31 Mayıs 2025 Cumartesi

ÇÜRÜMEYİ BAŞLATAN BAY KEMAL TEMİZLEYİCİ ROLÜNDE BAY KEMAL

 "Çürümeyi Başlatan, Şimdi Temizleyici Rolünde!"



Bay Kemal...
Yani Kemal Kılıçdaroğlu.
TGRT ekranlarında, kendisine yıllardır methiyeler dizen Barış Yarkadaş ve Gürkan Hacır gibi sadık müritlerinin arasında boy gösterip demeçler veriyor.
Diyor ki:
"Parti düşmanlarını partinin harem-i ismetinde boğarız."
Yetmiyor, bu sözünü şöyle açımlıyor:
"Bu bir gözdağıdır, parti içindeki çürümeye karşı kararlılığımızın ifadesidir."
Pes!
Gerçekten pes!
Bu açıklamayı yapan kişi, 13 yıl boyunca CHP’nin başında oturmuş, Atatürk’ün mirası olan bu tarihi partiyi halktan koparan, solun ruhunu silikleştiren, vizyonsuzlukta sınır tanımayan bir figür.
75 yaşını aşmış, ama hâlâ koltuk ve nüfuz peşinde.
SSK’da yöneticilik kariyeriyle yetinmedi; Atatürk'ün kurduğu CHP gibi bir çınarın tepesine yerleşti.
Yetmedi… Şimdi de arka planda "gölge akıl", "bilge lider" maskeleriyle partiyi dizayn etmenin, perde arkasından diz çöktürmenin derdinde.
Bakın, hafızalar tazedir. Kimse unutmadı:
Siyasal İslamcı çizginin temsilcisi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstererek laik, demokrat ve cumhuriyetçi seçmene açıkça ihanet eden kimdi? Kemal Kılıçdaroğlu.
2017 referandumunda mühürsüz oyları sineye çekip rejimin fiilen değişmesine yol açan? Yine o.
Her seçimde sandık güvenliğini sağlayamayıp milyonlarca oyun buharlaşmasına göz yuman kimdi? O.
14 Mayıs’ta seçimi kazanabilecek potansiyel adayları pasifize edip, kendini cumhurbaşkanı adayı yapan, sonra da kaybeden? Elbette o.
"Ali Dibo" düzenine yıllarca veryansın ettikten sonra, Meclis’te Ali Diboculara, siyasal İslamcılara, sağ siyasetinin sığ kalmışlara 40 milletvekili koltuğu ittifak pazarlığında dağıtan? Evet, yine kendisi.
Sol ve sosyalist seçmenin zaruret oylarını, tek adamlığa öykünen sağcı- faşist figürlere peşkeş çeken? O genel başkanlık makamı.
Erdoğan'ın adaylığı Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen, “mağdur olmasın” kaygısıyla önünü açan? Ta kendisi.
Dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek verip, iki genel başkanın ve vekillerin tutuklanmasının yolunu açan? Kılıçdaroğlu.
Gençlerin önünü kesen, sonra gençlerin kazandığı kurultay sonrası küsüp kürsüye çıkmayan da… O.
Bir lider düşünün:
11 seçim kaybetsin, tek bir başarısıyla anılmasın ama hâlâ "bilge adam", hâlâ "lider" maskesiyle ortada dolaşsın.
Sokağa çıkmayı yasaklarmış gibi davranan, örgütü hep dizginleyen, tepkiyi bastıran ama kendine dokunulunca "devrimci" kesilen biri…
Şimdi kalkmış, CHP’deki çürümeyle mücadele edeceğini söylüyor.
Ne acı… Ne ironik…
Oysa herkes biliyor:
Asıl çürüme onun döneminde başladı.
CHP, halktan kopuk bir bürokratlar kulübüne dönüştürüldü. Sol, yalnızca tabelada kaldı. Sokak terk edildi. Cesaret yerine hesap kitap geldi.
Kılıçdaroğlu CHP’yi steril, elitist, konformist bir yapıya dönüştürdü.
Parti içi demokrasiyi tahrip etti, liyakati öldürdü, sadakati ödüllendirdi.
Şimdi utanmadan "çürümeye savaş açıyorum" diyor.
Tıpkı “Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış” sözünde olduğu gibi…
Kılıçdaroğlu, CHP’deki yozlaşmanın hem mimarı hem sembolü.
Çürümeyi başlatan birinin, şimdi kendini temizlik görevlisi gibi sunması;
Tarihin acı bir ironisi değilse nedir?
Ozan
31 Mayıs 2025


BANDIRMASPOR MASADA KARADENİZ LOBİSİNE, SAHADA İSE SARHOŞ VE KENDİNİ BİLMEZ TARAFTARA YENİLDİ

 Bandırmaspor, masa başında Karadeniz lobisine, sahada ise sarhoş ve kendini bilmez taraftara yenildi!



Bir play-off maçıydı… Kazansaydık Süper Lig’e yükselecektik. Olmadı. Yine TFF 1. Lig’e döndük. Ancak bu sadece bir sportif başarısızlık değildi. Bu bir kader değildi. Bu, organize bir adaletsizliğin sonucuydu.
Bandırmaspor;
Karadeniz lobisine yenildi.
Trabzonlu TFF Başkanı’na yenildi.
Trabzonlu Karagümrük kulübü sahibine yenildi.
Talimatla düdük çalan Trabzonlu hakemlere yenildi.
Orta hakeminden yan hakemine kadar, sahada “adil yönetim” değil, “hemşericilik” vardı.
Bu ülkede spor, artık yalnızca yetenekle, alın teriyle, takım ruhuyla kazanılmıyor. Kazanmak için lobiniz olacak. Kazanmak için “hemşeriniz” güçlü bir koltukta oturacak. Yoksa en iyi oynadığınız maçlar bile masada elinizden alınır.
Adı “Türkiye Futbol Federasyonu” ama içinde “Türkiye” yok. Adalet yok. Tarafsızlık yok.
Dürüst rekabetin, “zeki, çevik ve ahlaklı olma” idealinin yerini çıkar ilişkileri, kulis oyunları ve aidiyet kavgaları almış.
Biz bu maçı sahada değil, dışarıda kaybettik.
Ve bu düzen devam ettikçe, sadece #Bandırmaspor değil, dürüstçe yarışmak isteyen herkes kaybetmeye devam edecek.
Bir tek Bandırmaspor onursal başkanı Onur Göçmez kaybetmedi, çünkü tüm şehir arkasında...
Not:
Bandırmaspor, kazandığında sevinir, kaybettiğinde üzülürüz. Takım oyunlarının doğal sonuçlarıdır. Bugün üzüldük…
Bu şehrin taraftar grupları yok, sarhoş olup, türkü söyleyip, sahaya meşale fırlatan, seyircinin ilgisini dağıtan, motivasyonunu düşüren Bandırmaspor için geldiğini sanan ama takıma zarar veren bir grup var...
Ben, kızım ve oğlumla Bandırmaspora hem destek olmak, hemde süper lige çıkması halinde tarihi güne şahitlik etmek adına stada geldik. Ancak sarhoş ve kendini bilmez insanların ettiği küfürler nedeniyle kızıma mahcup oldum. Aile maçlara gelmesin mi?
Ayrıca, hakeme baskı kurabilecek bir slogan yada tezahürat var mıydı stadyumda... Ne yazık ki hakem hataları çok umurlarında değildi!.. Çünkü çoğu sarhoştu ve kendileriyle kavga ediyordu. Ben üst maratondaydım, ne içtiyse belli olmayan insanlar maçı seyretmiyor, saçma sapan slogan/tezahürat attırma ve motivasyonu dağıtma, hatta kavga etme derdindeydi..
Ozan
29 MAYIS 2025

KÜRT SİYASETİNDE ÇELİŞKİLER: GERÇEK SORUNLAR NEDEN GÖRMEZDEN GELİNİYOR

 Kürt Siyaseti ve Çelişkileri: Gerçek Sorunlar Neden Görmezden Geliniyor?



Kürt siyaseti(1), uzun yıllardır Türkiye’nin siyasi gündeminde önemli bir yer tutuyor. Ancak bu siyasetin temel iddiaları ile pratikteki tutumları arasında ciddi çelişkiler bulunuyor. Özellikle, Kürt halkının yoksulluğu, feodal yapıların devam etmesi, emperyalizm karşıtlığı, demokrasi, laiklik, hukukun üstünlüğü ve emekçilerin hakları gibi konularda Kürt siyasetinin tutarlı bir duruş sergilemediği görülüyor.
Kürt siyaseti, PKK ve Abdullah Öcalan gerçekten de Kürt halkının yoksulluğunu, çaresizliğini ve feodal düzenin yıkılmasını istiyor mu? Öyleyse neden bu feodal düzenin devam etmesine sessiz kalıyorlar?
Mesela, sürekli milletvekili veya belediye başkanı yapılan, her kritik toplantıda "akil insan" sıfatıyla yer alan toprak ağası Ahmet Türk’ün 40’tan fazla köyü olduğu biliniyor. Bu köylerde yaşayan insanlar, hâlâ toprak sahibi olmadan, bir nevi ağanın kölesi gibi yaşamaya mecbur bırakılıyor. Peki, Kürt siyaseti neden bu gerçeğe karşı çıkmıyor? Toprak ağalığının kaldırılması ve kapsamlı bir toprak reformu talebi neden hiç gündeme gelmiyor? Kürt halkının ezilmişliği sadece bir propaganda aracı mıdır, yoksa gerçekten kurtarılması gereken bir mesele midir?
Dahası, Kürt siyasetinin emperyalizme karşı herhangi bir söylemi neden yok? Oysa emperyalizm, Türk, Kürt, Çerkes fark etmeksizin herkesin ortak düşmanı değil midir? Sermaye ve küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket eden emperyalist sistem, sadece Türk halkını mı sömürüyor? Unutulmasın ki, emperyalizm barışı değil savaşı ister, aynı topraklarda yaşayan halkları birbirine düşman eden, ayrıştıran, savaştıran emperyalizmdir.
Neden Kürt siyaseti, emperyalizme karşı net bir tavır almaz?
Demokrasi, en temel insan hakkı ve yönetim biçimi olarak Kürt siyasetinin ana taleplerinden biri değil midir? Neden "önceliğimiz demokrasidir" diye bir söylemleri yok? Demokrasi, halkların eşitliği ve hukukun üstünlüğü anlamına gelirken, neden Kürt siyaseti bunu sahiplenmez?
Laiklik ve bilimsel eğitim konularında neden sessizler? Laiklik, devletin inançlara müdahale etmemesi demektir; ancak mevcut iktidar, eğitimi de kapsayacak şekilde Sünni İslam anlayışını herkese dayatıyor. Bilimsel ve laik eğitim hakkı, sadece Türk çocuklarının meselesi midir? Kürt çocukları bundan etkilenmiyor mu? Kürt siyasetinin eğitimle ilgili tek meselesi neden sadece anadil eğitimiyle sınırlı kalıyor?
Hukukun üstünlüğüne ihtiyaçları yok mu? Hukukun olmadığı yerde adalet olmaz. Adaletin olmadığı yerde ise muktedirlerin ve mafyanın düzeni hüküm sürer. Kürt siyaseti, neden hukukun üstünlüğü ve adalet konularında daha güçlü bir ses çıkarmaz?
Üretim biçimi, üretim araçları, emekçilerin hakları, sendikal örgütlenme gibi konular neden Kürt siyasetinin gündeminde yok? Oysaki Türk, Kürt, Çerkes fark etmeksizin tüm işçiler ve emekçiler, hak ettikleri ücreti alamıyor, üretimden gelen güçlerini kullanamıyor. Kürt siyasetinin ekonomiyle, enflasyonla, halkın geçim sıkıntısıyla bir derdi yok mu? Kira fiyatlarının artışı, geçim sıkıntısı, ekonomik adaletsizlik sadece "başkalarının" sorunu mu? Kürt halkının bu konuda bir talebi yok mu da, bu mesele hiç dile getirilmiyor?
Bir diğer mesele de ana dilde eğitim tartışmaları. Kürt siyasetinin en büyük taleplerinden biri olarak sunulan bu mesele, halk tarafından ne kadar sahipleniliyor? Büyük heveslerle açılan Kürtçe kurslar bir bir kapanıyor. Üniversitelerde açılan "Kürt Dili ve Edebiyatı" bölümlerine kayıt yaptıran bile yok, çünkü İngilizce öğrenirse hem yurtiçinde hem yurtdışında iş bulabilme imkanı sunuyor, zaten anadilini rahatça konuşabiliyor. Sıradan Kürt yurttaşlarının büyük bir kısmı için öncelik açlık, yoksulluk, işsizlik ve gelecek kaygısı. Ancak Kürt siyasetinin Kürt halkının gerçek sorunlarını dile getirmek gibi bir derdi yok. TBMM'de bu konular gündeme bile getirilmiyor. Fakir Kürt halkının sesini duyuracak kimse yok ama toprak ağalarının sözleri Kürt siyasetinde hala geçerli.
Üstelik tüm bunlar yaşanırken toprak ağalığı hala devam ediyor, tek adam rejimiyle özgürlükler kısıtlanıyor, sendikal haklar bile verilmiyor, laiklik yok ediliyor, eğitim dinselleştiriliyor. Cumhuriyet’in tehlikeli görerek kapattığı tekkeler, cemaatler ve tarikatlar bugün cirit atıyor, toplumu şekillendirmeye çalışıyor. Sosyal ve hukuk devleti kavramları artık birer aldatmacadan ibaret hale geldi.
Bağımsızlığımız ise bir yanda Trump'un diğer yandan Putin'in iki dudağının arasında!.
Ayrıca, Türk insanın olan, Kürt insanında olmayan nedir? Türk insanına tanınan, Kürt insanına tanınmayan nedir? Türk, Kürt, Çerkes vs dile,dine, ırkına, cinsiyetine, cinsel tercihine saygılı, sömürünün olmadığı, ne ezenin nede ezilenin olmadığı bağımsız bir ülkede, demokratik koşullarda, barış içinde, insanca yaşamaktır amacı...
Eğer Kürt siyaseti gerçekten Kürt halkının haklarını savunuyorsa, neden bu konularda sessiz kalıyor?
Yoksa tüm mücadele yalnızca siyasi bir araçtan mı ibaret?
Not:
Kürt siyaseti(1) Kürt milliyetçiliğini kullanan Kürt elitslerinin, toprak ağaları, Kürt feodaliteyi savunanların siyaseti olup, fakir, ezilen Kürt halkının haklarını savunmayan siyasetidir.
Ozan
05 Mart 2025

SOL VE SOSYALİSTLERİN VİCDANI KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN OYUNU

Sol ve Sosyalistlerin Vicdanı, Kürt Milliyetçiliğinin Oyunu,



Sol ve sosyalistler tarihsel olarak her zaman vicdanın sesi olmuş, ezilenin yanında yer almış, ezenin karşısında durmuş ve onunla mücadele etmiştir. 12 Eylül askeri faşist darbesi ise bu vicdani duruşun tam karşısına düşen bir kırılma anıydı. Darbe, yalnızca sol ve sosyalistleri değil, aynı zamanda Kürt halkını da sistematik işkence, baskı ve yok etme politikalarıyla hedef aldı.
Bu süreçte devrimciler, her zamanki gibi mazlumun yanında durarak Kürt halkına – PKK’ya değil, halkın kendisine – destek sundular. Hatta 1987 seçimlerinde, o dönem en yüksek oyu alan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) içinde yaklaşık 25 Kürt siyasetçiye milletvekilliği yolu açıldı. Amaç, Kürtlerin yaşadıkları sorunları demokratik zeminde dile getirebilmelerini sağlamaktı. Ancak bu iyi niyetli adım, zamanla başka bir tabloyu ortaya çıkardı: SHP içerisinde yer alan bu milletvekilleri, parti disiplini ve Meclis içtüzüğüne aykırı çıkışlarla önce partiyle yollarını ayırdı; ardından TBMM kürsüsünde Leyla Zana'nın Kürtçe yemin girişimiyle siyaseti büyük bir krize sürüklediler.
Kürt siyaseti, yıllar içinde ezilmişlik üzerinden kurguladığı bir mağduriyet politikasıyla devrimcilerin meşruiyetini ve desteğini kullanmayı çok iyi başardı. Devrimcilerin yanında görünerek alan kazandı, meşruiyet elde etti, varlık zeminini sağlamlaştırdı. Ancak zamanla bu destek kötüye kullanıldı. Kürt siyaseti, sınıfsal mücadele zemininden uzaklaşıp etnik milliyetçiliğe – yani PKK çizgisine – evrildikçe, pek çok devrimci örgüt, parti ve birey bu ideolojik sapmayla arasına mesafe koydu.
Bu mesafe ne yazık ki PKK tarafından ihanet olarak algılandı. Kürt milliyetçiliğine karşı eleştirel duran devrimciler birer birer hedef haline getirildi. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Dev-Genç'li Kürşat Timuroğlu’nun katledilmesidir.
PKK, 12 Eylül öncesinde kadrolarını yurtdışına çıkararak Suriye'nin Bekaa Vadisi’nde konumlanmış; 1984'te Eruh ve Çukurca baskınlarıyla 34 kişiyi öldürerek silahlı mücadeleyi başlattığını ilan etmiştir. Kurucusu Abdullah Öcalan, başlangıçta "Bağımsız Kürdistan" hedefini dile getirirken zamanla siyasi konjonktüre göre “Bağımsız Birleşik Kürdistan”, “Federasyon”, “Özerklik”, “Radikal Demokrasi” ve “Demokratik Cumhuriyet” gibi değişken, eklektik yönetim modelleri öne sürmüştür. Hedef değiştikçe söylem değişmiş, tutarlılık yerini pragmatizme bırakmıştır.
Bir yandan PKK, iç politikada yön arayışlarıyla savrulurken, diğer yandan Kürt elitleri – büyük toprak sahipleri ve aşiretler – bu milliyetçi söylemi legal alana taşımak, büyük şehirlerde oy devşirmek ve siyasi güç devşirmek için partileşme arayışına girdi. 1980 öncesinde “Mao'cular” ya da “Halkın Sülalesi” gibi geçmişin örgütleri olarak bilinen siyasal yapılar (ESP, EMEP gibi) bu projeye yedeklendi ve Türkiye genelinde örgütlenmeye başlandı.
Burada özellikle HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın duruşuna dikkat çekmek gerekir. Demirtaş, hem İmralı hem de Kandil’in etkisine rağmen HDP’yi “Türkiye Kitlesel Partisi” yapma iradesini açıkça ortaya koymuş, bu yönüyle siyaset sahnesinde önemli bir kırılma yaratmıştır. Abdullah Öcalan’ın AKP ile başkanlık sistemi konusunda uzlaşmacı mesajlarına rağmen, Demirtaş’ın "Seni başkan yaptırmayacağız" çıkışı, hem demokratik siyasete hem de parti içi bağımsızlığa dair değerli bir tutumdur. Ancak bu tavır, hem Kandil'in hem İmralı’nın onayını almayan bir çizgiye oturduğu için HDP içinde yalnızlaştırılmış; öte yandan AKP iktidarının yargı üzerindeki vesayetini de harekete geçirmiştir. Sonuçta, bu net ve cesur çıkış, yargıya verilen siyasi talimatlar eşliğinde Demirtaş’ın tutuklanmasıyla bastırılmıştır. Bu süreç, Türkiye’de demokratik siyasetin nasıl ikili kıskaca alındığını gösteren çarpıcı bir örnektir: Bir yanda silahlı vesayet, diğer yanda iktidar yargısı.
Yaklaşık 50 yıldır süren çatışma ortamında, Kürt milliyetçi elitlerin ve ağaların kurduğu partilerin devrimcilerce desteklendiği algısı sistematik biçimde yayılmaya çalışıldı. Oysa asıl kırılma, faşist siyasal İslamcı AKP iktidarının ortağı olan Türkçü faşist parti MHP lideri Devlet Bahçeli'nin “Abdullah Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun, barış olsun” açıklamasıyla yaşandı. Bu söylem, yıllarca birbirine düşman gösterilen iki yapının aslında aynı merkezden – emperyalizmin silahlı örgütü NATO'nun gladyatör kanadı+ derin devletin bilgi ve onayıyla – yönlendirildiğini ortaya koydu.
PKK ve MHP, NATO’nun gölgesinde, Suriye’de bir Kürt devleti kurulması karşılığında sahnelenen bu tiyatronun aktörleri oldular. “Barış” adı altında, geçmişte birbirine kurşun sıkanların masa etrafında buluşması, emperyalizmin planının sahneye konmasından ibaretti.
Ama bu süreçte en önemli kırılma şudur: Yıllardır sosyalistlerin ve devrimcilerin üzerine yapıştırılan “Kürt milliyetçiliğini destekliyorlar” yaftası, HDP+MHP+AKP+PKK denkleminde tarihin çöplüğüne atılmıştır. Artık gerçek görünmektedir: Dilerim ki; Devrimciler ve sosyalistler, halkların kardeşliğinden ve eşitliğinden yanadır; etnik milliyetçiliğin, faşizmin ve emperyalizmin oyunlarının değil.
Ozan
18 Mayıs 2025