3 Nisan 2012 Salı

Bir Siyasi Bitiş Öyküsü: MHP

Mustafa Kemal’in “Altı Ok”u kendilerine yeterli 
gelmemiş ve medenileşme yolunda eksik bir şeyler görmüş olacaklar ki, “Dokuz Işık” öğretisiyle eksik buldukları yerleri tamamlamaya çalıştılar.

Amaçları Alparslan Türkeş’in ifadesiyle “Türk Milletini modern uygarlığın en ön safına geçirmekti”. Bu bağlamda İslam dininin şekillendirdiği bir Türk Milliyetçiliği şiarını benimsediler. Müslümanlık onlar gerekliydi ama hiçbir zaman ümmetçi de olmadılar. Çünkü İslam sadece Türk kimliğinin ayrılmaz bir parçasıydı o kadar. İşte tam da bu noktada hem ümmetçi MSP’den hem de müslüman olmayan Nihal Atsız grubundan hızla ayrıştılar.

1969 Adana Kongresinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmesiyle arenaya çıkan MHP, 1970’li yıllarda Komando Kamplarının öncülüğünü yaptı. “Sağcıların cinayet işliyor dedirttirilemediği bir ülkede” her nedense onların adı hep siyasi cinayetlerle anılıyordu.
Elbette herşeyden önce anti-komünisttiler. Ancak 

örneğin hiçbir zaman yeterince anti-emperyalist 

olamadılar. Sovyetlere karşı anti-emperyalistken, 

ABD’ye karşı nedense hiç seslerini çıkaramadılar. 

Anti kapitalisttiler. Ancak kapitalizm bu ülkenin 

ar’ını namusunu pazara çıkarırken onlar 

komünizmle savaşmayı ilk ve öncelikli görev olarak 

saydıklarından bu özelliklerini pek de anımsamak 

istemediler.
Allah’tan komünizm tehdidi sönüp gitti de 1980 darbesiyle rahat bir nefes aldılar. Ancak canları pahasına korumaya aldıkları “devletin”, komünistlerin tamamını Moskova’ya yollayamadığını ve hatta bir kısmını “asmayıp da beslediğini” gördüklerinde biraz da olsa hayal kırıklığı yaşadılar. Bununla da kalmayıp solcuların tıka basa doldurulduğu o işkencehanelere bazı arkadaşlarının da tıkıldığına tanık olduklarında şaşkınlıkları bir kat daha arttı. Yine de en azından sürgün ve işkenceden solcular kadar nasip almamışlardı ki bu da onlara devletin bir kıyağı sayılabilirdi.

Ancak 1990’lı yıllarda görece rahatladılar. Devlet tahvili alıp satmaya pek alışamasalar da daha çok çek senet işlerine girmişlerdi ve birilerinin zamanında dediği gibi artık “fikri iktidarda” olan tek hareketti. Sağcısı da solcusu da torpil bulmak için onlara başvuruyordu. Tayin işlerinde onlardan referans alınmaksızın devlet dairelerinde iş görülmüyordu. Geç de olsa sonunda devlet onların kıymetini yeniden anlayabilmişti.

Hele Abdullah Öcalan ABD eliyle Türkiye’ye teslim edildiğindeki sevinçleri görülmeye değerdi. Oysa tam da bu olay MHP’nin siyaseten sonunu da hazırlamaya yetiyordu.

İlk seçimde iktidar ortağı olmuşlardı. Gerçi bir zamanlar komünist deyip, ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacakları Ecevit’in ortağıydılar ama “devletin bekası” yine de herşeyin üstündeydi. Ancak gel gör ki Abdullah Öcalan’ı asamadılar. Üstelik asmayı da bırak kendi elleriyle “beslediler”. Seçim meydanlarında büyük bir suçluluk duygusuyla Devlet Bahçeli’nin “alda as” diye Recep Tayyip Erdoğan’a doğru fırlattığı ip bir sonraki seçimde kendi boyunlarına böylelikle dolaşıverdi.

Ellerinde artık ne karşı koyacakları bir komünizm tehlikesi ne de PKK endişesi kalmıştı.

Komünizm “tehdidi” MHP’nin eliyle olmasa da çözülmüştü ama PKK meselesinde tam anlamıyla çuvallamışlardı. Şimdi MHP eski günlerini arıyor. Komünizmin bazılarını “korkuttuğu” günleri. Bugün gelinen noktada CHP’den kaçan oylarla barajı geçtikleri söylentisi yayılıyor ki, bu, onlar açısından oldukça yaralayıcı olsa gerek. Her kritik oylamada AKP’ye verilen destekle
muhafazakar tabana oynamaları ise bir zamanlar CHP’nin türbanlı adaylarla bu oyları toplama hevesine benziyor.

Ancak en acısı da “ülkenin bölünmesi” tehdidi üzerinden öyle saplantılı bir politika üretiyorlar ki, ülkenin bölünmeden içten içe çürümesine yaptıkları katkıyı görmelerini kendi elleriyle engelliyorlar. Böyle yaparak kazandıkları en büyük siyasi başarı da 4+4+4 tasarısının meclisten geçmesinden sonra başbakandan aldıkları bir teşekkür oluyor.

Ali Murat İrat

Hiç yorum yok: