
"Sosyalizmin amacı sadece insanlığın küçücük devletlere bölünmesine ve ulusların herhangi bir şekilde tecrit edilmesine son vermek değildir. Amaç sadece ulusları birbirine yaklaştırmak değildir, onları bütünleştirmektir. Ve işte bu amaca yaklaşmak için biz (...) ezen ulusların sosyalistlerinin ikiyüzlülüğü ile korkaklığı üzerinde özellikle duran açık ve tam bir ifade ile kaleme alınmış bir programda, ezilen ulusların kurtuluşunu istemeliyiz ve bu, havada, genel sözlerle, içi kof lafazanlıkla ve sorunu geleceğe, sosyalizmin gerçekleştiği zamana erteleyerek olmamalıdır" (Lenin, UKTH, s. 146-147).
"İşçi sınıfının çıkarları, Rusya’da yaşayan tüm milliyetler
işçilerinin, siyasal, sendikal, kooperatif, eğitimsel v.b. tek proleter
örgütler içinde birleşmelerini gerektirir. Proletaryaya, uluslararası sermayeye
ve burjuva milliyetçiligine karşı savaşımı başarılı bir biçimde yürütrnek
olanağına, ancak çeşitli milliyetler işçilerinin tek örgütler içinde bu türlü
kaynaşması sağlayacaktır". (PE, s.105)
Ezen ve ezilen ulusun işçileri, proleter hareketin
ortak çıkarlarını birlikte savunmalıdırlar. Ve tek bir devlet çerçevesi içinde
yaşadıkları sürece, bu savunmayı en sıkı birlik ve organik kaynaşma içinde
yapmalıdırlar. Belli bir devlet içindeki bütün milliyetlerden gelme işçilerin
tek bir işçi örgütü içinde birleşmeleri ve kaynaşmaları gerekliliğinin anlamı
şudur: İşçiler "hangi millettensin" sorusuna "ben bir
sosyalistim" cevabı verebilmelidir.
Lenin, "Kim proletaryaya hizmet etmek istiyorsa, bütün ulusların işçilerini birleştirmeli ve "kendisininki" olsun, başkalarınınki olsun, burjuva şövenliğine karşı kesin mücadeleye girişmelidir" diyordu. (U.K.T.H., s. 22).
Lenin, "Kim proletaryaya hizmet etmek istiyorsa, bütün ulusların işçilerini birleştirmeli ve "kendisininki" olsun, başkalarınınki olsun, burjuva şövenliğine karşı kesin mücadeleye girişmelidir" diyordu. (U.K.T.H., s. 22).
Stalin şöyle diyor: "Kendi
kaderini tayin hakkı demek, ulusun istediği biçimde örgütlenebilmesi
demektir." Proletarya, ulusların eşitliği ilkesi ışığında, heterojen bir
devlet içinde yer alan bütün ulusların her türlü örgütlenme özgürlüğünü
savunacaktır. Her türlü ayrıcalığa karşı çıkan proletarya, ulusal kurumlar ve
örgütler oluşturma tekelinin egemen ulusun elinde bulunmasına karşı çıkacaktır;
her ulusun, eğer ayrılmak istiyorsa, kendi devletini örgütleme hakkını da
savunacaktır. Bütün bunlar proletaryanın ileri sürmesi gereken demokratik
taleplerdir. Ezilen ve eşit olmayan ulusların ayrılma özgürlüğünün savunulması
demek, proletaryanın ayrılmadan yana olması demek değildir; proletarya
ilhaklara karşı olduğu için, zor temeline dayanan birliklere karşı olduğu için
ulusların kaderlerini tayin hakkını programına almıştır. Proletarya özel olarak
bütün ezilen ülkelerin bütün ezilen sınıflarının birbirlerinden ayrılmamalarını
da ister. Bu istek, aynı devlet sınırları içinde bulundukları sürece, bütün
ezilen sınıfların merkezi otoriteye karşı tek örgüt çatısı altında mücadele
vermelerini zorunlu kılar. Örgütlü mücadele vermek ve bu mücadelenin en sıkı
birlik ve organik kaynaşma içinde olmasını sağlamak proletaryanın görevidir. En
açık ifadeyle proletarya programında yer alan talepleri ileri sürer ve program
hedefleri doğrultusunda kendi görevlerini yerine getirir. Böylesi bir ayırım,
demokratik taleplerin ileri sürülmesi ve sınıfsal görevlerin yerine getirilmesi
anlamına gelir.
"Milletlerin istedikleri gibi
örgütlenme hakları vardır; zararlı olsun, yararlı olsun kendi milli kurumlarını
hangisi olursa olsun korumaya hakları vardır. Kimse zorla milletlerin yaşamına
karışamaz (kimsenin buna hakkı yoktur!) Ama bu, sosyal demokrasi, milletlerin
zararlı kurumlarına karşı, milletlerin akla uygun olmayan isteklerine karşı
mücadele etmeyecek değildir. Tam tersine, bunu yapmak, milletlerin iradesini
proletaryanın çıkarlarına en uygun biçimde örgütlenmelerini sağlayacak biçimde
etkilemek sosyal demokrasinin görevidir." (Stalin M ve MM. s.72-73)
Lenin, "zorluk bir dereceye kadar, Rusya’da hem ezilen
hem de ezen uluslann proletaryasının omuz omuza mücadele etmekte olmalarından
gelmektedir" diyordu. (UKTH, s.120)
Kısaltmalar
DUKH = DOĞUDA ULUSAI. KURTULUŞ HAREKETLERİ (Lenin)
M ve MM = MARKSİZM VE MİLLİ MESELE ((Stalin)
UKTH = ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI (Lenin)
H.B = HAREKETİN BİRLİĞİ (Lenin)
P.E= PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ( Lenin)
US ve SS= ULUSAL SORUN ve SÖMÜRGELER SORUNU (Stalin)
DUKH = DOĞUDA ULUSAI. KURTULUŞ HAREKETLERİ (Lenin)
M ve MM = MARKSİZM VE MİLLİ MESELE ((Stalin)
UKTH = ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI (Lenin)
H.B = HAREKETİN BİRLİĞİ (Lenin)
P.E= PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ( Lenin)
US ve SS= ULUSAL SORUN ve SÖMÜRGELER SORUNU (Stalin)
ulusal
sorun, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkıyor,
ulusların, sömürgelerin ve yarı sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel
sorunu haline geliyor." (Stalin, Agk., Syf. 97)
Günümüzde
kimi ulusların "bağımsız devlet" kurması, Birleşmiş Milletler
Kararı'yla gerçekleştirilmiştir. Bunlar burjuva devletlerdi elbette ve bu
örneklerde sözkonusu olan da ulusların kendi kaderini tayin etmesi değil, bu
ulusların kaderini BM'nin (dolayısıyla emperyalizmin) tayin etmesiydi. Kuzey
Irak'a nesnel olarak bakıldığında da görülecek olan budur ama, UKKTH'nin tarih
içinde geçirdiği evrimi, kazandığı anlamı yok sayan yaklaşımlar, elbette ulusal
sorunların gelişimlerini doğru değerlendiremeyeceklerdir.
Marksist-Leninistler, soruna proletaryanın çıkarları
temelinde bakarlar. Temel nokta budur. Belli koşullar altında halkların devrim
mücadelesinin aldığı biçime göre, halkların, proletaryanın çıkarlarına en uygun
çözüm ne ise, doğru olan odur. Sorunları somut durumdan, zaman ve mekandan,
tarihsel, toplumsal koşullardan soyutlayarak ele almak, bu soyutluk içinde
formüller ve çözümler önermek, Marksist-Leninistler'in yöntemi değildir.
"Ulusal sorun, hiç de kesin olarak
mutlak, değişmez bir şey değildir. Mevcut rejimin dönüşümü genel sorununun bir
parçası olduğu için, ulusal sorun tamamen toplumsal koşullar, ülkede kurulmuş
olan iktidarın niteliği ve genel olarak toplumsal gelişmenin tüm seyri
tarafından belirlenir." (Stalin, Agk. Syf. 87)
Marksist-Leninstler'in, ulusal soruna yaklaşımlarında şu iki
olgu değişmez; birincisi; mevcut gerici boyunduruğa karşı olması, ikincisi;
genel demokrasi mücadelesinin bir parçası olmasıdır. Emperyalizm ve proleter
devrimler çağında, demokrasi mücadelesinin özü, emperyalizme karşı olma,
anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimin gerçekleştirilmesidir.
Niye böyledir, çünkü, emperyalizm çağında her baskının sosyal temeli emperyalizmdir. Emperyalizm burjuva demokrasisinin ilericiliğinin tarihsel olarak geride bırakılmasıdır; başka bir deyimle, siyasi gericiliktir. Bu nedenle demokrasiye karşıdır. Ulusal sorun ise her şeyden önce bir demokrasi sorunudur. O halde sonuç olarak şöyle özetleyebiliriz; bir ulusal mücadele ve talep, ancak emperyalizme karşı olduğu, onu gerilettiği oranda genel demokrasi mücadelesinin bir parçası olur ve ancak bu koşulda Marksist-Leninistler tarafından desteklenir.
Niye böyledir, çünkü, emperyalizm çağında her baskının sosyal temeli emperyalizmdir. Emperyalizm burjuva demokrasisinin ilericiliğinin tarihsel olarak geride bırakılmasıdır; başka bir deyimle, siyasi gericiliktir. Bu nedenle demokrasiye karşıdır. Ulusal sorun ise her şeyden önce bir demokrasi sorunudur. O halde sonuç olarak şöyle özetleyebiliriz; bir ulusal mücadele ve talep, ancak emperyalizme karşı olduğu, onu gerilettiği oranda genel demokrasi mücadelesinin bir parçası olur ve ancak bu koşulda Marksist-Leninistler tarafından desteklenir.
Mazlum: Ulusal hareketler, genelde demokrat ve ilerici bir öz
taşımışlardır. Fakat bundan tüm ulusal hareketlerin bu niteliklere sahip
olduğu-olacağı anlamı çıkmaz. Tersine, belirli durumlarda gerici bir konuma da
düşebilirler. Bu, özellikle ufku milliyetçilikle sınırlı olan ulusal
hareketleri bekleyen bir tehlikedir. Burada biz soruna yukarıdaki ölçümüzle,
yani emperyalizmi geriletip geriletmediğiyle bakarız. Emperyalizmi güçlendiren
ulusal hareketler, kağıt üzerinde "demokratik" bir programa, hatta
sosyalist söylemlere bile sahip olsalar, bu, onların konumunu değiştirmez. Eğer
emperyalizmi güçlendiriyorsa, o hareket desteklenemez. Marksist-Leninistler'in
bu konudaki ölçüsü net ve tartışmasızdır. Bütün olarak, demokrasi güçlerini,
halkları, proletaryanın davasını güçlendirip güçlendirmediği esastır.
Bu anlamdadır ki, Lenin açık olarak şunu belirtiyordu:
"Ulusların
Kaderlerini Tayin Hakkı dahil demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler
değildir, bunlar, dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin)
tümünün bir parçasıdır. Bazı durumlarda, parçanın bütün ile çelişmesi
mümkündür, o zaman parça atılır." (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Syf.
184)
Devrimciler bu konuda her zaman net oldular. Şu veya bu
hareketin güçlenmesi veya zayıflamasına göre ilkelerini, görüşlerini eğip
bükmediler. Ulusal bir harekete "Doğu'nun MHP'si" demekten,
"karşı-devrimci" demekten, ne yaparsa yapsın onu "mazur
görmeye", onun milliyetçiliğini savunmaya, Barzani işbirlikçiliğini bile
"UKKTH adına" meşru görmeye uzanan çizgilerde ise, açık ki bir ilke
ve tutarlılık yoktur. Bu tutumlara yön veren, ideolojik, politik ilkeler değil,
UKKTH'ni yanlış yorumlamak veya pragmatik çıkarlardır.
"Yeni dönemde ulusal hareketin
desteklenip-desteklenmemesi emperyalizme karşı tavrına bağlıdır. Çünkü
demokrasi mücadelesi, her türden gericiliğin sosyal temelini oluşturan
emperyalizmin boyunduruğuna karşı savaşım içinde bir anlam ifade etmektedir. Bu
anlamda soruna demokrasinin çeşitli istemlerini mutlak öğeler olarak ele alıp,
‘biçimsel demokratizm'in gerçekleşip gerçekleşmemesi açısından yaklaşılamaz.
Marksist-Leninistler günümüzde herhangi bir harekete veya isteme karşı tavır belirlerken öncelikle şu soruyu sorarlar: Emperyalizmi zayıflatıp, proletarya hareketini -bir başka deyişle dünya demokratik hareketini- güçlendiriyor mu? Bu soruya verilecek olumlu yanıt Marksist-Leninistler'in desteğini gündeme getirirken, olumsuzluk, bu desteğin verilmesinin temel koşulunu -anti-emperyalizm koşulunu- ortadan kaldıracaktır. Çağımızda ilericiliğin temel kriteri budur. ‘Cumhuriyetçilik', ‘demokratizm' gibi öğeler, ancak anti-emperyalizmi tamamlayıcı olması anlamında değer kazanırlar. Anti-emperyalizmden yoksunluk, bu ‘demokratik' öğeleri içi boş ve nesnel olarak gericiliğin hizmetine sokulmuş sözcükler haline getirecektir."
Marksist-Leninistler günümüzde herhangi bir harekete veya isteme karşı tavır belirlerken öncelikle şu soruyu sorarlar: Emperyalizmi zayıflatıp, proletarya hareketini -bir başka deyişle dünya demokratik hareketini- güçlendiriyor mu? Bu soruya verilecek olumlu yanıt Marksist-Leninistler'in desteğini gündeme getirirken, olumsuzluk, bu desteğin verilmesinin temel koşulunu -anti-emperyalizm koşulunu- ortadan kaldıracaktır. Çağımızda ilericiliğin temel kriteri budur. ‘Cumhuriyetçilik', ‘demokratizm' gibi öğeler, ancak anti-emperyalizmi tamamlayıcı olması anlamında değer kazanırlar. Anti-emperyalizmden yoksunluk, bu ‘demokratik' öğeleri içi boş ve nesnel olarak gericiliğin hizmetine sokulmuş sözcükler haline getirecektir."
Ülkemiz açısından somut söylersek, Kürt ulusal sorununun
çözümü, ne AB kriterlerinden, ne ABD çözümünden ne de salt dil serbestliğinden
değil, UKKTH'dan geçer; ancak bu noktada asıl mesele Kürt ulusunun kendi
kaderini tayin hakkını kullanabileceği koşulu yaratmaktır. İşte bunu yaratacak
olan da sadece halkın devrimci iktidarı'yla mümkündür. Biz işte bu anlamda
halkın devrimci iktidarını hedeflemeyen her politikanın, önünde sonunda Kürt
halkını düzene hapsedeceğini, UKKTH'ni gerçekleştiremeyeceğini söylüyoruz.
Ezilen ulus milliyetçiliğinin karakteristik özellikleriyle
başlayayım ben de. En başta sınıf bakış açısından yoksun olması gelir.
Dolayısıyla, ezilen ulus milliyetçiliği, sadece ulusal baskının kaldırılmasını
amaçlar, UKKTH'yi de sadece kendi ulusunun kurtuluşu olarak ele alır. Klasik
anlamda ezilen ulus milliyetçiliği "kendi ulusal devletini" kurmayı
hedefler. Bu noktada ezilen ulus milliyetçiliği açısından devletin niteliği
değil, biçimi daha önemlidir. Niteliğini pek tartışmaz zaten. "Ulusal
devlet" olmasıdır onun için esas olan.
Fakat burada hemen şunu da eklemeliyiz ki, bugün ezilen ulus milliyetçisi hareketlerin büyük çoğunluğunda, bundan da uzaklaşılmış, daha uzlaşmacı, emperyalizmin veya içinde bulundukları çok uluslu devletin icazeti altındaki çözüm ve biçimlere yönelen bir milliyetçilik anlayışı öne çıkmıştır.
Ezilen ulus milliyetçiliği için, UKKTH, kendi ulusal pazarına, ulusal kurumlarına sahip olma anlamı taşıyordu esas olarak. Yani sözkonusu olan burjuva içerikli bir kurtuluş ve çözümdü. UKKTH'yi de bu anlamda mutlak ayrılık olarak anlıyorlardı. Fakat biraz önce belirttiğim nedenle, bugün bundan da zorunlu olarak uzaklaşmışlardır. Çünkü emperyalizm döneminde, emperyalizmle açıkça çatışmaya girmeden, ulusal pazarına sahip olmak da mümkün değildir.
Emperyalizm dönemiyle birlikte, burjuvazinin gericileşmesi, ulusal hareketlere önderlik misyonunu terketmesiyle, ezilen ulus milliyetçiliği ağırlıklı olarak küçük-burjuvazinin tutumu olmuştur. Küçük-burjuvazinin ulusal baskıya karşı geliştirdiği mücadele, ezilen ulus milliyetçiliğinin özelliklerini taşır. Bu mücadele, ya sosyalizme yönelir, ya milliyetçiliğin dar görüşlülüğü içinde kalır. Milliyetçiliğin sınırlılığı içinde kalan küçük-burjuvazi, dar ulusal bakış açısının sonucu olarak sınıfsal örgütlenmeyi değil, "salt" ulusal örgütlenmeyi savunur. UKKTH açısından da son tahlilde, "ayrı devlet"iyle kendi burjuvazisinin emekçiler üzerinde egemenliğini savunmuş olur.
Fakat burada hemen şunu da eklemeliyiz ki, bugün ezilen ulus milliyetçisi hareketlerin büyük çoğunluğunda, bundan da uzaklaşılmış, daha uzlaşmacı, emperyalizmin veya içinde bulundukları çok uluslu devletin icazeti altındaki çözüm ve biçimlere yönelen bir milliyetçilik anlayışı öne çıkmıştır.
Ezilen ulus milliyetçiliği için, UKKTH, kendi ulusal pazarına, ulusal kurumlarına sahip olma anlamı taşıyordu esas olarak. Yani sözkonusu olan burjuva içerikli bir kurtuluş ve çözümdü. UKKTH'yi de bu anlamda mutlak ayrılık olarak anlıyorlardı. Fakat biraz önce belirttiğim nedenle, bugün bundan da zorunlu olarak uzaklaşmışlardır. Çünkü emperyalizm döneminde, emperyalizmle açıkça çatışmaya girmeden, ulusal pazarına sahip olmak da mümkün değildir.
Emperyalizm dönemiyle birlikte, burjuvazinin gericileşmesi, ulusal hareketlere önderlik misyonunu terketmesiyle, ezilen ulus milliyetçiliği ağırlıklı olarak küçük-burjuvazinin tutumu olmuştur. Küçük-burjuvazinin ulusal baskıya karşı geliştirdiği mücadele, ezilen ulus milliyetçiliğinin özelliklerini taşır. Bu mücadele, ya sosyalizme yönelir, ya milliyetçiliğin dar görüşlülüğü içinde kalır. Milliyetçiliğin sınırlılığı içinde kalan küçük-burjuvazi, dar ulusal bakış açısının sonucu olarak sınıfsal örgütlenmeyi değil, "salt" ulusal örgütlenmeyi savunur. UKKTH açısından da son tahlilde, "ayrı devlet"iyle kendi burjuvazisinin emekçiler üzerinde egemenliğini savunmuş olur.
Mevcut sosyo-ekonomik yapıyı daha somut görmek, hem UKKTH
açısından, hem örgütlenmenin nasıl şekilleneceği açısından önemlidir.
Birincisi; ülkemizde, devlet çok ulusludur; fakat kapitalizm, emperyalizmin yeni-sömürgecilik ilişkileri içinde geliştirildiği için, tek bir ekonomik pazar oluşmuştur. Yani ezen ulusa ait bir pazar, ezilen ulusa ait başka bir pazar sözkonusu değildir. İki ulusun ezilenleri, gerek işçi, gerek memur olsun, tüm emekçileri de, bu tek sosyal-ekonomik yapı içinde içiçe geçmiş durumdadırlar. İkincisi, yine bu sürecin bir sonucu olarak; ezilen ulusun egemen sınıfları, ezen ulusun egemen sınıflarıyla kaynaşarak, oligarşinin içinde yer almışlardır. Ezilen ulus burjuvazisi de kendi iç dinamiğiyle kapitalistleşen bir burjuvazi değildir. Zaten, feodal sınıfların dışında gelişen bir kapitalist sınıf da pek görülmez; çoğunluk itibariyle, kapitalizmin yukarıdan aşağıya geliştirilmesi sürecinde geleneksel feodal sınıflardan dönüşerek kapitalistleşenlerden oluşur.
Böylelikle, emperyalizm ve oligarşi, ulusal baskının ekonomik-sosyal temeli haline gelirken, ezilen ulus egemen sınıfları da, oligarşi içinde yer almaları itibariyle, ulusal baskının sosyal temeli konumundadırlar.
İşte bu tablo, ezilen ulusun ulusal kurtuluş mücadelesinin neden "ulusal burjuvazi" tarafından verilemeyeceğini de gösterir zaten. Yeni-sömürge durumundaki çok uluslu ülkelerde ezilen ulus açısından ulusal bir burjuvaziden söz edemeyiz. Ezilen ulusun egemen sınıfının amacı ve politikası da ulusal anlamda kendi pazarına sahip çıkma olarak şekillenmez. Aksine, ezilen ulus hakim sınıflarının temel isteği, emperyalizm ve oligarşi ile daha fazla bütünleşmek olmaktadır. Bu nedenle de bizim gibi ülkelerde, burjuva ya da burjuva-feodal önderlikli bir ezilen ulus hareketine rastlanmaz genellikle.
Dolayısıyla ulusal baskı esas olarak ezilen ulus işçi ve emekçileri için söz konusudur. Ve bu noktada da, UKKTH, bu ülkelerde ezilen ulus işçi ve emekçilerinin kendi kaderlerini tayin hakkı içeriğini kazanmıştır.
Sonuç Çok uluslu yeni-sömürgelerde ulusal-baskının ekonomik sosyal temeli, emperyalizm ve oligarşi olduğu için, UKKTH, emperyalizm ve oligarşinin yıkılmasından geçer. UKKTH, ancak bu koşulla pratikleşebilir. Buna paralel olarak da, ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin ulusal ve sosyal kurtuluşu aynı mücadele potasında içiçe geçmiştir.
Birincisi; ülkemizde, devlet çok ulusludur; fakat kapitalizm, emperyalizmin yeni-sömürgecilik ilişkileri içinde geliştirildiği için, tek bir ekonomik pazar oluşmuştur. Yani ezen ulusa ait bir pazar, ezilen ulusa ait başka bir pazar sözkonusu değildir. İki ulusun ezilenleri, gerek işçi, gerek memur olsun, tüm emekçileri de, bu tek sosyal-ekonomik yapı içinde içiçe geçmiş durumdadırlar. İkincisi, yine bu sürecin bir sonucu olarak; ezilen ulusun egemen sınıfları, ezen ulusun egemen sınıflarıyla kaynaşarak, oligarşinin içinde yer almışlardır. Ezilen ulus burjuvazisi de kendi iç dinamiğiyle kapitalistleşen bir burjuvazi değildir. Zaten, feodal sınıfların dışında gelişen bir kapitalist sınıf da pek görülmez; çoğunluk itibariyle, kapitalizmin yukarıdan aşağıya geliştirilmesi sürecinde geleneksel feodal sınıflardan dönüşerek kapitalistleşenlerden oluşur.
Böylelikle, emperyalizm ve oligarşi, ulusal baskının ekonomik-sosyal temeli haline gelirken, ezilen ulus egemen sınıfları da, oligarşi içinde yer almaları itibariyle, ulusal baskının sosyal temeli konumundadırlar.
İşte bu tablo, ezilen ulusun ulusal kurtuluş mücadelesinin neden "ulusal burjuvazi" tarafından verilemeyeceğini de gösterir zaten. Yeni-sömürge durumundaki çok uluslu ülkelerde ezilen ulus açısından ulusal bir burjuvaziden söz edemeyiz. Ezilen ulusun egemen sınıfının amacı ve politikası da ulusal anlamda kendi pazarına sahip çıkma olarak şekillenmez. Aksine, ezilen ulus hakim sınıflarının temel isteği, emperyalizm ve oligarşi ile daha fazla bütünleşmek olmaktadır. Bu nedenle de bizim gibi ülkelerde, burjuva ya da burjuva-feodal önderlikli bir ezilen ulus hareketine rastlanmaz genellikle.
Dolayısıyla ulusal baskı esas olarak ezilen ulus işçi ve emekçileri için söz konusudur. Ve bu noktada da, UKKTH, bu ülkelerde ezilen ulus işçi ve emekçilerinin kendi kaderlerini tayin hakkı içeriğini kazanmıştır.
Sonuç Çok uluslu yeni-sömürgelerde ulusal-baskının ekonomik sosyal temeli, emperyalizm ve oligarşi olduğu için, UKKTH, emperyalizm ve oligarşinin yıkılmasından geçer. UKKTH, ancak bu koşulla pratikleşebilir. Buna paralel olarak da, ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin ulusal ve sosyal kurtuluşu aynı mücadele potasında içiçe geçmiştir.
Dönemin temel ve baş
çelişkilerinin niteliği, ulusal sorunun mücadeledeki yerini, UKKTH' nin nasıl
biçimleneceğini de belirler. Çağımızda yeni sömürge bir ülkede belli başlı
çelişkiler şunlardır: 1- Emperyalizm ve oligarşi bloku ile halklar arasındaki
çelişki. (Bu çelişki egemen sınıf blokuyla, ezen ve ezilen ulusun halkı
arasındaki çelişkidir.) 2- Egemen sınıflar arası, oligarşi içi çelişkiler. 3-
Ezilen ulus işçi ve emekçileriyle emperyalizm-oligarşi arasında, ulusal
baskıdan ileri gelen çelişki.
Bu çelişkilerden, oligarşi ve emperyalizmle halklar arasındaki çelişki temel çelişkidir. Ezilen ulusun, ulusal baskıdan kurtulma, kendi kaderini tayin etme mücadelesi de bu çelişkinin çözümü mücadelesine tabidir. Bunun dışında ezilen ulusun, ulusal baskıdan ileri gelen çelişkisini birinci plana çıkarmak, somut durumu doğru kavrayamamaktır. Bu yanlışlık, pratikte iki sonuç doğurur: Bir, mücadeleyi asıl hedefinden saptırır (anti-emperyalist, anti-oligarşik hedeften sapma), iki, mücadelenin dinamiklerini böler, güçleri dağıtır (ulus temelinde ayrı örgütlenme kaçınılmaz olarak buna yol açar).
Bu çelişkilerden, oligarşi ve emperyalizmle halklar arasındaki çelişki temel çelişkidir. Ezilen ulusun, ulusal baskıdan kurtulma, kendi kaderini tayin etme mücadelesi de bu çelişkinin çözümü mücadelesine tabidir. Bunun dışında ezilen ulusun, ulusal baskıdan ileri gelen çelişkisini birinci plana çıkarmak, somut durumu doğru kavrayamamaktır. Bu yanlışlık, pratikte iki sonuç doğurur: Bir, mücadeleyi asıl hedefinden saptırır (anti-emperyalist, anti-oligarşik hedeften sapma), iki, mücadelenin dinamiklerini böler, güçleri dağıtır (ulus temelinde ayrı örgütlenme kaçınılmaz olarak buna yol açar).
Mesele şudur; aslında ulusal
kurtuluş mücadelesi anti-emperyalist, anti-oligarşik bir muhtevada olması
gerektiğinden dolayı, sınıfsal bir özellik kazanmıştır. Ezilen ulus
milliyetçiliğinin dar görüşlülüğü, bunun görmezden gelinmesine yolaçmaktadır.
Devrimcilerin çeşitli vesilelerle net olarak ortaya koydukları gibi; "İki
ulusun emekçi sınıfları aynı ekonomik-sosyal yapıda, aynı toplumsal formasyona
sahipseler, sınıfsal ve ulusal baskının sosyal temeli, aynı egemen sınıf
bloğuysa, bu ülkede ezilen ulusun kendi kaderini tayin etmesinin ayrı bir
devrim olarak gerçekleşmesinin nesnel temeli yok demektir." Ve bundan,
ezen ulus emekçileriyle ezilen ulus emekçilerinin birlikte mücadelesi, sınıfsal
ve ulusal kurtuluşun birlikte gerçekleşmesi sonucu çıkar. Bundan, sınıfsal
kurtuluşun, ulusal kurtuluşu da sağlayacağı sonucu çıkar.
Marksist-Leninistler'in ulusal sorunun çözümü için gösterdikleri devrimci çizgi, açıktır: Ezen ve ezilen ulus emekçi sınıflarının birlikte mücadeleyle emperyalizm-oligarşi blokunun iktidarını alaşağı etmeleri, sınıfsal kurtuluşu sağladığı gibi, ulusal baskının sosyal temelini de ortadan kaldıracak ve böylelikle ezilen ulus emekçilerinin kendi kaderlerini serbestçe tayin etmelerinin nesnel koşulları yaratılacaktır. Bu noktadan sonrası, UKKTH'nin nasıl kullanılacağıyla ilgilidir ki, bu noktada, ezilen ulus emekçileri, kaderini özgürce belirleme hakkını mücadelesiyle kazanmış durumda olacaktır.
Marksist-Leninistler'in ulusal sorunun çözümü için gösterdikleri devrimci çizgi, açıktır: Ezen ve ezilen ulus emekçi sınıflarının birlikte mücadeleyle emperyalizm-oligarşi blokunun iktidarını alaşağı etmeleri, sınıfsal kurtuluşu sağladığı gibi, ulusal baskının sosyal temelini de ortadan kaldıracak ve böylelikle ezilen ulus emekçilerinin kendi kaderlerini serbestçe tayin etmelerinin nesnel koşulları yaratılacaktır. Bu noktadan sonrası, UKKTH'nin nasıl kullanılacağıyla ilgilidir ki, bu noktada, ezilen ulus emekçileri, kaderini özgürce belirleme hakkını mücadelesiyle kazanmış durumda olacaktır.
Ulusal ve sınıfsal kurtuluşun
nesnel olarak birleşmesinin, bugün için anlamı, ulusal çelişkilerin sınıf
bakışı içerisinde ele alınması ve örgütlenmesi gereğidir. Sadece sömürünün
kaldırılması temellindeki bir çalışma, ulusal sorunu içermez. Bu anlamda Marksist-Leninistler,
ulusun özgürlüğüne kavuşturulmasını da içeren bir programa sahiptirler. Küçük
burjuva milliyetçileri ile Marksist-Leninistler arasındaki fark, ulusun
özgürleşmesinin sınıfsal bir temelde ele alınmasında kendini gösterir.
Ulusal ve sosyal kurtuluşun içiçeliğinin politik sonucu, bu mücadelenin ezilen ulus egemen sınıfları, toprak ağalarına, tefeci tüccarlara karşı verilmesini gerektirir. Böylelikle, küçük burjuva milliyetçiliğinin emekçilerin örttüğü sınıfsal çelişkiler açığa çıkarılabilir. Ezilen ulus halkı, burjuva milliyetçiliğin çeşitli tuzaklarına düşmekten kurtarılabilmiş olur.
Özellikle küçük-burjuva kesimlerin milliyetçiliğe kayışının, emekçilerin milliyetçi hareketlerin etkisine girmesinin önlenmesi, devrimci bakış açısının hakim kılınmasıyla mümkündür. Halkları milliyetler temelinde bölen, halklar arasındaki güveni, sınıfsal temelde birliği tahrip eden ideolojilere ve eylemlere karşı mücadele etmek bu anlamda devrimcilerin kaçınmaması gereken bir görevdir. Bu mücadelenin ana hedefi, - ulusal baskının varlığı koşullarında- ezen ulus milliyetçiliği ve onun sosyal-şoven, oportünist yansımalarıdır; fakat bunun yanısıra ezilen ulus milliyetçiliğinin olumsuzluklarına karşı ideolojik mücadele de aksatılmamak durumundadır.
Çok uluslu ve ezen-ezilen ayrımının olduğu bir ülkede, mücadele, hem ezen, hem ezilen ulusun sömürücü sınıflarını hedefleyen, her türden feodal-burjuva sömürüye karşı, ulusal baskıya, ulusal aşağılanmaya, asimilasyona, jenosite karşı bir muhtevada olacaktır. Yani, ulusal baskıya, ulusal aşağılanmaya, ulusal kültürün yok edilmesine, asimilasyona, jenosite karşı mücadele, oligarşi ve emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası olarak ele alınmalıdır.
Ulusal ve sosyal kurtuluşun içiçeliğinin politik sonucu, bu mücadelenin ezilen ulus egemen sınıfları, toprak ağalarına, tefeci tüccarlara karşı verilmesini gerektirir. Böylelikle, küçük burjuva milliyetçiliğinin emekçilerin örttüğü sınıfsal çelişkiler açığa çıkarılabilir. Ezilen ulus halkı, burjuva milliyetçiliğin çeşitli tuzaklarına düşmekten kurtarılabilmiş olur.
Özellikle küçük-burjuva kesimlerin milliyetçiliğe kayışının, emekçilerin milliyetçi hareketlerin etkisine girmesinin önlenmesi, devrimci bakış açısının hakim kılınmasıyla mümkündür. Halkları milliyetler temelinde bölen, halklar arasındaki güveni, sınıfsal temelde birliği tahrip eden ideolojilere ve eylemlere karşı mücadele etmek bu anlamda devrimcilerin kaçınmaması gereken bir görevdir. Bu mücadelenin ana hedefi, - ulusal baskının varlığı koşullarında- ezen ulus milliyetçiliği ve onun sosyal-şoven, oportünist yansımalarıdır; fakat bunun yanısıra ezilen ulus milliyetçiliğinin olumsuzluklarına karşı ideolojik mücadele de aksatılmamak durumundadır.
Çok uluslu ve ezen-ezilen ayrımının olduğu bir ülkede, mücadele, hem ezen, hem ezilen ulusun sömürücü sınıflarını hedefleyen, her türden feodal-burjuva sömürüye karşı, ulusal baskıya, ulusal aşağılanmaya, asimilasyona, jenosite karşı bir muhtevada olacaktır. Yani, ulusal baskıya, ulusal aşağılanmaya, ulusal kültürün yok edilmesine, asimilasyona, jenosite karşı mücadele, oligarşi ve emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası olarak ele alınmalıdır.
Marksist-Leninistler,
UKKTH'ye olduğu gibi, devrim öncesinde örgütlenme ve mücadele sorununa da
sınıfsal temelde yaklaşırlar. Genel doğru olarak; ezilen ulusun bulunduğu
bölgede mücadele ve örgütlenmeye, ulusal ve sınıfsal temelde eğilmek gerekir.
Fakat bizim ülkemizde bundan daha farklı olarak iki ulusun yerleşim alanları
olarak da içiçe geçmişliği vardır. Bu anlamda sadece belli bir bölge özelinde
değil, ülke sathındaki örgütlenmede, ezen ve ezilen ulusun emekçilerini
birleştirmek, hem ulusal, hem sınıfsal talepleri içeren bir mücadeleyi
örgütlemek gerekir.
Elbette ki sorun, sadece bugün açısından biçimsel anlamda bir ortak örgütlülük içinde olmak değildir. Sorunu, iki halkın tam güvene dayanan birliğini yaratmak olarak ele almalıyız. Gelecekte tek merkezi devlet içinde birlikte olmanın koşullarını yaratmanın yolu da, bu güveni sağlamak, ezilen ulus sorununa sahip çıkmak, her türden milliyetçi düşünceye karşı mücadele etmek, sınıfsal bakış açısını egemen kılmaktan geçiyor.
Elbette ki sorun, sadece bugün açısından biçimsel anlamda bir ortak örgütlülük içinde olmak değildir. Sorunu, iki halkın tam güvene dayanan birliğini yaratmak olarak ele almalıyız. Gelecekte tek merkezi devlet içinde birlikte olmanın koşullarını yaratmanın yolu da, bu güveni sağlamak, ezilen ulus sorununa sahip çıkmak, her türden milliyetçi düşünceye karşı mücadele etmek, sınıfsal bakış açısını egemen kılmaktan geçiyor.
Ezilen ulus milliyetçiliğinin
UKKTH'ye salt ulusal açıdan yaklaşması, sınıfsal bir örgütlenme yerine ulusal
bir örgütlenmeye gitmesi, çok uluslu bir ülkede, kaçınılmaz olarak emekçileri
milliyetlere göre ayırır, sınıf dayanışması düşüncesini zayıflatır, işçilerin
milliyetçi burjuva ideolojisinin kuyruğuna takılmasına daha elverişli bir ortam
yaratmış olur. Ezilen ulus milliyetçiliği, ulusal baskıya karşı savaşından
dolayı, demokratik bir yana sahiptir; ama bu, onun sınıf mücadelesi açısından,
ezen ezilen bütün uluslardan emekçiler açısından verdiği zararları ortadan
kaldırmaz veya bunları görmezden gelmeyi gerektirmez. Türkiye solunda ne yazık
ki böyle bir algılama vardır. Ezilen ulus milliyetçiliğini eleştirmek, sanki
UKKTH'ye karşı çıkmak, ezilen ulusun ulusal baskıya karşı milliyetçi temeldeki
mücadelesini tümden yadsımak gibi anlaşılmaktadır. Böyle anlaşılmasının sonucu
olarak Türkiye solu, milliyetçilik karşısında gereken uyarı ve eleştirileri
yapmamış, milliyetçiliğin olumsuzluklarının derinleşmesine neden olmuştur.
Marksist-Leninistler'in, çok
uluslu devlet sınırları içindeki örgütlenme anlayışları da, UKKTH' nin
kullanılması konusundaki anlayışlarına paralel olarak, tek merkezli
örgütlenmedir. Marksist-Leninistler, en genel anlamda milliyetlere göre
örgütlenmeye karşıdırlar. Emekçileri milliyetlere göre bölen örgütlenme
anlayışı, en başta proletaryanın ideolojisine uygun değildir. İkinci olarak,
tek merkezi bir iktidara karşı, milliyetler temelinde ayrı örgütlenmek,
halkları merkezi otorite karşısında zayıflatan bir anlayıştır.
"Sözü geçen devleti birleştiren tüm ulusların tüm proleterleri, tek bir
bölünmez proleter topluluk olarak örgütlenmelidirler. (...) Bizim ulusal sorun
üzerindeki görüşümüz, (...) bir ve bölünmez proleter topluluk, tek
parti[dir]." (7) (Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, syf.
85)
Tek merkezli örgütlenme,
proletaryanın büyük proleter devletlerden yana olma anlayışına uygun olduğu,
onun koşullarını hazırlayacağı gibi, somut durumda da iki halkın kurtuluş
mücadelesinin zafere ulaşmasının en önemli güvencesidir. Halkları hem ulusal hem
sınıfsal baskı altında tutan merkezi otorite, yani oligarşik iktidar
yıkılmadan, ne ulusal, ne de sosyal kurtuluş gerçekleşemeyeceğine göre, ortak
örgütlenme, ortak mücadele ve ortak devrimci iktidar şarttır. En başta da
dediğimiz gibi, UKKTH'nin uygulanması koşulu da zaten ancak böyle sağlanır.
Ayrı örgütlenmeyi önermek, halkların gücünü bölmenin ötesinde, iki ulustan emekçileri, milliyetler temelinde ayrıma tabi tuttuğundan, onları burjuva milliyetçi önyargıların etkisine sokmayı, sınıf bilincinin çarpıtılmasını, egemen sınıfların birbirlerine karşı kışkırtılabilmesini beraberinde getirir.
Ayrı örgütlenmeyi önermek, halkların gücünü bölmenin ötesinde, iki ulustan emekçileri, milliyetler temelinde ayrıma tabi tuttuğundan, onları burjuva milliyetçi önyargıların etkisine sokmayı, sınıf bilincinin çarpıtılmasını, egemen sınıfların birbirlerine karşı kışkırtılabilmesini beraberinde getirir.
Mücadele ve örgütlenme sorunu
açısından biz iki ulusun, ezen ve ezilen ulusun emekçilerinin birlikte
örgütlenip, birlikte mücadele etmesi gerektiğini söylüyoruz. Bunun böyle
olmasını belirleyen, sadece bizim isteklerimiz, subjektif niyetlerimiz
değildir. Bu mevcut nesnel koşulların, sosyo-ekonomik yapılanmanın bir
sonucudur. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin etmesinin, ezilen ulus
emekçilerinin kendi kaderlerini tayin etmesi muhtevasını kazanmış olması, ezen
ve ezilen ulus emekçi sınıflarının birlikte mücadele etmesinin de koşullarını
yaratmış, bunu bir bakıma zorunlu kılmıştır.
Başka bir ifadeyle, iki ulus emekçilerinin, aynı toplumsal formasyon içinde bulunmaları, tek merkezli örgütlenmenin de nesnel temelidir. Halkların önündeki devrimci adım tekse, halklar temelde aynı toplumsal formasyon içinde bulunuyorlarsa ve aynı sosyal temelde yaygın bir içiçe geçmişlik de sözkonusuysa, Marksist-Leninist açıdan ayrı örgütlenmeyi haklı, doğru gösterecek bir gerekçe bulmak mümkün değildir.
Böyle bir tercih, Marksizm-Leninizm'le değil, ancak küçük burjuva milliyetçiliğiyle açıklanabilir. Ki bu noktada da Stalin şöyle diyor:
"İşçiler milliyetlere göre örgütlensin -ne kadar ulus varsa, o kadar parti olsun. Bu plan, sosyal-demokrasi [Marksist-Leninistler] tarafından kabul edilmemiştir. Pratik, belli bir devlet proletaryasının milliyetler bakımından örgütlenmesinin, sınıf dayanışması düşüncesinin yıkılmasından başka bir yere götürmediğini göstermiştir." (Agk., syf. 85)
Başka bir ifadeyle, iki ulus emekçilerinin, aynı toplumsal formasyon içinde bulunmaları, tek merkezli örgütlenmenin de nesnel temelidir. Halkların önündeki devrimci adım tekse, halklar temelde aynı toplumsal formasyon içinde bulunuyorlarsa ve aynı sosyal temelde yaygın bir içiçe geçmişlik de sözkonusuysa, Marksist-Leninist açıdan ayrı örgütlenmeyi haklı, doğru gösterecek bir gerekçe bulmak mümkün değildir.
Böyle bir tercih, Marksizm-Leninizm'le değil, ancak küçük burjuva milliyetçiliğiyle açıklanabilir. Ki bu noktada da Stalin şöyle diyor:
"İşçiler milliyetlere göre örgütlensin -ne kadar ulus varsa, o kadar parti olsun. Bu plan, sosyal-demokrasi [Marksist-Leninistler] tarafından kabul edilmemiştir. Pratik, belli bir devlet proletaryasının milliyetler bakımından örgütlenmesinin, sınıf dayanışması düşüncesinin yıkılmasından başka bir yere götürmediğini göstermiştir." (Agk., syf. 85)
Merkezi bir otorite var
karşımızda. Çok uluslu bir ülkede, devrimcilerin çalışma tarzı ve örgütlenme
anlayışı, ezen ve ezilen ulus emekçi sınıflarının ortak düşmanları olan merkezi
otoriteye karşı birleştirecek, ulusal ve sosyal kurtuluşu çabuklaştıracak bir
anlayışı içermelidir. Bu olmadan, UKKTH'nın bir anlamı yoktur.
Kuzey Irak'ta Kürt milliyetçiliğinin tavrıyla ilgili ülkemizdeki Kürt milliyetçi basında şöyle bir yazı okumuştum, diyordu ki; "Güney Kürtleri... haklarını ABD yanında olunca alacaklarına inanmaktadırlar. ABD Kürtlere tekrar ihanet edebilir. Ama oradaki halkımız buna karar vermiştir. İyi bir sosyalist realiteyi kabul eder, halkın kararına saygılı olur."
Biz de hayır diyoruz. Tam tersine, iyi bir sosyalist, "realite" diye gericiliği, işbirlikçiliği meşrulaştırmaz. İyi bir sosyalist, nesnelliğe teslim olmaz. İyi Marksist-Leninistler, mevcut devlet içindeki bütün –ezen ve ezilen– ulusların proleterlerine kendi çıkarlarını, ulusal ve sınıfsal kurtuluşlarının yolunu göstermek, onları milliyetçiliğin, küçük burjuva dar görüşlülüğüne karşı uyarmak durumundadır.
Şunu bir kez daha vurguluyoruz. UKKTH, ancak emperyalizmin kovulduğu, oligarşinin iktidarının yıkıldığı koşullarda kullanılabilir. İkincisi; iki uluslu yeni-sömürgelerde, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını, merkezi bir devlet içinde kullanmasını savunmak, UKKTH'yi reddetmek veya ihlal etmek değildir. Böyle yorumlamak tamamen biçimsel bir bakış açısıdır. Marksist-Leninistler'in hareket noktaları, iki ulusun proletaryasının çıkarıdır. Soruna milliyetçiliğin dar penceresinden bakılmadığı, ulusal sorunun çözümü biçimsel kalıplara indirgenmediği ve halkların çıkarları temel alındığı noktada, birlikten yana olmanın doğru bir tavır olduğu da açıktır. Kısacası, Marksist-Leninistler, ortak örgütlenme, ortak mücadele içinde, birlikte kurtuluşu hedefliyorlar.
Kuzey Irak'ta Kürt milliyetçiliğinin tavrıyla ilgili ülkemizdeki Kürt milliyetçi basında şöyle bir yazı okumuştum, diyordu ki; "Güney Kürtleri... haklarını ABD yanında olunca alacaklarına inanmaktadırlar. ABD Kürtlere tekrar ihanet edebilir. Ama oradaki halkımız buna karar vermiştir. İyi bir sosyalist realiteyi kabul eder, halkın kararına saygılı olur."
Biz de hayır diyoruz. Tam tersine, iyi bir sosyalist, "realite" diye gericiliği, işbirlikçiliği meşrulaştırmaz. İyi bir sosyalist, nesnelliğe teslim olmaz. İyi Marksist-Leninistler, mevcut devlet içindeki bütün –ezen ve ezilen– ulusların proleterlerine kendi çıkarlarını, ulusal ve sınıfsal kurtuluşlarının yolunu göstermek, onları milliyetçiliğin, küçük burjuva dar görüşlülüğüne karşı uyarmak durumundadır.
Şunu bir kez daha vurguluyoruz. UKKTH, ancak emperyalizmin kovulduğu, oligarşinin iktidarının yıkıldığı koşullarda kullanılabilir. İkincisi; iki uluslu yeni-sömürgelerde, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını, merkezi bir devlet içinde kullanmasını savunmak, UKKTH'yi reddetmek veya ihlal etmek değildir. Böyle yorumlamak tamamen biçimsel bir bakış açısıdır. Marksist-Leninistler'in hareket noktaları, iki ulusun proletaryasının çıkarıdır. Soruna milliyetçiliğin dar penceresinden bakılmadığı, ulusal sorunun çözümü biçimsel kalıplara indirgenmediği ve halkların çıkarları temel alındığı noktada, birlikten yana olmanın doğru bir tavır olduğu da açıktır. Kısacası, Marksist-Leninistler, ortak örgütlenme, ortak mücadele içinde, birlikte kurtuluşu hedefliyorlar.
“Biz, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında diyoruz ki: ‘Her şart altında, her zaman meseleyi misak-ı milli sınırları içinde ele almak gerekir veya Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek çözüm yolu ayrılma hakkının kullanılmasıdır’ diyen görüşler yanlıştır. Bu görüşlerin sahipleri, her iki tarafın burjuva ve küçük burjuva milliyetçi unsurlarıdır. Oysa devrimci proletarya, meseleyi diyalektik bir tarzda ele alır. Yani, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını öngördüğü ayrılma, özerklik, federasyon vs. çözüm yollarının hangi şartlar altında ve ne zaman geçerli olabileceğini ortaya koyar.”
Mahir Çayan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder