Sol ilahiyat yada gizemli dilin çekiciliği: Marks dine karşıdır! (I)
Türkiye’de kısmen yeni sayılabilecek, ancak Avrupa’da, en iyi düşünürleriyle sılaya taşınmış İran solunda ve Latin Amerika’da daha önceden yaşanmış ve kısmen devam etmekte olan bir tartışma başlatılmaya çalışılıyor. Tartışma solda duranlarca başlatılmış, islamcılar tarafından da çok dar olsa da yankı buluyor: Din ve sosyalizm ilişkisi. Son dönemde bu tartışmanın şifresi “Ütopya: Sol ilahiyat” (www.burhansönmez.com). Tartışma metinlerine göz atıldığında karşımıza, dinlerin “özündeki” ruhla bugünkü egemen şekillerinin çeliştiğine, dinlerin eşitlikçi yönlerinin yönlerinin diğer ütopyalarla “gizli” bir sol ilahiyat temelinde birleştiğine dair tesbitler, egemenlere karşı dindarlarla dinsizleri birleştirme beklentisi, Latin Amerika’nın “kurtuluş teolojisine” öykünme, “aleviliği anlama”, sol ile islamı barıştırma, Chavez gibi dinle sosyalizmi birleştiren popüler bir dile ulaşma gibi farklı motifler ve dürtüler çıkmaktadır. “Her ütopyada, sol ilahiyatın izleri vardır. Gizlidir bu. Dünyevidir. İyilikçidir. Dünyevi olanı, ilahî bir dille kurar... Din, gerçeğin üzerindeki tüldür… Ne din ne de sovyet iktidarı aç gönüllere su taşıyamadı... Hakikat buradadır, ama karanlık içindedir. Onu görmenin ışığını nerede aramalı? Bunun derdine düşen insan, kutsalın peşindedir. Tanrı’ya inanmak gerekmez bunun için. Hikmet denizine dalan inançlılar ve inançsızlar aynı ütopyanın yolcusudur artık“ (a.y.).
Bu tartışmanın biraz da zoraki bir şekilde başlatılmaya çalışıldığı siyasal konjonktüre bakıldığında, Latin Amerika’dan, Avrupa’dan ve İran’dan farklı bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz. Bu kıta ve ülkelerde bu tartışma, sol dalganın alabildiğine yükseldiği, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelelerinin yükselişte olduğu dönemlere rastlar: Avrupa’da sosyalizmin yükselişinden etkilenen bugüne kadar cılız bir hıristiyan sosyalizmi akımı oluşmuştur. İran’da yükselen sosyalizm ve komünizmin çekiciliğinden etkilenen ve korkan Ali Şeriati, antikomünizm temelli ve asr-ı saadet talepli bir islam reformuna yönelmiştir. Latin Amerika’da ise „kurtuluş teolojisini“ solcular değil, kanlı diktatörlük rejimlerini kutsayan kiliselerine isyan edip, tüfeği eline alarak, hümanizmin bu diktatörlükler karşısındaki tek temsilcisi olan gerillaya katılan papazlar başlatmıştır. Türkiye‘de ise bu tartışma sosyalist solun, henüz daha „çift yenilginin“ etkilerini üstünden atamadığı, bağımsız bir sosyalist duruşu alabildiğine kitleselleştiremediği, mücadelelerin ivme döneminde bulunmadığı, sosyalist solun yoğun bir ideolojik bombardıman altında olduğu koşullarda yaşanıyor. En önemlisi, müslüman kitlelerin solun yükselen mücadelesinin hegemonyasından etkilenip sola doğru koştuğu koşullarda yaşanmıyor. Tersine yoksul ve emekçi kitleler üzerinde adım adım, kale kale, köşe köşe, cami cami örülmüş islami hegemonya koşullarında yaşanıyor. Dolayısıyla bu tartışmanın geri planında elbetteki analiz edilebilecek geniş bir psikopolitik dürtü ve korkular yığını olduğunu da düşünmemek elde değil.
Çok boyutlu olduğunu bilerek, felsefi, bilimsel, dinbilimsel yanları kadar politik boyutunun önemini de vurgulayarak, şimdilik sadece bir yönü üzerinde durmak istiyorum söz konusu yönelimlerin. Marks’ın din üzerine düşüncesi. “Dinin mutlak kötü olduğu ve ‘sadece’ gericilik taşıdığı düşüncesi, Marks’a değil, daha çok burjuva aydınlarına ve kaba materyalistlere aittir... Marks ve Engels, dinin, toplumsal yapıların bir parçası olduğu gerçeğinden hareket ederler. Toplumsal yapı içindeki gelişmelere ve çatışmalara göre, dinin ifadesi ve biçimi değişebilir... Dinin hiçbir zaman ilerici olmadığı ve sadece gerici nitelikler (afyon) taşıdığı iddiası, sosyal gerçekliğe uymaz. Bu iddia, Marks’ın ‘dinin gerçek ıstıraba karşı bir protesto’ olabileceği tespitini görmezden gelir. Bu bakış, ne Anadolu’daki Babai İsyanları’nı ne de Aleviliğin niteliğini açıklayabilir... Bugün ülkemizde din, sağcı ideolojinin ve neoliberal politikanın aracı haline getiriliyor. Hakim eğilimin bu olduğu bir gerçek. Sosyalistler, egemenlerden yana olan bu sağ dinciliği teşhir ederler. Ama dinin kendisini hedef tahtasına koymazlar. Din karşıtı bir dil kullanmazlar. Dinin kendisine değil, onun belli bir (sağ) yorumuna karşı mücadele ederken bu hassas çizgiye dikkat ederler” (Burhan Sönmez, Din “afyon”mu, “protesto” mu?, Birgün, 11.11.2010).
Doğru: Radikal din eleştirisi, Marks‘dan önce vardı, hatta dinlerin tarihi kadar eski. Aynısı din ile sosyalizm arasındaki ilişki için de geçerlidir. Tanrı ve cenneti yeryüzündeki personeliyle yoketmek isteyen radikal din eleştirilerinden farklı olarak, sosyalizm ile dinler arasında bir ilişki başlangıçta vardı. Sosyalizmin eşitlikçi söylemi, kimi noktalarda bazı dinsel akımların eşitlikçi boyutlarıyla kesişiyordu. Mümünlerin bir kısmı, hıristiyanlığın adalet söylemini ve tanrının daha iyi bir yaşam sözünü, iktidarla bütünleşmiş kiliselerden çok sossyalizmde görüyorlardı. Bazı sosyalistler bu yakınlığı biliyor ve bilinçli ilişki kurmaktan kaçınmıyorlardı. Cabet, Saint-Simon veya Weitling gibi erken sosyalistler, “gerçek bir hıristiyanlık” için mücadele ediyorlardı.
Ancak dinle bu cilveleşmeye ilk kez Marks son verdi. Dini sosyalistleri şöyle eleştiriyordu: “Hıristiyan asketizmine sosyalist cila çekmek kadar basit bir şey yoktur. Hıristiyanlık da özel mülkiyete, evliliğe, devlete karşı değilmiydi? Bunların yerine hayırseverliği ve dilenmeyi, dini sebeple evlenmemeyi ve nefsin öldürülmesini, hücre yaşamını ve kiliseyi vaaz etmemişmiydi? Hıristiyan sosyalizmi, papazın aristokratın kızgınlığını kutsayan vaftiz suyudur” (MEW 4:484). Marks bu tür arayışları, “vaftiz suyu” diye niteleyip, tam tersine dinsel sosyalistlerden tamamen ayrılarak, sosyalizm ile radikal din eleştirisi arasında sıkı bir bağ kuruyor. Neden?
Bu tartışmanın biraz da zoraki bir şekilde başlatılmaya çalışıldığı siyasal konjonktüre bakıldığında, Latin Amerika’dan, Avrupa’dan ve İran’dan farklı bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz. Bu kıta ve ülkelerde bu tartışma, sol dalganın alabildiğine yükseldiği, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelelerinin yükselişte olduğu dönemlere rastlar: Avrupa’da sosyalizmin yükselişinden etkilenen bugüne kadar cılız bir hıristiyan sosyalizmi akımı oluşmuştur. İran’da yükselen sosyalizm ve komünizmin çekiciliğinden etkilenen ve korkan Ali Şeriati, antikomünizm temelli ve asr-ı saadet talepli bir islam reformuna yönelmiştir. Latin Amerika’da ise „kurtuluş teolojisini“ solcular değil, kanlı diktatörlük rejimlerini kutsayan kiliselerine isyan edip, tüfeği eline alarak, hümanizmin bu diktatörlükler karşısındaki tek temsilcisi olan gerillaya katılan papazlar başlatmıştır. Türkiye‘de ise bu tartışma sosyalist solun, henüz daha „çift yenilginin“ etkilerini üstünden atamadığı, bağımsız bir sosyalist duruşu alabildiğine kitleselleştiremediği, mücadelelerin ivme döneminde bulunmadığı, sosyalist solun yoğun bir ideolojik bombardıman altında olduğu koşullarda yaşanıyor. En önemlisi, müslüman kitlelerin solun yükselen mücadelesinin hegemonyasından etkilenip sola doğru koştuğu koşullarda yaşanmıyor. Tersine yoksul ve emekçi kitleler üzerinde adım adım, kale kale, köşe köşe, cami cami örülmüş islami hegemonya koşullarında yaşanıyor. Dolayısıyla bu tartışmanın geri planında elbetteki analiz edilebilecek geniş bir psikopolitik dürtü ve korkular yığını olduğunu da düşünmemek elde değil.
Çok boyutlu olduğunu bilerek, felsefi, bilimsel, dinbilimsel yanları kadar politik boyutunun önemini de vurgulayarak, şimdilik sadece bir yönü üzerinde durmak istiyorum söz konusu yönelimlerin. Marks’ın din üzerine düşüncesi. “Dinin mutlak kötü olduğu ve ‘sadece’ gericilik taşıdığı düşüncesi, Marks’a değil, daha çok burjuva aydınlarına ve kaba materyalistlere aittir... Marks ve Engels, dinin, toplumsal yapıların bir parçası olduğu gerçeğinden hareket ederler. Toplumsal yapı içindeki gelişmelere ve çatışmalara göre, dinin ifadesi ve biçimi değişebilir... Dinin hiçbir zaman ilerici olmadığı ve sadece gerici nitelikler (afyon) taşıdığı iddiası, sosyal gerçekliğe uymaz. Bu iddia, Marks’ın ‘dinin gerçek ıstıraba karşı bir protesto’ olabileceği tespitini görmezden gelir. Bu bakış, ne Anadolu’daki Babai İsyanları’nı ne de Aleviliğin niteliğini açıklayabilir... Bugün ülkemizde din, sağcı ideolojinin ve neoliberal politikanın aracı haline getiriliyor. Hakim eğilimin bu olduğu bir gerçek. Sosyalistler, egemenlerden yana olan bu sağ dinciliği teşhir ederler. Ama dinin kendisini hedef tahtasına koymazlar. Din karşıtı bir dil kullanmazlar. Dinin kendisine değil, onun belli bir (sağ) yorumuna karşı mücadele ederken bu hassas çizgiye dikkat ederler” (Burhan Sönmez, Din “afyon”mu, “protesto” mu?, Birgün, 11.11.2010).
Doğru: Radikal din eleştirisi, Marks‘dan önce vardı, hatta dinlerin tarihi kadar eski. Aynısı din ile sosyalizm arasındaki ilişki için de geçerlidir. Tanrı ve cenneti yeryüzündeki personeliyle yoketmek isteyen radikal din eleştirilerinden farklı olarak, sosyalizm ile dinler arasında bir ilişki başlangıçta vardı. Sosyalizmin eşitlikçi söylemi, kimi noktalarda bazı dinsel akımların eşitlikçi boyutlarıyla kesişiyordu. Mümünlerin bir kısmı, hıristiyanlığın adalet söylemini ve tanrının daha iyi bir yaşam sözünü, iktidarla bütünleşmiş kiliselerden çok sossyalizmde görüyorlardı. Bazı sosyalistler bu yakınlığı biliyor ve bilinçli ilişki kurmaktan kaçınmıyorlardı. Cabet, Saint-Simon veya Weitling gibi erken sosyalistler, “gerçek bir hıristiyanlık” için mücadele ediyorlardı.
Ancak dinle bu cilveleşmeye ilk kez Marks son verdi. Dini sosyalistleri şöyle eleştiriyordu: “Hıristiyan asketizmine sosyalist cila çekmek kadar basit bir şey yoktur. Hıristiyanlık da özel mülkiyete, evliliğe, devlete karşı değilmiydi? Bunların yerine hayırseverliği ve dilenmeyi, dini sebeple evlenmemeyi ve nefsin öldürülmesini, hücre yaşamını ve kiliseyi vaaz etmemişmiydi? Hıristiyan sosyalizmi, papazın aristokratın kızgınlığını kutsayan vaftiz suyudur” (MEW 4:484). Marks bu tür arayışları, “vaftiz suyu” diye niteleyip, tam tersine dinsel sosyalistlerden tamamen ayrılarak, sosyalizm ile radikal din eleştirisi arasında sıkı bir bağ kuruyor. Neden?
Prof. Dr. Gazi Çağlar
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder