31 Mayıs 2025 Cumartesi

SOL VE SOSYALİSTLERİN VİCDANI KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN OYUNU

Sol ve Sosyalistlerin Vicdanı, Kürt Milliyetçiliğinin Oyunu,



Sol ve sosyalistler tarihsel olarak her zaman vicdanın sesi olmuş, ezilenin yanında yer almış, ezenin karşısında durmuş ve onunla mücadele etmiştir. 12 Eylül askeri faşist darbesi ise bu vicdani duruşun tam karşısına düşen bir kırılma anıydı. Darbe, yalnızca sol ve sosyalistleri değil, aynı zamanda Kürt halkını da sistematik işkence, baskı ve yok etme politikalarıyla hedef aldı.
Bu süreçte devrimciler, her zamanki gibi mazlumun yanında durarak Kürt halkına – PKK’ya değil, halkın kendisine – destek sundular. Hatta 1987 seçimlerinde, o dönem en yüksek oyu alan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) içinde yaklaşık 25 Kürt siyasetçiye milletvekilliği yolu açıldı. Amaç, Kürtlerin yaşadıkları sorunları demokratik zeminde dile getirebilmelerini sağlamaktı. Ancak bu iyi niyetli adım, zamanla başka bir tabloyu ortaya çıkardı: SHP içerisinde yer alan bu milletvekilleri, parti disiplini ve Meclis içtüzüğüne aykırı çıkışlarla önce partiyle yollarını ayırdı; ardından TBMM kürsüsünde Leyla Zana'nın Kürtçe yemin girişimiyle siyaseti büyük bir krize sürüklediler.
Kürt siyaseti, yıllar içinde ezilmişlik üzerinden kurguladığı bir mağduriyet politikasıyla devrimcilerin meşruiyetini ve desteğini kullanmayı çok iyi başardı. Devrimcilerin yanında görünerek alan kazandı, meşruiyet elde etti, varlık zeminini sağlamlaştırdı. Ancak zamanla bu destek kötüye kullanıldı. Kürt siyaseti, sınıfsal mücadele zemininden uzaklaşıp etnik milliyetçiliğe – yani PKK çizgisine – evrildikçe, pek çok devrimci örgüt, parti ve birey bu ideolojik sapmayla arasına mesafe koydu.
Bu mesafe ne yazık ki PKK tarafından ihanet olarak algılandı. Kürt milliyetçiliğine karşı eleştirel duran devrimciler birer birer hedef haline getirildi. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Dev-Genç'li Kürşat Timuroğlu’nun katledilmesidir.
PKK, 12 Eylül öncesinde kadrolarını yurtdışına çıkararak Suriye'nin Bekaa Vadisi’nde konumlanmış; 1984'te Eruh ve Çukurca baskınlarıyla 34 kişiyi öldürerek silahlı mücadeleyi başlattığını ilan etmiştir. Kurucusu Abdullah Öcalan, başlangıçta "Bağımsız Kürdistan" hedefini dile getirirken zamanla siyasi konjonktüre göre “Bağımsız Birleşik Kürdistan”, “Federasyon”, “Özerklik”, “Radikal Demokrasi” ve “Demokratik Cumhuriyet” gibi değişken, eklektik yönetim modelleri öne sürmüştür. Hedef değiştikçe söylem değişmiş, tutarlılık yerini pragmatizme bırakmıştır.
Bir yandan PKK, iç politikada yön arayışlarıyla savrulurken, diğer yandan Kürt elitleri – büyük toprak sahipleri ve aşiretler – bu milliyetçi söylemi legal alana taşımak, büyük şehirlerde oy devşirmek ve siyasi güç devşirmek için partileşme arayışına girdi. 1980 öncesinde “Mao'cular” ya da “Halkın Sülalesi” gibi geçmişin örgütleri olarak bilinen siyasal yapılar (ESP, EMEP gibi) bu projeye yedeklendi ve Türkiye genelinde örgütlenmeye başlandı.
Burada özellikle HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın duruşuna dikkat çekmek gerekir. Demirtaş, hem İmralı hem de Kandil’in etkisine rağmen HDP’yi “Türkiye Kitlesel Partisi” yapma iradesini açıkça ortaya koymuş, bu yönüyle siyaset sahnesinde önemli bir kırılma yaratmıştır. Abdullah Öcalan’ın AKP ile başkanlık sistemi konusunda uzlaşmacı mesajlarına rağmen, Demirtaş’ın "Seni başkan yaptırmayacağız" çıkışı, hem demokratik siyasete hem de parti içi bağımsızlığa dair değerli bir tutumdur. Ancak bu tavır, hem Kandil'in hem İmralı’nın onayını almayan bir çizgiye oturduğu için HDP içinde yalnızlaştırılmış; öte yandan AKP iktidarının yargı üzerindeki vesayetini de harekete geçirmiştir. Sonuçta, bu net ve cesur çıkış, yargıya verilen siyasi talimatlar eşliğinde Demirtaş’ın tutuklanmasıyla bastırılmıştır. Bu süreç, Türkiye’de demokratik siyasetin nasıl ikili kıskaca alındığını gösteren çarpıcı bir örnektir: Bir yanda silahlı vesayet, diğer yanda iktidar yargısı.
Yaklaşık 50 yıldır süren çatışma ortamında, Kürt milliyetçi elitlerin ve ağaların kurduğu partilerin devrimcilerce desteklendiği algısı sistematik biçimde yayılmaya çalışıldı. Oysa asıl kırılma, faşist siyasal İslamcı AKP iktidarının ortağı olan Türkçü faşist parti MHP lideri Devlet Bahçeli'nin “Abdullah Öcalan gelsin TBMM’de konuşsun, barış olsun” açıklamasıyla yaşandı. Bu söylem, yıllarca birbirine düşman gösterilen iki yapının aslında aynı merkezden – emperyalizmin silahlı örgütü NATO'nun gladyatör kanadı+ derin devletin bilgi ve onayıyla – yönlendirildiğini ortaya koydu.
PKK ve MHP, NATO’nun gölgesinde, Suriye’de bir Kürt devleti kurulması karşılığında sahnelenen bu tiyatronun aktörleri oldular. “Barış” adı altında, geçmişte birbirine kurşun sıkanların masa etrafında buluşması, emperyalizmin planının sahneye konmasından ibaretti.
Ama bu süreçte en önemli kırılma şudur: Yıllardır sosyalistlerin ve devrimcilerin üzerine yapıştırılan “Kürt milliyetçiliğini destekliyorlar” yaftası, HDP+MHP+AKP+PKK denkleminde tarihin çöplüğüne atılmıştır. Artık gerçek görünmektedir: Dilerim ki; Devrimciler ve sosyalistler, halkların kardeşliğinden ve eşitliğinden yanadır; etnik milliyetçiliğin, faşizmin ve emperyalizmin oyunlarının değil.
Ozan
18 Mayıs 2025

Hiç yorum yok: