı Davutoğlu'nu "aşırı tehlikeli" olarak tanımladı. Bakanlardan milletvekillerine ve partinin entellektüel isimlerine kadar AKP içindeki bütün kontaklarımız Erdoğan'ın diğer dış politika danışmanlarını (Cüneyd Zapsu, Egemen Bağış, Ömer Çelik, Mücahit Arslan ve özel kalem müdürü Hikmet Bulduk) yetersiz, bilgisiz ve yolsuzluğa karışmış olarak nitelendiriyor.

Erdoğan'ın pragmatik yaklaşımı kendisinin işine yarasa da vizyon eksikliği var. Kendisi ve Gül ile diğer üst düzey AKP yöneticileri de dahil olmak üzere AKP'deki danışmanları analitik derinlikten yoksun. Düşük kalitedeki istihbaratlara ve basındaki dezenformasyonlara güveniyor. Dar dünya görüşü ve Sünni kardeşlik ile cemaat geçmişinden gelen temkinli yaklaşımı nedeniyle halkla ilişkiler sorumluluklarını tam olarak yerine getiremiyor. Erdoğan (ve Gül de dahil olmak üzere etrafındakiler), hem içeride hem de dışarıda uyumlu ve uygulanabilir politikalar uygulamalarını engelleyen Sünni önyargılara ve duygusal tepkilere sahip.

2002 seçimlerinin kampanya döneminde AKP'ye en önemli mali desteği sağlayan İslami çevrelerde etkili işadamlarını kapsayan MÜSİAD'ın, Erdoğan'a yaklaşılamamasından rahatsızlık duyduğunu anlıyoruz.

Etkili İslami cemaat Fethullah Gülen içinden bize bilgi aktaran yayımcı Abdurrahman Çelik gibi söylediklerine bakarsak, AKP içinde (Adalet Bakanı Çiçek, Kültür Bakanı Mumcu ve yaklaşık 368 milletvekilinin 60-80'inin bağlı olduğu) temsilcisi bulunan cemaatin, Erdoğan ve AKP'ye yönelik ilk başta sürdürdüğü kararsız tutuma geri döndüğünü görüyoruz.

İkinci mesele AKP'nin koalisyon yapısı, Erdoğan'ın güvendiği bakan sayısının sınırlı olması ve başta Gül ve zaman zaman da Çiçek olmak üzere Erdoğan'ı zayıflatmak için bazı bakanların çaba göstermesi. AKP'de hiç kimse Erdoğan'ın halk arasındaki popülaritesine yaklaşamıyor. Ancak, Gül'ün AKP içinde ve hatta yabancı konuklara (örneğin İsrail Başbakan Yardımcısı Olmert) karşı Erdoğan'ın görüşlerini eleştirmeye hazır olması ve ABD'nin Irak politikasını ya da AB'nin Kıbrıs politikasını sert bir şekilde eleştirerek Erdoğan'ın manevra alanını daraltması, Erdoğan'ın sürekli olarak bir gözünün arkada kalmasına ve ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin iyi olmasına muhalif görüşler dile getirerek kendini ispatlamaya çalışmasına neden oluyor.

Üçüncü konu ise yolsuzluk. AKP, yolsuzluğu ortadan kaldırma sözü vererek iktidara geldi. AKP, yolsuzluğu ortadan kaldıracağını söyleyerek iktidara geldi. Ancak, AKP içinden giderek daha fazla sayıda kişi vize bakanların akrabaları arasında hem ulusal hem bölgesel hem de yerel düzeyde çıkar çatışmalarının ya da ciddi yolsuzlukların olduğunu söylüyor. İki kontağımızdan Erdoğan'ın İsviçre bankalarında sekiz hesabının olduğunu öğrendik. Erdoğan'ın zenginliğinin kaynağı için oğlunun düğününde takılan takılarını göstermesi ve bir Türk işadamının sadece fedakarlık amacıyla çocuklarının okul masraflarını karşıladığı yönündeki açıklamaları yavan kalıyor.

Bize verilen bilgilere göre yolsuzluğa bulaştıkları bilinen isimler arasında İçişleri Bakanı Abdullah Aksu, Dış Ticaret Bakanı Kürşad Tüzmen ve AKP İstanbul İl Başkanı Müezzinoğlu yer alıyor.

Dördüncü olarak da Erdoğan'ın ve AKP'nin bürokraside, partide ve partinin belediye başkanı adayları için belirlediği isimlerin düşük kaliteli olması. Savunma Bakanı Gönül, Gümrük Müsteşarı Nevzat Saygılıoğlu ve Orman eski Genel Müdürü Abdurrahman Sağkaya gibi üst düzey kariyerli görevliler, Ömer Çelik gibi yetersiz, önyargılı ve cahil isimlerin üst düzey görevlere getirilmesinden dolayı duydukları şaşkınlığı ve memnuniyetsizliği bize ilettiler.

İKİ BÜYÜK SORU

Türkiye'de yaşandığı biçimiyle İslam, zayıflamış, iki yüzlülükle delik deşik olmuş, diğer dinlerin Türkiye varlığına karşı bilgisiz ve hoşgörüsüz olmasının yanı sıra dini Batı karşıtı bir biçimde siyasileştirmek isteyenleri dışarıda bırakma yetisinden yoksun.

Bu sorun, Gül gibi siyasilerin İslam’ı siyasileştirmeye çalışma niyetleriyle birleşiyor. Türkiye, İslam’ın insancıl bir türünün buraya yerleşmesini sağlayana kadar, Türkiye'de İslam sorunlu bir savunma gücü, aşırı derecede iki yüzlü ve açık toplumun zorluklarıyla mücadele etmeye niyeti olmayan bir olgu olarak kalacak.

İkinci soru ise Türkiye'nin ve vatandaşlarının hem bu toprakların hem de bireylerin kendi tarihini aktarımıyla ilgili. Keskin tabulara, inkara, korkulara ve zorunlu büyük çarpıtmalara tabi olan tarih çalışmaları ve tarihle ilgili uygulamalar, eski bir Sovyet akademik şakasına benziyor: Üst düzey bir parti yetkilisi ideolojik konuşmasında tehditler savurduktan sonra, "Gelecek belirsiz. Değişen tek şey ise geçmiştir" der.

AKP içinden bazı isimler, sayıları yalnızca bir avuç olan dışarıdakilere tarihle ilgili tartışmalarda katılıyor ve bunlar ilham verici adımlar. Ancak ilerleyen süreçte eğitim sisteminin kapsamlı bir şekilde elden geçirilmesi, hukukun üstünlüğünün kabul edilmesi ve birey ile devlet arasındaki ilişkinin en temelden yeniden tanımlanması gerekiyor. Anadolulu büyük Alevi ozan Aşık Veysel'in dediği gibi bu, "uzun ince bir yol."

----ooo----

Wikileaks Türkiye belgelerinin tüm detayları

TARİH: 8 Haziran 2005

BELGE NO: 05ANKARA3199

GÖNDEREN MAKAM: ABD Ankara Büyükelçiliği

SINIFLANDIRMA: Secret

KONU: Kabine değişikliği: Erdoğan'ın odağında Dışişleri Bakanı Gül var


ÖZET:

Uzun zamandır hakkında kabinede değişiklik yapacağı söylentisi bulunan Erdoğan, ilk hamlesini aniden ve sınırlı biçimde yaptı. Ancak Erdoğan'ın gözü hala, parti içinde kendisine en büyük rakip olan Dışişleri bakanı Gül'ün etkisini yavaş yavaş azaltmak için ona yakın bakanların üzerinde olabilir. ÖZETİN SONU

Erdoğan ani bir hamle yaparak, 4 Haziran'daki mini Kabine değişikliğinde üç bakanın görevden alındığını açıkladı. Kabine değişikliği, Erdoğan'ın Mart 2003'te başbakanlık görevini, şimdi Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten Abdullah Gül'den aldığından beri yoğun tartışma konusuydu. Erdoğan, Gül taraftarlarının Kabine'deki ağırlığına (bu değişiklik gerçekleşene kadar Erdoğan'ın Kabine'de iç politika desteği için sırtını dayayabileceği dört isim bulunuyordu) ve kendisine verilen yoğun desteğe rağmen uzun süre değişiklik yapmaktan kaçındı. Şubat 2005'te Turizm Bakanı Erkan Mumcu istifa ettiğinde, Erdoğan, onun yerine geçmesi için yarım kalan Devlet Bakanı Beşir Atalay ve nihai olarak da Atilla Koç için Gül'ün tercihlerine boyun eğmeyi sürdürdü.

Erdoğan şimdi ise bu kararsızlığını geride bırakmış görünüyor. Enerji Bakanı Hilmi Güler'in 6 Haziran'da yakın kaynaklarımızdan birine söylediğine göre, Erdoğan'ın bu kararı, Gül ve çevresindekilerin kendi politikalarına ne kadar zarar verdiğini anladıktan sonra verdi.

Nihayetinde görevden alınanlar yaptıkları işlerin yetersizliği ile bilinen üç bakan oldu. Bunlardan ilki Tarım ve Köy İşleri Bakanı Sami Güçlü. Gül'ün destekçisi olan Güçlü, ABD ile ilgili konularda ilerleme sağlanması konusunda engel teşkil ediyor.  

İkincisi ise Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezer. İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu'ya yakınlığıyla bilinen ve Gül ile de sıkı bağları olduğu belirtilen Ergezer, 'gavurlar' sözüyle tepki çekmişti. Yolsuzluk iddialarıyla da suçlanan Ergezer, Erdoğan'ın sözünü verdiği 15 bin kilometre uzunluğunda bölünmüş yol sözünü de yerine getirememişti. Ergezer'in, Fethullah Gülen'in önemli takipçilerinden Galip Demirel'in kızı Güldal Akşit'le de yakınlığı bulunuyor.

Erdoğan, Tarım Bakanlığı'na Diyarbakır milletvekili olan, bölgenin önde gelen ailelerinden birine ve Naksibendi Cemaati'ne mensup Mehmet Mehdi Eker'i getirdi.

Ak Parti'den ***** ve Büyükelçilik'in uzun süreden beri bağlantı halinde olduğu partiyle derin ilişkileri olan iki isim, Eker'i, Erdoğan'a yakın, dürüst ancak pasif biri olarak tanımlıyor.

Yeni Bayındırlık Bakanı Trabzon Milletvekili Faruk Nafiz Özak oldu. Trabzonlu bir müteahhit ve aynı zamanda Trabzonspor yönetiminde yer alan bir isim, Özak'ı, Milli Görüş hareketinin Sufi çizgisinden geldiğini ve kendisinin sessiz, mesafeli ve Erdoğan'a sadık biri olarak tanımlıyor...

İstanbul ikinci bölgeden meclise giren Nimet Çubukçu, yeni Kadından Sorumlu Devlet Bakanı oldu. Serbest avukat olarak görev yapan Çubukçu, son olarak İslamcı MÜSİAD'ı savundu.

Konusuna odaklanan ve oldukça azimli olan Çubukçu, aylar önce bize devlet bakanlığı pozisyonunu istediği konusuda ipuçları vermişti. Genel Başkan Yardımcısı, Şaban Dişli'nin 7 Haziran'da bize aktardığına göre, Çubukçu'nun, Başbakanın eşi Emine Hanım'la yakın ilişki kurması, seçilmesinde bu göreve seçilmesinde önemli rol oynamış...

Sami Güçlü'yü görevden alan ve ardından bu atamaları yapan Erdoğan, Gül'ün parti içindeki etkisini azaltmak niyetinde olduğunu açık şekilde gösterdi. Aksit ve Ergezen'i görevden alan ve Diyarbakır'da güçlü olan Eker'i atayan Erdoğan, bu şekilde ilmiği Abdulkadir Aksu'nun boynuna geçirdi. Bu hamle Eker'i, o bölgede nüfuzu bulunan İç İşleri Bakanı Aksu'nun en büyük rakibi haline getirdi.

Aksu, en son Hanefi Avcı'yı görevden alarak Erdoğan'ın isteklerini yerine getirmişti. Fethullah Gülen'i destekleyenlerin başında gelen ve emniyette organize suçlar biriminin başında olan Avcı, Ak Parti'nin kalbine giden yolsuzluk soruşturmaları sonuca ulaştırmaya çalışıyordu. Ancak, Erdoğan uzun süredir Aksu'nun, parti içinde hayal kırıklığına uğramış milletvekillerini de alıp partiden ayrılacağı şüphesiyle rahatsızlık duyuyordu. Aksu'nun Kürt'leri kayırması, eroin ticaretiyle ilişkisi olduğu iddiaları, genç kızlara olan bilinen ilgisi ve oğlunun mafya ile bağlantıları Kabine içinde onu zayıf halka haline getiriyordu. Erdoğan, devlet kurumlarının bu zayıf noktaları her an kullanabileceğini biliyordu.

Başbakan'ın danışmanlarından **** gibi kaynaklar, Erdoğan'ın Kabine'deki değişikliği kademeli olarak devam ettireceğini belirtiyor. Aksu'nun yanı sıra Erdoğan'ın odağında, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Bakanı Murat Başesgioğlu, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Çoşkun, Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürsad Tüzmen de bulunuyor. Eski bir aşırı milliyetçi ve MHP'li olan Tüzmen, Irak'la gıda karşılığı, petrol işlerine karıştı ve birçok kaynak tarafından her türlü rüşvete açık bir insan olarak tanımlanıyor.

Erdoğan, zaman içinde Gül'ün yakın destekçilerinden Devlet Bakanı Besir Atalay ve Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'i de görevlerinden almayı düşünebilir. Çiçek, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı için talebi olduğunu saklamamış ve Erdoğan'a saygısızlığını gizlememişti.

23 Kasım 2010 Salı

‘O medya’ hayata dönemedi…

“Hayata Dönüş Operasyonu”nun 10. yılında yalanın ve manipülasyonun hikâyesi…

23 Kasım 2010 Salı, 15:54:32
‘O medya’ hayata dönemedi…
HABERTURK.COM / ÖZEL HABER
Dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in ağzından çıkan ve dönemin medyasının da tepe tepe kullandığı isim bile irkilticiydi: Hayata Dönüş Operasyonu.
F Tipi cezaevlerini protesto için başlatılan ölüm oruçlarına son vermek için Aralık 2000’de 20 ayrı cezaevinde eşzamanlı düzenlenen ve üç gün süren operasyonda 30 tutuklu ve hükümlü hayata gözlerini yumdu.
O cezaevlerinden biri olan Bayrampaşa’da 12 tutuklu ve hükümlünün ölümüyle ilgili davanın ilk duruşması bugün yapılıyor.
Ama o günlere dönüp bakıldığında, ‘yargılanması gereken’ başka bir kurum unutuluyor: Medya.
YALAN VE MANİPÜLASYON
“Hayata Dönüş”e uzanan süreçte medyanın rolü, aslında operasyonun yapıldığı 19-22 Aralık 2000 tarihinin çok öncesine uzanıyor.
O günleri çok iyi bilen vicdan sahibi gazetecilerin de söylediği gibi kamuoyunu bu operasyona hazırlamak, operasyonun ‘ne kadar elzem’ olduğunu zihinlere kazımak için medya yoğun çaba harcadı.
Ve bu çabayı harcarken de yalana, spekülasyona, manipülasyona başvurmaktan kaçınmadı.
“TEMSİLİ DİRENİŞ!”
Örnek mi?
Tarih 21 Aralık 2000. 20 cezaevinde sürdürülen operasyondan 18’inde operasyonlar sona erdirilmiş, ikisinde ise sürüyor: Ümraniye ve Çanakkale…
Hürriyet gazetesinde üç fotoğraflı bir “Ümraniye Cezaevi” haberi: “Ümraniye Cezaevi’nden dışarı yollanan ve güvenlik güçlerinin eline geçen bazı fotoğraflar, koğuşlardaki militanların kanlı eyleme uzun süredir hazırlandıklarını ortaya koydu. Ölüm orucunu durdurarak hayatlarını kurtarmaya çalışan jandarmaya silahla karşılık veren militanlar, saldırıya temsili kalaşnikoflarla tiyatro sahnesinde hazırlandı.”
Bir çatışmaya temsili kalaşnikoflarla tiyatro sahnesinde nasıl hazırlanılırsa?
Aynı Hürriyet, Eylül 1999’da gerçekleştirilen, 10 mahkûmun ölümüyle sonuçlanan Ulucanlar Cezaevi operasyonundan bir gün sonra manşetten bir haber vermiş; elleri sopalı çok sayıda mahkûmun göründüğü ve birinci sayfadan verilen büyük fotoğrafın “militanların jandarmayla çatışmaya girmesinden beş dakika önce çekildiği”ni iddia etmiş, ancak daha sonra fotoğrafın beş yıl önce, başka bir cezaevinde çekildiği ortaya çıkmış ve gazete de “hata”sını kabul etmişti.
“ORUÇLU DEĞİL, TURP GİBİ”
O günlerde Milliyet de aynı telden çalıyor, ramazanda olduğumuzu hatırlatarak “Sahte oruç / kanlı iftar” gibi tamamen spekülatif bir başlık atıyordu.
Milliyet, ölüm orucunun sahte olduğunu sadece bir fotoğraf altıyla açıklıyordu: “Ölüm orucu tuttuğu sanılan birçok mahkûmun, turp gibi olduğu görüldü.”
Aynı gazetelerde “hazırlık” aslında operasyondan günlerce önce başlamıştı. Mahkumların koğuşları ‘ele geçirdiği,’ kendi isteklerine göre duvarlar ördükleri, lüks bir hayat sürdükleri yolundaki haberler aslında operasyona dayanak teşkil etmek için oluşturulmuş “masabaşı” haberlerdi.
DEVLET GİRDİ
Ve bu gazeteler, operasyonun başladığı gün “DEVLET GİRDİ” başlığını atarak kendi ‘operasyonlarına’ noktayı koymuş oldu.
Zaten daha sonraki günlerde, belki bir vicdan azabından, belki de ‘olayda kendi sorumluluğumuzu unuttururuz’ hevesiyle operasyonla ilgili açılan davaların haberlerine de hemen hiç yer vermediler…
Bakalım o günlerin canlı tanığı gazeteciler neler söylüyor…

UMUR TALU (Gazete Habertürk yazarı)
“Medya zaten kullanılmaya teşneydi…”

O dönem medya üzerinde bu tür haberler yapılsın diye özel bir hükümet baskısı olduğunu düşünmüyorum. Medya zaten o dönemde hükümetle alışveriş içindeydi. 28 Şubat’la birlikte oluşan medya - iktidar ilişkisi sonucunda medya zaten devletin her yaptığını onaylıyordu. Tabii bu olayda katmerlisi oldu bunun. Hem devletin hem de hükümetin yaptığını onayladı medya. O cezaevlerinde ölen insanların önemli bir kısmı mahkum bile değildi, hükümlüydü. Medya hepsini terörist gibi sundu. Hoş, mahkum olsalar ne fark eder…
O dönemde en korkunç örnekler Hürriyet ve Milliyet’in başlıklarıydı. O dönem ben de Milliyet’teydim ve utandığım manşetlerin altında yazı yazıyordum. Tamam, hükümet, devlet ve jandarma manipüle ediyordu belki ama bu manipülasyona alet olmaya da teşneydi medya. Yazarlarından, bugünün eski genel yayın yönetmenlerine kadar adeta medya tamamen gönüllüydü bu konuda kullanılmaya. O insanların öldürülmesinin, F Tipi’nin tartışılmasının hiçbir önemi yoktu onlar için. İnsanların o tartışmadan ötürü katledilmesinde hiçbir beis görmediler. Çok kötü yazılar yazıldı günlerde. Üstelik, birbirlerini iktidar yalakalığıyla suçlayanların hepsi aynı şeyi yaptı. Daha kötüsünü söyleyeyim; bugün liberal demokrat veya cumhuriyetçi dediğimiz insanların ciddi bir kısmı ortak tavır aldı o insanların katledilmesi konusunda, bunu onayladılar. Herkes geçmişinde yanlış yapabilir ve manipülasyonlara kapılabilir; ama bu konuda özür de dilemediler. Sonuçta 10 yıl sonra 39 erin yargılandığı bir davaya dönüştü bu olay…

ALPER GÖRMÜŞ (Taraf gazetesi yazarı)
“Bu olay basınımızın en günahkâr sayfalarındandır”

Türkiye’de basın olmadan yapılamayacak operasyonlar vardır. Darbeler gibi mesela, daha çok basınla birlikte yapılan postmodern darbelerden bahsediyorum. İşte Hayata Dönüş operasyonu da o fasıldan bir operasyondu. Mesela 28 Şubat öncesinde Türkiye biraz normalleşmeye başladığında destek gerekiyordu. Akim kalmış darbelerin hepsinde medya desteği vardır. O hikaye de bütünüyle medyanın dolduruşu ve desteğiyle yapıldı. Çok önceden başlıyor zaten. Devletin oraya giremediği türünden kışkırtıcı yayınlar başlıyor. O sırada orada içerdeki yöneticilerin, cezaevinde tutuklu, hükümlü kalanları yöneten insanların sorumluluğu bahsini açmıyoruz. Ama o bahis de var. Bunu da vicdanen söylemek lâzım. Onun dışında aylar önce başlayan bir kışkırtma ve tabii ki bu operasyonu yapmak isteyenler de böyle bir şey talep etmiştir basından uygun mekanizmalar kullanarak. Kamuoyu desteği almadan yapılabilecek bir şey değildi çünkü bu. İlk günden itibaren bir dezenformasyon fırtınası halinde geçti her şey. O dönem medyakronikte gün gün izlemiştik bu meseleyi, inanılmaz kör gözüm parmağına dezenformasyon yapılmıştı. Hatırlıyorum, yüzü gözü yanmış bir tutuklu kız vardı, adı Birsen’di, televizyondan canlı izlemiştim ve “bizi içeri atılan bombalar yaktı” diyordu, yani doğrudan güvenlik güçlerini suçluyordu. Ama ertesi gün iki gazetede “bizi arkadaşlarımız yaktı” diye verdiler onun sözlerini. Operasyondan önceki kışkırtma bölümünde ise o cezaevlerinde koğuşların yapısının tamamen değiştirildiği, mahkumlar tarafından yeni duvarlar yapıldığı söyleniyordu. Bu o kadar komik ki bunun olması için içeri tonlarca kum ve çimento girmesi gerekiyor. İşte bu kadar ağır bir dezenformasyon günleriydi. Üstelik bunun üzerine bir de operasyon kastedilerek ‘Devlet Girdi’ manşeti attılar. Bence bizim basının en günahkâr sayfalarından biridir bu.
Yargı ve dava safhasında da böyle bir süreç yaşandı. Biliyorsunuz, bir dava var ve sonuçlandı. O süreci de izlemediler tabii. Gerek olayların yaşandığı günlerde gerek sonrasında gazetecilik denen şey neyse hiçbir şekilde işlemedi, uzak durdular. Belki de gerçekten utanmış olabilirler. Çünkü o günlerde yapılan şey inanılmazdı. Kalem ardına kadar açılmıştı ve her türlüm dezenformasyonu buyur ettiler.

ERTUĞRUL MAVİOĞLU (Radikal gazetesi yazarı)
“Haberler devletin emriyle yapıldı”
Medya o günlerde devlet ne diyorsa onu söyledi. Katliamın yanında durdu. Operasyondan önce de operasyona hazırladı kamuoyunu. Operasyondan günlerce önce F Tipi cezaevlerini olumlayan, bunların otel gibi çok lüks olduğunu söyleyen büyük fotoğraflı manşetler atıldı. F Tipi cezaevleri henüz boşken buralara basın gezisi bile düzenlendi. Diğer taraftan, cezaevlerinin artık terör kamplarına dönüştüğü, buralarda militan yetiştirildiği söylenerek operasyona hazırlık yapıldı. Bütün bu haberlerin Adalet Baklanlığı’nın, devletin emri ve isteğiyle yapıldığını herkes biliyor.
19 Aralık 2000’e geldiğimizde ise içerden gelen, devletin resmi ağızlarının verdiği bilgiler sanki tek gerçekmiş gibi gösterildi, doğruluğu hiçbir zaman sorgulanmadı. İnsanlar yakıldı, sanki kendi kendilerini yakmışlar gibi sunuldu. İğrenç bir vahşet vardı o günlerde ve her zaman olduğu gibi medya devletçi yaklaşımıyla buna alet oldu.

"Hayata dönmek için ölmek gerekiyormuş" 'SORUMLULAR DÖNEMİN TÜM YETKİLİLERİ’

‘Hayata Dönüş’ katliamıyla ilgili davada, askerler ilk kez hakim karşısına çıktı. Mağdurlar, asıl sorumluların yargılanması gerektiğine dikkat çekerken, baronun görevlendirildiği bir avukat, sanıkları savunmak istemediğini belirterek görevi bıraktı
Bayrampaşa Cezaevi'ndeki "Hayata Dönüş" katliamı sırasında görev sınırlarını aşarak 12 kişinin ölümüne sebep oldukları, 29 kişiyi öldürmeye teşebbüs ettikleri belirtilen dönemin 39 jandarma görevlisinin yargılanmasına başlandı.


"Hayata Dönüş" adı altında 19 Aralık 2000'de, Bayrampaşa Cezaevi'nde 12 kişinin ölümüyle ilgili 39 er hakkında "Görev sınırlarını aşarak aşırı güç ve silah kullanmak suretiyle ölümüne neden olmak''tan açılan davanın ilk duruşması devam ediyor. Duruşmanın öğleden önceki bölümünde operasyonda yaşamını yitirenlerin yakınları ve yaralananlar müdahillik talebiyle dilekçelerini mahkeme heyetine sundu. İzmir ve Mersin Barosu avukatları ve ÇHD İstanbul Şubesi, İHD İstanbul Şubesi ve TİHV gibi insan hakları ve meslek örgütleri de davaya müdahil olma talebiyle başvuru yaptı.

SANIK AVUKATI DAVADAN ÇEKİLMEK İÇİN DİLEKÇE VERDİ

Müdahil olma taleplerinin alınmasının ardından İstanbul Barosu tarafından sanıkları savunmak üzere atanan avukat Neşe Tükenmez söz aldı. Tükenmez, baro tarafından dava hakkında bilgilendirme yapılmadan atandığını ve dosyayı okuduktan sonra düşüncelerine aykırı olduğu için davadan çekilmeye karar verdiğini söyleyerek, mahkeme heyetine dilekçe verdi.

Daha sonra duruşmaya katılan 26 sanığın kimlik tespiti yapıldı. 19 Aralık 2000'de 12 kişinin öldürüldüğü Bayrampaşa Cezaevi'nde er olan sanıkların tamamına yakınının kimlik tespiti sırasında hakimin ''geliriniz ne?'' sorusuna "asgari ücretli" ya da "işsiz" demesi dikkat çekti. Duruşma taleplerin değerlendirilmesi ve müdahil avukatların savunmalarıyla devam ediyor.

MAĞDURLAR EYLEMDE

Adliye önünde ise operasyonun mağdurları ve destek için gelenlerin eylemleri sürüyor. Grup yorumun şarkılar söylediği eylemde sık sık, "Bedel ödedik bedel ödeteceğiz", "Katil devlet hesap verecek" sloganları atılıyor. Destek verenlerden biride 19 Aralık'ın sembolü olan ve yüzü yakılan Hacer Arıkan, yaşadığı kâbusu anlattı. Arıkan, "Hayata dönmek için önce ölmek gerekiyormuş. Bu operasyonun adından anlaşılıyor. Asıl sorumlular burada yargılanmalı emirleri yerine getirenler değil. Emir verenler yargılansın" diye konuştu.
'ASIL SORUMLULAR BURADA DEĞİL’

Bir başka dönemin tanığı yaralı kurtulanlardan Süleyman Acar ise, 6 kadının Bayrampaşa'da diri diri yakıldığını hatırlattı. Vahşetin sorumlarının yargılanmadığını dile getiren Acar, sözlerini şöyle sürdürdü:

"O gün bize söylendiği herhangi bir teslim olun ya da işte hadi sizi götürüyoruz. Hayata dönüş adını koydukları operasyon temelinde hadi hayata döndürüyoruz gibi bir şeyler söylenmesinin aksine hemen kurşunlarla, gaz bombalarıyla saldırıya geçtiler. Keza hava akımının ve canlıların olduğu yerde kullanılması yasak bombalar da atarak katliamı gerçekleştirdiler. Kadın arkadaşların koğuşunda ise yangın ve gaz bombalarıyla altı kadını diri diri yaktılar. Bunun yanı sıra operasyonu durdurma amaçlı 2 arkadaşımız kendilerini yaktılar. Bu esnada açılan ateş sonucu 3 arkadaşımızı orada kaybettik. Bütün bunların yanı sıra daha sonra açılan ateş içinde bir arkadaşımızı daha kaybettik. Onlarca insan da yaralandı. Bunun neticesinde yapılacak bir şey yok. Elimizde havlumuzdan başka bir şey yok. Öyle söylenildiği gibi silahlarımız yoktu. Orada kusturucu göz yaşartıcı her türlü bombayı denediler. Derken havalandırmaya çıkmak durumunda kaldık çünkü ölülerimizin sayısı artıyordu, yaralılarımızın sayısı artıyordu. Bu anlamda havalandırmaya çıktık. Ondan sonrasında da zaten koğuşların mazgallarından ateş eden, kar maskeli timler ki bunların Ankara'dan ve Elazığ'dan geldiği söyleniyor. Esas operasyon timleri onlar ama bugün burada davada, ben az önce içeriden çıktım. Davada 39 sanık var. Elbette bunlar 3. dereden suçlular ama buna zemin hazırlayan, hastanelere sevk eden askerlerin bir tanesinin Elazığ'dan geldiği söyleniyor. Bunlar yani 3. dereceden suçlular. 1. dereceleri henüz yok. Yani dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in ya da Hikmet Sami Türk'ün, dönemin İçişleri Bakanı burada olması gerekirdi."


'SORUMLULAR DÖNEMİN TÜM YETKİLİLERİ’

Duruşmayı izleyen BDP Hakkâri Milletvekili Hamit Geylani ile MYK üyesi Büşra Eraslan verilen arada basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. Devletin güvencesi altında olması gereken korumasız ve savunmasız insanlara karşı yapılan saldırı sonucu 2'si asker 32 kişinin kurşunlanarak ve yakılarak can verdiğini ifade eden Geylani, aradan geçen 10 yıl süre içerisinde ne siyaseten ne yargı açısından her hangi bir gelişme kaydedilmediğini söyledi. Fiziki konuma itibariyle ve 100 avukatın ayakta durarak savunma ve müdahale hakkı dair hiçbir hakkı ve kıymeti olmayan bir duruşma yapıldığını öne süren Geylani, "Böylesine tarihsel bir duruşma böyle olmaması gerekir. Türkiye'de işlenen tüm cinayetlerinin arka perdesinin ucu nereye ulaşması gerekiyorsa gereksin o katliamların sorumluluğunu taşıyan polis, bürokrat, asker kim olursa olsun arka planının çıkması ve bunun sonucunda bu ülkenin hak arama ve hakikatleri ortaya çıkartmanın ilkesi olması gerekir. Gelinen noktada bu hadisenin arka planının ortaya çıkmasının imkanı yoktur. Dönemin İç İşleri Bakanı Sadettin Tantan, Adalet Bakanı Hikmet Samitürk ve o dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun tüm bunlarda olayın oluş biçimi ve sorumluları hakkında hiç bir şey yapmadılar" diye konuştu. 2004 yılında AKP Hükümeti ve Cemil Çiçek bu cezaevi genel müdürüne devlet üstün hizmet madalyası vermesinin işlenen tüm cinayetlerin Ergenekon ve benzeri hadiselerin cesaret kaynağı olduğunu ifade eden Geylani, "Yaşanan tüm bu hadiseler bu olayın ört pas olmasına ortak olmuştur. Biz yargının siyasallaşmasından kurtulmasını umuyoruz. Dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'dır, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'tür, en önemlisi, dönemin şimdi Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyesi olan Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun'dur. Dönemin devlet bakanı Cemil Çiçek, Ertosun'a Devlet Üstün Hizmet Madalyası vermiştir" dedi.

‘FATURAYI FUKARAYA ÇIKARMA OPERASYONU YAPILIYOR’

Davaya destek için katılan ve arada adliyeden ayrılan Yönetmen Sırrı Süreyya Önder ise duruşmada yargılanan dönemin erlerinin verdiği cevaplara dikkat çekti. Cevap veren sanıkların hepsinin asgari ücretli yada işsiz olduğunu belirten Önder, "Hakim meslek ve gelirlerini sorduğunda tamamına yakını asgari ücretli yada işsiz. Devletin kendi eliyle bir yıl öncesinde organize ettiği katliamın faturası şimdi fukaralara çıkarılmaya çalışılıyor. Devlet cinayetlerini fukaralara fatura etme operasyonu yapıyor şimdi de" dedi.

SANIK ER ÜMRANİYE CEZAEVİNDEYMİŞ
Duruşmaya verilen arada basın mensuplarının sorularını cevaplayan bir tutuksuz sanık ise "Nasıl sanık olduğumuzdan haberimizi yok. Biz Ümraniye Cezaevi'nde tahliye görevindeydik" diye konuştu. Bayrampaşa Cezaevi'ndeki operasyonla ilgili yargılanmasına anlama veremediğini belirten sanık, "Bilmiyorum burada bir yanlışlık var. Bunu mahkemede söyleyeceğim" diye konuştu.

(anf)

Hayata dönüş 10 yıl sonra yargı önünde

F Tipi cezaevlerini protesto için başlatılan ölüm oruçlarına son vermek için Aralık 2000'de yapılan 12 mahkumun ölümüyle sonuçlanan 'Hayata Dönüş Operasyonu'nda görevli askerler 10 yıl sonra hakim karşısına çıkıyor.
Bugün Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlanacak davada 39 şüpheli jandarma görevlisi 'Görev sınırını aşarak gayri muayyen şekilde birden çok adamı öldürmek' suçundan 12'şer kez müebbet, 29 tutukluyu öldürmeye teşebbüsten 29 kez 9 yıldan 15 yıla kadar hapsi cezası istemiyle yargılanacak.

Davada 42 mağdur ve 55 müşteki yer alıyor. 2002'de Eyüp Cumhuriyet Savcısı tarafından açılan soruşturmada, İstanbul İl Jandarma, Ankara Jandarma Özel Asayiş, Halkalı Jandarma Komando Tabur ve Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığı'ndan katılan birlikler ve isim listelerini bildirmeleri istenmişti.
Davada yargılanacak 39 şüpheli şunlar: Cemil Korkmaz, Maryam Mavi, Mete Koçtürk, Hasan Köse, Musa Tarhan, Yakup Yağcı, Eren Odabaşı, Nevzat Kara, Barış Suluyer, Mustafa Ece, Asim Bulut, Halil Akgün, Hilmi Çolak, Lütfi Kozan, Osman Aydemir, Önder Seymenoğlu, Murat Yılmaz, Mehmet Çöllü, Tuncay Bilgili, Hayrettin Çiftçi, İbrahim Başar, Mehmet Kaya, Ramazan Şener, Abdullah Pala, Mustafa Korkmaz, Mustafa Usta, Tuncay Köken, Orhan Durgut, Durmuş Özkara, Sultan Dal, Oktay Sinoplu, Erkan Çelik, Vedat Ceylan, İbrahim Üstün, Serhan Karaçuha, Bilal Akşit, Türker Geçdoğan, Yusuf Akstepe, Serkan Aslan Yüksel.

BANKALARDAN PARALARINIZI ÇEKİN SİSTEMİ ÇÖKERTİN

23 Kasım 2010 Salı
Sahaların efsanesi sisteme karşı isyan bayrağı açtı.


‘Paralarınızı çekin, bankaları çökertin!’
Sahaların efsanesi Eric Cantona, eylemcilere bankalardaki paralarını çekip, sistemi çökertmeyi önerdi.

Efsanevi Fransız futbolcu Eric Cantona’nın emeklilik reformuna karşı sokaklara dökülen hemşerilerine kışkırtıcı bir mesajı var: Toplu halde paralarınızı çekin, bankaları çökertin!

44 yaşındaki eski futbolcu Nantes’da yayımlanan yerel gazete Presse Océan’a verdiği ve YouTube’a da yüklenen mülakatta, protesto gösterileri yapanların bunun yerine bankalardaki paralarını çekerek sosyal ve ekonomik bir devrim yapabilecekleri önerisini ortaya attı.

Gazete Cantona’ya, yoksullar için ev kampanyaları yapan Abbé Pierre Vakfı’ndaki çalışmalarını soruyor, sohbet Fransa’daki eylemlere bağlanıyor.

Cantona, ‘devrim yolunda’ yapılması gerekeni şöyle anlatıyor: “Bunca yoksulluk varken mutlu olabileceğimizi sanmıyorum. Ama yapacak birşeyler var. Bugünlerde sokaklarda olmak ne anlama geliyor? Protesto etmek mi? Kendinizi kandırmayın. Bu işe yaramaz. Devrimi başlatmak için ellerimize silah almıyoruz, bugünlerde devrim yapmak gerçekten kolay. Sistem bankaların gücü üzerine kurulu, bankaların çökertilmesi gerekir.”

Ünlü futbolcu gösteri yapan üç milyon insanın paralarını bankalardan çekmeleri halinde, sistemin çökeceğini söylüyor: “Üç milyon, 10 milyon insan... Ve bankalar çöker, gerçek bir tehdit de yok. Bu gerçek devrim. Zor değil, sokaklara çıkmak ve otomobilinizle kilometrelerce yol gitmek yerine yakınınızdaki bankaya gidin, paranızı çekin. Çok sayıda insan bunu yaparsa sistem çöker. Silahsız, kansız...” Mülakatın yer aldığı video YouTube’da popüler kayıtlardan biri oldu bile.

Düğme Amerikan'nın elinde

Sözcü gazetesi bugünki manşetinde Füze kalkanını bir karikatürle verdi

HAFTA sonu Portekiz'in başkenti Lizbon'da düzenlenen NATO Zirvesi'nde füze kalkara projesi kabul edildi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün altına imza attığı belgeyle ilgili daha önce yapılan açıklamalara göre; füze kalkanı Türkiye'nin doğusuna kurulacak ve komuta da ABD'de olacaktı. Ancak Erdoğan'ın dün füze kalkamyla ilgili yapüğı açıklamalar kafa karıştırdı. Erdoğan, "Füze kalkanı Türkiye'de kurulacak şeklinde bir karar alınmadı, komuta şu ülkededir diye belirlenmiş bir karar da yok" dedi. Daha önce "Buton kimde olacak? Ona bakmak lazım" diyen Erdoğan, "Biz komutanın tamamıyla NATO'da olmasını savunduk" diye konuştu.

