68 kuşağı üzerine bugüne kadar pek çok
kitap, makale yazıldı; belgeseller, diziler, filmler çekildi. Ama bir konunun
üzerinde nedense pek durulmadı. Bu nedenle 68 kuşağı sanki hep eksik anlatılmış
gibi geliyor bana. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil, İbrahim Kaypakkaya
ve nicelerini gerçekten tanıdığınızı mı düşünüyorsunuz? Gelin onların pek
bilinmeyen yönlerini yazayım, kararı siz verin…
Arkadaşım dert yandı: “Oğluma yatarken
hikaye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che,
John Lennon, Marilyn Monroe gibi. Geçen hafta nereden duydu ise Fransız
İhtilali’ni anlatmamı istedi? Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan
Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”
Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi.
1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı. Oğulları Sinan Cemgil
o zorlu yıllarda 1944’te doğdu. Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep
sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar. Nitelikli
bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce,
Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca
dizeler okurdu. Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi
güldürecek kadar espriliydi. ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye
katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu. ODTÜ’de “Hoca” deme
adetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü.
Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak
Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru
soğan çıktı. Yirmi yedi yaşındaydı. Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen
arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti. Oğlunun cesedini almaya giden anne
Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi: “Bu oğlum Sinan.
Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar
da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler.
Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekalı güzel
çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız
yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler.
Sizin sorunlarınızı omuzladılar.”
Arkadaşım yakın tarihin bu acı
olaylarını bilen biri. Üniversite öğrencilerine son yapılanlar arkadaşımı da
korkutmuştu; nedeni biricik oğluydu. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi
paylaşmasından korktu ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına
düştü. Ona Edip Cansever’in şirini okudum:
“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha
korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak…”
ŞAİRDİLER
Size 68’lileri anlatmalıyım: Mahir
Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne
şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım… Adalıyım.” Eşi Gülten Çayan atletti; 400
metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı erkekler 400
metre koşan atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.
Hüseyin Cevahir edebiyat
eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli
Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi.
SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep
arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.
SBF’nin efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep
tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz
uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı.
Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı. Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim
Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat
dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü
ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24
yaşındaydı.
ODTÜ’NÜN DONLARI
1971 darbesinde Sansaryan Han’daki
işkenceler sırasında polisler önemli bir delil buldu; devrimcilerin hemen
çoğunda aynı tip mavi ya da kırmızı külot vardı. Sordular; “bu donların anlamı
ne; mavi ile kırmızının farkı ne; bunlar THKO’nun rütbeleri mi?” İşkencedeki
sporcu gençler gülmemek için kendini zor tuttu, “bunlar” dediler; “ODTÜ Spor
Kulübü’nün donları!”
Futbolu severlerdi kuşkusuz… Devrimci
Öğrenciler Birliği’nin tümü Beşiktaşlı’ydı. Çarşı’nın devrimciliği nereden
geliyor sanıyorsunuz? 68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e
mutlaka alınırdı. Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de… Mahir Çayan ise
kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin
çubukları nedeniyle erkenden koptu. Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya
çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi?
Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o.
İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı. Aşkı da yaşadılar doyasıya… Sevgilisini
son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan,
sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi. O da 25
yaşındaydı. O kuşak 1 kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler. Oysa…
Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar. Sanmayın
ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar? Sanmayın ki kolalı votka
içmediler? Ya da rakı? Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?
Muhammed Ali, Joe Frazier’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz? Ya da
hiç küfür etmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş
ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi:
“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere
erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama…”
DİLLERİNDEKİ ŞARKI; I
Delikanlıydılar. İdealisttiler.
Devrimciydiler. Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar. Kızıldere’de katledilen Kazım
Özüdoğru gibi, “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı. İşten
atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler. Kürtler için de yürüdüler;
Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto Depremi nedeniyle kan bağışı
kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler. Pancar, tütün,
fındık, haşhaş mitingleri yaptılar. Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal
Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip
edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular. 68’li kızlar da vardı bu
eylemlerde; hem de mini etekleriyle. Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır”
yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş
dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu. O hippi; Kızıldere katliamından tek sağ
kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ydü. Hayalleri vardı; dillerinde ise John Lennon’un
“Imagine” şarkısı…
SBF’NİN DANS PARTİLERİ
Mahkemedeki savunmaları sırasında,
Mevlana resmi çizip altına “Ben İnsanım” yazıp hakime gönderecek kadar bu ülke
değerlerine inanan bir kuşaktı. Resimden, edebiyattan gelmişlerdi. Ellerinden
kitap düşmedi hiç. Nice yazarlar çıkarmaları boşuna değil. ODTÜ İnşaat’tan
“Balık Memet” yani yazar Mehmet Eroğlu’nu okumayanınız var mı? Dans da ettiler:
SBF yatılı öğrencilerinin Salı ve Cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans
partileri vardı. Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde
harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da; onca işkenceye
rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel
Mestçi? Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Aşık Veysel’e şehre getiren
68’liler değil mi? Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları
Festivali’nde üçüncü oldular. FKF ilk başkanı İzzet Polat Ararat’ın DTCF
tiyatro bölümü öğrencisi olması tesadüf mü? ODTÜ Sosyalist Kültür Kulübü
üyeleri Ali Artun ve Yılmaz Aysan’ın bugünün tanınmış sanat galerisi Nev’in
sahipleri olması, o dönem birikiminin ürünü değil mi? Dağcılık kulüplerini
üniversitelerde ilk kimler kurdu sanıyorsunuz? Türkiye’de bu sporun gelişiminde
68’li Fikret Gürbüz, Tuncer Gürdil, Uçmaz Sungur, Sönmez Targan ve nicelerinin
katkıları unutulabilir mi? Ardı ardına şampiyon olan efsanevi İTÜ basketbol
takımının temelini TMTF İkinci Başkanı Cavit Savcı atmadı mı? Maratoncu Mehmet
Yurdadön ülkeye madalyalar kazandırmadı mı? ODTÜ’lü Ömer Gürcan cezaevine
sokulmasaydı, idam edilen babası Fethi Gürcan gibi ülkemizi binicilikte
birincilik kürsüsüne çıkarır mıydı? SBF’nin tanınmış milli güreşçileri Necati
Sağır, Mustafa Aynur aynı zamanda THKP-C’li değil miydi? Bugün judo ve karate
de madalya alanlar, bu sporun gelişmesinde büyük emeği olan Murat Özdabak’ı
anımsar mı? Peki ya boksörler milli sporcu Taşkın Konuralp’in adını duymuş
mudur? ODTÜ Motor Kulübü’nün kurucularından Tayfur Cinemre motosikletiyle
kimleri taşımadı ki; Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin… Fenerbahçe
takımında yelken yapan Taner Türkantöz Mahir Çayan’ın en yakın yoldaşıydı.
Hangisini yazayım? 68 kuşağı bu özellikleriyle neden anlatılmaz? Oysa…
Toplumsal bir gelecek hayali kuranlar bu mirası her yönüyle bilmelidir.
HALA 68’Lİ BİR DEVRİMCİ: YAŞAR YILMAZ

İstanbul Teknik Üniversitesi inşaat
bölümü öğrencisiydi. İTÜ Öğrenci Birliği başkanlığını Harun Karadeniz’den sonra
devraldı. Hakkari’ye “Zap Suyu üzerine Devrimci Gençlik Köprüsü” yapmaya giden
84 devrimciden biriydi. Deniz Gezmiş’in yakın yoldaşıydı. Devletin ceberut
baskısından her 68’li gibi o da nasibini aldı: 1971 darbesinde Ziverbey Köşkü
ve Harbiye’de ağır işkencelerden geçti. Yaşadıkları; 2,5 yıl cezaevi
arkadaşlığı yaptığı Yılmaz Güney tarafından yazılan “Sanık” adlı öyküye konu
oldu. Mahkemedeki savunmasını ise “Söz Sanığın” adlı kitabında kendi yazdı.
Maltepe ve Selimiye cezaevlerinde 5,5 yıl yattı. Hapisten sonra hep “sakıncalı”
oldu; ekmeğini taştan çıkardı. Sonra bir gün karar verdi; mühendisliği bıraktı;
“ülkeme hizmet etmeliyim” diye düşündü. Anadolu topraklarını 2,5 yıl karış
karış dolaştı. Unutulmaya yüz tutmuş, sahipsiz bırakılmış, 115 antik kentteki
119 antik tiyatroyu inceledi. “Anadolu Antik Tiyatroları” adıyla kitaplaştırdı.
Bu çalışma Kültür Bakanlığı’nı heyecanlandırmadı. Fakat Avusturya Kültür
Bakanlığı, Yaşar Yılmaz’ı Salzburg’taki Mozart Üniversitesi “Antik Çağda
Akustik ve Ses Dağılımı” konusunda konuşma yapmaya çağırdı. Çünkü bugüne kadar
bilinmeyen 2 önemli bulgu keşfetmişti. İlki sesin iletilmesiydi: Sahnedeki
oyuncu, şarkıcı, konuşmacı ya da müzik aletinden çıkan sesin 20-25 bin kişilik
açık hava tiyatrosunun en uzak basamaktaki izleyiciye kadar gidebilmesini, o
dönemin mühendisleri orta yola “sırtlı koltuklar” yerleştirerek sağlamışlardı.
Ses, koltuğun sırtlığına çarpıp yukarı basamağa kadar çıkabiliyordu. İkinci
buluş ise bugüne kadar düşünüldüğü gibi ilk tiyatro Antik Yunan uygarlığı
döneminde değil, Erken Dönem medeniyetleri döneminde yapılmıştı ve ilk açık
hava tiyatroları taş değil ahşaptı.
HIRSIZLARIN PEŞİNDE BİR 68’Lİ
68’li devrimci Yaşar Yılmaz antik
tiyatrolar çalışmasını bitirdikten sonra köşesine mi çekildi. Hayır. 5 yıl
önce, Anadolu’dan yağmalanan tarihi eserlerin ve kültürel varlıkların peşine
düştü. ABD, İngiltere, Avusturya, Almanya, Danimarka, Rusya, ve Yunanistan’a
gitti. Yüzlerce müze gezdi. Türkiye’den kaçırılan 40 bin eseri buldu ve
fotoğraflarını çekerek belgeledi. Neler bulmadı ki: Paris Louvre Müzesi:
Mağnesia’daki ünlü mermer tapınak kabartmaları, Asos’dan sökülen tapınak
parçaları ve yüzlerce dev boyutlu mermer, bronz heykeller. Hitit, Urartu,
Bizans, Selçuklu, Osmanlı eserleri. Londra British Museum: Ksantos’dan
(Eşen-Antalya) Nereitler anıtı, Knidos’tan (Datça) 600 civarında büyük boy
heykel, Mozeleum (Bodrum’daki ünlü, dünyanın 7. harikasının mermer süslemeleri
ve heykelleri). New York Metropolitan Müzesi: Sardes’ten (Salihli) sütun ve
diğer eserler, Bergama’dan büyük bronz heykel, Priyene, Milet ve Efes’ten
heykeller, mermer lahitler, Kültepe’den (Kayseri) Sümer-Asur dönemi eserleri.
Boston Müzesi: Asos eserleri Washngton Dumborton Oaks Müzesi: Antakya
mozaikleri ve Bizans eserleri. Baltimore Müzesi: Antakya mozaik koleksiyonu.
Chicago Sanat Müzesi: Selçuklu- Osmanlı eserleri. Chicago Üniversitesi Şark Eserleri
Enstitüsü Müzesi: Alişar eserleri. Los Angeles Getty Villa : Burdur- Antalya
yöresinden Kremna mermer kadın heykelleri.Viyana Ephesus Müzesi : 50 m’ye yakın
mermer duvar frizleri Efes’ten giden binlerce eser. Berlin Alte Müzesi :
Priyene, Milet’ten mermer heykeller. Berlin Pergamon (Bergama) Müzesi :
Büyüktapınak, Milet ve Priyene’den tapınaklar, Zincirli’den Hitit tapınağı,
Hattuşaş’dan heykeller, 33 metreye 14 metrelik dev boyutlu Milet pazaryeri
giriş duvarı ve Selçuklu dönemi camilerine ait eserler. Tübingen Üniversite
Müzesi: Antakya’dan heykel ve Troya eserleri. Danimarka Ulusal Müzesi: Troya
eserleri. Kopenhag David Müzesi: Selçuklu eserleri, Konya’dan türbe sandukası,
Cizre Camii’nin ünlü tokmağı başta olmak üzere 14 ve 16. yüzyıl çini koleksiyonu.
Daha sırada 60 bin eser var. Yaşar
Yılmaz çalışmalarını sürdürüyor. Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir
destandır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder