30 Nisan 2015 Perşembe

1 Mayıs’ın kökenleri nelerdir?-Rosa Luxemburg

.

               

İşçilerin burjuvaziye ve egemen sınıfa karşı mücadelesi sürdükçe, bütün talepleri karşılanana dek, 1 Mayıs bu taleplerin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha güzel günler geldiğinde, dünya işçi sınıfı kurtuluşunu kazandığında, insanlık muhtemelen, zorlu mücadelelerin ve ödenen bedellerin anısına 1 Mayıs’ı yine kutlayacaktır
Sekiz saatlik işgününü kazanmanın bir aracı olarak bir işçi bayramı kutlamasının kullanılması fikri ilk olarak Avustralya’da doğdu. İşçiler 1856’da, sekiz saatlik işgünü talepli bir gösteri olarak, mitingler ve kutlamalar eşliğinde bir günlük genel grev yapmaya karar verdiler. Bu kutlamanın tarihi de 21 Nisan olacaktı. İlk başta, Avustralyalı işçiler bunu sadece 1856 yılı için düşündüler. Fakat bu ilk kutlama Avustralya’nın işçi kitlelerini ateşleyip yeni bir heyecana iterek, üzerlerinde o kadar güçlü bir etki yaratmıştı ki, bu kutlamanın her yıl yapılmasına karar verildi.
Sahiden, işçilere kendi başlarına karar verdikleri kitlesel bir iş bırakmanın verdiği özgücüne güven ve cesaretten fazlasını ne verebilirdi ki? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine kendi birliklerini bir araya getirmenin verdiği cesaretten daha fazlasını ne verebilirdi ki? Böylece, bir işçi kutlaması fikri hızla kabul edildi ve Avustralya’dan yola çıkıp bütün bir işçi sınıfı dünyasını fethedene kadar diğer ülkelere yayılmaya başladı.
Avustralyalı işçileri ilk örnek alan Amerikalılar oldu. 1886’da 1 Mayıs’ın genel grev günü olmasına karar verdiler. O gün 200 bin Amerikalı işçi iş bırakarak 8 saatlik iş günü talebini yükseltti. Sonrasında, polis baskısı ve yasal baskılar işçilerin tekrar bu ölçekte bir gösteri yapmasını yıllar boyunca engelledi. Ne var ki, işçiler 1888’de kararlarını yenilediler ve bir dahaki gösterinin 1 Mayıs 1890’da yapılmasına karar verdiler.
Bu esnada, Avrupa’daki işçi hareketi güçlenmiş ve canlanmıştı. Bu hareketin en güçlü ifadesi, 1889’daki Uluslararası İşçi Kongresi’nde açığa çıktı. 400 delegenin katıldığı bu Kongre’de, sekiz saatlik işgününün birincil talep olmasına karar verildi. Bunun üzerine Fransız sendikaları delegesi, Bordeauxlu işçi Lavigne, bu talebin bütün ülkelerde bir genel grevle dile getirilmesini önerdi. Amerikan işçileri delegesi ise yoldaşlarının 1 Mayıs 1890’da greve gitme çağrısını hatırlattı ve Kongre bu tarihi işçilerin uluslararası bir kutlama günü olmasına karar verdi.
Bu kez de, aynı otuz yıl önce Avustralya’da olduğu gibi, işçiler aslında bir günlük bir gösteri düşünmüşlerdi. Kongre bütün ülkelerin işçilerinin 8 saatlik iş günü için 1 Mayıs 1890’da birlikte gösteriler düzenlemelerine karar vermişti. Hiç kimse bu kutlamanın sonraki yıllarda da tekrarlanmasından söz etmemişti. Doğal olarak, hiç kimse bu düşüncenin aniden başarı kazanıp, işçi sınıfları tarafından böylesine hızlıca kabul göreceğini önceden kesitremezdi. Ne var ki, 1 Mayıs gösterilerinin her yıl tekrarlanan ve süreğen bir kuramsallığa sahip olması gerektiğinin herkes tarafından anlaşıması ve hissedilmesi için 1 Mayıs’ı yalnızca bir kez kutlamak yeterli olmuştu […].
1 Mayıs’ta, sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bir kez bu hedefe ulaşıldıktan sonra, 1 Mayıs’tan vazgeçilmedi. İşçilerin burjuvaziye ve egemen sınıfa karşı mücadelesi sürdükçe, bütün talepleri karşılanana dek, 1 Mayıs bu taleplerin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha güzel günler geldiğinde, dünya işçi sınıfı kurtuluşunu kazandığında, insanlık muhtemelen, zorlu mücadelelerin ve ödenen bedellerin anısına 1 Mayıs’ı yine kutlayacaktır.
*Rosa Luxemburg’un 1894’te kaleme aldığı bu metin ilk olarak Lehçe olarak Sprawa Robotnicza’da yayınlandı.

1 Mayıs- V. I. Lenin

                     
Yoldaş işçiler! 1 Mayıs geliyor, bütün ülkelerin işçilerinin sınıf-bilinçli bir hayata uyanışlarını, insanın insan üzerindeki her türlü zulüm ve baskısına karşı mücadelelerindeki dayanışmalarını, emekçi milyonların açlık, yoksulluk ve aşağılanmadan kurtulmak için yürüttükleri mücadelelerini kutladıkları gün. Bu büyük mücadelede iki dünya karşı karşıya duruyor: sermayenin dünyasına karşı emeğin dünyası; sömürünün ve köleliğin dünyasına karşı kardeşliğin ve özgürlüğün dünyası
Bir yanda bir avuç kan emici zengin… Fabrikalara, iş aletlerine ve makinalarına el koydular; milyonlarca dönüm araziyi ve yığınla parayı kendi özel mülkiyetleri haline getirdiler. Hükümeti ve orduyu kendilerine uşak yaptı, biriktirdikleri servetin sadık bekçi köpeği haline getirdiler.
Diğer yanda, maldan mülkten yoksun milyonlar… İşe kabul edilmek için kalantorlara yalvarmaya zorlanıyorlar. Emekleriyle bütün zenginliği yaratırlar; ama bütün hayatları boyunca bir dilim ekmek için mücadele etmek, çalışmak için sadaka ister gibi dilenmek, bellerini büken işlerde sağlıklarını ve dirençlerini tüketmek zorundadırlar ve köylerdeki harap evlerinde ya da büyük şehirlerdeki bodrum katlarda ya da çatı katlarında açlıktan ölürler.
Ama şimdi maldan mülkten yoksun bu emekçiler kalantorlara ve sömürücülere karşı savaş ilan ettiler. Bütün ülkelerin işçileri emeği ücretli kölelikten, yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarmak için savaşıyorlar. Ortak emekle yaratılan zenginliklerden bir avuç zenginin değil bütün çalışanların faydalandığı bir toplumsal sistem için savaşıyorlar. Toprağı, fabrikaları, atölyeleri ve makineleri bütün emekçilerin ortak mülkiyeti haline getirmek istiyorlar. Toplumun zenginler ve yoksullar diye ikiye ayrılmasına son vermek istiyorlar. Emeğin meyvelerinin yine emekçilerin olmasını ve çalışma yoluyla sağlanan bütün gelişmelerin, insanlığın bütün kazanımlarının çalışan insanları baskı altında tutmanın bir aracı olarak değil, onların yararına kullanılmasını istiyorlar.
Emeğin sermayeye karşı büyük mücadelesi bütün ülkelerin işçileri için büyük fedakarlıklara mal oldu. Daha iyi bir yaşam ve gerçek özgürlük hakları için nehirler dolusu kan döktüler. İşçilerin davası için savaşanlar hükümetlerin tarifsiz zulümlerine maruz kaldılar. Fakat bütün bu zulme rağmen dünya işçilerinin dayanışması büyüyor ve güç kazanıyor. İşçiler sosyalist partilerde giderek daha sıkı bir şekilde birleşiyorlar; bu partilerin destekçileri milyonları buluyor ve kapitalist sömürücü sınıf karşısında nihai zafere doğru sürekli, adım adım ilerliyor.
Rus proletaryası da yeni bir hayata gözlerini açtı. O da bu büyük mücadeleye katıldı. İşçilerimizin köle gibi boyun eğmeye zorlandığı, eli kolu bağlı durumundan hiçbir kurtuluş, acı hayatında iğne ucu kadar ışık görmediği günler geçti. Sosyalizm ona kurtuluş yolunu gösterdi ve yüz binlerce savaşçı bir kılavuz olarak gördükleri kızıl bayrak altında toplandı. Grevler işçilere birlikten gelen güçlerini gösterdi, mücadeleyi öğretti, örgütlü emeğin sermaye için ne kadar dehşet verici olabileceğini gösterdi. İşçiler, kapitalistlerin ve hükümetin ancak işçilerin emeği sayesinde yaşayıp semirebildiğini gördüler. İşçiler birleşik mücadelenin ruhuyla, özgürlüğe ve sosyalizme duydukları özlemle ateşlendiler. İşçiler Çarlık otokrasisisin ne kadar karanlık ve şeytani bir güç olduğunun farkına vardılar. İşçilerin, mücadeleleri için özgürlüğe ihtiyaçları var ama Çarlık hükümeti onların elini ayağını bağlıyor. İşçilerin meclisin özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, gazete ve kitapların özgür bırakılmasına ihtiyacı var. Ama Çarlık hükümeti örgürlük yolundaki her çabayı kamçıyla, hapisle, süngüyle bastırıyor. “Kahrolsun otokrasi!” çığlığı Rusya’yı boydan boya dolaşıyor, büyük işçi mitinglerinde, sokaklarda giderek daha sık yankılanıyor. Geçen yaz Güney Rusya’da on binlerce işçi, polis zulmünden kurtuluş ve daha iyi bir yaşam yolunda mücadele etmek için ayağa kalktı. Burjuvazi ve hükümet, büyük kentlerin bütün sanayi hayatını bir vuruşta felç eden işçilerin dehşetengiz ordusu karşısında titredi. İşçilerin davası için mücadele eden düzinelerce savaşçı, Çarlığın iç düşmanın üzerine yolladığı birliklerin kurşunları altında düştü.
Fakat yalnızca bu iç düşmanın emeğiyle yaşayan egemen sınıfların ve hükümetin, onu yenilgiye uğratabilecek bir gücü yok. Dünya üzerinde hiçbir kuvvet, gittikçe daha fazla sınıf bilinciyle kuşanarak, daha sıkı birleşerek ve örgütlenerek büyüyen milyonlarca işçiyi alt edemez. İşçilerin göğüslediği her yenilgi saflara yeni savaşçılar taşıyor, daha geniş kitleleri yeni hayata uyandırıyor ve onları yeni mücadelelere hazırlıyor.
Şu anda Rusya’da öyle şeyler yaşanıyor ki işçi kitlelerinin bu uyanışı daha da hızlı ve yaygın olmalı ve biz proletarya saflarını birleştirmek ve onu daha kararlı mücadelelere hazırlamak için alabildiğine çabalamalıyız. Savaş proletaryanın en geri kesimlerinin bile politik konular ve sorunlarla ilgilenmesini sağlıyor. Savaş, otokratik düzenin düpedüz çürmüşlüğünü, polisin ve Rusya’yı yöneten saray çetesinin haydutluğunu her zamankinden açık ve net bir biçimde gösteriyor. Halkımız kendi ülkesinde açlık ve yokluktan ölüyor; ama üzerinde başka ulusların yaşadığı binlerce mil uzaktaki yabancı topraklar uğruna yürütülen yıkıcı ve anlamsız bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız politik tutsaklık altında zulüm görüyor; oysa diğer halkları köleleştirmek için yürütülen bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız ülkedeki politik düzenin değişmesini talep ediyor; ama dikkatini dünyanın öteki ucunda patlayan silahların ateşine vermesi isteniyor. Ama Çarlık hükümeti, ulusun zenginliklerini ve Pasifik kıyılarında ölüme gönderilen genç insanların hayatını çarçur ettiği bu oyunda haddini aştı. Her savaş halkın üzerinde etki yapar ve kültürlü ve özgür Japonya’ya karşı yürütülen savaş Rusya üzerinde korkunç bir etki bıraktı. Bu etki, polis despotizmi yapısının uyanan proletaryanın darbeleriyle sarsıldığı bir zamanda geldi. Savaş hükümetin bütün zayıf noktalarını gösteriyor. Savaş bütün maskeleri indiriyor. Savaş bütün çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Savaş Çarlık otokrasisinin mantıksızlığını tüm insanlar için açık seçik hale getiriyor ve eski Rusya’nın, insanların oy hakkından mahrum edildiği, yok sayıldığı, sindirildiği Rusya’nın, polis hükümetine hala serflik bağlarıyla bağlı Rusya’nın can çekişmesini herkese gösteriyor.
Eski Rusya ölüyor. Onun yerini alacak yeni bir Rusya geliyor. Çarlık otokrasisini koruyan karanlık güçlerin sonu geliyor. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya onlara öldürücü darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkın sahte değil, gerçek özgürlüğünü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkı haklarını gaspetmek ve burjuvazinin elinde bir araçtan ibaret kılmak için aldatmaya yönelik olarak atılan adımları engelleyebilir.
Yoldaş işçiler! Öyleyse vakti gelen son kavga için iki kat enerjiyle hazırlanalım! Sosyal-Demokrat proleteryanın saflarını daha da sıklaştıralım! Proletaryanın sözü daha uzak meydanlarda yankılansın! İşçilerin talepleri için mücadele her zamankinden daha büyük bir cesaretle sürdürülsün. 1 Mayıs kutlaması davamıza binlerce yeni savaşçı kazansın ve bütün insanların kurtuluşu
için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün herkesin özgürlüğü için yürütülen büyük mücadeledeki güçlerimizi daha da büyütsün!
Yaşasın sekiz saatlik işgünü!
Yaşasın uluslararası devrimci Sosyal-Demokrasi!
Kahrolsun haydut ve soyguncu Çarlık otokrasisi!
Nisan 1904

29 Nisan 2015 Çarşamba

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN




SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN              
                                                   
Yaklaşan seçimler nedeniyle  Chp ve Hdp’ye eleştiriler artmaktadır.
Oysa ki, Chp bir kitle partisi olup,Hdp ise ittifak partisi niteliğinden evrilip kitlesel parti pratiğini ilk defa bu seçimlerde test etmektedir.
Seçimler ve Tavır:                                  

Chp: İçinde bir çok unsurları bulunduran siyasi yelpazenin dincisinden-sağcısından-solcusuna-sosyalistine kadar bir çok ideolojik yada kültürel unsurlarla popülizm adına seçimlere giriyorsa ve hedefi kitlesel başarı ise……
İdeolojik anlamda kendime yakın bulmasam da, beni ve ideolojimi temsil edecek bir partinin varlığı olmadığı sürece Chp’nin içinde bulunan ideolojime ve dünya görüşüme yakın bir çok insanın bulunması beni mutlu eder.

Hdp:İlk defa kitle partisi pratiğini test eden feodalitenin kırıntılarını ve kimlik bunalımını üzerinden atmak adına  siyasi yelpazenin dincisinden-sağcısından-solcusuna-sosyalistine kadar bir çok ideolojik yada kültürel unsurlarla popülizm adına seçimlere giriyorsa bir şans vermek gerekli diye düşünüyorum..

Hdp’nin içinde bulunan Mahmut Memduh Uyar gibi ideolojisinden, devrimci çizgisinden ödün vermeyecek diye düşündüğüm birinin mecliste olması sevindirici olacaktır..

Ayrıca Chp ve Hdp’nin içinde bulunan Sosyalist mücadele  pratiğinden gelen arkadaşlarımızın inanıyorum ki mecliste bulunduğu dönem ve koşullarla her iki partiyi evirebileceğini yada güçlerini birleştirerek farklı bir muhalefeti Türkiye gerçeğiyle yüzleştireceğine inanmak istiyorum,

O nedenle Chp ve Hdp içinde bulunan devrimci ideolojiye sahip arkadaşlarımızın yıpratılması yerine bu gün mevcut hükümete ve faşist uygulamalarına karşı mücadele etmeliyiz..

Ne Chp,ne Hdp ideolojik parti konumundadır,Chp Kitlesel parti,Hdp ise ilk defa ittifak partisinden çıkıp kitle partisi olmasını test etmektedir..

Bugün geldiğimiz nokta,ideolojik tartışmalarla kendi enerjimizi boşa harcayıp güç bölünmesi yaşamaktayız ki, bu içinde bulunduğumuz ve faşist uygulamaları seçim sonrası giderek artacak Akp’nin işine yaramaktadır…29.04.2015-13.55
Selamlar

Ozan’ca

26 Nisan 2015 Pazar

ACI ÇIĞLIKLAR VE NEŞELİ KAHKAHALAR

11159551_1576577962627477_371056306489403981_n

‘Dünyayı kirleten bu mutsuzluğu hiçbir şey silemezdi’ 
Simone de Beauvoir
Az önce yoksul bir çocuk öldü. Soba zehirlenmesinden. Açlıktan. 
Hastalıktan. Üşümekten. Şimdi ben bunları yazarken bir çocuk daha 
ölüyor; sadece haritalardan bildiğimiz, adını unuttuğumuz Afrika 
ülkelerinden birinde. 20 kiloya düşünce öldü. Daha önce de burda ölmüştü, 
bir çocuk, başına isabet eden bir gaz kapsülüyle. Çok direndi, az yaşadı, ama tek ölmedi. Defalarca ölen insanlık teker teker biraz daha öldü.
Açlık çoğunluktaydı, ölümler çoğunluktaydı; zulümler, işkenceler, polisler, vergiler çoğunluktaydı. İnsanlar; onlar azınlıktaydı işte. Çünkü çocuklar azınlık, büyükler çoğunluktaydı… Çünkü son onüç yılda 241 çocuk devlet dersinde öldürüldü. 241 ana ağladı. Biz güldük.
Biz öyle umarsız kahkahalar savururuz ki, kahkahamızın sesinden bir 
çocuğun yardım çığlığını duymayız. O çığlık da insanlığımızı bastırır. Biz kahkahamızla o çığlığı bastırırız. Biz onu, o bizi. Biz muzafferiz.
Kadınlar dövülüyor, öldürülüyor, aslında kadınlar doğuştan ölü doğuyor, çünkü kadınların penisi yok. Kürtler, ermeniler öldürülüyor, çünkü onlar 
Türk değil. Aleviler dışlanıyor, iftiraya uğrayıp öldürülüyor, çünkü onlar 
sünni değil. Filistinliler öldürülüyor, çünkü onlar müslüman. Bir fare 
ölüyor, çünkü o bir kedi değil; bir kedi ölüyor, çünkü o bir köpek değil. Hayvanlar öldürülüyor, çünkü onlar insan değil. Devlet öldürüyor, çünkü devlet insan değil.
Sokaklarda yürüyemiyorum, çünkü sokaklar kan kokuyor. Caddeler, otomobiller, evler, mağazalar kan. Kuyumcunun altını, fırıncının ekmeği, arabanın tekeri kana bulanmış. Toprak kana doymuş, bunu saklamak için üstüne beton dökülmüş ama beton çatlamış, çatlakta oluk oluk akan kan; 
avm inşaatında okul giderini karşılamak için çalıştığı inşaattan iş güvenliği zaafiyetinden dolayı düşerek ölen üniversiteli öğrencinin kanı. Siz o 
üniversite öğrencisini unutmuş olabilirsiniz ama ben unutmadım, çünkü 
ben her toprakta, her betonda gökyüzüne sıçrayan oluk oluk kanlar görüyorum. Çünkü hergün birileri bir yerlerden düşüyor, ölüyor. Uygarlık binaların, avmlerin yapımıyla yükseliyorken, biz aşağı doğru yuvarlanıyoruz.
Bayrak görmeye dayanamıyorum. Ben bayraklardan tiksiniyorum. Çünkü bütün bayraklar akan kanın üstünü örtüyor. Akan kana bandırılıyor. Kan çekiliyor, bayrak rengini alıyor, ve biz sonra haykırıyoruz: Vatan millet sakarya! Vatan sağ oldukça, ölüyoruz. Çünkü bayrak ölülerimizin üzerinden göndere çekiliyor ve uygun adım marş: rap rap rap! Ölülerimizi çiğniyoruz.
Metin Altıok’u bilir misiniz? Ben bilmezdim. 93’te Sivas’ta diri diri yakılan aydınlardan biri olduğunu öğrenince çok ağladım. Hasret Gültekin için de, diğerleri için de ağladım. Yakılarak öldürülenler de ağlamıştı. Çünkü ben 
artık biliyordum. Hepsinin hayatını okudum. Metin Altıok, şiirlerini içinde 
taş gibi oturmuş acılarla yazarmış, yazarken ağlar, insanların halini düşünürmüş. Zaten bu dünyada ‘yerleşik yabancı’ gibi yaşarmış, ‘bir acıya kiracı’ymış. Bakın o şiirlerinden birinde ne diyormuş:
“Bazı şeyler vardır insanı değiştirir;
Siz böyle ne çok, hep kendinizlesiniz.
Örneğin çarşıda bir çocuk, ille diretir;
Necatigil der ki, bakıp da görmediniz.”
Görmedik değil mi? Gördük de unuttuk değil mi? Unutmadık da ne 
yapabiliriz ki değil mi?
Ama şimdi birden nerden çıktı ki Metin Altıoklar, Hasretler?
Daha 2 Temmuz’a var ki… Öyle ya, biz sadece ölüm yıldönümlerinde anarız. Öyle bir adetimiz vardır bizim.
Şimdi bırakalım bunları değil mi? Ne diye canımızı sıkacağız ki şimdi? Unutalım hepsini, hepsini kovalım!
Haydi şans topu oynayalım, haydi futbol konuşalım, haydi fal baktıralım, televizyon açalım eğlenelim; hadi ama kahkaha atalım. Kahkaha atalım! 
Daha yüksek sesle, daha yüksek, daha…
Unutalım çocukları, unutalım ölümleri. Açlığı, sefaleti, zulmü, sömürüyü unutalım. Bir viski açalım, ölülerimizi içkimize meze yapalım.
Haydi Serdar Ortaç dinleyelim, son ses açalım, sesimizi Ahmet Kaya’nın kemiklerine yetiştirelim!
Baran Sarkisyan

Dünyalılar

DİK DURAN İNSAN

euripides



Polikrat, 6. ve 7. yüzyıllarda kendisinden öncekiler gibi ünlenmişti. Bilgiler onun zamanında çoğalmıştı. O yüzyıllarda İran/Pers/ orduları Babil’den, Anadolu’ya tüm Ege’yi istila etmişti. Mallar yağmalanmış, o güne kadar Anadolu’da biriken bilgilerde mallar gibi yağmalanmıştı. Hem mallar hem bilgiler, hem de inançlar ve diller Atina’ya taşınıyordu. Anadolu da savaş ve yağmanın önünde bilim kaçırıldı. Daha o zamanlar Atina’nın adı, namı duyulmamıştı. İlk defa bilim insanları Batıyı yurt tutmaya başlamıştı. Sonra Batı, Batı oldu. Yunanistan, mitoloji ve bilimin merkezine dönüştü.
Demokrit, Polikrat, Platon, Sokrat, Herodot ve daha onlarcası oralarda barındı. Bugün de nerede hoşgörü varsa, bilim de, bilim insanları da orada barınıyorlar. Bu yüzden eskiden Anadolu’nun ilerici mirası Batıya taşınmıştı. Fenikeliler, Lidyalılar, Pelasglar, Milaslılar, Didimliler, İyonlular ve Dersim’den gidenler Atina’yı yurt tutmuşlardı. Atina’nın yıldızı o günden sonra parladı. Atina öne çıktı. Bilimin, sanatın, ticaretin merkezi oldu. O güne kadar Ege’de; İzmir, Milas, Milet, Didim, Efes kentlerinin yıldızı parlamışken, birdenbire Doğudan, Hindistan’dan, Mısır’dan, Karadeniz’in kuzeyinden getirilen mallar, biriken bilimsel nüveler Atina’ya taşınmıştı. Atina, çeşitli dülgerciyi, mimarı, sanatçıyı, bilim insanını ve edebiyatçıyı ağırlamıştı.
Anadolu’dan bilimi kovdular, malları yağmaladı, insanları sürdüler. Korsan denizciler, köle ticareti yapan kurnaz tüccarlar zenginleşti. İnsanları, inançları, bilimi, mitolojiyi, edebiyatı, efsaneleri her şeyi, her şeyi savaşın önünden sürdüler. Herodot gibi tüm antik edebiyat el yazmacıları işitip gördüklerini, gezip öğrendiklerini taşıdılar batıya. Yazı yeni gelişiyordu. Durmadan yazıyorlardı. Onların yazdıkları, halkların ortak malıydı. Bugün pek çok kimse sanıyor ki onların yazdıkları Batının malıdır. Onlar bir tek halk ait değil, onlarca halkın kültürü, dili ve sanatıdır.
   Herodot zamanında yaşamış pek çok bilimci, ırmaktaki suların, güneş ışınlarının etkisiyle buharlaştığını biliyordu. Herodot ise güneşin bir tanrı olduğuna inanıyordu. Ve “güneş, gökte gezerken ırmaklardan su içen bir tanrıdır”diyor, buna inanıyordu.
Batıya giden bilim insanları arasında Perikles çıktı. Güzel bir karısı vardı: Aspasya. O da ilk kadın filozoflardandı. Patya diye bir çağdaşı vardı Aspasya’nın. O da ilk matematikçiydi. İskenderiye’de yetişmişti. Öğrencileri vardı. Patya, Perikles’in karısı Aspasya ile birlikte bilimi savundu. Sonra Patya taşlandı, öldürüldü. Yani ilk reycim cezası bir kadına ilk defa uygulanmıştı. Kadın ve bilim yok sayılıyordu. Arkadaşları vardı Perikles’in. Anaksagoros çıkmıştı. Sokrat yanındaydı. Fidyes ressam ve mimardı. O da okul kurmuştu. Binlerce insan çalıştırdı yanında. Kuyumcu, ressam ve mimar! Gotik denilen, Elen denilen tarzlar bu sıralar doğuyordu Atina’da.
Yanlarına Öropides gelmişti. Anaksagoros’un öğrencisiydi. O eğilmemişti tanrıların ve soyluların gücü karşısında. Dik tutmuştu omurgasını. Bugünkü dönek ve kapı kulu aydınlardan daha ilerideydi. Omurgasız kişileri ilk o sevmemişti. Tanrıların ve soyluların otoritesi karşısında dik durdu. Dik duran insan ta homosapiens zamanında;“ben insan olacağım, maymun kalmayacağım” demiş ve araç yapmış araç geliştirmişti. Soyut düşünceden kurtulmuş somut düşünmeye başlamıştı. Yani neandarthalın değil kromanyonun atasıydı. Öropides gibiler de Kromanyonun yani bizlere daha çok benzeyen ilk canlıların ataları gibi omurgasını eğip bükmemişti, soyluların düzeninin karşısında. Bir tiyatrocu bir trajediciydi o. İlk piyes, ilk tiyatro, ilk tragedya onun tarafından girmişti insan yaşantısına. Öropides,
Demişti ki:
   Adaletsiz tanrı tanrı değildir.
Reddetmişti soyluların düzenini.
Perikles, Aspasya, Fidyes, Öropides Patya hepsi de bir öğretinin, bir öğretmenin öğrencileriydiler.
Anaksagoros daha o zamanlar ay da dünyamız gibi bir gezegendir diyordu. Ama kıyamet kopuyor, zındıklığı kalmıyordu adamın. Akileus geldi bir zaman sonra Atina sokaklarına. O da tanrılardan ve soylulardan hesap soran Öropides gibi ‘teke tek’ dövüşe çağırdı onları. Demokrit de “bilge kişiye tüm yeryüzü açıktır” demiş ve eklemişti “bir ülkede yoksul olmak kralların idare ettiği bir ülkede zengin olmaktan iyidir”  diye. Sokrat’ın söyledikleri ise hep yanıltmıştı onu. “Bildiğim bir şey varsa o da hiç bir şey bilmiyorum” demişti. İnsan gerçeği ve doğayı kavramaya, ona doğru, onu yakalamaya giderken Sokrat tersini düşünüyordu. İnsanı doğadan koparmış, “içinizi inceleyin”demişti. İnsanın içi de dışı da ne doğadan ne de kendisinden bağımsız değildi. O insanın ilerlemesini değil gerilemesini savunmuş atalarının dinine dönmüştü. İnsanın atalarının eski dinine dönmesini savunmak geriye çekilmekti.

Turabi Saltık (anahatadergi.org)

Dünyalılar


CEHALETİN TEMELİ NEREDE

Cehaletin Temeli Nerede



Osmanlı İmparatorluğu cehaletten battı. İslam ülkeleri cehaletten köle oldular. 20. Yüzyıl köleliği de dünyanın bütün toplumları için cehalet üzerine kurulacak. Bilgi ve teknolojiyi üretmeyip satın alanlar, üretenlerin kölesi olmak zorundalar. Bu köleler kendilerine otomobil, uçak, silah satanlarla da savaşabilir. Afganistan, Irak, Filistin güncel örnekler.
Bu onların gelecek perspektiflerini değiştirmiyor. Bugün dünya ekonomik yaşamının temelini oluşturan teknolojide Türkiye’nin önde gittiği alan yok. Bazı alanlarındaki ticari başarı ileri teknoloji üreten dünyanın dışladığı üretim alanlarında yoğunlaşmaktan ibarettir.
Türkiye’nin tarihçileri nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Hiçbir kültür tarihçisi resimsiz, heykelsiz, bilimsiz, felsefesiz gelişmiş bir kültür olamayacağını düşünmedi. Kimse bizde Mühendishane açıldığı zaman, Viyana’da da mühendishane var mıydı diye merak etmedi. Biz Rus Bilimler Akademisi’nin ne zaman kurulduğunu merak etmiyoruz. Viyana’da dünyanın en büyük doğa tarihi müzesi varken, bizde neden olmadığını düşünen bir adam çıkmıyor. Haydn Mozart, Beethoven ise kırsal kültürlünün aklına bile gelmiyor.
Eğitim sayısal olarak Osmanlı geçmişine göre olağanüstü ileri. Gösterişi de güzel. Fakat entelektüel düzeyi, bilimsel içeriği, öğretim örgütlenmesi dünya ortalamasının altında. Üstelik öğretim üyeleri icazetlerini neredeyse Amerika’dan almak zorunda. Sanatımız dünya pazarına hiç çıkamıyor, sadece birkaç musiki virtiyözümüz var.
Felsefe dışlanmış bir konu. Kırsal kültürün üst düzey temsilcilerinin değil Batı felsefesi, Ortaçağ İslam felsefesinden bile haberleri olduğu kuşkulu. Kırsal kültürün en göze çarpan özelliklerinden biri tarih bilinci yoksulluğu. Böyle bir bilincin oluşması için gerekli tarih bilgisinin yanından bile geçmiyorlar.
Ne var ki çağdaş kültürün hiçbir alanında yeterli bir performans göstermeyen kentlere yığışmış kırsal kültürlüler nedense Avrupalı olmak istiyor. Avrupa Birliği sözü yıllarca çamaşır tozu reklamları kadar yaygınlaştı. Fakat aynı adamlar Avrupalılara kafir demeye devam ediyor. Ömürlerinde hiçbir zaman Avrupalı gibi düşünmemiş ve düşünmek de istemeyen insanların Avrupa Birliği’ne girmek istedikleri bir garip çağda yaşıyoruz. Bu arada Amerikan emperyalist propagandasının temalarını okuma-yazma bilmeyen halka kahve retoriği ile ve bir safsata bulutu içinde yansıtıldığı bir beyin yıkama çağında yaşıyoruz.
Bazen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katıldığını hayal ediyorum. Fakat sonra bu katılımın kişi yaşamında nasıl şekilleneceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bir Barok kilisede koro dinleyen, ya da Rubens’in büyük boy bir tablosunu seyreden Türkleri gözlediğimi hayal ediyorum.Orkestra şefinin memnun bir çehre ile gülümseyerek bir pasajı bitirdiğinin farkına varan bir AKP’li milletvekili düşlüyorum. Beş vakit namazlarını kılanların Paris’te ya da Viyana’da bir modern sanat sergisinin içeriğini merak ettiklerini hayal ediyorum.
Türk vatandaşlarının kültür bakanlarına ‘bizde neden doğa tarihi müzesi yok, teknoloji müzesi yok’ diye sorgu sorduklarını hayal ediyorum. Kırsal kültürlü politikacılarımızın Türkiye bilim, sanat, teknoloji, istatistiklerini merak ettiklerini tasavvur ediyorum. Köyden kasabadan son yarım yüzyılda kentlere akın edenlerin cep telefonundan, otomobilden, internetten uzaklaşamayanların, çağdaş düşüncenin gelişmelerini merakla izlediklerini hayal ediyorum.
Bugünkü cehaletin temeli Osmanlı geçmişimizdedir. Cumhuriyete %10 okuma-yazma bilenle başladık. %90’ı köyde yaşayan halkın okuma-yazması yoktu. Bugün sayısal olarak geçmişle karşılaştırırsak eğitim olağanüstü. O zamanki Anadolu’nun nüfusundan belki de iki kat fazla öğrencimiz var.
Ne var ki cehalet sadece okullaşma ve okuyup-yazmayla ilgili bir şey değil, öğrenme merakı ile ilgili bir kültürel eğilim. Kırsal kültürlü dediğim tarımsal toplumun temel eğilimlerine sahip olmakta devam eden, kentleşememiş Türk toplumu hiçbir şey merak etmiyor. Sadece kullanıyor. Araba kullanmak için bir şey öğrenmek gerekli değil.
Türkiye’nin eğitim ve kültüründen sorumlu devlet adamlarımız niye Türkiye’de bir doğa tarihi müzesi olmadığını, acaba hiç kendi kendilerine sordular mı?
Acaba bir spor ya da kültür bakanı Türkiye’de bir artistik patinaj yapan sporcunun neden çıkmadığını kendine soruyor mu? Acaba bir milli eğitim bakanı Rusya’da liseyi bitirenlerin iki musiki aleti çalmaları öngörülürken, Türkiye’de musiki dersinin kaldırılmasının ne anlama geldiğini hiç düşünmüş mü?
Musikinin bugünkü dünya kültürünün olmazsa olmaz bir unsuru olduğunu ve Avrupa’da musikinin toplum katında örgütlenmesinin neredeyse kendi başına uygarlık olduğunu düşünen bir kırsal kültürlü var mı?
Gerçekten bugün insanı en çok düşündüren olgu, dünya yaşamına bir yüzyıldan fazla egemen olan entelektüel akımların ve tartışmaların hiçbirinin, Türkiye’yi idare edenler ve ona oy verenler katında yansıdığını gösteren bir küçük işaretin olmamasıdır.
Dünya entelektüel yaşamını allak bullak eden düşünceler, akımlar, tartışmalar Türkiye eğitim alanında ilköğretimden üniversiteye kadar yer almıyor. Sadece birtakım yaftalar olarak kültür portmantosuna palto gibi asılıyor.
Türkiye’nin tarihçileri nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Böylece karşılaştırmasız tarih yazını sadece gollerin gösterildiği futbol maçlarına benziyor.
Bugünkü kırsal kültür temsilcileri 18. Yüzyıl Osmanlı idarecilerinden çok daha cahil. Oysa o dönemde Avrupa hakkında bilgisizlik bir ölçüde anlaşılabiliyor. Ama AB kapısında beklerken Türkiye’de yapılmaya çalışılan işler çağdaş bir insanın kabul edemeyeceği kadar mantıksızdır. Bu cehaletin sürüp gitmesinde, paraya odaklanmış düşünceleri ve amaçları yansıtan, ve halkı düşünemeyen aptallara çevirme görevini üstlenen bir medya var. Hiçbir alanda teknik ve entelektüel standartları yerine getiremeyen bu ülkede, beyin yıkama görevi üstün bir ‘efficiency’ ile gerçekleştiriliyor.
Bu durum medyanın amacına uygun bir programı gerçekleştirmesi midir, yoksa medyayı yöneten kültürün de halkın düzeyinde olmasından mı kaynaklanıyor bunu söylemek zor. Fakat temelde politik yönlendirme dışında medyanın çağdaş kültürle ilişkisi sporadik gösterilerden ibarettir. İktidar payandacıları gazete ve dergilerinde çağdaş kültürün ve demokrasinin havarileri pozunda, tavus kuşu gibi dolanıyorlar. Ama örneğin hiçbirinin aklına ‘Amerika’da bu kadar çok Türk tarihçisi varken, Türkiye’de neden bir Amerikan tarihçisi çıkmıyor?’ sorusu gelmiyor.
Mustafa Kemal’in büyüklüğünü anımsamamak olası değil. Türk tarihçilerine dünya tarihi yazdırmak isteyen, Anadolu arkeolojisini öğrenmek için Avrupa’ya Anadolulu öğrenci gönderen, Avrupa musikisi konservatuarı açan, 87 Alman profesörünü yeni açılan üniversiteye davet eden bir devlet ve kültür adamı 70 yıldır gelmedi. Bugünkü cehalet gösterisinin çevresinde dolanmak bile acı verici.
La Monde Diplomatique yıllarca önce ‘Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar’ adlı bir küçük kitapçık yayınlamıştı. Yazar Claude Julien’in makalesinde Petain Dönemi’nde egemen olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır. Türkiye’de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık düşüncesini esir ya da satın almıştır.

 Doğan Kuban     Dünyalılar

16 Nisan 2015 Perşembe

Kahpelik bu ülkenin siyasi kariyeri olmuş...


            Kahpelik bu ülkenin siyasi kariyeri olmuş...
ozan'ca

ne yazık ki





Bu ülkenin sosyalisti,

sosyalizm tanımını bilmeden,


faşisti faşist olduğunu,


dincisi dini bilmeden,


okuyan,okuduğunu anlamadan,


yazan,ne anlama geldiğini bilmeden


yaşayan,yaşamanın anlamını bilmeden yaşıyor....


ne yazık ki

ozan'ca

Bu ülkeden çok sıkıldım,




Bu ülkeden çok sıkıldım,
sahtelikten,yalandan,
popülizmden,oryantalizmden,
maskelenen yüzlerden,
gerçek diye sunulan yalanlardan
sahte dostluklardan,
dost gözüken sahtekarlardan,
tarihinden,siyasetinden
yalan yanlış olan her şeyinden
okumaktan, sorgulamaktan
kafamı yormaktan,yorulmaktan
ve inancımı yitirmek üzereyim
çağdaş görünümlü faşistlerden
faşist görünüp dincilerden,
dinci görünüp sahtekarlardan
ve bil cümle bu ülkenin
her bir metrekaresinde ki
soytarılıktan sıkıldım.
ozan'ca

KÜRESEL KAPİTALİZM EVRENSEL İNSANI ÖLDÜRÜYOR

Küresel kapitalizm


Erol ANAR (twitter:@erolanar)
Rőnesans insanı evrenseldir. Bunu gőrebilmemiz için Leonardo da Vinci’ye bakmamız yeterlidir. Yalnızca ressam değil, mucit, müzik aletlerinden denizaltı tasarımlarına kadar çok çeşitli işleri başarıyla yapabilen evrensel insan tipine bir őrnektir, aynı zamanda kapitalizmin uzman insanının antitezidir. Vinci anatomist, ressam, heykeltraş, botanikçi, mimar, mühendis ve bunlardan daha fazla bir kişidir. O, Rőnesans dőneminin evrensel insanını simgeler kişiliğinde. Rőnesans hümanizminde kendisini ifade edenlerden birisi de Montaigne’dir. O yapıtında, insanı, onun ilişkilerini ve evrensel ortak yanları analiz eder ve kendi açısından çeşitli sonuçlara ulaşır. Hümanizm akımının en büyük temsilcilerinden birisi ise Erasmus’tur. Űnlü “Űtopya” yazarı Thomes More da aynı kategoridedir.
Rőnesans entelektüel ve sanatçıları evrensel insanı aramış ve onu kendi yaşam biçimlerinde yaşatmışlardır.
Kapitalizmde uzmanlaşma
Kapitalist sistemin bir őzelliği de, işbőlümünde kişileri tek tek uzmanlaştırmış olması ve uzmanlık alanları çerçevesine sıkıştırmasıdır. Bőylece tek tek uzmanlar eliyle sistem her gün yeniden üretilir. ABD Çalışma Bakanlığı’nın kayıtlarına gőre 1850 yılında “mavi yakalılar” tabiriyle tanımlanan emek işçilerinin oluşturduğu 323 meslek türü, bugün 20 binin -hatta daha fazla- üzerindedir. Ayrıca “beyaz yakalılar” olarak nitelenen meslek gruplarının sayısı bu kadar olmamakla birlikte yine çoktur. Boston Űniversitesi rektőrü Robert Silvers, uzmanlaşmaya verilen őnem yüzünden birçok bilim insanının sanat ve sosyal bilimlerden yoksun olarak yetiştirilmesinin insanlıkdışı bir davranış olduğunu belirtiyor.
Engels, “Doğanın Diyalektiği” adlı yapıtında bu durumu, insanları tek yőnlülüğe sevk eden işbőlümü hastalığı olarak niteler. Bugün aşırı uzmanlaşmanın insanlığı yeni bir karanlık çağa sürükleyebileceği endişesi yaygınlaşıyor. Uzmanlık sistemi, evrensel-bütünsel insanı ortadan kaldırmaya yőneliktir. Entelektüel bilgi sürecinden yalıtılan bireyler de, sistemin elindeki araçlarla yeniden yőnlendirilir. Toplum ise, sisteme hizmet eden uzmanlar eliyle biçimlendirilir. Bunun sonucunda da uzmanlık sistemi anti-evrensel olur. Ȍzgürleşme yolundaki insan, bütünsel düşünen evrensel insandır. (Anar, 2000)
“Ve ensonu, işbölümünün bize derhal ilk örneğini sunduğu şey şudur: insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, şu halde, özel çıkar ile ortak çıkar arasında bölünme olduğu sürece, demek ki, faaliyet gönüllü olarak değil de doğanın gereği olarak bölündüğü sürece, insan kendi işine hükmedeceğine, insanın bu kendi eylemi, insan için kendisine karşı duran ve kendisini köleleştiren yabancı bir güç haline dönüşür.” (Marks-Engels, 1976: 36,37)
Uzmanlaşmak, kişinin sisteme kőleleşmesine ve yabancılaşmasına neden olan bir durumdur.
“Uzmanlaşmak, daha çok üretmek için değil, kişinin karşısına çıkan yeni koşullarda yaşayabilmesi içindir. Uzmanlaşmak üzere bőlünen iki parça en azından ilk etapta, devamlı bir iletişim içinde olmak zorundadır. Durkheim, katı uzmanlaşmanın faydasından çok zararı olduğunu dile getirmektedir, çünkü bu durum organın işbőlümünde donup kalmasına neden olmaktadır.” (Durkheim, 2006)
Marks, bütünsel bir insan anlayışını savunur. Bu modernist bir gőrüştür. Çünkü postmodernizm bütünselliğe inanmaz, parçacıdır.
Şőyle der: “Feuerbach, dinsel özü insansal öze indirgiyor. Ama insansal öz, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içerisinde, bu, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” (Marks-Engels, 1976, VI, 6)
Gramsci ise, şőyle bir kategorize yapar: ilki öğretmenler gibi nesilden nesile aynı işi yapmayı sürdüren geleneksel aydınlar; ikincisi ise danışman, teknisyen, uzman vb. meslek mensuplarını içeren organik aydınlar. İşte sistemi her gün yeniden üreten ve onun devam etmesine neden olan bu organik aydınlardır temelde.
İnsanı, evrensel değerler, toplumsal ilişkiler bütünü ve insan olma őzelliği birleştirir ilk olarak. Bu en üst kimliktir. Daha sonra ise aidiyet grupları gelir.
Kapitalist sistemin tapınağı finans kapitaldir
Kapitalist sistemde insanlar tüm zamanlarını işlerine vermekte ve herhangi başka birşey yapmaya zaman bulamamaktadırlar. Bütün hayatlarının amacı, işlerinde kariyer yapmak, tırmanmak ve profesyonelleşmektir.
Ȍrneğin beyaz yakalılardan bir hekimi ele alalım. Tanıdığım bir hekimden sőz etmek istiyorum. Bu hekim, sabah erken saatlerde hastanede çalışmaya başlıyor. Sonra őğleden sonra ya da daha geç bir saatte kliniğine gidiyor ve gece 21.00 gibi ise evine geliyor. Yemek, banyo ve diğer ihtiyaçlarını karşılıyor, belki ayaklarını uzatarak biraz televizyon izliyor, cep telefonundan internete girerek mesajlarına bakıyor ve daha sonra uyuyor. Bu hekimin ne kendi mesleği çerçevesinde okuyacak ne de sanat, edebiyat ve diğer alanlarla ilgilenecek zamanı var. Kapitalizm, insanı bir robot gibi rutinin içine hapsediyor ve onun kendisini geliştirmesine olanak bırakmıyor. Bu insan, artık kendisine iyice yabancılaşmış ve rutin hayatını sıkıcı bir şekilde tamamlamaktan başka bir amacı olmayan çağdaş bir kőledir. Eğer kitap okumasını ya da sanatla ilgilenmesini őnerirseniz, size “bundan benim ne çıkarım olacak.” diye soracaktır.
Çevremde hayatı boyunca ders kitabından başka bir kitap okumamış ve işinden başka herhangi bir ilgi alanı olmayan birçok insan tanıyorum, mimar, mühendis, hekim ve birçok meslek dalına mensup bu insanlar postmodern bir yanılsama içinde yaşıyor ve değil dünyada, ülkelerinde bile neler olup bittiğini anlamaya çalışmıyorlar. Herkes kendini, kendi bireysel çıkarını kurtarma derdine düşüyor. Bir sayfalık elektronik posta mesajını okumaya üşenen insan tipi, Marks’ın 1000 sayfalık kitabının kapağını bile kaldırmayacaktır.

Modernizm evrenselci-bütünselcidir, postmodernizm ise yerelci-parçacıdır. Modernizm birleştirici, postmodernizm ise ayrıştırıcıdır. Bu anlamda modernizm nesnel, postmodernizm ise őzneldir.
Ancak işbőlümü de eskisi gibi Fordist bir anlayışta kalmamıştır. Post-Fordizm ile işbőlümü daha profesyonellesmiş ve esnek uzmanlaşmaya evrilmiştir.
Fordizmde katı bir işbőlümü, yőnetici ile işçiler arasında katı bir hiyerarşi vardır. Fordizmdeki uzmanlaşma, Post-Fordizmde çok vasıflı bir yapıya bürünür ve esnekleşir. Post-Fordizm olarak adlandırılan dőnem ise, bazılarına gőre Fordizmin yeni biçimidir ve kapitalizmin kendini yenileme olanaklarını yeniden yaratma sürecinden başka birsey değildir. Aynı şekilde postmodernizmin modernizme alternatif değil, ondan bir sapma olduğunu dile getiren gőrüş gibi.
“Post-fordist dönemde ise farklı bir yönelim gözlenmektedir. Bu çerçevede fordizmin temel çehresi, iş hayatında özelleşme ve parçalanma, tüketimde ise tek biçimlilik iken; post-fordizmin özünü, kitle piyasalarının parçalanmasını izleyen geniş iş sınıflamaları ve emek esnekliği oluşturmaktadır. Üretim açısından post-fordizm, hem imalat hem de hizmet sektörlerinde farklı ürün dizinlerini üretebilecek esnek sistemler geliştirme doğrultusundaki bir eğilimi temsil etmektedir. Bu değişmeler, doğal olarak yansımasını emek esnekliği talebinde bulmuştur.” (Argın, 1992)
“Piore ve Sabel’in esnek uzmanlaşma yaklaşımı, temel olarak gelişmiş sanayi ülkelerinde egemen üretim paradigması olarak 20. yüzyılı karakterize eden “kitle üretiminin” (Fordizm) artık yerini yeni bir üretim paradigmasına terk ettiğini ileri sürmektedir. Buna göre, yüksek teknolojinin sahip olduğu potansiyellere dayanan yeni üretim modeli esnek uzmanlaşma olarak adlandırılmakta ve bu üretim modeli yeni bir endüstriyel organizasyon biçimini getirmektedir.” (Dağdelen, 2005)
Fordizm’deki yarı nitelikli işçi, mühendislerin yerini profesyoneller, teknisyenler ve satış temsilcileri alır Post Fordizm’de. Post Fordizm’deki esnek uzmanlaşma, çalışan insanları niteliksiz ve nitelikli olarak ayırmış ve bunun sonucunda niteliksiz olarak sınıflandırılanlar ki sayıları çok fazladır, bu durumdan olumsuz bir şekilde etkilenmişlerdir.
Kapitalizm insanı zamansızlaştırmaktadır
Kapitalizm insanın tüm zamanını çalmakta ve bőylece onu kőleleştirmektedir. İnsanların artık daha fazla para kazanmaktan başka bir amacı yoktur, daha fazla para daha az entelektüel faaliyet, daha az insani yaşamdır. Çoğu insanın (beyaz yakalıların őzellikle) parasını harcamaya bile zamanı yoktur. Mavi yakalıların ise zaten harcayacak parası yoktur. Postmodern kapitalist dünyada, insanların mabedi de finans kapitaldir.
“Daha fazla kazan, daha fazla tüket, daha az yaşa!” felsefesidir bu. Çoğunluk için ise para kazanma yolları tıkanmıştır. İnsanlar hiçbir şey için, zamanları olmadığına ikna edilir. Bütün zamanlarını para kazanmaya harcamaktadırlar. Neoliberalizmin yarattığı elit insan tipi için, zaman para demektir. Yabancılaşıyor, ve bunun sonucunda da çeşitli hastalıklara sahip oluyorlar ve kazandıkları parayı da burada kullanmak durumunda kalıyorlar.
Maaşının yüzde 90’ını yoksullara yőnelik projelere bağışlayan Uruguay eski Devlet Başkanı Pepe Mujica şőyle diyor:“İnsanlar aslında para ile satın almıyorlar, zamanlarını harcayarak satın alıyorlar.” (Mujica, 2013)
Evrensel insan çok yőnlüdür
Evrensel insan olmak demek, kendi őz kimlik ve değerlerini yadsımak degil, tam tersine bu değerlerden yola çıkarak bütünsel evrensel bir boyuta ulaşmak anlamina gelir. Evrensel insan, çok yőnlü insandır; psikolojiden felsefeye, sanata edebiyata, birçok alanda őğrenir. Kafası açıktır, dogmatik değildir ve araştırmacıdır. O őğrendikçe bildiğini degil, daha çok bilmediğini düşünür ve bilginin sınırsız olduğunun farkındadır.
“Bu idealin halk için temsil ettiği şey kuşkusuz her şey­den önce yoksunluğa son, sefalete son, herkes için eşit ve zorunlu olan kolektif emekle bütün maddi ihtiyaçların kar­şılanmasıdır; daha sonra bütün efendilere ve her türden ta­hakküme bir son ve halkın ihtiyaçlarına uygün olarak halk yaşamının, devlette olduğu gibi yukardan aşağı değil aşa­ğıdan yukarı doğru, bütün hükümetlerden ve parlamento­lardan vazgeçerek halkın kendisi tarafından özgür inşasıdır – tarım ve fabrika işçi birliklerinin, komünlerin, illerin ve ulusların gönüllü bir ittifakı; ve nihayet daha uzak bir gelecekte bütün devletlerin yıkıntıları üstünde yükselen evrensel insan kardeşliği. (Bakunin; 1992)
Bir insan hayatı ile bugüne dek insanlığın oluşturduğu bilgi hazinesini kıyasladığımızda gerçekten ne derece bilgisiz ve yetersiz olduğumuzu görebiliriz. Örneğin 70 yıl yaşayan ve 20 yaşından itibaren ayda 4 kitap okuyan birisi 50 yıl hiç kesintisiz bunu sürdürdüğünde 1 yılda 48, 50 yılda ise 2 bin 400 kitap okur. Bu dahi erişilmesi zor bir rakamdır. Ama insanlığın yarattığı milyonlarca on milyonlarca yazılı kaynak ve yayın olduğu düşünülürse, bu kişinin bilgisinin denizde bir damla olmaktan öteye gidemediği yadsınamaz bir biçimde ortaya çıkacaktır. Oysa çoğumuz sahip olduğumuz üç gram bilgimizle birbirimiz üzerinde bir çeşit iktidar kurmaya, bize çevredeki insanların ayrıcalıklı davranışlar göstermesini bekleriz. Büyük filozofların yaşamlarını incelediğimizde hemen hepsinin bilmediklerini fark ettikleri an bir bilgeye dönüştüklerini görebiliriz. (Anar, 2003)
İçinde yaşadığımız çağ, her ne kadar “bilgi ve enformasyon çağı” olarak nitelense de özünde anti-entelektüel bir çağdır. Bu ilk bakışta bir paradoks olarak görünse de, yadsınamaz bir gerçektir.
Neoliberalizm ve alışkanlıkları tektipleştirilen insan
1970’lerden itibaren kendisini tanımlamaya başlayan neoliberalizm, sosyal devlet anlayışını zayıflatıyor ve őzelleştirmeye ağırlık veriyor; küreselleşmenin yayılma aracı olarak işlev gőrüyordu. Fakat bu küreselleşme evrensel insanı oluşturma anlamında değil, tam tersine onu parçalayarak ve yerelleştirerek yok etme stratejisi üzerine kuruluydu.
Neoliberalizm insanın kendi őz kimliğini yok etmeye dayanır. Ana akım medya aracılığıyla, dünyanın dőrt bir yanında aynı televizyon programları (Survivor, Big Brother, yarışma programları, diziler…) gősterilir. Yine dünyanın dőrt bir yanında Coca Cola, Mc Donald’s… gibi uluslararası küresel kapítalizmi simgeleyen kapitalist şirketlerin temsilcilikleri açılarak, Japonya’dan Rusya’ya insanların beslenme alışkanları değiştirilir, tektipleştirilir. Ȍyleyse neoliberalizm evrensel insana karşıdır ve o tektipleştirilmiş, kőle, sorgulamayan, yabancılaşmış bir insan tipini yaratır. İşte uzmanlaşma da çeşitli biçimleriyle sistemin sürdürülmesine hizmet eder. Neoliberalizm evrenselliği, insani anlamda değil, küresel őlçekte bir iletişim altyapısının kurulması ve tektip insanın oluşturulması anlamında kullanır.
Bu anlamda birey, evrensel insanın aradığı ortak toplumsal çıkarlar yerine, bireysel ve dar çıkarlarını arar. Toplumsallığın yerini ise, bireyselcilik almaktadır bőylelikle. Neoliberalizm, őzgürlükten ise toplumun ya da tek tek bireylerin őzgürlüğünü degil, serbest pazar ekonomisini anlamaktadır. Birey őzgürlüğü yalnızca kâğıt üstünde kalan biçimsel ve gerçekte olmayan bir őzgürlüktür. İnsanlar giderek yalnızlaşmakta ve yabancılaşmaktadır. Bu da rutin, robotik bir hayatın tutsağı olmayı beraberinde getirmektedir.
Oysa őzgürlük, Huberman’ın belirttigi gibi hayatı tümüyle yaşamak demektir. “Yeterli beslenme, giyinme ve barınma konusunda bedenin gereklerini karşılamak için ekonomik olanak, ayrıca aklın faaliyet alanını genişletmek, kişiliği geliştirmek ve kişiliğimizi ortaya koymak için etkin fırsatlara sahip olmak demektir. Besbellidir ki, bu anlamda őzgürlük, en büyük bolluğa kavuşulunca mümkün olur.” (Huberman, 1975)
Neoliberalizm, anti-insani ve bu anlamda da anti-evrenseldir. Evrensel insan kayboldukça, yok edildikçe insanlığın ortak geleceği de buna bağlı olarak yok edilmeye çalışılmaktadır. Ancak ne yapılırsa yapılsın, Bakunin’in işaret ettiği gibi evrensel insan kardeşliği bir gün kazanacaktır.
Referanslar
“Mujica, El Dinero y La Libertad”, 20 Mayıs 2013, Nuestra America, http://www.americaalmundo.com/
HUBERMAN, Leo, (1975), “Sosyalizmin Alfabesi”, Sol Yayınları, Altıncı Baskı, Ankara.
BAKUNIN, Mihail, (1992), “Devlet ve Anarşi”, Türkçesi: Alev Türker.
DURKHEIM, Émile, (2006) “Toplumsal İşbőlümü”, Cem Yayınevi, İstanbul.
MARKS, Karl – ENGELS, Friedrich, Engels, (1976) “Alman İdeolojisi”, Seçme Yapıtlar, Birinci Cilt, Aralık, Sol Yayınları.
ANAR, Erol, (2003),”Sen”, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul.
ANAR, Erol (2000), “Yaralı Bir Yüreğin Güncesi”, Hera Yayıncılık, İkinci Basım, Ankara.
ARGIN, Şükrü, (1992), “Kapitalist Toplumda İşin ve İşgücünün Kaderi: Fordizmden Post-Fordizme”, Birikim Dergisi, No: 41, Eylül.
DAĞDELEN, İlhan, (2005), “Post Fordizm”, Mevzuat Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 90, Haziran.

OSMANLI TÜRK AYDININDA YABANCILAŞMA SORUNU (I)

Osmanlı-Türk Aydınında Yabancılaşma Sorunu (I)
Erol Anar
ittihat terakki jon turkler
Türk aydını, yaklaşık iki yüz yıldan fazla bir zamandır, Avrupa Merkezli Yabancılaşma’nın etkisi altındadır ve kimlik probleminin temelinde de bu yatar. İslâmcısından sosyalistine, liberalinden ulusalcısına herkes bu yabancılaşmanın etkisi altındadır. Lâle devrinde başlayan ve Tanzimat Fermanı ile hız kazanan “Batılılaşma hareketi” çağdaşlaşmanın tek ve vazgeçilmez yolu olarak gőrülmüştür. Cumhuriyet dőneminde ise, Avrupa Merkezli yabancılaşma aydınlar eliyle toplumun tüm yaygınlaştırlmıştır
Batılı” devletler, giderek güç yitiren Osmanlı İmparatorluğu’nu “Batılılaşmaya” dőnük yasal ve idari düzenlemeler yapmaya zorluyorlardı. Çünkü bőyle olduğunda sőmürgecilik ilişkisi daha rahat kurulabilecek ve oyun kurallarına gőre oynanacaktı. Ayrıca Oryantalizm ile Avrupalılar, “Doğu”yu nasıl sőmürgeleştirebileceklerinin ve toplumları kendilerine nasıl yabancılaştırabileceklerinin teorisini yapıyorlardı.

“Batı  Uygarlığı”nın üzerinde yükseldiği temeller
Ȍncelikle kısaca Batı düşüncesinin hangi temeller üzerinde yükseldiğini irdelemek gerekiyor. “Batı  Uygarlığı”, Antik Yunan, eski Roma ve daha sonra Hıristiyanlık düşünceleri üzerinde yükselmiştir. Antik Yunan düşüncesi ise kaynaklarını, -Hint, Arap, Çin- yani “Doğu” düşüncesinden sağlamıştır. Aristoteles’ten Platon’a birçok filozof bunu çeşitli defalar ortaya koymuş ve ifade etmiştir. Avrupalılar, “Doğu”da yüzlerce yıldır kullanılan araçları alarak geliştirmişlerdir. Ȍrneğin “Doğu”uygarlıklarının çoğunun parlak dőnem yaşadığı V. Ve XII. yüzyıllar arasında Avrupa, Ortaçağ’ın karanlığına gőmülmüştür.
“Hem coğrafi hem de kültürel varlıklar olarak tabiatıyla tarihsel varlıklar da ‘Doğu’, ‘Batı ’ gibi bőlgeler yerler, coğrafi kesimler insanların icadıdır. Dolayısıyla Batı  kadar Doğu’nun da Batı ’da ve Batı  için ona gerçeklik ve varlık kazandıran bir düşünce tarihi ve geleneği, simgeleri ve sőzcük dağarcığı vardır.”[1]
Braudel, “Batı”nın İslâm aleminden ve “Doğu”dan birçok şeyi ődünç aldığını belirtir: gümrük, mağaza, mavna, ipek, pirinç, şekerkamışı, kâğıt, pamuk, Hint rakamları, abaküsle kesin hesap yapma sistemi, top barutu, pusula, yani birçok değerli ve aktarılan ürün. Braudel’e gőre bu ődünç almaların gerçekliğini kabul etmemek, geleneksel tarihçilerin yarattığı “Batı”dan; yani her şeyi dahiyane bir şekilde icad eden, teknik ve bilimsel akılcılık yollarına tek başına dalan ve ilerleyen bir “Batı”dan vazgeçmek demektir. [2]
Cemil Meriç ise, “Batı”nın düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden birisi olarak kültürü gőrür ve “Batı”  kültürünü kaypak, karanlık, samimiyetsiz olarak niteler. Ve Batı ’da kültür kelimesinin bir bukelamun gibi çok çeşitli anlamları olduğunu belirtir.[3]
Avrupa; yansıması güçlü toplumsal, sınıfsal ve ulusal mücadelelerin yaşandığı, aydınlanma felsefesinin odaklandığı bir merkez olmuştur. Ancak bütün bu kazanımlar insanlığın Afrika’dan Asya’ya ortak mirası üzerinde yükselmiş, konjonktürel olarak çeşitli içsel ve dışsal nedenlerle Avrupa’da filizlenmiştir. Işık, “Doğu”dan yükselmiş ve Avrupa’da aydınlanmayı ateşlemiştir.
“Doğu” kültürleri Batı ’ya oranla çok daha kőklüdür. Ȍrneğin yaklaşık beş bin yıl őnce, Avrupa barbarlık çağını yaşarken, Hindistan’da kadın felsefeciler vardı. Eski Çin’de felsefe binlerce yıl őteye uzanmaktadır. Yine Aztek, Mısır, Maya, eski “Ortadoğu” uygarlıkları, insanlığın gelişimine son derece őnemli katkılarda bulunmuşlardı.
“Doğu için modernlik esas itibariyla Batı’nın siyasi, ekonomik ve askeri kontrolü altına girmek demekti. Modern Doğu, Batı  tarafından işgal edilip yenilerek ve sőmürülmekle doğmuştu.”[4]
“Batı”,  sőmürgecilik ile dünyanın dőrt bir tarafına egemen olmuş ve geri bıraktırılmış uygarlıkların araçlarını geliştirerek, bunları  kendi icadı gibi sunarak gelişmiştir.
“Batılılaşma” hareketi
Osmanlı İmparatorluğu içindeki “Batılılaşma” tartışmaları, İmparatorluğun gerilediği yıllara rastlar. “Batılılaşma” tartışmalarının başladığı dőnem Lâle Devri’dir. Bu hareket, “ıslahat”, “Batılılaşma”, ya da “muasırlaşma” olarak adlandırılmıştır. “Batılılaşma” tartışmalarının, devletin güçsüzleşmeye başladığı, İmparatorluğun sınırlarının geri çekildiği ve Osmanlı kimliğinin kesinlikle Avrupalı olarak kabul edilmediği dőnemde başlaması, Osmanlı aydınını da kendisini tanımlamaya ve doğrudan bağlı olduğu devleti nasıl kurtarabileceği üzerine kafa yormaya itmiştir. (Bu dőnemde Avrupa da kőktenci değişiklikler getiren devrim ve çalkalanmalar yaşanmaktadır.)
Osmanlı aydınında, -Yeni Osmanlılar, Jőn Türkler ve İttihatçılar ki bunların hepsi aynı temele dayanır- bu dőnemden itibaren Avrupa hayranlığı, taklitçiliği, őykünmesi başlamıştır. Osmanlı aydınının zaten içinde bulunduğu kimlik sorunu bu dőnemde daha da içselleşmiştir. Zaten toplumla hiçbir bağı olmayan bu aydın tipinde, elitist yőnelme o dőnemlerde ortaya çıkmıştır. Bu aydın tipi, bürokratik aydındır ve çıkarları devletin çıkarlarıyla çakışmaktadır.
“Yerli ve yabancı burjuvazi tarafından korunarak etkin bir biçimde desteklenen ve giderek siyasal bir nitelik kazanan bu muhalefetin ilk őrgütlü ürünü, Genç Osmanlılar ya da 1. Jőn Türk  hareketidir.”[5]
“Batılılaşma” düşüncesi, ilk “Batı” tipi okulun “Hendesehane”nin kurulduğu 1734 yılına, yani Lâle Devri’ne kadar uzanır. Bu dőnemde yavaş yavaş “Batılılaşma” düşüncesi aydınlar arasında tartışılmaya başlar.
nizami cedit
“Űlkemizdeki modernleşme hareketlerinin başlangıcı ile ilgili yorumlar değişik olmakla beraber bunu II. Ahmet dőnemine kadar uzatmak mümkündür. Bu dőnem zarfında Osmanlıda başlayan gerileme, devlet katında eski dőnemin sorgulanmasına ve mücadele içinde bulundukları Avrupa devletlerindeki değişimlere yőnlerini çevirmelerine yol açmıştı. Devlet erkanı arasında başlayan bu ilk tartışma, modernleşme adına eski bir askeri teşkilat olan Yeniçeri Ocağı’nın yanına Nizam-i Cedit Ocağı’nın kurulmasıyla ilk somut sonucunu vermişti.”[6]

Osmanlı aydınında filiz veren bir düşünce de, dinin, kültürün ve gelişmenin sınırlarını daralttığı, dolayısıyla “Batılı” düşüncenin őnünde engel teşkil ettiği düşüncesidir. Bu, őnceleri dolaylı olarak dile getirilmiştir.
“Son dőnem Osmanlı siyaset sahnesinde kabaca ortaya çıkan bu ikili yapı (Batılılaşmacı – Gelenekçi) içerisinde Batılılaşmacılar kendilerine muhalif gőrdükleri gelenekçilerin tersine, dini, yenilginin sorumlusu olarak ilan etmelerinden dolayı, Batı’nın doğal bir süreç  içinde geliştirmiş olduğu araçları, gerektiğinde zor kullanarak eski kültürünü olabildiğince dar alanlara hapsederek ve ideolojik bombardımanla modern ve Batılı bir kültür üretme projesini ortaya çıkardılar.”[7]
Bu süreç Rusya’da da benzer bir şekilde yaşanmıştı. Seçkinler, “Slavcı ve Batıcı” olarak saflaşmışlardı. Fakat iki grup da yabancılaşmıştı.
Koyré, her iki grubun da “Batılılaştığını” ve “Batı”ya gizli bir hayranlık duyduğunu yazar.[8]
Tanzimat Fermanı ile “Batılılaşma”  tartışmaları hız kazandı
3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile “Batılılaşma” tartışmaları hız kazanıyordu. Ferman ile Osmanlı uyruklarına birtakım haklar tanınıyordu. Ve Ferman, gőnüllü bir kendini sınırlama şartıydı. Ferman, Avrupa devletlerinin isteği sonucu hazırlanmıştır temelde.
Ahmet Rasim, Padişah’ın bu reformların esasından ayrılmayacağına yemin etmesini ve Ferman’ın bir güvence belgesi olarak yabancı elçilere resmen bildirilmesini, devletin yeni bir biçime girmek üzere iyi bir reformu gerçekleştirmeye hazır olduğu şeklinde yorumluyor.[9]
Oysa Devletin bu Fermanı “Batılı” devletlerin baskısıyla gündeme getirdiği bir gerçektir. Bunun argümanı da, bu Ferman’ın “Batılı” elçilere resmen bildirilmesidir. Rasim’in bu yorumu Avrupa hayranlığının vardığı boyutları gőstermektedir.
“Tanzimat, vitrindeki Batılı gőrüşüne bakılarak, Batılılaşma  hareketi diye hâlâ ővülür. Hareketin başmimarı Mustafa Reşit Paşa, ‘büyük’ sıfatıyla anılır. Yalnız bu Batılılaşma , sőmürge ve yarı sőmürge haline getiren cinsten bir Batılılaşma, bir uydulaşmadır.”[10]
Sencer, Islahat ve Tanzimat Fermanları’yla Osmanlı İmparatorluğu’nu yarı sőmürge durumuna düşüren bir sürecin geleneksel yapıda yeni ilişki ve oluşumlarda kaynağını bulduğunu ve bu sürece ters düşen geleneksel hukukun yerini Batı  kőkenli bir hukuka bırakması biçiminde belirdiğini belirtir.[11]
“Batılılaşmaya” dőnük bu hareketler őzellikle yeniçerilerde sert tepkilere yol açmıştır. (Ȍzellikle III. Selim dőneminde Nizam-i Cedit’in kurulması olayında olduğu gibi) Selim’den sonra tahta çıkan II.Mahmut dőneminde de aynı çabalar sürmüştür.
“Sultan II. Mahmut’u halk gőzünde sevimsizleştiren olaylardan birisi de o dőnemlerde alafranga denilen Avrupa biçimi davranış ve uygulamalardı. Ȍrneğin sivil ve askeri dairelerden bazılarına Padişah’in resminin gőnderilip asılması bunlardan birisidir.”[12]
“Batılılaşma”, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hep biçimsel olarak ele alınmıştır. Bu aydın tipi, düşünsel anlamda kendisini geliştirmek yerine, vitrinde “Batılı” bir imaj vermeyi yeğlemiştir.
“18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Avrupa tüccarlarına sağlanan ayrıcalıklar, Osmanlı Devleti’nin kendi vatandaşlarına sağladığı ticari hakların çok őtesine geçmiş, hem Müslüman hem de zimmi olarak adlandırılan gayri müslim Osmanlı tüccarları mustemin karşısında rekabet edemez duruma gelmişlerdi.”[13]
1535’te Fransa, 1580’de İngiltere’ye verilen kapitülasyonlar, sőmürgeleştirmenin ilk adımıydı. 1569, 1581, 1597, 1614, 1673 ve 1740 yıllarında ise yeni kapitülasyonlar verildi.  1838 Ticaret Anlaşması’yla ise, Osmanlı İmparatorluğu bir yarı sőmürge durumuna getiriliyordu.
Oryantalizm

Batılı” devletler, giderek güç yitiren Osmanlı İmparatorluğu’nu “Batılılaşmaya” dőnük yasal ve idari düzenlemeler yapmaya zorluyorlardı. Çünkü bőyle olduğunda sőmürgecilik ilişkisi daha rahat kurulabilecek ve oyun kurallarına gőre oynanacaktı. Ayrıca Oryantalizm ile Avrupalılar, “Doğu”yu nasıl sőmürgeleştirebileceklerinin ve toplumları kendilerine nasıl yabancılaştırabileceklerinin teorisini yapıyorlardı.
Edward Said, Oryantalizmi, giderek “Batı”nın dışındaki ayrı bir dünyanın őğrenilmesi, yőnlendirilmesi ve daha sonra kullanılması için gősterilen gayretlerin tamamı olarak tanımlar. Said’e gőre, kullanılma olayı “Doğu” toplumlarının eritilmesi, asimilasyonu ile noktalanacaktır. Bu politik ve kültürel gayretler, “Doğu”yla ilgili düşünülen, ileri sürülen tespitlerin belirli kalıplara oturtulmasıyla sonuçlanmıştır. [14]
Cem’e gőre, “Batılılaşma” hareketleri aslında çok küçük bir azınlığın ve yabancıların őzel sermaye ve mülkün çıkarını, güvenliğini sağlayan, geniş halk kitlelerine hiç ama hiçbir şey getirmeyen hareketlerdir. Getirmemesi bir yana, günümüze dek sürecek kültür ikiliğine (düalizmine) halk kitlelerinin daha geniş çapta ve daha rahat sőmürülmesine hizmet etmiştir.[15]
“III. Selim’in Islahat hareketleri, İdareye Avrupaî bir manzara vermek amacı taşır. II. Mahmut, Batılı yaşayış tarzının ve kurumlarının memlekete ithali ile İmparatorluğu kurtaracağı kanısındadır. Tanzimat Paşaları, Batı’ya benzemek tutkusunu Avrupa devletlerinin maşası olacak kadar ileri gőtürmüşlerdir. Jőn Türklere gőre, Avrupaî ‘hürriyet’ anlayışının aynen uygulanması tek çőzüm yoludur. İttihatçılar, aynı gőrüşleri ‘milliyet’ çerçevesinde savunmaktadırlar. Atatürk  dőneminde dava, Batı  medeniyetine yaklaşmak ve ona benzemektir.” [16]
İki yüz yıldan fazla bir zamandır Osmanlı ve Türk  devleti ‘idareye Avrupaî bir manzara vermek istemekte’, ancak bunu başaramamaktadır. Bu başarısızlığın çeşitli nedenleri olmakla birlikte, tarihsel olarak Türk  devletlerinin militarist çekirdek üzerinde őrgütlenmesi, yapılan düzenlemelerin yerine oturmamasını getirmekte, bunların vitrinde ‘durumu kurtaran’ birer imaj olarak kalmasına neden olmaktadır. Ayrıca diğer őnemli bir faktőr, “Batı ” ülkelerinin Türkiye’yi (daha őnce Osmanlı’yı) Avrupa değerlerinden çok, “Ortadoğu” değerleri ve kimliğine sahip bir ülke olarak gőrmeleridir. Bu kanı, yüzyıllardır, hatta Türkiye ile Avrupa Birliği üyeliğine adaylık gőrüşmeleri yaparken dahi değişmemiştir.
“Batılılaşma” hareketinin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıp kendilerine pay çıkarmak isteyen kapitalist Avrupa devletleri ile içerideki yőnetici sőmürücü kadroların hakimiyetlerini sürdürmek amacıyla giriştikleri bir hareket olduğu, son bilimsel araştırmalarla gősterilmiştir ve ancak son yıllarda açıkça sőylenebilmektedir. Batılılaşma bizde, hakim durumlarını yeni şartlara  (yeni ekonomik ve tarihsel şartlara) uydurmak ve sağlamlaştırmak isteyen hakim zümrelerin ideolojik silahıdır.” [17]
Osmanlı’da aydın hareketleri ve “Batılılaşma” düşüncesi
Ȍrneğin, 1865 yılında kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Devletin sorunlarını “Batılı” yőntemlerle çőzüm bulunacağına inanmaktadır. Mustafa Fazıl Paşa’nın başkanı olduğu Cemiyet üyeleri arasında Namık Kemal, Kayzade Reşat, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi isimler de yer alır. Bu aydınlar, Fransız devriminin kavramlarından etkilenmişlerdir. Bu, “Batılı” anlamda ‘őzgürlükçü bir hareket’ olarak da nitelendirilir. Ancak bence ilerici yőnleri olmakla birlikte, yine “devlet nasıl kurtulur” sorusuna yanıt aramakla kendisini sınırlandırmış bir harekettir. Ȍrneğin Yeni Osmanlılar Cemiyeti içindeki Nuri Bey tam da bu tanıma uygundur. O “hem sadık hem de muhalif” olarak tanımlanmıştır. Çünkü bu hareketin üyeleri genelde subay, yazar ve memurlardan oluşur. Düşünce şekilleri, ilerici őzgürlükçü kavramlardan etkilenmelerine karşın hâlâ devletçidir ve aynı zamanda Avrupa hayranıdır. Bu hareketin őnemli bir őzelliği de, basını kullanarak düşünce, gőrüş ve eleştirilerini dile getirmekti; bu anlamda çeşitli yayınlar çıkardılar.
Yeni Osmanlılar hareketi, Osmanlı tarihindeki “Batılı” anlamda “özgürlük hareketlerinin” başlangıcını oluşturur. Bunların amacı, anayasal bir sistem yaratmaktı. Sultan Abdülaziz’in 1868 seyahatinde Fazıl Mustafa Paşa, Padişah’tan af dilemiş ve barışarak İstanbul’a dönmüştür. Bu, Osmanlı aydınının uzun süreli bir muhalefet sürdürmeye ve zorluklarla boğuşmaktansa, İmparatorluğun őnünde diz çőkerek kendi çıkarlarını garanti altına alma yőntemidir. Avrupalıların, Jőn Türkler olarak adlandırdığı Osmanlı aydınlarında, İttihatçılarda ve Cumhuriyet dőnemi Türk  aydınlarında da buna benzer davranışlar sıkça gőrülecektir.
Hilav, “Batılılaşma” hareketinin iç dinamikten ve sınıf mücadelesinden gelmediğini ve hakim zümrelerin kendi iktidarlarını uzatmak için giriştikleri, ama herhangi bir yapı değişmesini de gerçekleştiremeyen yalınkat bir hareket olarak değerlendiriyor. [18]
Meşrutiyet’in ilanında da “Batı”nın baskılarının őnemli rolü olmuştur. Daha sonradan Kemalizm’in kadrosunu oluşturacak, İttihat ve Terakki üyeleri ise, Avrupa devletlerine umut beslemeyi sürdürüyorlardı.
İnőnü hatıralarında, Meşrutiyet ilan edildiği zaman Fransa ve İngiltere’ye sempati duyduklarını belirtir.[19]
Jőn Türkler arasında őzgürlükçü fikirler olmasına karşın, hiçbir zaman Padişahlık sistemini reddetmemişlerdir. Bunların siyasal gőrüşleri de homojen değil, farklıdır kendi içlerinde. Avrupa’ya kaçan Jőn Türkler burada yayınlar çıkartıyor ve muhalefetlerini yapıyorlardı. Bunların bazıları da Padişahlık rejimi tarafından sürgün edilmişlerdir. Prens Sabahattin ise Paris’te bulunan Jőn Türkler arasında yükselen bir isim oldu. Prens Sabahattin, II. Abdülhamid’in, Avrupalıların, őzellikle de İngilizlerin yardımıyla düşürülmesi gerektiğini őneriyordu. (Buradan onu daha yakından tanıyabilirsiniz)
Başkaya’ya gőre, Türkiye’de aydınlar genellikle Avrupa merkezli yabancılaşmayla malüldürler ve sorunlara kendi ülkelerinden değil, emperyalist metropollerden bakarlar. “Batılı” aydınlar her dőnemde onları büyüler, “Batı”da ortaya çıkan her yeni akım onların kafalarını bulandırır. İdeolojik-entelektüel bağımlılık yeni ve őzgür bir şey üretmelerini engeller. “Batı” hayranlığı gőzlerini kőr etmiştir. “Batı”nın emperyalist, sőmürgeci, ırkçı, Avrupa merkezli yüzünü ekseri gőrmeme eğilimindedirler. Oysa “Batı”nın bu tarafa yansıyan gerçek yüzü, hep bu yüzü olmuştur. [20]
İlk Anayasa: Kanûn-ı Esâsî
Genç Osmanlılar, Meşrutiyet yőnetimini savunuyor ve anayasal bir sistem őngőrüyorlardı. 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’in ilanı ile, ilk anayasa olan Kanûn-ı Esâsî ilan edildiyse de kısa süre sonra askıya alındı. 119 maddeden oluşan Kanûn-ı Esâsî ilk maddeleri, Padişah’a verilen olağanüstü yetkileri tanımlıyordu. Padişah dokunulmazdı, savaş ve barış ilanından parlamentoyu dağıtmak ya da toplamak gibi yetkilere sahipti bu anayasaya gőre.
Gőrüldüğü gibi ilk anayasa olması bakımından őnemli, bazı sınırlı haklar getiren bu anayasa, yine de rejimin ve onun temsilcisi Padişah’in yetkilerini hak ve őzgürlüklerden yana değiştirememiştir.
İkinci bőlümde ise halka ait haklar sıralanıyordu. Osmanlı devletinin uyruğunda bulunan bütün kişiler din ayrımı olmaksızın Osmanlı olarak niteleniyordu. Ancak buna rağmen başka bir maddede devletin resmi dininin İslâm olduğu vurgulanıyordu. Kendi içinde, bu gibi çelişkiler de barındırıyordu. Osmanlıların, kişisel őzgürlüğe sahip oldukları da dile getiriliyordu. 12. madde ile de matbuat kanun dairesinde serbest bırakılıyordu. Bunlar őzünde o zamanki konjonktür içinde insan hakları açısından yetersizliğine karşın őnemli maddeler olsa da, sőzde kalmış ve gerektiği şekilde  uygulamaya geçmemiştir.
Muhalefetten devlet memuriyetine Jőn Türkler
Fransızca’da,  Jőn Türkler (Jeune Turc-Genç Türk) anlamına gelmektedir. Bu adı da ilk kez Avrupalılar kullanmıştı.
Padişah, Jőn Türklere bazı reform sőzleri vererek onları İstanbul’a dőnmeye davet etti bazı aracılar vasıtasıyla. Mizancı Murat Bey de dőnmeye ikna olanlar arasındaydı. Hatta gazetesinin yayınını bile durdurmuştu bu amaçla. Bir memuriyete razı olmuştu. Ancak Padişah sőzlerinin hiçbirisini tutmadı. Burada Padişah, Avrupa’da olduklarından dolayı ezemediği muhalefeti, bőlerek, hatta bazılarına mevki vererek yok etmeye, etkisizleştirmeye çalışmıştır.
Yine Jőn Türk hareketi őnderlerinden birisi olan Ahmet Rıza Bey, “devleti kurtarma” düşüncesini taşıyordu. Ahmet Rıza bey’in babası Ali Rıza Bey, İngilizlerle olan dostluğundan, İngilizce bilmesinden ve giyiminden dolayı, “İngiliz Ali” olarak anılmaktadır. Ahmet Rıza Bey ise Fransız ekolündendir ve pozitivist bir insan olarak tanınır o dőnemde. O da “Osmanlı devletinin nasıl kurtarılabileceği” üzerine kafa yormaktadır. Kendisi hakkında soruşturma başlayınca, Padişah’tan yardım istediği rivayet edilir.
Jőn Türk  hareketi üyelerinin çoğunun ortak bir ideolojisi de olmadığından, uzun süreli muhalefeti sürdürememiş ve sonuç olarak kendi başlarının çaresine bakmak istemişlerdi, Osmanlı Devleti de bu durumdan iyi yararlanmıştır.
“Batılılaşma” fikrini ilk ortaya atanlardan birisi olan Ziya Paşa ise, diğer Genç Osmanlılar gibi, Avrupa’ya kaçarak burada muhalefet etmeyi tercih etmiştir. O da 1870’li yıllarda İstanbul’a dőndü ve bazı memuriyetliklere atandı. Maarif Müsteşarı idi, daha sonra Suriye Valiliği’ne atandı.
Ahmet Rıza Bey, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a dőndüğünde “hürriyetçilerin babası” olarak karşılandı ve Meclis’i Mebusan’a başkan oldu. Fakat İttihatçılarla arası bozuldu ve Sultan Vahdettin tarafından Ayan Meclisi üyeliğine getirildi.[21]
Ali Suavi ise o dőnem hırçın tavırlarıyla dikkati çekmiş bir Osmanlı aydınıdır. Fransa’da bir gazete ve kitap basımı ile uğraşan Jőn Türklerden Ali Süavi, II. Aldülhamid’in kendisini Saray Kütüphanesi’ne atamasıyla geri dőner.
Osmanlı aydını, “memur-aydın”dır; değişikliği sadece en fazla Padişah değişikliği olarak algılamıştır bu yüzden. Ve kendisini biraz da memuriyetin verdiği bağ ile, “devleti kurtarmaya” adamıştır.
Gőrüldüğü gibi Jőn Türk liderlerinin çoğu şu ya da bu nedenle geri dőnmüşler ve sonuç olarak kendi başlarının derdine düşmüşlerdir. Padişah tarafından kendilerine ihsan edilen memuriyetlere razı olmuşlardır. Onları, Avrupa da kurtaramamıştır.
Sadık Rıfat Paşa, Şinasi, Ali Süavi, Namık Kemal, Abdullah Cevdet, Ahmet Mithat gibi aydınlar “Batılılaşma” hareketinin őncülüğünü yapıyorlardı. Bu dőnemin aydınının bakışı Namık Kemal’in “Ma’rifet güneşi Batı ’dan doğdu. Eski medeniyetin kıyamet sabahı geldi yetişiyor.” sőzleriyle őzetlenebilir. Kemal’in “eski medeniyet” dediği şey “Doğu kültürleri”dir. Kemal’in, “Doğu” medeniyetlerinin “kıyamet sabahı”nı sevinçle karşılaması da yabancılaşmanın da boyutlarını ortaya koyuyor.
Abdülhamid’in baskı hükümetinden İttihat ve Terakki baskı hükümetine
Jön Türkler, 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurdular. Cemiyet, II. Abdülhamid’e Meşrutiyeti tekrar ilan etmesi için baskı yaptı.
Dünyadaki gelişme ve devrimler, Osmanlı aydınlarını da etkiliyordu. Komünün kurulduğu günlerde Paris’te bulunan Reşat bey, komünarlarla birlikte çarpışıyor ve komünü 1871 yılının en önemli olayı olarak niteliyordu. Namık Kemal de, ‘İbret’ adlı gazetesinde Paris Komünü’nü savunuyordu.
1905 Rus devrimi, Jön Türk hareketi üzerinde etkili oluyor ve devrim sonrası heyecanla izleniyordu. Bu dönemde, birçok subay Jön Türk hareketine katılıyordu. Jön Türk  hareketi anayasal rejim ve özgürlüklerin kazanılması için, Abdülhamid’in istibdat rejiminin karşısına çıkıyor, ancak bunu devletin korunması adına yapıyordu. Yani Jön Türk  hareketi, özünde Osmanlı siyasal anlayışından bir kopuş değildi.
‘Bunun bir nedeni, mütareke dönemi aydınının ‘devlet kurmak’ kaygısından farklı olarak, meşrutiyet aydınının ‘devleti kurtarmak’ misyonu üstlenmiş olmasındandır.’[22]
Hüseyinzade Ali bey’in de belirttiği gibi bütün Jön Türkler, Aldülhamid’e babalık görevini yerine getirmekte kusuru olan bir baba olarak bakıyorlardı.
… Görüldüğü gibi Osmanlı aydınları, “batılılaşma’ya karşı ya da taraftar görüşler dile getirmiş ve böyle bir saflaşmaya girişmişlerdir. Ancak her iki grubun içerisinde de birçok farklı görüşler vardır. Abdulllah Cevdet, Sadık Rıfat Paşa, Celal Nuri İleri, Namık Kemal, Şinasi gibi bilimsel ve özgür düşünceye önem veren aydınlar da vardı.
Padişah, Meşrutiyeti ilan etmeyince, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı bulunan birlikler ayaklandı. II. Abdülhamid, bunun üzerine ikinci kez Meşrutiyeti ilan etmiştir (1908). 1876 Anayasası tekrar yürürlüğe girdi. Anayasa değişikliği ile Padişahın meclisi kapatması zorlaştırılmıştır. İttihat ve Terakki, II. Abdülhamid’i tahttan indirmiş, yerine V. Mehmet Reşat padişah yapılmıştır.
Bu dönemde ülkeyi İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetti. İttihatçılar, yönetimde Türkçülük fikrine önem verdiler. Basına uygulanan sansür kaldırıldı. Birinci Meşrutiyet’ten farklı olarak Padişah’ın yetkileri kısıtlanmış ve meclis kapatma yetkisi hâlâ onda olmasına karşın kısıtlanmıştır. Toplantı őzgürlüğü gibi bir takım haklara da vurgu yapılmıştır.
İkinci Meşrutiyet dönemi genel olarak İttihat ve Terakki hükümetlerinin yönetiminde geçti. Devlet yönetiminde İttihat önderleri Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa őne çıktılar. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlıcılıktan Türkçülüğe  geçişin kaynağı olmuştu. II. Meşrutiyet ile devleti yőnlendiren ve onu denetleyen bir yapılanma idi; Jőn Türklerin devamı olarak da nitelenir.
Abdullah Cevdet, İttihat ve Terakki’ye dőnüşecek olan kurumun kurucusu idi ve “Batı”  yanlısı gőrüşleri ile dikkat çekiyordu. Kendisi buna rağmen gőrüşleri dolayısıyla İttihat ve Terakki hükümeti tarafından çeşitli baskılara maruz kaldı.
İttihat ve Terakki hükümeti, Türkçü ideolojiye sahip olmasına karşın, “Batı” yanlısı, “Batı”nın güdümünde bir politika izledi genel olarak. Őzellikle Enver Paşa, tam bir Alman hayranıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği yıl olan 1918 yılı, aynı zamanda İttihat ve Terakki hükümetinin de sonu idi. Ancak Cemiyet kendisini hukuken feshetse de, İttihatçı anlayış sürdü. Hatta İttihatçı anlayışı savunanlar günümüzde de  vardır. Türkiye’de bütün hükümetler de İttihatçıların politikalarına sahip çıkar ve onların gerçekleştirdiği Ermeni soykırımı gibi olguları da şiddetle reddederler.
Enver, Talat ve Cemal Paşalar yargılanacakları korkusuyla; 1 Kasım 1918’de Alman torpidobotuyla İstanbul’dan ayrıldılar. Bu őrnek bile tek başına İttihatçıların ne kadar Avrupa merkezci olduklarını gősterir.

[1] Said, Edward, “Oryantalizm”, Pınar Yayınları, s. 4-5.
[2] Braudel, F: “Maddi Uygarlık, Ekonomi ve Kapitalizm, XV-XVIII. Yüzyıllar, Gece Yayınları, III. Cilt, Birinci Basım, 1993 Ankara, s. 497.
[3] Meriç, Cemil: “Kültürden İrfana”, İnsan Yayınları, 1986, İstanbul, s 9.
[4] Sakai, N: “Modernity and its Critique”, South Atlantic Quarterly, 87 (3), s. 475-505.
[5] Sencer, M: “Atatürkçülük ve Toplumsal Dőnüşme”, Amme İdaresi Dergisi, Aralık, Cilt: 14, Sayı: 4, Ankara.
[6] Durgun, Ş: “Tamamlanmamış Bir Proje Modernleşme ya da Demokratikleşmenin Ȍnündeki Engeller”, Yeni Türkiye Dergisi, No: 17, Yıl: 3, Eylül, Ekim, s. 41-48.
[7] Age.
[8] Koyré, A: “19. Yüzyıl Başlarında Rusya’da Batıcılık, Ulusçuluk ve Felsefe”, Belge Yayınları, İstanbul, s. 12.
[9] Rasim, Ahmet: “Osmanlı İmparatorluğu’nun Reform Çabaları İçinde Batış Evreleri”, Çağdaş Yayınları, Ankara, s. 207.
[10] Avcıoğlu, Doğan: “Türkiye’nin Düzeni”, Birinci Kitap, Tekin Yayınevi, İstanbul, s. 119.
[11] Sencer: age.
[12] Rasim, Ahmet: age.180.
[13] Pamuk, Şevket: “Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi 1500-1914, Gerçek Yayınevi, İkinci Basım, 1990, İstanbul, s. 141.
[14] Said, Edward, “Oryantalizm”, Pınar Yayınları, s. 8-32.
[15] Cem, Ismail: “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi”, Dokuzuncu Basım, Cem Yayınevi, İstanbul, s. 248.
[16] Cem: age.
[17] Hilav, S: “Felsefe El Kitabı”, Gerçek Yayınevi, Istanbul 1970, s. 164.
[18] Hilav: age, s. 166.
[19] “İnőnü’nün Hatıraları”, Ulus Gazetesi, Mart 1968.
[20] Başkaya, Fikret: “Akıntıya Karşı Yazılar”, Ȍteki Yayınevi, Birinci Basım, 1998, s. 31.
[21] Gündüz, Mustafa-Bardak, Musa: “Ahmet Rıza Bey ve Eserleri”, Divan Kitap,  1. Baskı, Ankara, 2010, s. 14-15.
[22] Anar, Erol: “İnsan Hakları Tarihi”, İkinci Basım, İstanbul, 2000, Chiviyazıları Yayınevi.