İŞTE GÖZCÜ'DE YAYINLANILAN KARİKATÜR

Ankara NATO üyeliğini ucuzlattı


TÜRKİYE' nin de alüna imza attığı füze kalkanı projesinin yankıları sürüyor. ABD'li Washington Times gazetesi, konuyla ilgili iktidara ağır eleştirilerde bulundu. Gazete, Lizbon Zirvesi'ni eleştirdiği haberde "Ankara, hareketleriyle NATO üyeliğini ucuzla-üyor, tamamen değersiz kılmasa da" diye yazdı. Haberde, sorunların ciddiyetle ele alınmadığı savunuldu
Füze kalkanına İran'dan sert tepkiTÜRKİYE, füze kalkamyla ilgili "Strateji Konsepti" adlı belgede İran'ın adı geçmesin istiyordu. NATO'da imzalanan belgede, "İran" adı geçirilmedi. Ancak hedefin İran olduğu Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy tarafından itiraz edildi. Hedefteki İran'dan, füze kalkamyla ilgili ilk açıklama geldi. İran Savunma Bakam General Ahmed Vahidi, NATO'nun İslam'm ve İran İslam devriminin vavılmasını önlemek

SÖZCÜ GAZETESİ

Beni yakan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum

23 Kasım 2010 Salı
"Sağlık sorunlarım nedeniyle Adli Tıp Kurumu'nun vermiş olduğu cezaevinde kalamaz raporu ile yargılandığım davadan tahliye edildim. Ben beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum

Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya 26 tutuksuz sanık katıldı. Duruşmada bazı müştekiler ile taraf avukatları da hazır bulundu. Sanıkların kimlik tespitlerinin tamamlandığı duruşmaya müştekilerin kimliklerinin tespitiyle devam edildi.
TALEP ARASI VERİLDİ
Bayrampaşa Cezaevindeki ''Hayata Dönüş Operasyonu'' sırasında görev sınırlarını aşarak 12 kişinin ölümüne sebep oldukları, 29 kişiyi öldürmeye teşebbüs ettikleri öne sürülen dönemin 39 jandarma görevlisinin yargılandığı duruşmaya, 7 sivil toplum kuruluşu ile bazı müştekilerin davaya müdahil olma taleplerinin değerlendirilmesi amacıyla ara verildi.
33 MÜŞTEKİNİN DAVAYA MÜDAHİL OLMA TALEPLERİ KABUL EDİLDİ
Bayrampaşa Cezaevindeki ''Hayata Dönüş Operasyonu'' sırasında görev sınırlarını aşarak 12 kişinin ölümüne sebep oldukları, 29 kişiyi öldürmeye teşebbüs ettikleri öne sürülen dönemin 39 jandarma görevlisinin yargılandığı davada, ölenlerin yakınları ile 33 müştekinin davaya müdahil olma talepleri kabul edildi. Mahkeme heyeti, BDP ile 6 sivil toplum kuruluşunun aynı yöndeki istemlerini reddetti.
Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya 27 tutuksuz sanık ve taraf avukatları katıldı. Duruşmada mahkeme başkanının iddianameyi okumasıyla devam etti. Avukat Gülizar Tuncel, müvekkili Hacer Arıkan'ın sağlık durumunun iyi olmadığını bu nedenle ilk olarak Hacer Arıkan'ın ifadesinin alınmasını talep etti. Mahkeme heyetinin bu talebi kabul etmesinin ardından Hacer Arıkan'ın ifadesi alındı.
Duruşmada şikayetçi sıfatıyla ifade veren Hacer Arıkan, operasyon olduğu dönemde Bayrampaşa Cezaevi C1 koğuşunda tutuklu olduğunu belirterek, "Bizim bulunduğumuz koğuşta herhangi bir isyan yoktu. Benimle birlikte yine tutuklu olan ağabeyim Erol Arıkan ile görüştükten sonra kendi koğuşuma gittim. Koğuşumda uyudum ve gece operasyon sesiyle uyandım. Kıyafetlerimi giyerken silah sesleri duydum. Bayan gardiyanlar ise uyandığımızda yerlerinde yoktu, Ramazan ayı dolayısıyla sahur olduğu için de yerlerinde bulunmamış olabilirler. Silah sesleri olduğunda askerler bizim koğuşun önüne barikat kurmuştu koğuştan çıkmak mümkün değildi." dedi.
"SAVUNMASIZDIK"
Bir süre sonra tavanda delikler açıldı diyen Arıkan, "Tahminime göre bu deliklerin yerleri 2 ay önceden delinmişti. Çünkü bir gün üst ranzamda kitap okurken başıma taş düştü. Nedeni sorduğumda tamir yapıldığı söylendi ancak operasyon sırasında o deliklerden bizi yakan maddeler ve bombalar atıldı. Askerlerin kafasında gaz maskesi vardı bu nedenle askerlerin yüzlerini görmedim. Biz kendi sağlığımızı ve can güvenliğimizi korumak için bize atılan bombaları havalandırmaya ve camdan dışarı attık. Savunmasızdık. Atılan şeylerden yataklar tutuştu kendi imkanlarımızla söndürdük." diye konuştu.
"ARKADAŞLARIM 'YANIYORUZ' DİYE BAĞIRIYORDU"
Yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide gidip geldiklerini söyleyen Arıkan, "Operasyon sırasında nefes alamaz duruma geldik. Koğuşta 27 bayan arkadaştık. Ben koğuşun en arkasındaydım. Önceden açılan deliklerden bir hortum sarkıtıldı ve içeri bir madde salındı. O sırada bir alev topu atıldı. Yataklar yanmaya başladı. Arkadaşlarım 'Yanıyoruz' diye bağırıyordu. Kaçışırken yumuşak bir şeye bastım. Daha sonradan öğrendim ki üzerine bastığım ölen arkadaşımız Gülsen Tuzcu'ymuş." seklinde konuştu.
"ÖLÜMÜ BEKLERKEN ARKADAŞIM KURTARDI"
Atılan maddelerden dolayı koğuş arkadaşları Gülseren ve Şennur'un derilerinin döküldüğünü anlatan Arıkan, "Onları söndürmek için bir şey ararken kalçama bir madde geldi ve yere düştüm ve bir daha da kalkamadım. Ben ölümü beklerken bir arkadaşım tarafından kurtarıldım direkt olarak hastaneye götürülmedim. Askerlerin gazino diye adlandırıldığı yere sürüklendim. Önce isim tespiti yapıldıktan sonra durum ağır olduğu için önce cezaevi hastanesine sonra Haseki Hastanesi'ne oradan da Cerrahpaşa'ya götürüldüm. 3 ay Cerrahpaşa'da kaldım. Ayağa kalkamıyordum ama ayağım yatağa zincirle bağlıydı. Aynı zamanda mahkememde devam ediyordu. Mahkemeye çıkıp tahliye talebinde bulunmak için tedavimi yarıda kestim ve cezaevi hastanesine, oradan da Bakırköy Kadın ve tutukevine döndüm." dedi.
"BENİ YAKAN MADDENİN NE OLDUĞUNU BİLMEK İSTİYORUM"
Arıkan sözlerini şöyle sürdürdü: "Sağlık sorunlarım nedeniyle Adli Tıp Kurumu'nun vermiş olduğu cezaevinde kalamaz raporu ile yargılandığım davadan tahliye edildim. Ben beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum. Bize atılan madde tepeden atıldı. Benim ve arkadaşlarımın kıyafetleri yanmadı. Sadece vücudumuz yandı. Vücudumuz damla damla döküldü. Bir yıl içinde 8 ameliyat geçirdim ondan öncekileri sayısını bilmiyorum. Bacaklarımdan alınan derilerle kafam ve vücudumdaki yanıklar düzeltildi. Bir yıl önceye kadar burnum yoktu. Omzumdan alınan parçalarla bana burun yapıldı. Bu operasyona kim katıldıysa herkesten şikâyetçiyim"
İDDİANAME
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianamede, sanıkların 19 Aralık 2000'de Bayrampaşa Cezaevinde düzenlenen operasyonda görevli jandarma birliklerinde görev aldığı belirtiliyor.
Sanıkların görev sınırlarını aşarak aşırı güç ve silah kullanıp faili belli olmayacak şekilde 12 kişinin ölümüne sebep oldukları 29 kişiyi de öldürmeye teşebbüs ettikleri ileri sürülen iddianamede, özellikle görev sınırları ve silah kullanma yetkilerinin aşılıp aşılmadığına, orantılı veya aşırı güç kullanılıp kullanılmadığına ilişkin delillerin değerlendirilmesinin mahkemeye ait olduğu ifade ediliyor.

İddianamede, ''Kanun hükmünü yerine getiren kişiye ceza verilmez'' hükmünü içeren TCK'nın 24. maddesi ile ''Meşru savunma ve zorunluluk halinde işlenen fiillerden dolayı ceza verilmez'' hükmünü düzenleyen TCK'nın 25. maddesinin 2. fıkrası da göz önüne alınarak, suç tarihinde jandarma görevlisi olan sanıkların ölen 12 kişi için ayrı ayrı 20 ile 25'er yıl arasında hapis cezası öngören ''görevin ifası sırasında kasten adam öldürme'' ile 29 mağdur için ayrı ayrı 9 ile 15'er yıl arasında hapis cezası içeren ''görevin ifası sırasında kasten adam öldürmeye teşebbüs'' suçlarından cezalandırılması isteniyor.
http://www.muhalifgazete.com/1842-Beni-yakan-seyin-ne-oldugunu-bilmek-istiyorum-.htm

19 Kasım 2010 Cuma

Faşizm çok ayıp bir şeydir



Sayın Özkök, benim Ahmet Kaya’ya yaptıklarınızı ‘kalleşlik’ olarak nitelememe hislenmişsiniz. İsmimi anıp anmama kararsızlığınız sürerken birdenbire ‘Süreyya Kardeş’iniz oluvermişim. Bana, medyada daha büyük bir iktidarım olsa ne tür manşetler atacağımı sormuşsunuz. Sorunuzun cevabı yazımın
başlığındadır.
Curzio Malaparte
Sayın Özkök, size, aslen İtalyan olan bir gazeteciden bahsetmek istiyorum. Gazetecinin adı Curzio Malaparte.
Gençliğinde faşist partiye üye olmuş fakat insanlığı ağır basınca yazıları sansürlenmiş, ev hapsine alınmış, sürgün edilmiştir. 1941’de Rus cephesinin açılmasıyla birlikte, inşallah oralarda ölür umuduyla, teğmen rütbesi ve savaş muhabirliği göreviyle bölgeye gönderilmiştir. Ancak yazılarının yarattığı rahatsızlık, Hitler’in kulağına kadar gitmiş ve Ukrayna’da tutuklanmıştır. Malaparte, yazdıklarını gizlice İtalya’ya sokarak savaşın korkunçluğu üzerine tarih boyunca yazılmış en iyi eserleri bizlere miras bırakmıştır.
Ülkemizde Kuzey Yayınları’ndan çıkan ‘Kaputt’ adlı anlatısının bir bölümünü kısaltarak aşağıya alıyorum.
“1941 yılı sonbaharında Ukrayna’da Poltawa yakınındaydım. Bölgede partizanlar kaynaşıyordu. Bir gün, bir Alman subayı topçu konvoyunun başında bir köye girdi. Köyde tek bir canlı yoktu, evler çoktan terk edilmiş gibi görünüyordu...
Atların nal sesleri hemen hemen uzaklaşmış, ovanın çamuru içinde boğulmuştu ki birden bir kurşun vızladı ‘Halt!’ diye bağırdı subay. Kafile yine durdu, kuyruktaki batarya yine köy üzerine ateşe başladı...
Cam gözler masumun
kalbini göremez
Subay yüksek sesle saymaya başladı: ‘Dört, beş, altı. Bir tek tüfeğin ateşi bu. Köyde sadece bir kişi var.’ O anda bir gölge, elleri havada koşarak kara duman bulutundan sıyrıldı, askerler partizanı yakaladılar, iterek subayın önüne getirdiler. Subay eğerinin üstünden eğilip partizana baktı: ‘Ein kind’ (Bir çocuk) dedi alçak sesle. En fazla on yaşında bir çocuktu bu. Zayıftı, acınacak haldeydi. Elbisesi paramparça, yüzü kapkaraydı. Saçları kavrulmuş, elleri yanmıştı. Ein kind!
Bir ara subay, çocuğun önünde durup, uzun uzun ve sessizce yüzüne baktı ve sıkıntı dolu bir sesle:
‘Dinle!’ dedi. ‘Sana kötülük etmek istemiyorum. Benim işim bacak kadar çocuklarla savaşmak
değil. Lieber gott! Savaşı ben icat etmedim ki?’
Bir süre sustu, sonra insana garip gelen bir yumuşaklıkla sordu:
‘Bak, benim bir gözüm camdır. Asıl gözümün hangisi olduğu kolay anlaşılmaz. Hemen, hiç düşünmeden hangi gözümün cam olduğunu söyleyebilirsen serbest bırakırım seni.’
Çocuk hiç tereddüt etmedi:
- Sol göz, dedi.
- Nasıl bildin?
- Çünkü ikisinden, soldaki daha insan gibi bakıyor.
10 yaşın cesareti
Sayın Özkök, Nazi subayının ettiği “Savaşı ben icat etmedim ki” lafı size bir yerlerden tanıdık geliyor mu? Peki çocuğun akıbetini merak ediyor musunuz? Sizce Nazi subayı, bu muhteşem cevap karşısında çocuğun yanağını okşayıp gözlerinden öpmüş olabilir mi?
Çocuğun hazin sonunu daha ilk satırda tahmin ettiğinizi düşünüyorum. 10 yaş masumluğunda ve çaresizliğinde birçok insana sadece cam gözlerinizle baktınız çünkü.
Sizinle kişisel bir hesabım olamaz. Sadece yaygın bir yanlışın en kristalize olmuş halisiniz ve sadece bundan dolayı yazımın konusu oldunuz. Sizde olmayıp bizde olan en önemli şey, 10 yaşındaki bir çocuğun cesaretidir. Bu cesaret bizleri öldürdü, siz cam gözlerinizle kibir saçmaya devam ediyorsunuz hâlâ.
Kardeşlik gereği
Size bir ‘kardeş’iniz olarak gerçekten kardeşçe bir şeyler söyleyerek bitirmek istiyorum.
Siz bir röportajınızda en büyük korkunuzu, tekrar Dışkapı-Çinçin dolmuşlarına binmek zorunda kalmak olarak tarif etmişsiniz. İktidar ve güç tapınıcılığının böyle marazi yan tesirleri vardır. Ruh hallerimizdeki temel fark da budur. Biz ekmeksiz kaldığımızda, sofrasına bizim için fazladan bir tabak koyabilecek yüzlerce yoksul hane buluruz. Siz ekmeksiz kaldığınızda, eline ekmek verdiğiniz insanlar da dahil olmak üzere, ikram edilecek bir bardak çay bulamazsınız.
Kibri ve korkularınızı bir kenara koyup içtenlikle özür dilemeyi düşünün derim. Ben bu yazıyı, sanki siz değil de kızınız “Babama nasıl kalleş dersiniz” diye sormuş
kabul ederek yazdım. Siz mesela Ahmet’in kızı Melis’in gözlerinin içine bakarak yazdığınız şeyleri tekrar edebilir misiniz?

Yeni CHP

Rıza Türmen  
rturmen@milliyet.com.tr

19 Kasım 2010
Sn. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ile CHP bir dönüm noktasına geldi. Parti ya kendisini yeniden tanımlayacak, yeni bir kimlikle seçmenin karşısına çıkacak ya da eski CHP üstüne bir cila vurularak siyaset pazarına sürülecek.
Cumhuriyet’in kurucusu olan bir partinin köklü bir değişimle yeni bir kimlik kazanması elbette sancılı bir süreç. Bir yandan Cumhuriyet’in temel değerlerini korumak, öte yandan bu değerlere Türkiye’nin ve dünyanın değişen koşullarıyla uyumlu yeni bir anlam kazandırmak kolay bir iş değil. Ancak,  CHP yeni lideri ve birikimiyle bunu başarabilecek potansiyele sahip.
CHP’nin bulunduğu nokta ile Türk toplumunun yol kavşağı kesişiyor. Türkiye, önümüzdeki on yıl içinde otoriter bir siyasal rejimle yönetilen, toplumsal yaşama cemaatlerin egemen olduğu, vahşi bir neo liberalizme terk edilmiş, Sünni Müslüman bir Ortadoğu devleti olmakla, çağdaş, demokratik, laik, eşitlikçi, bireysel hak ve özgürlüklerin korunduğu, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu bir devlet olmak arasında bir yol ayırımında. CHP’nin yeni bir toplum modeli sunması ve halk kitlelerini bu modeli benimsemeye ikna etmesi, Türkiye’nin hangi yolda yürüyeceğini de kararlaştıracak.
CHP’nin bu aşamada, temel hedeflerini kalın çizgilerle belirleyen bir manifesto hazırlaması ve bunu halka anlatması gerekli. Bu manifestoda CHP, bazı temel sorulara yanıt aramalı. Örneğin, 21 yüzyılda bir sosyal demokrat parti olmak Türkiye’de ve dünyada ne anlam taşıyor?
Türkiye’de uygulanmakta olan kalkınma modelinde insan yok. İnsan yaşamının ve emeğinin değeri olmadığından bunlar taşeronların insafına bırakılmış. Türkiye’nin doğası da, nehirleri, dereleri, tarihsel zenginlikleri de taşeronlaştırılmış.
CHP insan odaklı bir kalkınma modeli geliştirebilecek mi? İnsanin metalaşmasını önleyebilecek mi? Yoksullukla, işsizlikle mücadeleyi hangi ilkeler üzerinden yürütecek? Sendikalaşma, toplu sözleşme, grev
Türkiye’de insanların korkmadan düşündüklerini söyleyebildiği, korkmadan telefonda konuşabildiği, basının varlığına son verileceğinden korkmadan yazabildiği, özgürlüklerin sınırının siyasal iktidar tarafından çizilmediği bir ortama gereksinim var. CHP, Türkiye’yi özgür bir ülke yapmanın güvencesi olabilecek mi?
CHP bireyi ve bireyin hak ve özgürlüklerini her şeyin önüne geçirip, cemaat, mahalle baskısından koruyabilecek mi? Bireyin sahip olduğu tüm potansiyelin kullanılmasına olanak veren koşulları yaratabilecek mi? Toplumun, bağımsız düşünen, kendi öyküsünü kendi yazabilen bireylerden oluşmasını sağlayacak bir eğitim sistemi getirebilecek mi?
Tüm farklılıkların kabul edildiği ve tanındığı bir vatandaşlık anlayışını yerleştirebilecek mi?
Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı önleyip kadınların toplum yaşamına eşit bireyler olarak katılmalarını sağlayabilecek mi?
Yeni CHP, güçsüzü güçlüye; azınlığı çoğunluğa karşı koruyan bir duruş benimseyebilecek mi?  Kürtlerin, Alevilerin taleplerini dinleyip sorunlarına onlarla birlikte çözüm arayacak mı?
AKP gerçekleştirmek istediği model toplumu böldü, büyük bir kutuplaşma yarattı. AKP kendi dünya görüşüne uygun yeni bir toplum yaratmayı amaçladığından, bu bölünme onu fazla rahatsız etmiyor. Yeter ki, kendi modeli topluma egemen olsun. Ne var ki, sadece kendisini destekleyenlerin iktidarı olarak Türkiye’nin sorunlarına çözüm bulması olanaksız.
Yeni CHP’nin toplum projesi, AKP’nin projesinden bu bakımdan da farklı olmak zorunda. Toplumun içinde bulunduğu kutuplaşmayı aşarak, farklı yaşam biçimlerinin, farklı dünya görüşlerinin birlikte yasayabileceği bir proje sunabilmeli. “Nereden geldiğimiz önemli değil. Birlikte nereye yürüdüğümüz önemli” diyebilmeli. Bu projede tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları birlikte yaşamak için bir ortak zemin bulabilmeli.
Bunların gerçekleşmesi için, CHP’nin bir kitle partisine dönüşmesi ve geçmişin değil, geleceğin Türkiye’sinin partisi olması gerekiyor.
önündeki engelleri kaldırabilecek mi? Pazar ekonomisine ‘evet’, ama pazar toplumuna ‘hayır’ diyebilecek mi? Herkesin olanaklarına göre değil, gereksinmelerine göre pay aldığı bir düzen kurabilecek mi?

15 Kasım 2010 Pazartesi

Marks dine karşı mı?

Sol ilahiyat yada gizemli dilin çekiciliği: Marks dine karşıdır! (I)
Türkiye’de kısmen yeni sayılabilecek, ancak Avrupa’da, en iyi düşünürleriyle sılaya taşınmış İran solunda ve Latin Amerika’da daha önceden yaşanmış ve kısmen devam etmekte olan bir tartışma başlatılmaya çalışılıyor. Tartışma solda duranlarca başlatılmış, islamcılar tarafından da çok dar olsa da yankı buluyor: Din ve sosyalizm ilişkisi. Son dönemde bu tartışmanın şifresi “Ütopya: Sol ilahiyat” (www.burhansönmez.com). Tartışma metinlerine göz atıldığında karşımıza, dinlerin “özündeki” ruhla bugünkü egemen şekillerinin çeliştiğine, dinlerin eşitlikçi yönlerinin yönlerinin diğer ütopyalarla “gizli” bir sol ilahiyat temelinde birleştiğine dair tesbitler, egemenlere karşı dindarlarla dinsizleri birleştirme beklentisi, Latin Amerika’nın “kurtuluş teolojisine” öykünme, “aleviliği anlama”, sol ile islamı barıştırma, Chavez gibi dinle sosyalizmi birleştiren popüler bir dile ulaşma gibi farklı motifler ve dürtüler çıkmaktadır. “Her ütopyada, sol ilahiyatın izleri vardır. Gizlidir bu. Dünyevidir. İyilikçidir. Dünyevi olanı, ilahî bir dille kurar... Din, gerçeğin üzerindeki tüldür… Ne din ne de sovyet iktidarı aç gönüllere su taşıyamadı... Hakikat buradadır, ama karanlık içindedir. Onu görmenin ışığını nerede aramalı? Bunun derdine düşen insan, kutsalın peşindedir. Tanrı’ya inanmak gerekmez bunun için. Hikmet denizine dalan inançlılar ve inançsızlar aynı ütopyanın yolcusudur artık“ (a.y.).

Bu tartışmanın biraz da zoraki bir şekilde başlatılmaya çalışıldığı siyasal konjonktüre bakıldığında, Latin Amerika’dan, Avrupa’dan ve İran’dan farklı bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz. Bu kıta ve ülkelerde bu tartışma, sol dalganın alabildiğine yükseldiği, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelelerinin yükselişte olduğu dönemlere rastlar: Avrupa’da sosyalizmin yükselişinden etkilenen bugüne kadar cılız bir hıristiyan sosyalizmi akımı oluşmuştur. İran’da yükselen sosyalizm ve komünizmin çekiciliğinden etkilenen ve korkan Ali Şeriati, antikomünizm temelli ve asr-ı saadet talepli bir islam reformuna yönelmiştir. Latin Amerika’da ise „kurtuluş teolojisini“ solcular değil, kanlı diktatörlük rejimlerini kutsayan kiliselerine isyan edip, tüfeği eline alarak, hümanizmin bu diktatörlükler karşısındaki tek temsilcisi olan gerillaya katılan papazlar başlatmıştır. Türkiye‘de ise bu tartışma sosyalist solun, henüz daha „çift yenilginin“ etkilerini üstünden atamadığı, bağımsız bir sosyalist duruşu alabildiğine kitleselleştiremediği, mücadelelerin ivme döneminde bulunmadığı, sosyalist solun yoğun bir ideolojik bombardıman altında olduğu koşullarda yaşanıyor. En önemlisi, müslüman kitlelerin solun yükselen mücadelesinin hegemonyasından etkilenip sola doğru koştuğu koşullarda yaşanmıyor. Tersine yoksul ve emekçi kitleler üzerinde adım adım, kale kale, köşe köşe, cami cami örülmüş islami hegemonya koşullarında yaşanıyor. Dolayısıyla bu tartışmanın geri planında elbetteki analiz edilebilecek geniş bir psikopolitik dürtü ve korkular yığını olduğunu da düşünmemek elde değil.


Çok boyutlu olduğunu bilerek, felsefi, bilimsel, dinbilimsel yanları kadar politik boyutunun önemini de vurgulayarak, şimdilik sadece bir yönü üzerinde durmak istiyorum söz konusu yönelimlerin. Marks’ın din üzerine düşüncesi. “Dinin mutlak kötü olduğu ve ‘sadece’ gericilik taşıdığı düşüncesi, Marks’a değil, daha çok burjuva aydınlarına ve kaba materyalistlere aittir...  Marks ve Engels, dinin, toplumsal yapıların bir parçası olduğu gerçeğinden hareket ederler. Toplumsal yapı içindeki gelişmelere ve çatışmalara göre, dinin ifadesi ve biçimi değişebilir... Dinin hiçbir zaman ilerici olmadığı ve sadece gerici nitelikler (afyon) taşıdığı iddiası, sosyal gerçekliğe uymaz. Bu iddia, Marks’ın ‘dinin gerçek ıstıraba karşı bir protesto’ olabileceği tespitini görmezden gelir. Bu bakış, ne Anadolu’daki Babai İsyanları’nı ne de Aleviliğin niteliğini açıklayabilir... Bugün ülkemizde din, sağcı ideolojinin ve neoliberal politikanın aracı haline getiriliyor. Hakim eğilimin bu olduğu bir gerçek. Sosyalistler, egemenlerden yana olan bu sağ dinciliği teşhir ederler. Ama dinin kendisini hedef tahtasına koymazlar. Din karşıtı bir dil kullanmazlar. Dinin kendisine değil, onun belli bir (sağ) yorumuna karşı mücadele ederken bu hassas çizgiye dikkat ederler” (Burhan Sönmez, Din “afyon”mu, “protesto” mu?, Birgün, 11.11.2010).


Doğru: Radikal din eleştirisi, Marks‘dan önce vardı, hatta dinlerin tarihi kadar eski. Aynısı din ile sosyalizm arasındaki ilişki için de geçerlidir. Tanrı ve cenneti yeryüzündeki personeliyle yoketmek isteyen radikal din eleştirilerinden farklı olarak, sosyalizm ile dinler arasında bir ilişki başlangıçta vardı. Sosyalizmin eşitlikçi söylemi, kimi noktalarda bazı dinsel akımların eşitlikçi boyutlarıyla kesişiyordu. Mümünlerin bir kısmı, hıristiyanlığın adalet söylemini ve tanrının daha iyi bir yaşam sözünü, iktidarla bütünleşmiş kiliselerden çok sossyalizmde görüyorlardı. Bazı sosyalistler bu yakınlığı biliyor ve bilinçli ilişki kurmaktan kaçınmıyorlardı. Cabet, Saint-Simon veya Weitling gibi erken sosyalistler, “gerçek bir hıristiyanlık” için mücadele ediyorlardı.


Ancak dinle bu cilveleşmeye ilk kez Marks son verdi. Dini sosyalistleri şöyle eleştiriyordu: “Hıristiyan asketizmine sosyalist cila çekmek kadar basit bir şey yoktur. Hıristiyanlık da özel mülkiyete, evliliğe, devlete karşı değilmiydi? Bunların yerine hayırseverliği ve dilenmeyi, dini sebeple evlenmemeyi ve nefsin öldürülmesini, hücre yaşamını ve kiliseyi vaaz etmemişmiydi? Hıristiyan sosyalizmi, papazın aristokratın kızgınlığını kutsayan vaftiz suyudur” (MEW 4:484). Marks bu tür arayışları, “vaftiz suyu” diye niteleyip, tam tersine dinsel sosyalistlerden tamamen ayrılarak, sosyalizm ile radikal din eleştirisi arasında sıkı bir  bağ kuruyor. Neden?

Prof. Dr. Gazi Çağlar
 

ÜTOPYA: SOL İLAHİYAT!

Hakikat
Marquez’in son romanı Benim Hüzünlü Orospularım 2004 yılında yayımlandı. Ancak yayımlanmadan önce bir sorun yaşandı. Kitap daha matbaadayken, korsan kitapçıların eline geçti ve onlar tarafından piyasaya sürüldü. Dünyaca ünlü Nobel ödüllü yazarın kitabı, okurlar tarafından uzun süredir bekleniyordu, bu yüzden büyük ilgi gördü. Korsanlara kızan Marquez, basımı durdurdu. Kitabının son bölümünü yeniden yazarak bazı değişiklikler yaptı ve yeni haliyle yayımladı. “Soru”, işte bu noktada ortaya çıktı.
Asıl kitap hangisiydi? Marquez’in bir yazar olarak hayalinde kurduğu ve cisimlendirdiği, ama şimdi korsanların elinde olan ilk hali mi? Eğer öyleyse, hakikat artık korsanların elindeydi.
Marquez ise şöyle diyordu: “Kitabı yaratan benim. Onu değiştirme hakkım ve kudretim vardır. Gerçek olan, son anda değiştirerek yayımladığım kitaptır. Diğeri artık hükmünü yitirmiştir.”
Korsanlar, hakikati hakikatin sahibine karşı savunuyorlardı: “Her eser bir ütopyadır, diyorlardı. Önce yazarın zihninde var olur ve yazıyla cisimlenir. Bu haliyle gerçekleşmiş olan ütopya, yani kitap artık yazarın elinden çıkarak yayımlanır. Yayımlama işinin matbaa aşamasında korsanlar veya yayınevi tarafından yapılmış olması arasında artık bir fark yoktur. Biz aldık ve piyasaya çıkardık. Yazar, asıl kitabı değiştirerek ütopyaya müdahale etmeye çalıştı. Ama bu durum, işin esasını değiştirmez. Hakikat bizim elimize geçmiştir.”
Marquez’in kitabı, kendisinin değiştirdiği son haliyle Türkçeye tercüme edildi. Bundan dolayı soru bizim için de geçerlidir: Yazarın hayal ettiği şekilde bitirdiği kitabın ilk hali, korsanların elinde. Korsanlara kızan yazar, kendi hayaline müdahale ederek kitabında değişiklik yaptığı için, biz şimdi bu değişik halini okuyoruz. Biz yazarın ‘asıl’ kitabını mı okuyoruz Türkçede?
Bize hakikati sunarak iyilik yaptıklarını iddia eden korsanlara karşı yazar, hakikate müdahalenin kötülük olduğunu söyler. Varlığın ortaya çıkışını, ilk töze müdahale ile açıklayan eski zaman alimleri gibi düşünür: Yani “zamanın” en başında, sadece ışık vardı ve her şey bütündü. Sonra kötülük ortaya çıkarak bu bütünlüğü bozdu. Işık parçalandığı için, madde ve karanlık hükümran oldu. Eğer bu kötülük olmasaydı, ne karanlık ne de madde oluşmayacak, kötülük de kendisine yer bulamayacaktı. Her şey, tek ve bütün olarak sonsuz bir ışıkta kalacaktı.
İyi
Korsanların kitabı çalması, ilk tözü (kitabın ruhunu) parçaladığı ve onun “büyüsünü” bozduğu için, yaratıcı yazar, hakikati yeni duruma göre ve yeni bir iyilik anlayışıyla yeniden kurarak değişiklikler yapar.
Ama hakikatin bir ütopya olduğunu ve maddileşmiş bu ütopyanın (kitabın) kendi ellerinde bulunduğunu söyleyen korsanlar, şimdi hakikati, onun yaratıcısına karşı savunmaktadır. Her ne kadar yazar, iyiliğin, kitabında değişiklik yaparak verdiği son biçimde olduğunu söylese de, bu cevap soruları dindirmez. Yazarın dayanağı, kutsal kitapların ruhuna benzer: Tanrı bile sözünü ve hükmünü değiştirmez mi? Geleceği bilen Tanrı, bir söylediğini sonradan değiştirebildiğine göre, kudreti sınırlı olan insanın, kendi fiillerinde değişikliğe gitmesi daha anlaşılır bir şeydir. Mesela Allah, müslümanlara önce “İbadet ederken yönünüzü Kudüs’e dönün” demiş, ama sonra bu kararından vazgeçerek “Kıbleniz bundan sonra Mekke’dir” diye emretmiştir. Yani bir önceki kararını nesh etmiştir. Tanrı’nın ruhundan üflediği insan olarak yazar da, tanrılığın bir parçası olan yetkiyi kullanmış ve kendi sözünü değiştirmiş, nesh etmiştir. Tanrı gibi, hakikatin nerede olduğunu söyleme kudretini kullanarak, “Gerçek olan kitap, benim son söylediğimdir” demiştir
Korsan ise, hakikati yaradana karşı savunur. Tıpkı Tanrı’nın emrine uymayan Şeytan gibi. Tanrı, ilk insanı yaratıp herkesin onun önünde diz çökmesini emretmişti. Bütün melekler ve cinler bu emre uymuş, sadece Şeytan, “Bu alemde diz çökülecek tek şey Tanrı’dır” diyerek itiraz etmişti. “Eğer biz bir varlığın önünde diz çökersek, bu aslında sadece Tanrı’ya göstermemiz gereken saygıyı parçalar ve Tanrı’nın önemini küçültür” diyen şeytan, Tanrı’nın kudretini Tanrı’ya rağmen savunmuştu. Orada Tanrı için kudret, verdiği emirlere uyulmasındaydı. Yani iktidarın mutlaklığındaydı ve bu iktidarın bir kısmını “ruhuna kendi nefesinden üflediği insana” aktarmakta sakınca görmemişti.
Şeytanın niyeti kötü değildi, onun gerekçesi Tanrı’yı yüceltiyordu. Tanrı’nın kendi ruhunu başka bir varlığa aktarmasının, ışığın/kudretin parçalanması anlamına geleceğini söylüyordu. Parçalanmış kudret, maddeler evrenine mahkûm olmayı getireceği için, Tanrı’nın kudreti de artık sınırlanmış olacaktı. Böyle bir “yenilik”, Tanrı’nın sonsuz nuruna karşı bir “bidat” yaratırdı. Bu durum karanlığa da, kötülüğe de bir alan açar ve Tanrı’yı kendisiyle yarışılabilir ve meydan okunabilir bir dereceye düşürürdü. Bunu söyleyen Şeytan ile Tanrı’nın arasının açılmasının nedeni, Şeytan’ın ileri sürdüğü gerekçe değil, kendi doğrusunu sahiplenme ısrarıydı.
Ama Tanrı orada ütopyasını yaratmaktaydı. Tanrı, yeni bir şey “istiyor” ve insan onun ütopyası oluyordu. Bu yüzden ona kendi ruhundan üflüyordu.
Düşüş
Ütopya, “olmayan yer” değil, “olması arzulanan yerdir.” Arzulandığı ve hayal edildiği andan itibaren, hakikatin bir parçası haline gelir. Eğer ütopya yolun öbür ucunda ise, oraya varmak için gidilen yol da ütopyanın parçası olur.
Şu dünyadaki insan için hakikat, uzaklardaki bir ütopyada mı, yoksa içinde bulunduğumuz şu anki varlıkta mıdır, diye soran filozoflar bilir ki, ütopya bir siyasi ülkü olabilir, bir gönül arayışı veya bir cennet olabilir. Peygamberler yeryüzüne gelip, “Şu an bir rüyadayız, ölünce uyanacağız” derler. Ama bu, hakikate ölümden sonra kavuşulacağı anlamına gelmez. Çünkü rüya da hakikatin “kırk parçasından biridir.”
Eski çağlarda, varoluşun özünün yedi kat yukarıdaki göklerde olduğu, bu maddi dünyaya düşerek karanlığa gömüldüğümüz söylenir ve varlık alemi “gerçekliğin yanılsaması” olarak tarif edilirdi. Işık ve karanlık çatışmasından yola çıkılarak, ışığın bizden uzak, ama ulaşılması gereken bir hedef olduğu dile getirilirdi. Işık Heykelleri’nin ulu “mimarı” Sühreverdi de bu diyalektiğe inandı, ama bir farkla, diğerlerinin saf karanlık dediği “maddede/varlıkta” ışığın da bulunduğunu gördü. Bunu söylerken, insan için göklerde olduğu söylenen ütopyayı biraz yere indirdi, bu alemin bir parçası haline getirdi.
Kutsal kitaplar, ütopyanın cennette olduğunu söyleyip, bunu tek mutlak olarak mı ifade eder? Anlatılan odur ki, kadın ile erkek cennette yaşarlarken her şey serbest kılındı, sadece bir ağacın meyvesine dokunmamaları söylendi. Burada hakikatin kırk parçasından olan iyilik ve doğruluk sınanıyordu. Oysa din ilahiyatçıları, insanın dünyada bir sınavdan geçtiğini, kendisine iyi ile kötüyü ayırma -doğru veya yanlış yapma- iradesi verildiğini, irade sahibi olduğu için de özgür olduğunu söylerdi. Bu hakların cennette bulunmadığı, yani orada kötülüğe ve yanlışa (dolayısıyla özgür iradeye) yer olmadığı ifade edilirdi ki, bu iddia Adem ile Havva’nın durumuna uymuyordu. Onlar cennetteydiler ve önlerine doğru ile yanlış arasında seçim yapma imkânı konmuştu. Onlarsa varolanı değil, ütopyayı tercih ettiler ve sınırı geçerek yasak meyveyi yediler.
Diğer mesele ise, “kader”in cennetteki haliydi. Adem ile Havva, kaderlerini kendileri seçmemişlerdi. Cennete yani sonsuz iyiliğin mekanına konduklarında, orada yasak meyvenin “neden” bulunduğunu bilmiyorlardı. Cennet bir sınav yeri değildir, denmesine rağmen, yazgıları belliydi. Bir ağaca -bilinmeyen bir nedenle- yaklaşmamaları emredilip, sonra da sonsuza kadar o ağacın yanında yaşamaları gerektiğini söylemek, bir kader oyunuydu. Onlar için ütopya, artık ulaşılması yasak olandı. Ve orada kaderlerini kendileri seçmeye başladılar. Varolanla yetinmediler. Bilinmeyeni arzu ettiler ve ilk ütopyanın kapısını açarak “bilgi” ağacının meyvesini yediler. Özgürlük de iradenin fiiliyata geçmesiyle birlikte orada açığa çıktı. “İnsanî kader” kitabının ilk satırını yazarak kırmızı çizgiyi geçtiler ve yasağı çiğnediler. Sonuç, cennetten kovuluş ve dünyaya “düşüş”tü. Düştükleri yer, onların dile gelmemiş ütopyasıydı.
Neden?
Her ütopyada, sol ilahiyatın izleri vardır. Gizlidir bu. Dünyevidir. İyilikçidir. Dünyevi olanı, ilahî bir dille kurar. Vaadçıdır. Ve aşkındır, şu anki maddi koşulların aşılmasıyla varılacak bir yeri tarif eder. Felsefe ve bilim, bunun parçalarını bulmaya çalışırken, semavi dinler, doğdukları zamanın bilgisini ve felsefesini kapsayarak ütopyayı ilahî bir tüle sarar. Din, gerçeğin üzerindeki tüldür. Peygamberler bu dili kullanarak varlığın ‘bütünsel’ olarak kavranmasına aracı olurlar. Parçalanmış maddeler dünyası ve hayat algısı içinde, varlığın birliği ve onun parçalanmaz ruhu, ancak bir kutsiyetle, bütünsel bir tülle ayakta durabilirdi.
Bilimciler, büyük patlama (big bang) teorisi sayesinde, evrenin bir başlangıcı olduğunu söyleseler de, bu, varlığın değil, evrenin başlangıç noktasıdır. O noktadan önce varlığın ne halde olduğu bilinmez. (Belki sonsuz bir devri daimin parçasıdır, S. Hawking’in dediği gibi. Ama, “ilk an”dan öncesine dair söylenen her şey, “belki”dir.)
Bilim, “nasıl” diye sorar. Felsefe ise “neden” diye merak eder.
İnsan, “neden” sorusunu sormaktan vazgeçtiği an ütopyadan da vazgeçmiş ve aklını örtmüş olur. Nereden geldiğini bilmeyen insan, bu aleme ve kendi varoluşuna kesin bir mana verememekten korkar. “Bilmediğinin farkında olmak” insana mahsustur. Beyin sahibi diğer canlılar, bir şey bilmediklerinin farkında değildirler. Onların beyni, akıl mertebesine ermemiştir. Bu yüzden varoluşun kendisine dair bir dertleri yoktur. Dert, huzursuzluktur. “Varoluşun kendisi, bilinen alemden ibarettir, başka bir anlamı yoktur” demek, aklımızı tatmin edebilir. Alemle barışık yaşamak için iyidir bu. Ama “bilmediği” şeyi bilmeyi istemek, insani maceranın gizli parçası olmaya devam eder.
“Bilinçli” (aklımız sayesinde bilincinde olduğumuz) varlık aleminden silinmek anlamına gelen ölüm, sonsuzluğa dair merakın sınanacağı son kapı, son umuttur. “Neden” sorusunun vardığı son bilinmez cevaptır. Sır kapısıdır. Fedai ruh da bu yüzden sonsuzluk arayışının bir parçası olur. Başkaları için ölmeyi göze almak, içimizdeki genlerin kendi soyunu devam ettirme arzusundan bir adım öte bir şeydir. İnsan bilinci, hem varlığı hem de kendisini aşma potansiyeline sahip olduğunu burada gösterir (ama kudreti henüz o denli büyümemiştir). “Yok oluşa” atılan son adımın, aslında bu maddi dünya uğruna olduğunu biliriz. Çocukları için ölümü göze alan bir anne, zulme karşı direnen bir devrimci ya da bu dünyada dinin hüküm sahibi olması için kendini feda eden bir mümin aynı maddi dünyanın içindedirler. Hepsinin ütopyası bu dünyadadır, geride bıraktıklarının daha iyi olması için kendi son adımlarını atarlar. İlham kaynaklarının veya son sözlerinin farklı olması, aynanın diğer yüzüdür. “Ölümün bile peşine düşmekten korktuğu insanlardan“ olmak, bir parça ermiş olmalarının armağanıdır. İyi bir dünya için, kendi “varoluşlarını” reddetme cesareti ve arzusu taşırlar. Yokluk ve ölüm, onlara hayatla ilgili sınırsız merak duygusunun vardığı son kapıdır. Ondan sonrası “belki”dir veya belkisizliktir. Çünkü “sonra”nın bilinci tecrübe edilmemiştir. Mümkün olmamıştır. (Şeyh Bedrettin, Varidat adlı eserinde, ölümden sonra dirilişi, hayatın bu dünya içinde “devamı” olarak ifade eder, mekânı “bilinen” bu alemdedir. Saidi Nursi ise Haşir Risalesi’nde “devam”dan değil, öteye “geçiş”ten söz eder, bilinen değil, “inanılan” öte alemdeki yeni hayatın hakikatinden dem vurur.)
İlk ve son
“İnsan aklı o kadar büyüktür ki içine bütün evren sığabiliyor” der Hz. Ali. Bütün kâinatı düşünebilen, ona dair sorular sorup cevaplar arayan aklımız, kendi sınırlarını da bilir. Bu yüzden rüyalara, ilahi söylemlere, sezgiye veya bilimsel yöntemlere başvurur. Akıl, kendi sınırlarını bu sayede aşmaya çalışır.
Hz. Ali’nin sözleri, varlığın bütünü ile bunun gelip somutlandığı insanı birleştirir. Biz kâinatın ruhundan bir soluk taşıyoruz, varoluşumuz değersiz ve anlamsız değildir, der. Kutsal kitaplar bunu anlatır. Göklerin ve dağların yüklenmek istemediği emaneti insanın yüklenmesinin sırrı, insanın kâinatın ruhunu kendi içinde taşıyabilme ve onu aklına sığdırabilme kudretindedir. Yeter ki bu gücüne er(iş)meyi bilsin.
Bu yüzden Tanrı’nın adıyla başlayan kutsal kitaplar, “İnsan”la biter. Varoluşun bir bütün ve tek olduğunu söyleyen düşünürlerin hareket noktası da budur. Alem, insanın hem yurdu hem gurbetidir. Kainatla başlayıp İnsan’la biten varoluş serüveninin özeti budur. Bu yüzden, insanı Tanrı’ya yaklaştırdığı söylenen kutsal kitaplar, Tanrı’yı da insana yaklaştırmakta, noktayı orada koymaktadır. Kur’an’ın ilk kelimesi “Tanrı” (Allah) son kelimesi ise “İnsan”dır (nas). Hapishane Defterleri’ni yazarken Gramsci’nin “insan ve Tanrı’nın doğasının aynı olduğunu varsayması” da bundandır.
Kâbe (varoluşun özünün ve sırrının sembolü) Mekke’de değil, insanın kendisinde, kalbindedir, diyen Hallac-ı Mansur, kutsalları yıkmıyor, kutsal olanı varlık temelinde inşa etmeye çalışıyordu. Alem kutsaldır ve insan da kutsaldır. Ehl-i kitap olmanın asıl manası ‘ehl-i kulup’ (kalp insanı) olmaktır. Bu yüzden, hakikati Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değil, kendisinde aramalıydı insan. Varlığın başlangıcı da sonu da aynı yerdeydi. Ütopyaya yolculuk, uzağa değil, yakına bakmaktı. Yolculuk, dışa (bu evrenin dışına/ insan varlığının dışına) değil, içe doğru yol almaktı.
Yeryüzü cenneti
Tanrı, ütopyaların toplandığı bir hülyadır. O’na yönelen insan, ütopyaların gizli bahçesi olan bu alemi bir bütün olarak kavrar. Filozoflar ya da sufiler gibi.
Amaç cennet krallığını yaratmaksa ve bunun somut hali “asr-ı saadet”te görülmüşse, demek ki “mutluluk” gayb aleminde değil, bu alemde mekân bulup, insan eliyle yaratılabil(ir)miş. Geleceğin ütopyası, bu manada geçmişin bağrındadır. Hayal olanı mümkün kılmak için, onun daha önce de mümkün olduğu söylenmektedir. Komünist ütopyanın kendi suretini ilkel/komünal eski topluluklarda görmesi de bu manada bir umut inşasıdır. Kadim geleneklerin ruhuna yaslanır. (Japon filozof Karatani’nin, kendisine “komünizmin metafiziğini yeniden inşa etme görevi” yüklemesinin bu mevzularla da bağı olmalı.)
İnsan her yerde ütopyanın ve umudun peşinde olduğu için, “dinsel sıkıntı hem gerçek sıkıntıların dışavurumu hem gerçek sıkıntılara karşı bir itirazdır.” Bunu söyleyen filozof Marks, dinin ikili dünyasını biliyordu. Ona göre din, toplumsal hayatın ve kavganın devam ettiği bir alandı. Habil ile Kabil’in, yani iyilerle kötülerin her gün cenk ettiği bir dünyayı resmediyordu din. Bu yüzden, kimileyin kölelerin ve ezilenlerin elinde bir kurtuluş bayrağı, kimileyin kralların ve efendilerin elinde bir kılıç oluyordu. Din hem kalpsiz dünyanın kalbiydi, hem de bir afyondu” Marks’a göre. Çaresiz kalabalıklar, din sayesinde acılarını azaltıyordu. Çünkü Marks’ın o sözü söylediği çağda, afyon, bir ağrı kesici olarak da kullanılıyordu.
Sözü burada devralan Ali Şeriati’nin ütopyası, “varlığın birliği” üzerinde inşa olur. İnsan ilahî bir varlıktır o’nun için, bu ilahiyatın cevheri akılda ve kalptedir. İnsanın insana zulmü ve haksızlığı, kendi ilahi özünü inkâr etmek anlamına gelir. Bu gaflete düşülmesinin nedeni, bütün varlığın aynı tözden geldiğini unutmak ve kardeşini öldüren Kabil gibi, insan varlığındaki adilliği ve vicdanı yok saymaktır. İnsan işte orada inkâr edenlerden olur. Kendi hakikatini inkâr.
Mucizenin ve acının kaynağı da burada anlatılır. İnsan, hem Tanrı’nın soluğu hem balçıktır. Vahdet, varlığın özünü ifade eden cevher olduğu için, doğruyu bulmanın anahtarıdır da. İnsana düşen, özgürlüğünü/iradesini kullanması ve iyi ile kötü arasında ayrım yaparak hayatı ve dünyayı güzel kılmanın yolunu bulmasıdır. İlahî kudret ile balçık insanda birleşmişse, Hz. Ali’nin “İnsanın içinde bütün evren bulunur” sözüyle kastettiği biraz da budur. Hak ile batılın (iyi ile kötünün) mücadelesi buradadır. İnsandadır. Bütün dünya ya Kerbela olacaktır ya da ütopya.
Vaad Edilmiş Topraklar
Varoluşun anlamı, Yaradan ile yaratılan arasında ayrım yapmak değil, alemdeki birliğin (vahdet) farkına varmaktır. “Tanrı’yı gökten yere indirdiğimiz, bir muhatap haline getirdiğimiz oranda anlayabiliriz... Tanrı gökten ve meleketü alanından sokağa gelmeli, benim ve senin yoksulluk sofrana oturmalı” diyen Ali Şeriati, kutsallığın ve ilahî birliğin yeni bir tarifini yapar. (Bu tarif yeni değil, en eski doğrudur o’na göre. O, sadece bir hatırlatıcıdır.)
Ali Şeriati dinselliğin alanını da buna göre tarif eder ve şöyle der: “Hak ile batılın çarpıştığı savaş alanında olmadıktan sonra, çağının şahidi, toplumunun şehidi olmadıktan sonra nerede olursan ol! İster namaza dur, ister içki sofrasına otur, ne fark eder! Bugün en önemli soru, hangi dinî kavramın rasyonel olduğu değil, içinde yaşadığımız toplum için ifade ettiği değerdir. Bu yüzden insan, Tanrı’yı insanlaştırdığı ölçüde anlayabilir. Soyut bir tanrı anlayışı, egemenlerin tanrı anlayışıdır. Asr-ı Saadet’te din ile adalet eşdeğerdi. Ama sonradan ilahî adalet diye adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin. Bunu söyleyenler, dinin afyon tüccarlarıydı.”
Dinin gizemi, insanın gizemidir. Feuerbach’tan aldığı ilhamla bunu söyleyen Ernst Bloch’a göre ideal insan, ütopyaların bir toplamı olacaktır. Ama o çağ henüz gerçekleşmemiştir. Aynı şeyi söyleyen Sudanlı Şeyh Mahmut Muhammet Taha, bunu “İslamın ikinci mesajı” olarak tarif eder, ama bir farkla, o çağın -nihayet- şafağında olduğumuzu ilan eder.
Taha, Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde, önce Mekke’de, hicretten sonra ise Medine’de inen ayetler arasında temel bir ayrım olduğunu vurgular. Dinin Mekke’de gelen ilk emirleri, temel kavramları ortaya koyar. İnsanlara iyiliği tavsiye eder, kardeşliği ve doğruluğu teyit eder, toplumu huzursuz eden kötülük ve fitneden sakınmayı önerir. O günün insanı, mümin’dir (yani inanandır), ama müslim (yani ideal iyi insan) olmak kültür ve bilinç seviyesi açısından mümkün değildi. Pratik zorluklarla karşılaşan İslâm, o günün insanının seviyesine inmek ve onun anlayabileceği bir biçime bürünmek zorunda kaldıkça, kendi idealini var olan koşullara göre daralttı. Bugün bilinen din, budur. Oysa İslâm’ın asıl ifadesi, onun artık unutulmaya yüz tutmuş olan “ikinci mesaj”ındadır.
Tanrı ki önce insanlara Kudüs’e dönüp ibadet etmeyi emretmiş, sonra ancak koşullar olgunlaşınca gerçek kıblenin Kâbe olduğunu söylemiştir. Kâbe, namazın kıblesi olmuştur. Peki mal eşitliğinin, cinsler arası eşitliğin, demokrasinin, diğer dinlere hoşgörünün Kâbe’si neye göre tarif edilebilir? Bu soruların cevabını arayan Taha, İslâm’ın gizli kalmış ikinci mesajını açığa çıkarmaya çalışır. Çağlardır üzeri kumla, tozla, çamurla kaplanmış bir mesajdır, cevherdir bu.
Hü-da
Taha’nın önemi, sadece ilahi özgürlüğü ve adaleti bugünkü dünyaya indirmiş olması değildir. İslâm’ın “iç mantığında” yaptığı ve dinin özüyle tutarlık taşıyan “okuma” yöntemidir esas olan. Din alimlerinin köhnemiş zihniyetinden başka bir anlam taşımayan fıkıh (İslâm hukuku) yöntemini eleştiren Ali Şeriati’den farkı buradadır. Şeriati, geleneği eleştirip İslâm’ı “sosyal” açıdan yeniden inşa ederken, Taha geleneksel düşünce yöntemine karşı, somut ve net yeni bir “okuma sistematiği” de sunar. Bunun yaparken dinin öz kaygısına ve iç usullerine bağlı kalmayı sürdürür. Dinin vaad ettiği topraklara ulaşmak, “ikinci mesajı”n açığa çıkarılmasıyla mümkündür Taha için.
İkinci mesaj, bazen dilin ruhunda gizlidir: Hüda’nın Kürtçesi Xweda olup, Tanrı anlamına gelir (x harfi, kalın h olarak okunur). Kendi kendini var eden, demektir. Doğa kelimesi de bu çizgide bir anlama sahiptir. Doğa kelimesinin Kürtçe’de iki karşılığı vardır: Birincisi, kendi kendini ören (xwerist), ikincisi, kendi kendini doğuran (xweza)dır. Dilin dini var mıdır, bu ayrı bir konudur. Öyle olsaydı, Kürtçe ve Farsça’nın, İbni Arabi’nin vahdet anlayışına veya Spinoza’nın panteizmine veya Türkçe’nin Şaman doğacılığına ne kadar yakın olduğunu dert edinebilirdik.
Dil bazen, dinin gizli koruyucusudur. Dinin çağlar içinde, umut ilkesinden uzaklaştırılmasına karşı durur. Çünkü dinlerin ütopyası çoğu zaman o dinin sahibi ve bileni olduğunu iddia edenler tarafından iğdiş edilir. Zaten inanmak, her zaman hakkıyla “anlamak” manasına gelmez. Nietzsche’nin dediği gibi “inanmak, bilmemek arzusu” ise, inanmaya katı ve aşırı bir vurgu, anlama çabasını geriye iter ki, bunun vebali bütün topluma yük olur.
Ütopyanın sadece soluk bir resmini ifade eden resmi dinlerin özsuyu kurumuştur. Tutucu geleneklerin, ibadetlerin ve kuru vaazların toplamı, varolan dünyanın aşılamayacağı fikrinde takılıdır. Ali Şeriati’nin mollalar ve ayetullahların dininden bıkkınlık duyması bundandır. Bu öyle bir dindir ki, mutlak kötülük olarak tarif edilen şeytana karşı nefsini siper ederken bu hayatın içindeki en büyük günah olan sömürüye karşı çaresizliğe düşer. Biraz sadaka, zekat, fitre ve bağışlarla ruhunu dindirmeye çalışır. Diner mi? Tabi ki hayır! Din, “ızdırap içindeki insanın feryadı ve kalpsiz bir dünyanın kalbi” olmayı sürdürdüğü müddetçe, onun bayrağını mazlumların kurtuluş yolundaki hicretine taşıyanlar her zaman olacaktır. Dindeki “mistik sis” içinde silikleşse de varlığını hissettirmeye devam eder ütopya. Bunu, o dinin resmileşmiş geleneksel yorumlarına rağmen başarır. Çünkü din, dinden daha geniş bir şeydir. Bu yüzden ilahi sözlerle konuşan Tanrı, Kur’an’da “Umutsuzluğa düşerek beni inkâr mı ediyorsunuz?” derken, kendisi bu dünyaya iner, insanların arasında kendisine bir arayış, umut ve direniş mekânı tesis eder. Ütopyanın insanıdır bu. Gramsci’nin söylediği de budur: “Din, tarihin tanıdığı en devasa ütopyadır... tarihsel yaşamın gerçek çelişkilerini mitolojik biçim içinde uzlaştırmak için en büyük girişimdir.”
Soğuk ve Sıcak Akımlar
Ütopya, sol ilahiyatın gizli adıdır. Eski zaman tabletlerine yazılmış bir sırdır bu. İster dinsel kisve altında olsun ister maddi dünyanın diliyle kurulsun. Peygamberler, antik çağ filozofları ve şairler bunu anlatır. Marks’ın “din afyondur” ifadesinden önce sarfettiği sözler de buna işaret eder.
Sosyalist düşünür Bloch, dinin ele alınmasındaki iki ayrı eğilimi tarif eder sol gelenekte. Birincisine, “soğuk akım” der. Bu akımdakiler, dini tek kimlikli ve tek yönlü bir olgu olarak değerlendirir, içindeki her şeyin olumsuz olduğuna inanır. Din onlar için, ezelden beridir değişmeyen, hep aynı kalmış bir tutuculuğun adıdır. Durağan bir okumadır bu.
“Sıcak akım” der Bloch, ikinci eğilimdeki sol/sosyalist geleneğe. Bunlar, dindeki ikili dünyayı görür, onun diyalektik bir öze sahip olduğunu bilirler. Din değişkendir, kimi zaman efendilerin, kimi zamansa mazlumların diline sahip olur. Bu dili ona verense, Tanrı’nın sözünü eline alan insandır. Bizim doktor Hikmet Kıvılcımlı, insandaki bu kudrete, Eyüp camisinde yaptığı konuşmada işaret etmişti: “O zamana kadar insanlar arasında bütün düzeni kuran kanunlar ve kaideler ‘gökten iner’di. Hz. Muhammed, ‘Ben sonuncu peygamberim!’ demekle, bizlere şu büyük hakikati anlatmış oluyordu: Artık kanunlarınızı kendiniz yapacaksınız!”
Dinin içindeki çelişkiler, onun yıkılmasına değil, insani ve ütopyacı yanlarının açığa çıkmasına yol açar. Böylece dindeki dünyevi ruh (sadece dünyevilik değil, ruh da) görünür hale gelir. Hurafelerden kurtulmak, sol ilahiyatın ülküsüdür. “Metafizik dinin içindeki dünyevi temel”e vurgu yapan sosyalist düşünürler, sıcak akımın manasına akıl yorarlar. Tanrı’nın varlığı veya yokluğu değildir onların derdi, alemin ruhundaki birliğe işaret ve kainatın aynası olan insana şahitlik ederler.
Sıcak akım, sol ütopyadır. Ya da ilahiyatın, göklerden inip aramıza karışması ve hakikate yaklaşmasıdır. Hakikat ki, şah damarımızdan daha yakındır bize.
Vadedilmiş toprakların yoluna gitmek, hacda kendini aramak veya Faustvari bir ızdıraba düşerek hakikati dert edinmek kaçınılmaz bir maceradır. Burada rehber insandır. Bu “bütün”ü gördüğü içindir ki Kur’an, “müslim” veya “mümin” kelimesiyle değil, “nas” kelimesiyle biter. Aynı ruhtan ve aynı balçıktan varolmuş, bir yanı Habil (iyi) bir yanı Kabil (kötü) olan ve aynı kökten geldiği gibi, aynı sonda birliğe (tevhide) varacak olan “İnsan”dır bu. Birinci Halife Ebubekir bu hissiyatla dua etmişti: “Ya Rab! Benim vücudumu sonsuzca büyüt ki, ben cehenneme gireyim ve orada her yanı kapladığım gibi başka hiç kimseye yer kalmasın.” Bütün insanların günahını ve acısını yüklenen İsa veya Yezidi ulular gibi söylüyordu bunu. (Saidi Nursi, Emirdağ Lahikası’nda, “Hz. Ebubekir’in bütün insanları değil, sadece müslümanları kurtarmak için yalvardığını” söyleyerek kendi dünyasını en dar yerde çiziyor, Nas’ın ulu cevherini görmezden geliyordu. Bunu söyleyen, İstanbul’a geldiğinde kaldığı odanın kapısına, “Burada sual sorulmaz, her suale ve müşkülata çözüm bulunur” diyecek kadar kabına sığamayan Saidi Nursi’dir hem de. Onun Hz. Ebubekir’in sözünün içeriğinde gittiği küçültme aynı zamanda suyun sığlaştığı yer oluyordu ister istemez. Bu tür metafiziğin sorunu, öbür dünyacı olması değil, bu dünyada kendini cansız ve hareketsiz yani ölü bir ütopyanın içine hapsetmiş olmasıydı. Komşusu açken tok yatan bizden değildir, diye inanan kişi bilir ki, o komşu bir mümin, bir Musevi veya tanrısız biri de olabilir.)
Simya
Ölü ütopya, “olmayan yerdir”. Canlı ütopya, arzu edilen ve yoluna düşülen bir hülyadır. “Hakiki ilahiyatçılar” yeni bir dünyanın kapısını araladığında, varlık alemiyle bir sulha ermeyi, iç ve dış huzura varmayı amaç edinirler. Orada hatırlanacak ve borç ödenecek çok şey vardır. Bunu bilmek, iyiliği sürekli kılmanın teminatıdır.
Korkumuz, her ütopyanın gerçekleştiğinde ortodokslaşmasıdır. Yoksulların İsevi bayrağını devralan Roma krallığında, fakirlerin dostu Ebuzer’i susturan devlet İslâmında, İmam Hanbel’i zindanda yok ederek kendisini de donduran Mutezili saltanatında görüldü bu. Ne din ne de sovyet iktidarı aç gönüllere su taşıyamadı. Çünkü Mutezili’nin akılcı olması yetmezdi, aklı küçümseyen Hanbel’i ancak ölümle ıslah edebileceğini düşündüğü anda kendisinin de aklın dışına çıktığını görmesi gerekirdi. Her zulüm ve haksızlık düzeni, ütopyanın inkârı, halkın zindanıydı.
Ütopyanın sonsuzluğu ve yüceliği, bakırdan altın yaratmaya cesaret edebilmesindedir. Balçığı ilahî ruha dönüştürmeye çalışmak simyadır. İnsanın fıtratındaki iyilik ile güzellik ve adalet duyguları, yeni bir dünya ve onun içinde yeni bir insan yaratmaya çağırır bizi. Her ne kadar, “yeni insan”a (insan-ı kâmile) sevdalı olan Nietzsche, “yeni bir dünya”ya (cemaat-ı kâmile) inanmazsa da, biz Newton gibi mucizevi düşünenlere de kulak verelim. Modern bilimin ve şaşmaz olduğu söylenen doğruların babası Newton bir yandan evrenin yasalarını keşfederken, diğer yandan simyaya bel bağlıyordu. Laboratuvarında bakırdan altın yaratmaya yani en olmayacak şeylere kafa yormaya devam ediyordu. Bir insandan bir Tanrı yaratmanın ve Tanrı’yı insanlar katına erdirmenin mantığıydı bu. Mucizenin bu kudretinden umut kesen insan, balçığın içindeki ruhtan, yenilginin içindeki zaferden ve bugünkü çaresizlik içindeki güzel gelecekten de umudunu keser.
Ütopya hakikattir, hakikat çokluk ve çokluk zamandır. Zaman ise değişimdir. Tanrı bile kendi hakikatini değişime tabi tutmuşken, “mutlak gerçeğe” tarif olur mu? Bunu dert edindiği için Aristo, varlığın hareket ve değişim üzerine kurulduğunu söylemişti. Sonra İbni Sina ve İbni Rüşd gibi alimler bunu İslâm düşüncesine taşıdılar ve aslında hakikatin çoğulcu olduğu fikrinin temelini örmeye gayret ettiler. Tanrı’nın nasıl düşünüyor olabileceğini şöyle kıyısından da olsa bilmeye çalışarak, göklerdeki ilahiyatı yeryüzüne indirdiler.
Hakikatın yanıbaşımızda, bize şahdamarımızdan daha yakın olması, her şeyin oluş içinde bulunduğuna ve bunun yaratımına bizim de katılmamız gerektiğine işaret eder. “Gönlübol dindarlar” Hz. Ali’nin o sözüne bu yüzden kıymet verirler: “Perde açılsaydı, yakîn yine artmayacaktı.” Hakikat buradadır, ama karanlık içindedir. Onu görmenin ışığını nerede aramalı? Bunun derdine düşen insan, kutsalın peşindedir. Tanrı’ya inanmak gerekmez bunun için. Hikmet denizine dalan inançlılar ve inançsızlar aynı ütopyanın yolcusudur artık.
Son söz niyetine:
Ve öyle bir vakte erdi ki devran, ütopyanın kapısını ilk açanların kadınlar olduğu unutuldu. Derler ki: Analarımız ilk toplulukların oluşumunda insanlığı var ederken, aslında, göklerdeki cennetin kırmızı çizgisini geçen ilk insan olarak Havva’nın cesaretini, fedakarlığını ve ümidini temsil ediyorlardı. Sonra gadre uğradılar.
Derler ki: İnkâr edilmiş kadim sırlar, yok olmaz. Erkekler denedi on bin yıldır. Efendiler, soylular ve güçlüler denedi. İnsanlığı balçıktan ibaret bir maddeye dönüştürdüler ve ruhundaki soluğu tükettiler. Cennetteki ilk kadın, Tanrı’nın buyruğuna rağmen yasak meyveyi yediğinde, bilmemezlikten değildi bu, aksine bildiği ve arzuladığı bir şey vardı. Bilinen ve istenen o “ilk şeyi” bugün açığa çıkarmak ve insanlığın ortak düşü haline getirmek arzusu, bu bunaltı ve sıkıntı dünyasında bir umuttur. Ütopya, kadınların ayaklarının altındadır.

http://www.burhansonmez.com