Osmanlı İmparatorluğu
cehaletten battı. İslam ülkeleri cehaletten köle oldular. 20. Yüzyıl
köleliği de dünyanın bütün toplumları için cehalet üzerine kurulacak.
Bilgi ve teknolojiyi üretmeyip satın alanlar, üretenlerin kölesi olmak
zorundalar. Bu köleler kendilerine otomobil, uçak, silah satanlarla da
savaşabilir. Afganistan, Irak, Filistin güncel örnekler.
Bu onların gelecek
perspektiflerini değiştirmiyor. Bugün dünya ekonomik yaşamının temelini
oluşturan teknolojide Türkiye’nin önde gittiği alan yok. Bazı
alanlarındaki ticari başarı ileri teknoloji üreten dünyanın dışladığı
üretim alanlarında yoğunlaşmaktan ibarettir.
Türkiye’nin tarihçileri
nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin
sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda
olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Hiçbir kültür tarihçisi resimsiz,
heykelsiz, bilimsiz, felsefesiz gelişmiş bir kültür olamayacağını
düşünmedi. Kimse bizde Mühendishane açıldığı zaman, Viyana’da da mühendishane
var mıydı diye merak etmedi. Biz Rus Bilimler Akademisi’nin ne zaman
kurulduğunu merak etmiyoruz. Viyana’da dünyanın en büyük doğa tarihi
müzesi varken, bizde neden olmadığını düşünen bir adam çıkmıyor.
Haydn Mozart, Beethoven ise kırsal kültürlünün aklına bile gelmiyor.
Eğitim sayısal olarak
Osmanlı geçmişine göre olağanüstü ileri. Gösterişi de güzel. Fakat
entelektüel düzeyi, bilimsel içeriği, öğretim örgütlenmesi dünya
ortalamasının altında. Üstelik öğretim üyeleri icazetlerini neredeyse
Amerika’dan almak zorunda. Sanatımız dünya pazarına hiç çıkamıyor, sadece
birkaç musiki virtiyözümüz var.
Felsefe dışlanmış bir
konu. Kırsal kültürün üst düzey temsilcilerinin değil Batı
felsefesi, Ortaçağ İslam felsefesinden bile haberleri olduğu kuşkulu.
Kırsal kültürün en göze çarpan özelliklerinden biri tarih bilinci
yoksulluğu. Böyle bir bilincin oluşması için gerekli tarih bilgisinin
yanından bile geçmiyorlar.
Ne var ki çağdaş
kültürün hiçbir alanında yeterli bir performans göstermeyen kentlere
yığışmış kırsal kültürlüler nedense Avrupalı olmak istiyor. Avrupa Birliği
sözü yıllarca çamaşır tozu reklamları kadar yaygınlaştı. Fakat aynı
adamlar Avrupalılara kafir demeye devam ediyor. Ömürlerinde hiçbir zaman
Avrupalı gibi düşünmemiş ve düşünmek de istemeyen insanların Avrupa Birliği’ne
girmek istedikleri bir garip çağda yaşıyoruz. Bu arada Amerikan
emperyalist propagandasının temalarını okuma-yazma bilmeyen halka kahve
retoriği ile ve bir safsata bulutu içinde yansıtıldığı bir beyin yıkama
çağında yaşıyoruz.
Bazen Türkiye’nin
Avrupa Birliği’ne katıldığını hayal ediyorum. Fakat sonra bu katılımın
kişi yaşamında nasıl şekilleneceğini düşünmekte zorlanıyorum. Bir Barok
kilisede koro dinleyen, ya da Rubens’in büyük boy bir tablosunu seyreden
Türkleri gözlediğimi hayal ediyorum.Orkestra şefinin memnun bir çehre ile
gülümseyerek bir pasajı bitirdiğinin farkına varan bir AKP’li milletvekili
düşlüyorum. Beş vakit namazlarını kılanların Paris’te ya da Viyana’da bir
modern sanat sergisinin içeriğini merak ettiklerini hayal ediyorum.
Türk vatandaşlarının
kültür bakanlarına ‘bizde neden doğa tarihi müzesi yok, teknoloji müzesi
yok’ diye sorgu sorduklarını hayal ediyorum. Kırsal kültürlü
politikacılarımızın Türkiye bilim, sanat, teknoloji, istatistiklerini
merak ettiklerini tasavvur ediyorum. Köyden kasabadan son yarım yüzyılda
kentlere akın edenlerin cep telefonundan, otomobilden, internetten
uzaklaşamayanların, çağdaş düşüncenin gelişmelerini merakla izlediklerini
hayal ediyorum.
Bugünkü cehaletin
temeli Osmanlı geçmişimizdedir. Cumhuriyete %10 okuma-yazma bilenle
başladık. %90’ı köyde yaşayan halkın okuma-yazması yoktu. Bugün sayısal
olarak geçmişle karşılaştırırsak eğitim olağanüstü. O zamanki Anadolu’nun
nüfusundan belki de iki kat fazla öğrencimiz var.
Ne var ki cehalet
sadece okullaşma ve okuyup-yazmayla ilgili bir şey değil, öğrenme merakı
ile ilgili bir kültürel eğilim. Kırsal kültürlü dediğim tarımsal toplumun
temel eğilimlerine sahip olmakta devam eden, kentleşememiş Türk toplumu
hiçbir şey merak etmiyor. Sadece kullanıyor. Araba kullanmak için bir şey
öğrenmek gerekli değil.
Türkiye’nin eğitim ve
kültüründen sorumlu devlet adamlarımız niye Türkiye’de bir doğa tarihi
müzesi olmadığını, acaba hiç kendi kendilerine sordular mı?
Acaba bir spor ya da
kültür bakanı Türkiye’de bir artistik patinaj yapan sporcunun neden
çıkmadığını kendine soruyor mu? Acaba bir milli eğitim bakanı Rusya’da
liseyi bitirenlerin iki musiki aleti çalmaları öngörülürken, Türkiye’de
musiki dersinin kaldırılmasının ne anlama geldiğini hiç düşünmüş mü?
Musikinin bugünkü dünya
kültürünün olmazsa olmaz bir unsuru olduğunu ve Avrupa’da musikinin toplum
katında örgütlenmesinin neredeyse kendi başına uygarlık olduğunu düşünen
bir kırsal kültürlü var mı?
Gerçekten bugün insanı
en çok düşündüren olgu, dünya yaşamına bir yüzyıldan fazla egemen olan
entelektüel akımların ve tartışmaların hiçbirinin, Türkiye’yi idare
edenler ve ona oy verenler katında yansıdığını gösteren bir küçük işaretin
olmamasıdır.
Dünya entelektüel
yaşamını allak bullak eden düşünceler, akımlar, tartışmalar Türkiye eğitim
alanında ilköğretimden üniversiteye kadar yer almıyor. Sadece birtakım
yaftalar olarak kültür portmantosuna palto gibi asılıyor.
Türkiye’nin tarihçileri
nedense dünya ile yüzlerce yıl savaşmış Osmanlı’nın karşısındaki ülkelerin
sanayi, eğitim, kültür, sanat, üretim alanında bize göre ne durumda
olduklarını merak edip de yazmıyorlar. Böylece karşılaştırmasız tarih
yazını sadece gollerin gösterildiği futbol maçlarına benziyor.
Bugünkü kırsal kültür
temsilcileri 18. Yüzyıl Osmanlı idarecilerinden çok daha cahil. Oysa o
dönemde Avrupa hakkında bilgisizlik bir ölçüde anlaşılabiliyor. Ama AB
kapısında beklerken Türkiye’de yapılmaya çalışılan işler çağdaş bir
insanın kabul edemeyeceği kadar mantıksızdır. Bu cehaletin sürüp
gitmesinde, paraya odaklanmış düşünceleri ve amaçları yansıtan, ve halkı
düşünemeyen aptallara çevirme görevini üstlenen bir medya var. Hiçbir
alanda teknik ve entelektüel standartları yerine getiremeyen bu ülkede,
beyin yıkama görevi üstün bir ‘efficiency’ ile gerçekleştiriliyor.
Bu durum medyanın
amacına uygun bir programı gerçekleştirmesi midir, yoksa medyayı yöneten
kültürün de halkın düzeyinde olmasından mı kaynaklanıyor bunu söylemek
zor. Fakat temelde politik yönlendirme dışında medyanın çağdaş kültürle
ilişkisi sporadik gösterilerden ibarettir. İktidar payandacıları gazete ve
dergilerinde çağdaş kültürün ve demokrasinin havarileri pozunda, tavus
kuşu gibi dolanıyorlar. Ama örneğin hiçbirinin aklına ‘Amerika’da bu kadar
çok Türk tarihçisi varken, Türkiye’de neden bir Amerikan tarihçisi çıkmıyor?’
sorusu gelmiyor.
Mustafa Kemal’in
büyüklüğünü anımsamamak olası değil. Türk tarihçilerine dünya tarihi
yazdırmak isteyen, Anadolu arkeolojisini öğrenmek için Avrupa’ya Anadolulu
öğrenci gönderen, Avrupa musikisi konservatuarı açan, 87 Alman profesörünü
yeni açılan üniversiteye davet eden bir devlet ve kültür adamı 70 yıldır
gelmedi. Bugünkü cehalet gösterisinin çevresinde dolanmak bile acı verici.
La Monde Diplomatique
yıllarca önce ‘Kendi Kültürleriyle Hasta Olan Toplumlar’ adlı bir küçük kitapçık
yayınlamıştı. Yazar Claude Julien’in makalesinde Petain Dönemi’nde egemen
olan ruh halinin bütün bir toplumsal sınıfı etkilemiş olduğunu anımsatır.
Türkiye’de olan da budur. Kırsal kültür zaten üstünkörü var olan çağdaşlık
düşüncesini esir ya da satın almıştır.
Doğan Kuban Dünyalılar
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder